30 Aralık 2011 Cuma

2011 Altının Yılı Oldu

Yılın son işlem gününe başlarken 2011 yılında hangi yatırım aracının kazandırdığına hangisinin kaybettirdiğine bir bakalım.

2011 yılına girerken yatırım araçlarının değeri şöyleydi: 1 USD = 1,55 TL, 1 Euro = 2,07 TL; 1 Gram altın = 70 TL; TL mevduat faizi = % 7; İMKB 100 endeksi = 66.005.

2011 yılının sonunda aynı değerler şöyle: 1 USD = 1,92 TL; 1 Euro = 2,48 TL; 1 Gram altın = 95 TL; TL mevduat faizi = % 12; İMKB 100 endeksi = 52.053.

Bu değerleri yılın ilk günü alıp son günü satmış olanların elde ettikleri getiriler de yuvarlak hesap şöyle çıkıyor: USD = % 24; Euro = % 20; Altın = % 36; TL mevduat faizi = % 10 (Yılbaşı ile yılsonu faizlerinin ortalaması); İMKB = % - 21

2011 için yılsonu enflasyonunu yine yuvarlak hesap yüzde 10 olarak alıyorum.  

 Buna göre yılın en çok kazandıranı altın yatırımı olmuş. Ne var ki bu Türk yatırımcı için doğru. Çünkü altın fiyatının yanı sıra dolardaki artış da buraya yansımış bulunuyor. Parasını dolar ve euroya yatıranlar da oldukça kazançlı çıkmışlar. Parasını TL mevduatta tutanlar ya da Hazine kâğıtlarına yatıranlar ancak anapara değerini korumuşlar.

Hisse senetlerine yatırım yapanlar ise kaybetmişler. İMKB 100 endeksindeki bu düşüşe ve kayba yol açmış görünümüne karşılık belirli bazı hisse senetlerinin prim yaptığı ve kazanç sağladığı da dikkate alınmalıdır.

Yılbaşında tasarruflarını bu beş yatırım aracına eşit paylar halinde dağıtarak bir yatırım sepeti oluşturan bir yatırımcının yaptığı bu sepet şöyle görünecekti:

USD (100 TL) + (Euro (100 TL) + Altın (100 TL) + Mevduat ya da Hazine tahvili (100 TL) + Hisse senedi (100 TL) = 500 TL

Bu yatırımcının kazanç ve kayıplarını yukarıdaki hesaplamalardan giderek her bir yatırım aracı için şöylece yazabiliriz:

24 + 20 + 36 + 10 – 21 = 69 TL.

Yani sepet yapan yatırımcı bu yıl yüzde 14 kazanmış oldu.

Parasının tümünü altına yatıranlar daha fazla kazandı ama tümünü hisse senedine yatıranlar da kaybetti. Çok risk alan çok kazandı ya da çok kaybetti, sepet yapanlar daha az riskle enflasyonun üzerinde bir kazanç sağladı.   

Yılın en çok kazandıranı altın oldu. Ve en çok kaybettireni de. Yılın son çeyreğinde örneğin 107 TL/gram fiyatıyla altın alanlar yüzde 10’un üzerinde kaybettiler.    

Yeni yılınız kutlu olsun.

29 Aralık 2011 Perşembe

Merkez Bankası'nın Sorunu Ne?

İki gündür Merkez Bankası Başkanı’nın konuşmalarını dinliyoruz. Başkan konuştukça piyasalar karışıyor, piyasalar karıştıkça Başkan daha çok konuşuyor.

 “1,350 milyon dolarlık döviz ihalesi açacağız ama 50 milyon dolarlık satacağız” diyor, herkes birbirine bakıyor.

“İstisnai günlerde daha fazla döviz satarız” diyor insanların kafası karışıyor. Bugün istisnai gün değilse hangi gün istisnai olacak diye birbirlerine soruyorlar. 

 “Dolar bütün paralara karşı değer kazanıyor, TL’ye karşı da kazanması normal” diyor. Bakıyorsunuz Doların değer kazandığı Euro da TL’ye karşı değer kazanıyor.

 “Atacağımız her adımı önceden anlatacağız, açık olacağız” diyor, istisnai günden kastınız nedir denince “onu bize bırakın” diyor.

Benim bildiğim, Merkez Bankası Başkanları çok fazla konuşmamalı. Yılda iki, bilemedin üç kez, daha fazla değil.  

Başkan anlatıyor, anlatıyor. Zorunlu karşılık diyor, likidite diyor, dış piyasalar diyor, faiz koridoru diyor, her şeyi diyor ama faize gelince “koridor”dan ötesini diyemiyor.

Merkez Bankası’nın politika faizi var ama faiz politikasına giremiyor. Siyasilerin faiz konusunda yaptığı açıklamalar, çeşitli yorumcuların “faiz lobisi” sloganını kullanarak yaptığı bilim dışı yaklaşımlar Merkez Bankası’nın elini kolunu bağlamış, faiz politikasını kullanmasına engel olmuş görünüyor. Sorun budur.

Merkez Bankaları yasalar yazdığı için bağımsız olmazlar, kurumu yöneten kişiler, ellerindeki politika araçlarını kimsenin etkisi altında kalmadan kullanabiliyorsa bağımsız olurlar.

Piyasa ekonomisinde, çözülemeyen sorunları piyasa çözer. Merkez Bankası faizi artıramıyorsa piyasa artırır. Dün Başkan konuşurken gösterge tahvilin bileşik faizi yüzde 10,80’den başlayarak 11,07’ye yükseldi. Yükseldi ama insanların kafasındaki faiz ile Merkez Bankası ilişkisi soru işareti olarak kalmaya devam etti. Faizi artıramamanın yarattığı soru işareti piyasalarda faizi artırmanın yaratacağından daha fazla etki yaratıyor.

Ne diyor Çinli bilgeler:  “Balık tutmak için ağaca çıkılmaz” 

28 Aralık 2011 Çarşamba

İllüzyon


İllüzyon ya da yanılsama, gerçek bir nesnenin duyular üzerindeki izlenimlerinin yanlış değerlendirilmesidir. Algılama sırasında oluşan yanılsamalar bazen kendiliğinden ortaya çıkar. Örneğin yolun kenarında atılmış olan bir poşetin, uzaktan bir hayvana benzetilmesi gibi algılamalar kendiliğinden oluşan yanılsamalardır. Bazen de birisinin yarattığı illüzyonlar algılamamızı etkileyebilir. Bu gibi yanılsama yaratıcı oyunları yapanlara illüzyonist deniyor.

Televizyon kanallarında illüzyonistlerin oyunları sıkça yayınlanıyor. İç tarafı siyah kadifeyle kaplı bir kutunun içinde kaybedilen eşya tipik bir illüzyon gösterisidir. Kutunun içindeki bölmeyi renkten dolayı kimse fark etmez.

Ekonomi biliminde illüzyon sözcüğü ilk kez İtalyan iktisatçı Amilcare Puviani tarafından 1897 tarihli Teoria della illusione nelle entrate publiche” ve 1903 tarihli “Teoria della illusione finenziaria” adlı kitaplarda mali illüzyon biçiminde kullanılmıştır. Puviani’ye göre eğer kamu gelirleri ve özellikle vergilerin miktarı halk tarafından tam olarak bilinmezse, halk, kamu kesiminin olduğundan düşük maliyetle çalıştığını zanneder ve kamu harcamalarının artırılmasına itiraz etmez. O nedenle de hükümetler topladıkları vergiyi daha düşük göstermek için bir bölümünü gizlemeye yönelebilirler.

Türkiye’de mali illüzyon, vergi gelirlerinin düşük gösterilmesinden çok kamu harcamalarının düşük gösterilmesi yoluyla uygulanmış bir yaklaşımdır. 1980’lerde kamu harcamalarının hızla artmasına karşılık vergi ve benzeri gelirler aynı hızla artırılamayınca ortaya çıkan kamu açıkları bazı harcamaların ve gelirlerin bütçe dışı fonlara devredilmesi yoluyla kamuoyunun dikkatinden uzaklaştırılmıştır. Bu fonların sayıları bir ara 100’e yaklaşmıştı.

Günümüzde ekonomik illüzyonları deneyenlerin başında Merkez Bankalarının geldiğini görüyoruz. Bu denemeleri ABD Merkez Bankası da (FED) Avrupa Merkez Bankası da (ECB) likidite vererek yapmayı deniyor. Normalde bu kadar likiditenin enflasyon yaratacağını bilseler de içinde bulunulan ekonomik koşullarda bunun olmayacağını gördükleri için para sürerek insanların algılamasını değiştirmeye çalışıyorlar. Ortam bu tür bir illüzyon yaratmaya uygun olduğu için kısmen başarılı da oluyorlar.

Bizim Merkez Bankası da ilginç illüzyonlara başvuruyor. Yüzde 5,5 olarak hedeflediği enflasyon, hedefin iki katı gerçekleştiği halde bir sonraki yıl için bu kez yüzde 5 hedef koyuyor. Aslında Merkez Bankası’nın elindeki araçlarla etkileyebileceği enflasyon bölümü I endeksiyle ölçülen bölüm. Bu endeks TÜFE’den enerji, gıda ve alkolsüz içecekler, alkollü içkiler, tütün ürünleri ve altın çıkarılmak suretiyle hesaplanıyor. Sepette kalanlar ise Merkez Bankası’nın uygulayacağı para politikasıyla etkileyebileceği maddeler. Normalde Merkez Bankası’nın bu endeksi esas alıp hedef belirlemesi ve buna göre de TÜFE için tahmin yapması gerekirken TÜFE için hem hedef koyuyor hem de tahmin yapıyor. Aslında bu yolla I endeksini etkileyebileceği, halde TÜFE’yi etkileyebilecekmiş gibi bir illüzyon yaratıyor ve gerçekleştiremeyince de itibar kaybediyor.  İtibar kaybına yol açan bu illüzyon denemesinde ısrar etmenin amacı ne olabilir? Çalışanların daha fazla ücret talep etmesinin önüne geçmek mi? Akla ilk gelen şey bu.

Şimdilerde Merkez Bankamız yeni bir illüzyona başvurmaya başladı. Enflasyona etkisini önleyebilmek için kurların yükselmesini frenlemek amacıyla 1,350 milyon dolarlık döviz satış ihalesi açıyor ama talep ne olursa olsun 50 milyon dolarlık satış yapıyor. Bu yolla piyasayı sakinleştirerek spekülatif döviz talebini kırmayı amaçlıyor. Bu uygulamanın ilk günleri beklenen etki oluşmadı. Yani illüzyon etkisini gösteremedi.

İnsanlar kutunun içindeki bölmeyi fark ettikleri anda illüzyon etkisini kaybeder.   

27 Aralık 2011 Salı

2011'de Faiz Kaybettirdi

2011 yılında bankaların tasarruf mevduatına verdiği faiz ortalama yüzde 9 dolayında gerçekleşti. Bunu yıllık bileşik faize çevirirsek kabaca yüzde 10 oranında bir faiz getirisi hesaplamış oluruz. Bu faiz geliri üzerinden yüzde 15 gelir vergisi stopajı yapılıyor. Buna göre mevduatın net faiz getirisi kabaca yüzde 8,5’e geliyor.

2011 yılı sonunda enflasyon yüzde 10 dolayında gerçekleşti.

Reel faiz şöyle bir formülle hesaplanıyor: Reel faiz = (1 + Nominal faiz) / (1 + Beklenen enflasyon) – 1

Reel Faiz = (1 + 0,085) / (1 + 0,100) – 1 = % - 1,36

Buna göre 100 TL’sini 2011 başında mevduat hesabına yatıran bir kişi görünürde yüzde 8,5 net faiz geliri elde etmiş gibi olsa da aslında yüzde 1,4 oranında negatif reel faiz elde etmiş bulunuyor. Yani parasına değer katmak bir yana mevcut değerinde kayıpla karşılaşmış oluyor.   

Şimdi de parasını Türkiye’ye getiren bir Amerikalı yatırımcıya bakalım. Yılbaşında dolar kuru 1,55 TL idi. Bu yatırımcının Türkiye’ye 100 dolar getirip 1,55’lik kurla TL’ye çevirdiğini, eline geçen 155 TL’yi bankaya yüzde 8,5 bileşik net faizle mevduat olarak yatırdığını düşünelim. 2011 sonunda bu kişinin eline yaklaşık 168,2 TL geçmiş olacaktır. Bugün dolar kuru 1,89 TL’ye eşit bulunuyor. Amerikalı yatırımcı elde ettiği 168,2 TL’yi bu kurla dolara çevirdiğinde 89 dolar elde edecek demektir. Bu durumda TL’nin değer kaybından dolayı nominal faizi eksi yüzde 11’e gelmiş durumdadır. Ayrıca ABD’de yıllık enflasyon yüzde 3,5 olduğuna göre bir kayıp da orada yaşayacaktır.  

Eğer TL yıl içinde değer kaybetmemiş olsaydı durum farklı olacak Amerikalı yatırımcı elde ettiği 168 TL’yi 1,55 TL’lik kurdan bozduracak eline 108,4 dolar geçecekti. Bu durumda dolar cinsinden nominal faiz yüzde 8,4 çıkacaktı. ABD’deki enflasyonu dikkate alarak yapacağımız reel faiz hesabı sonucunda bu yatırımcının % 4,7 oranında reel faiz kazancı elde etmiş olduğunu görecektik. .

2011 yılında parasını Hazine kâğıdında ya da tasarruf mevduatında değerlendiren Türk yatırımcı faizin düşüklüğü veya enflasyonun yüksekliği nedeniyle eksi reel faiz almıştır. Türk yatırımcıların birikimlerini değerlendirmek için altın veya gayrimenkul yatırımı arayışına girmesinin bir nedeni budur.       

2011 yılında parasını Türkiye’ye getirip Hazine kâğıdı alan veya tasarruf mevduatına yatıran yabancılardan parasını bir yıl boyunca bu değerlerde tutanlar ciddi bir kur zararıyla karşılaşmışlardır. Buna karşılık TL’nin değer kaybını sürekli gözlemleyip sürekli girip çıkan yabancı yatırımcılar reel faiz kazanmışlardır.

Parasını faizde değerlendirmek isteyen Türk yatırımcı için nominal faizin yüksekliği kadar enflasyonun düşüklüğü de önemlidir. Enflasyon ne kadar artıyorsa reel faiz o kadar düşecek demektir. Buna karşılık parasını Türkiye’ye getiren yabancı yatırımcı için Türkiye’deki enflasyonun hiçbir anlamı yoktur. Onun bakacağı iki şey vardır: (1) TL’nin değeri (TL değer kazanıyorsa onun için kazanç, TL değer kaybediyorsa onun için kayıp demektir), (2) Kendi ülkesindeki enflasyon oranı.

Özetle söylemek gerekirse 2011 yılında parasını Hazine kâğıdına yatıran ya da bankaya mevduat olarak yatıran ve orada tutanlar reel anlamda zarara uğramıştır. Buna karşılık TL’nin değerindeki değişimlere göre giriş çıkış yapan yabancı yatırımcı sıcak para hareketi denilen bu eylemle para kazanmayı başarmıştır.    

25 Aralık 2011 Pazar

Para Politikası Giderek Tuhaf Bir Hal Alıyor

Merkez Bankası ve para politikası denildiğinde akla üç politika bileşeni gelir: (1) Faiz politikası, (2) Açık piyasa işlemleri (APİ), (3) Karşılıklar politikası. Merkez Bankası halktan mevduat kabul etmez ve halka kredi vermez. Mevduat kabul ettiği ve kredi verdiği kurumlar kural olarak yalnızca bankalardır. Geçmişte kamu kesimine de kredi verirdi ama günümüzde bu uygulama terk edilmiş bulunuyor.

Bankalar, gün sonunda ellerinde kalan fazla parayı Merkez Bankası’na yatırır ya da gün sonunda hesapları açık kalmışsa o kadar parayı Merkez Bankası’ndan borç alırlar. Bu borç alış verişinin Merkez Bankası’nca belirlenmiş faizleri vardır. Bence Merkez Bankası’nın piyasaları etkilemekte kullandığı asıl faiz budur. Bunun yanı sıra Merkez Bankası bankaların likidite akımı sorununun çözümü için onlarla repo işlemleri yapar ve bu işleme faiz uygular. Merkez Bankası bu faize “politika faizi” adını veriyor. Ben ise bu faize “politikacı faizi” diyorum. Yani politikacıların dikkatini bu faize çekiyor ama gecelik faizleri değiştirmek yoluyla piyasa faizlerini etkiliyor. Bu faizler bankaların maliyetini etkilemek suretiyle piyasada oluşacak faizler üzerinde etkili oluyor. Para politikasının faiz etkisi de bu şekilde ortaya çıkıyor.  

Para politikasının ikinci aracı olan APİ işlemleriyle Merkez Bankaları, ellerinde tahvil bulunduranlardan tahvil satın alarak ya da kendi elindeki tahvilleri piyasaya satarak piyasadaki likiditeyi denetler ve bu yolla ekonomide etki yaratır.

Bankaların açtıkları kredinin bir süre için geri dönüp mevduat olması ve bu yeni mevduat üzerinden yeniden kredi açılması biçiminde özetlenebilecek kredi – mevduat – kredi ilişkisinin ortaya çıkardığı kaydi para miktarını denetlemenin bir yolu para poltikasının üçüncü aracı olan karşılıklar politikası aracılığıyla yapılır. Merkez Bankaları, bankaların kabul ettiği mevduatın bir bölümünü kendisine yatırmasını ister. Bu yolla açılabilecek kredi miktarını düşürür. Ekonominin aşırı canlı olduğu hallerde karşılık oranı artırılır, tersi hallerde ise karşılık oranı düşürülür. Karşılıklar tek bir oran olabileceği gibi farklı mevduata farklı oranlar biçiminde de uygulanabilir.

İşte para politikası dediğimiz şey bu üç enstrümanı kullanarak para miktarını etkilemek ve bu yolla da genel olarak ekonominin gidişatını etkilemek, özel olarak da fiyat istikrarını sağlamaya çalışmaktan ibarettir.

Bizim Merkez Bankası (TCMB) bu üç enstrümanı farklı şekilde uygulayarak para politikasına değişik bir yaklaşım yapmaya başladı. Geçtiğimiz hafta kurların yükselişinden ya da kurlardaki yükselişin fiyat istikrarını bozucu etkisinden rahatsız olmuş olmalı ki yaklaşık 1,4 milyar dolarlık döviz satış ihalesi açtı. Bu yüklü miktardaki dövizi piyasaya satacak ve bu yolla döviz kurunu düşürecek ve oradan yarattığı etkiyle enflasyon üzerindeki kur baskısını kıracaktı. Piyasanın, bu ihaleden anladığı buydu. İhaleye yaklaşık 1,1 milyar dolarlık teklif geldi. Fakat sonuçta teklif edilen fiyatı beğenmemiş olsa gerek ki TCMB yalnızca 50 milyon dolarlık satışla yetindi. TCMB bu döviz satış ihalesini parite açtığında 1 USD = 1,88 TL dolayındaydı. İhaleden sonra parite 1,90 TL’nin üzerine çıktı ve haftayı o düzeyde kapadı.

TCMB’nin döviz ihalesinden sonra ortaya çıkan soru şuydu: “TCMB TL’nin değerini artırmaya mı uğraşıyor yoksa düşürmeye mi?” Eğer artırmaya uğraşıyorsa dediği satışı yapıp ardından benzer bir ihale daha açmalıydı. Eğer sıcak para çıkışını cezalandırmak için kuru yükseltmeye çalışıyorsa bu tehlikeli bir oyundur ve başka sorunlar yaratır.

TCMB Bankası yapmaya çalıştığını yapamayan bir otorite izlenimi vermeye başlamışsa para politikası uygulanamaz noktaya geliyor demektir.          

22 Aralık 2011 Perşembe

Türk Vergi Sistemi ve Gelir Dağılımının Bozukluğu

Ocak – Kasım 2011 arasında bütçe gelirlerinin dökümüne baktığımızda toplam 234 milyar TL’lık vergi gelirinin 78 milyar TL’lik bölümünün gelir ve kurumlar vergisi gibi dolaysız vergilerden, yaklaşık 156 milyar TL’lik bölümünün ise KDV, ÖTV, damga vergisi gibi dolaylı vergilerden oluştuğunu görüyoruz. 

Buna göre Türkiye’nin toplam vergi gelirlerinin yüzde 33’ü dolaysız, yüzde 67’si dolaylı vergilerden oluşuyor. Dolaylı vergilerin yüzde 84’ü harcamalar üzerinden alınan KDV ve ÖTV gibi vergilere geri kalan yüzde 16’sı ise işlemler üzerinden alınan damga vergisi gibi vergilere dayanıyor. Yani Türk vergi sistemi asıl olarak harcamalar ve işlemler üzerine yüklenen vergilerle ayakta duran bir sistem görünümünde. 

Dolaylı vergilere yüklenmenin vergiye direnci düşürme ve toplanma kolaylığı gibi üstünlükleri var. Kişi harcamayı yaptığında fiyatın içinde bulunan KDV ve ÖTV gibi vergileri satıcıya ödüyor. Satıcı, devlet adına topladığı bu vergileri belirli tarihlerde vergi idaresine yatırıyor. Böylece Devlet bir taşla iki kuş vurmuş oluyor: (1) Vergiyi, satılan malın fiyatının içine gizleyerek vergiye direnci engelliyor. (2) Malın satıcısını vergi tahsildarı olarak ücret ödemeksizin istihdam ediyor. Bu işten vergiyi devlet adına toplayan satıcı da kazançlı çıkıyor. Çünkü satıcı, bu hizmetine karşılık ücret almamış olsa da satışlardan topladığı vergiyi devlete yatıracağı tarihe kadar nezdinde tutarak bir çeşit işletme sermayesi olarak kullanma imkânı elde ediyor.

Bütün bu üstünlüklerine karşın dolaylı vergiler gelirin kazanılması üzerine değil de harcanması üzerine dayandığı için çok kazananı değil çok harcayanı vergilendirmek gibi bir adaletsizliğe yol açıyor. Gelir yükseldikçe harcama azalıp, tasarruf arttığı için düşük gelirlinin harcamasının, gelirine oranı yüksek gelirliye göre daha fazla çıkıyor. Bu da onun nispi olarak daha fazla dolaylı vergi ödemesine neden oluyor. Özetle dolaylı vergiler nispi olarak düşük gelirliden daha çok vergi alınmasına yol açtığı için adaletsiz bir sonuç yaratıyor.

Geçtiğimiz günlerde TÜİK, 2010 yılına ilişkin gelir dağılımı anketi sonuçlarını açıkladı. Gelir dağılımında eşitliği ölçmekte kullanılan Gini, katsayısı, Türkiye için 2010 yılında 0,40 olarak hesaplanmış. 0 ile 1 arasında değişen Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımının düzeldiğini, bire yaklaştıkça da bozulduğunu gösteriyor. Uç örnekleri bir kenara bırakırsak gelir dağılımı düzgün olan ülkelerde bu oran 0,30 dolayındayken gelir dağılımı bozuk ülkelerde 0,40 dolayında yoğunlaşıyor. Bu çerçevede Türkiye gelir dağılımı bozuk ülkeler arasında yer alıyor.  

Gelir dağılımında adaletsizliği gidermek toplumun tansiyonunu düşürmenin temel tedavilerinden birisi. Bunu yapabilmenin en çok bilinen yöntemi dolaysız vergilerin yaygın biçimde, kayıp ve kaçağa meydan bırakmadan uygulanmasından geçiyor. Gerçekten de gelir dağılımının daha adil olduğu ülkelerde dolaylı ve dolaysız vergilerin oranı yüzde 60 – 40 dolaysız vergiler lehine görünüyor.

Türkiye’de gelir dağılımı bozukluğunu düzeltmenin yolu dolaylı ve dolaysız vergiler arasındaki bu çarpıklığı düzeltmek olarak karşımıza çıkıyor. Onu düzeltmenin yolu da kayıt dışılığı kaldırmaktan geçiyor. Ve Türkiye çok uzun bir süredir yapısal reformların belki de en önemlisi olan vergi reformunu yapıyormuş gibi davranarak erteliyor.

Konu bugünlerde basına yansıdığı gibi gelir vergisi yasasını düzeltmek değil. O yasa defalarca düzeltildi. Konu dolaylı ve dolaysız vergiler arasındaki çarpıklığı düzeltmek ve vergi dışı kalarak rekabeti bozan kişi ve kurumları vergilendirebilmek. Bunu becerebildiğimizde gelir dağılımında krizlerin yarattığı düzelmeler dışında bir düzelme yaşayabileceğiz. 

18 Aralık 2011 Pazar

Hitit Para Politikası

Hititlerin para birimi Şekel’di. Şekel, aynı zamanda, tıpkı bugünkü İngiltere parası Sterlin’de olduğu gibi, bir ağırlık ölçüsüydü (pound.) 1 şekel, bugünkü ölçüyle 12,5 gramdı. Bir üst ağırlık ve para birimi olan Mina 40 şekele, yani 500 gram ağırlığa eşitti. Para gibi kullanılan şekel, 12,5 gram ağırlığında gümüş çubuk ve halkalardı.

Hitit yasalarında bazı malların fiyatları yazılıydı. Buna göre: Koyun 1 şekel; yünüyle birlikte koyun derisi 1 şekel; koyun eti 1/10 şekel; keçi 0.75 şekel; inek 7 şekel; at 14 şekel; katır 1 mina; dana derisi 1/10 şekel; mavi yün elbise 20 şekel; geniş keten kumaş 5 şekel ediyor. Katırın, attan daha pahalı olması ilginç görünüyor. Ya katır sayısı azdı ya da katır, attan daha fazla işe koşulabiliyordu.
Koyununu satmak isteyen kişi, bu satışı yapıp 1 şekel alacak yerde, koyunu kesip etini 1/10 şekele, yünüyle birlikte derisini de 1 şekele satarsa 1 tam 1/10 şekel alabiliyordu. Buna göre koyunu kesme ve derisini yüzme emeğinin karşılığı da onda bir şekel olarak belirlenmiş oluyor.

Gümüşün gramı bugün 1,8 lira dolayında. Demek ki 1 şekel yaklaşık 22,5 lira ediyor. Buna göre Anadolu’da 1 koyunun fiyatı, 3500 yıl önce, bugünkü değerlerle, 22,5 lira imiş. Eğer gümüşün kendi değerindeki değişimi ve daha birçok değişkeni ihmal ederek bakarsak şunu söylemek mümkün: Bugün bir koyunun fiyatı yaklaşık 500 lira olduğuna göre demek ki 3500 yılda fiyatlar 22 kat artmış.

Asurlular ve Babilliler de aynı paraları kullanıyorlardı. Yalnız onlarda 60 şekel 1 mina ediyor. Buna göre Asur ve Babil şekeli Hitit sekelinden farklı olarak 8,4 gramlık gümüş çubuklardan oluşuyor demektir. Gümüş değerlerinin aynı olduğunu varsayarsak 1 Hitit şekeli, 1,5 Asur veya 1.5 Babil şekeline denk geliyor. Yani Hitit ekonomisiyle Asur ya da Babil arasında 1 Hitit Şekeli = 1,5 Asur veya Babil Şekeli biçiminde bir döviz kuru ortaya çıkıyor. Böylece Asurlu ya da Babilli bir tüccarın Hitit başkenti Hattuşa’da pazara getirdiği koyuna karşılık 1 Hitit şekeli alması durumunda 1,5 Asur şekeli elde etmiş olması gerekiyor. Burada dikkat edilmesi gereken konu paraların değerinin farklı olmadığı, buna karşılık ağırlıklarının farklı olmasından kaynaklanan bir kur ilişkisi taşıdığıdır.  

Hitit yasalarının yaşamın değişimine uygun olarak değiştiğini biliyoruz, ama yine de yasa değiştirmek pazarda fiyat değiştirmek kadar kolay değil. Hititlerde malların fiyatlarının yasalarda yazılı olduğunu ve pek değişmediğini düşündüğümüzde ilk anda, Hitit kentlerinin pazarlarında karaborsa fiyatının doğmuş olması güçlü bir olasılık olarak çıkıyor karşımıza. Ne var ki Hitit yasalarında fahiş fiyatla satış halinde uygulanacak cezalara ilişkin hükümlerin olmaması karaborsanın yaygın olmadığı sonucuna götürüyor bizi. Pek çok ayrıntıyı düzenlemiş olan Hitit yasalarının, eğer var olsaydı, böyle bir konuyu düzenlememiş ve ceza öngörmemiş olması mümkün görünmüyor. Paranın azami miktarı, para yerine kullanılan gümüş miktarıyla sınırlı olduğuna göre, eğer pazar karaborsa oluşumunu engelleyecek kadar iyi denetleniyorsa, para politikası son derecede kolay uygulanıyordu herhalde.

Günümüz dünyasında para basmanın sınırı yok. Bu durumda siyasetin, para basmanın enflasyona yol açacağı bilincine varmasıyla kendiliğinden bir sınır oluşturması gerekiyor. Bu sınır, birçok ülkede para otoritesi konumundaki Merkez Bankası’na bağımsızlık tanınarak ve enflasyon hedeflemesi gibi yöntemler uygulanarak getirilmeye çalışılıyor. Piyasanın fiyat yönünden denetimi ise bugünkü sistemde söz konusu değil. O nedenle para politikasını belirlemek antik dünyadaki kadar kolay değil.

Musa'dan Freud'a (2005 tarihli bir yazım)

Sigmund Freud, ölümünden hemen sonra yayımlanmış olan “Musa ve Tektanrıcılık” adlı son kitabında çeşitli kanıtlara dayanarak Musa’nın aslında yahudi değil Mısırlı olduğunu ileri sürüyor. Bu kanıtlar arasında en önemlisi Musa (Moses) adının Mısır kökenli olması.

Gerçekten de Mısır firavunlarından bazılarının taşıdığı Tutmoses adının moses biçimindeki ikinci yarısı bu iddiayı doğrular gibi görünüyor. Mısırlı olan Musa’nın yahudilere getirdiği yeni dinin de Mısır kökenli olduğunu söyleyerek iddiasını sürdürüyor Freud.

Aslında totem inancından kotarılarak gelen yarı hayvan, yarı insan görünümlü tanrılara dayanan Firavunlar devri Mısırının diniyle, tek Tanrı düşüncesine sımsıkı sarılı bulunan yahudilik arasında hiçbir benzerlik yok. Herşeyden önce yahudiliğin fazlaca üzerinde durmadığı ölümden sonrası için Mısır dininde inanılmaz ayrıntılar söz konusu. Mısır’da mumya tıbbı ve sanatının doruk noktasına çıkmasının ardında bu yatıyor.

Öyleyse Freud nereden çıkarıyor Musa’nın Mısır dininden yararlanarak kendi dinini kurduğunu? Bu sorunun yanıtını verebilmek için öncelikle Mısır tarihinin en ilginç firavunu olan Akhenaton’dan kısaca söz etmek gerekli.

Mısır’da firavun III. Amenhotep’in ölümü üzerine tahta geçen oğlu IV. Amenhotep marfan sendromu adlı bir hastalık çekmektedir. Bu hastalık insanın kemiklerinin, kulaklarının uzamasına ve dolayısıyla gözlerinin çekilmesine yol açan bir hastalıktır. Gerçekten de IV. Amenhotep’in heykelleri incelendiğinde bu hastalığın firavun üzerinde yarattığı etki açık ve net olarak görülmektedir. Karılarından birisi ünlü Nefertiti’dir.

IV. Amenhotep, Amon rahiplerinin yönetiminde bulunan çok tanrılı Mısır inancını reddederek Aton adını verdiği tek bir Tanrı’ya inanmaya ve tapmaya başlar. Adını Akhenaton olarak değiştirir, Amon rahiplerini aşağılar ve bu yeni dine uymayanlara cezalar vermeye başlar. Mısır’ın başkentini Teb’den yeni kurduğu Akhetaton’a taşır. Burada Aton rahipleri okulu kurar ve yeni dinin rahiplerini yetiştirmeye başlar.

Uygulanan bütün cezalara karşın yeni dinini halka yaymayı başaramaz. Ölümünden sonra tahta oğlu Tutenkaton geçer. Aton dini reddedilir, Amon rahipleri eski güçlerine kavuşur, Akhetaton kenti yerle bir edilir, tapınaklardan Aton ve Akhetaton adları silinir. Tutenkaton ve karısı Ankesenpaton da adlarını, Aton dininden Amon dinine dönüşü simgeleyecek biçimde, Tutenkamon ve Ankesenamon olarak değiştirirler.

Musa’nın hangi firavun zamanında yaşadığı ve dolayısıyla yahudilerin Mısır’dan hangi tarihte çıktığı kesin olarak bilinmiyor. Freud, bu dönemin Akhenaton dönemi olduğunu varsayıyor. Günümüzün yaygın kabulü ise bu dönemin II. Ramses dönemi olduğu biçiminde.  II. Ramses’in Mısır tahtına geçtiği tarih Akhenaton’un ölümünden yaklaşık 70 yıl sonrasına denk geliyor.

70 yıl çok uzun bir süre olmadığı için Akhenaton’un ve kurduğu yeni dinin etkisinin, hiç değilse Aton rahipleri okulundan yetişmiş olan kişiler ve onların çocukları arasında devam ettiğini kabul etmek yanlış bir yaklaşım olmaz. Dolayısıyla Musa, Akhenaton’dan 70 yıl sonra sonra yaşamış olsa bile bu bilgilerin kendisine ulaşmış olması  mümkün.      

Sigmund Freud, tek tanrı inanışının aslında Mısır’dan önce Suriye’deki bazı kavimler arasında yaygınlaştığını ve Akhenaton’un öncülü olan firavunlar zamanında oraların ele geçirilmesiyle bu düşüncenin alınıp benimsenmese bile düşünülmeye başladığını ileri sürüyor.

Bu düşüncenin adaptasyonunun Mısır’ın sınırlarını genişleterek emperyal bir güç olmasıyla ilintili olduğunu ortaya koyuyor. Yani Mısır, bir dünya gücü olmaya doğru ilerlerken, mevcut yerel tanrıların yerine, daha evrensel bir tanrı kabul etmek ve bu yolla birliği sağlamlaştırmak zorundaydı demeye getiriyor.

Yerel tanrılarla ancak yerel yönetim yapmak mümkündü. Madem ki Mısır artık dünya imparatorluğu olmaya gidecekti o zaman evrensel bir tanrı gerekliydi Mısır’a.

16 Aralık 2011 Cuma

Kumarhane Kapitalizmi

Osmanlı ordusunun vurucu gücü olan Mehter takımının yürüyüş şekli iki adım ileri bir adım geri biçiminde tanımlanabilecek bir yürüyüş biçimidir. Sürekli geri dönüşler yaşayan uygulamalar için mehter takımı gibi benzetmesi yapılır. Son dönemde piyasalar bu benzetmeye uygun bir görünüm içine girdi. Aynı hafta içinde iki kez olumlu hava, bir kez de olumsuz hava çıkabiliyor ortaya. Piyasa yorumcuları yorum yapmaktan korkar oldu. “Çıkış rallisi başladı” demeye kalmadan “iniş rallisi” geliveriyor gündeme.

Piyasalardaki bu hızlı değişim amatör yatırımcıyı ciddi biçimde zarar sokuyor. Örneğin altın fiyatlarının yükseldiğini gören amatör yatırımcı hemen gidip altın fonu satın alıyor. Ertesi gün altın fiyatları düşüşe geçince bu kez paniğe kapılıp elindeki fonu satıyor ve zarar ediyor. Profesyonel yatırımcılar ise bu iniş çıkışlardan önemli paralar kazanabiliyor. Bu tür oynaklıklar spekülatörlerin en sevdiği ortamlardır. Amatörlerin kaybettiğini profesyoneller kazanır.

Böylesine hareketli bir ortam zaman zaman amatör yatırımcıların da para kazanmasına yol açar. Bazen tesadüflerin etkisiyle bazen de amatörlükten beklenmeyecek bir sağduyuyla bu hareketli ortamlarda para kazanmak mümkündür. Ne var ki bu sürdürülebilir bir durum değildir. Bir kez kazanır, iki kez kaybedebilirsiniz.

Geçenlerde Japon Yeni alım satımından iyi para kazandığını söyleyen bir tanıdığım parasını tekrar Yen’e yatırmayı düşündüğünde kendisine bunları anlatmış ve kaybetme riskinin yüksek olduğunu söylemiştim. Sonradan bana yazdığı e-postadan anladığım kadarıyla beni dinlemeyip parasını Yen’e yatırmış ve bu kez ilk yatırımıyla kazandıklarından daha fazlasını kaybetmiş. Aradan bir süre geçtikten sonra bir daha yazdı bana ve Yen’deki yükseliş dalgasıyla bütün kaybını kurtardığını anlattı.    

Kuşkusuz bu tür yatırımların hemen hepsi spekülatif unsurlar içerir. Ama bu tür spekülatif unsurların dozunun arttığı, neredeyse işlemin tamamının spekülasyona dönüştüğü ortamlarda yatırım yapmak kumar oynamakla aşağı yukarı aynı noktaya gelir. Kumarda iş büyük ölçüde şansa kalır ve insanın sürekli şanslı olması mümkün değildir.

Spekülasyon kapitalizmin, özellikle de finans kapitalizminin özüdür. Spekülasyon olmadan finansal yatırımlardan önemli para kazanmak pek kolay değildir. En rahat para kazanma yolu parayı mevduat olarak bankaya yatırmaktır. Ne var ki onun kazancı da reel faizle sınırlıdır. Daha çoğunu kazanmak isteyen spekülasyon yapmak zorundadır.

İnsan bir gayrimenkul alırken bile onun gelecekte değer kazanacağını düşündüğünde spekülasyon yapmış olur. Sistemin özünde spekülasyon vardır. Buna karşılık her şeyde olduğu gibi spekülasyonda da bir derece vardır doğal olarak. Yani her yatırımın biraz reel yanı biraz da spekülatif yanı olmalıdır. Yatırımın neredeyse tamamı spekülasyondan ibaretse o zaman risk çok büyüyor, iş kumara dönüşüyor demektir.

Keynes, 1936’da yayımlanan Para, Faiz ve İstihdam Genel Teorisi kitabında “Bir ülkenin sermayesinin gelişimi, bir kumarhanenin yan ürünü haline gelmişse yapılanlar yanlış demektir” diyerek bu konuya dikkat çekiyor. Son iki yıldır küresel krizin hemen her gününde yaşananlar küresel sistemin giderek bir kumarhane halini almaya başladığını ortaya koyuyor ve Keynes’i kimbilir kaçıncı kez haklı çıkarıyor.  

Her gün defalarca karşılaştığım “Hocam paramı nereye yatırayım?” sorusuna bu çerçevede verebileceğim tek yanıt “kumar oynamayın” olacaktır. Çünkü kumarda sürekli kazanmak ancak hileyle mümkün olur onu da amatörler yapamaz.

Bir Çin atasözü “Kumarda tanrılar bile kazançlı çıkamaz” diyor.

15 Aralık 2011 Perşembe

Bütçe Fazlası, İşsizlik Azalması

Ocak - Kasım 2011 dönemi bütçe verileri açıklandı. Yılın 11 ayının toplamında bütçe 436 milyon TL fazla verdi. Bu, küresel krizin yayıldığı bir ortamda son derecede güçlü bir kamu maliyesine işaret ediyor. Geçen yılın ilk 11 ayında bütçe 23,5 milyar TL açık vermişti. Bütçe gelirlerinde geçen yılın aynı dönemine göre % 17,4, vergi gelirlerinde % 21,6 artış gerçekleşmiş. Özellikle vergi gelirlerindeki enflasyona göre iki kat artış çok dikkat çekici. Faiz dışı giderlerde geçen yılın aynı dönemindeki verilere göre ortaya çıkan artış oranı ise % 10,5 ile aşağı yukarı enflasyonla aynı düzeyde kalmış görünüyor. Vergi gelirlerinin enflasyonun iki katına çıkmasına karşılık faiz dışı giderlerin enflasyon düzeyinde kalması kamu maliyesinde çok parlak bir görünüme işaret ediyor.

Kuşkusuz bu olumlu gelişmede bir dafaya özgü gelirlerin büyük katkısı söz konusu. Bütçedeki görünümden biri olumlu biri olumsuz iki farklı sonuç çıkarmak mümkün: (1) Bütçenin dengelenmesine yolaçan gelirlerin bir defaya mahsus gelirler olması olumsuz, (2) Bütçenin hangi yolla olursa olsun fazla vermesi borçlanmanın düşüşüne ve dolayısıyla borç stokunun inmesine yol açtığı için olumlu. Bu gelişme hükümete yapısal dönüşümleri gerçekleştirmek için zaman kazandırıyor. Bütçenin dengeli olması, vergi reformunu artık hayata geçirmek ve kayıt dışılığı önlemek için büyük fırsat sağlıyor. Başlangıçta bir miktar vergi kaybını göze alarak bu reformları yapmak Türkiye’yi ileriye götürecektir.
.
Eylül ayı istihdam ve işsizlik verileri açıklandı. Bu veriler de son derecede olumlu bir gelişmeye işaret ediyor. İşsizlik oranı % 8,8’e düşmüş bulunuyor. Geçen yılın aynı döneminde bu oran % 11,3 idi. Geçen yılın aynı dönemine göre işsiz sayısında 536 bin azalma olmuş görünüyor. Yani istihdam edilenlerin sayısında artış gerçekleşmiş. İşsizlik açısından en önemli verilerden birisi tarım dışı istihdam ve işsizlik verisi. Çünkü kalıcı istihdam tarım dışı istihdamda görülüyor.

Tarım dışı işsizlik oranı geçen yıl % 14,3 iken bu yıl % 11,3 olarak gerçekleşmiş durumda. OVP’de yılsonu için öngörülen işsizlik oranı % 10,5 olarak alınmıştı. Uluslararası kuruluşların tahminleri de aşağı yukarı aynı orandaydı. Son çeyrekte istihdamda daralma gibi sorunlar yaşanmadıysa, ki buna ilişkin bir endikasyon görünmüyor, yılsonu işsizlik oranı tahminlerin altında gerçekleşebilir. Buna karşılık 2012 yılında beklenen küresel bozulmanın da etkisiyle işsizlikte bir miktar artış olmasını doğal karşılamak gerekir.

2011 yılının sonuna yaklaşırken ekonomimizin durumu özetle şöyle görünüyor: (1) Kamu maliyesi son derecede iyi bir görünüm çiziyor. Bir defaya özgü gelirlerin yarattığı olumluluğun yarattığı fırsattan yararlanıp vergi reformunu yapmak gerekir. (2) İşsizlik düşüyor ve bu Türkiye’ye diğer ülkeler karşısında üstünlük sağlıyor. (3) Sanayi üretimi ve buna dayalı olarak büyüme canlılığını sürdürüyor. Bunun olumlu ve olumsuz yanları var. Olumsuz yanı cari açığa dayalı olmasından kaynaklanıyor. (4) Cari açık hız kesmiş olsa da hala yüksek bir düzeyde devam ediyor. (5) Enflasyon, bir yandan TL’nin değer kaybetmesi bir yandan da gıda fiyatlarındaki artışlarla yeniden iki haneye doğru yola çıkmış bulunuyor.

Önümüzdeki dönemin sorunu olmaya aday olan göstergeyi enflasyon olarak görüyoruz.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Dünyanın Hasta Adamı Avrupa

Bu kaçıncı umut bağlanan zirveydi hatırlamıyorum. 24 diye bir söz dolaşıyor etrafta ama kimse emin değil. Bilinen tek şey Avrupa’nın borç sorununu çözmek için birçok zirve yapıldığı ve bunların hiçbirinden istenen sonucun çıkmadığı. Avrupa’nın borç batağı içinde bunalan altı ekonomisi İtalya, İspanya, Belçika, Portekiz, Yunanistan ve İrlanda olarak sıralanıyor. Bunlar arasında borç yükü en düşük olanı İspanya, ama onun da başka sorunları büyüdüğü için borç yükü düşük olsa da etkisi yüksek oluyor. Bu ülkelerin toplam olarak 5,3 trilyon dolara ulaşan kamu borç yükü oranları (kamu kesimi borç stoku/GSYH) sırasıyla şöyle: İtalya % 121, İspanya % 67, Belçika % 95, Portekiz % 106, Yunanistan % 165 ve İrlanda % 109. Bu altı ülkenin toplam borç yükleri GSYH’ları toplamının % 103’ünü oluşturuyor. Bu ülkelerin 2012 – 2013 yılları boyunca çevirmeleri gereken borç servisinin ülkelere dağılımı da şöyle: İtalya 793 milyar dolar, İspanya 448 milyar dolar, Belçika 146 milyar dolar, Portekiz 66 milyar dolar, Yunanistan 129 milyar dolar, İrlanda 60 milyar dolar. Bu altı sorunlu Avrupa ülkesinin borçlanma faizlerini de sıralayalım: İtalya % 7, İspanya % 6, Belçika % 5, Portekiz % 13, Yunanistan % 34, İrlanda % 8 (Bu verileri IMF WEO September 2011 veri seti, OECD veri seti ve Financial Times’da yayımlanan tablolardan yararlanarak derledim.)

Bu görünüm bize hastalığın ne olduğunu net bir biçimde gösteriyor. Bu ekonomiler bu oranlarla borçlanmaya devam ederlerse bırakın bu borçların anaparalarını faizlerini bile geri ödemekte çok zorlanırlar. Buraya kadarki verilerde dikkati çeken konular şunlardır: (1) İspanya ve Belçika dışındaki 4 ekonomi GSYH’sının üzerinde borca sahiptir. Belçika bu konuda limittedir. Borç yükü açısından en rahat görünen ekonomi İspanya’dır. (2) En ağır borç yükü altındaki ekonomi olan Yunanistan’ın bu sorunu tek başına çözmesi imkânsız, dış destekle çözmesi ise olağanüstü zor görünmektedir. (3) Bu altı ekonominin önümüzdeki iki yıl içinde bulması gereken toplam finansman miktarı 1,6 trilyon dolardır. Yalnızca İtalya’nın çevirmesi gereken borç tutarı 793 milyar dolardır. Bu, aşağı yukarı Türkiye’nin GSYH’sına eşit bir tutarı işaret etmektedir. (4) Bu büyük açmaz borçlanma faizlerini inanılmaz düzeylere sıçratmıştır. Yunanistan’ın borçlanmayla finansman bulma imkânı kalmamış, Portekiz için de bu kapı neredeyse kapanmıştır. Çünkü bu oranlarla alınan borçların geri ödenme imkânı yok gibidir. İtalya için yüzde 7 faiz oranıyla borçlanmak ise karabasandan farksızdır. (5) Euro’nun para birimi olarak itibarını kaybetmesinin altında bu yüksek borç yüklerinden çok önümüzdeki iki yılda ödenmesi gereken borç servislerinin tutarı ve inanılmaz oranlara yükselmiş olan faiz oranları yatmaktadır.

AB Liderler zirvesinden beklenen kararların çıkmaması, geleceğe dönük beklenti yaratmaya yönelik mesajlar ve düzenlemelerle yetinilmesi çözümü zaten çok zor olan bu tabloyu çözümü neredeyse imkânsız bir sorun haline getirmiştir. Sorunun çözümüne yardımcı olacak tek yol IMF’nin bu ülkelerin borçlanmalarının bir bölümüne garantör olmasıdır.

Daha önce yaptığım önerimi bir kez daha tekrarlamak istiyorum. IMF, belirli programları uygulamaları kaydıyla bu ülkelerin borçlanmalarının belirli bölümüne (% 20 ya da 30 gibi) düşük bir komisyon alarak garantör olmalı ve böylece bu ekonomiler piyasadan makul faizlerle borçlanıp borçlarını çevirebilecek konuma gelmelidir. Bu sorunun bundan daha rasyonel ve kestirme bir çözümü yoktur ve bu çözüm ilave kaynak kullanmaya yol açmayacaktır.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Aralığın Orta Yeri

Hafta sonu AB liderler zirvesinden çıkan kararların aslında derde deva kararlar olmadığını hep birlikte görmüştük. AB zirvesinden çıkan tek sonuç, öteden beri var olan İngiltere çatlağının artık kırılma aşamasına geldiğinden ibaretti. Hafta sonunda yazdığım “Hasta Avrupa’ya Yanlış Tedavi” başlıklı yazımda da değindiğim gibi zirvede alınan kararlar krizden çıkış için değil, ileride bir daha kriz olmaması için alınmış kararlar gibi görünüyor. Ben böyle anlamış ve yorumlamıştım. Bugün içinde olduğumuz Avrupa krizine yararı olabilecek tek önlem AB üyesi ülkelerin IMF’ye 200 milyar Euro vermesi ve IMF’nin bu parayı borç batağına düşmüş AB üyesi ülkeler için kullanması biçiminde açıklanan önlemdi. Bu önlemin de zamanı belli değildi. Dolayısıyla zirveden çıkan kararlar arasında, ileriye dönük beklentileri güçlendirmek dışında hiçbir şey bulunmuyor. Bunların da bugünkü borç krizine yararı yok.

Ekonomide beklentiler önemlidir ama o beklentileri sözle yönlendirmek her zaman geçerli değildir. İnsanlar önce uygulamaya bakarlar sonra beklentilerini oluştururlar. Piyasa aktörleri de benim gibi düşünüyorlarmış ki kararların ardından gelen ilk iş gününde borsalarda hisse değerleri düştü, Dolar Euro’ya ve diğer para birimlerine karşı değer kazandı. Eğer AB zirvesinde alınan kararlar tatmin edici kararlar olsaydı kuşkusuz bunun tesri olur, Euro, Dolara karşı değer kazanır, borsalar yukarı yönlenirdi.

Özetle söylemem gerekirse AB, krizin içine doğru hızla gidiyor ve bunu önleyebilecek yetenekten yoksun olduğunu kendi yaklaşımlarıyla sürekli kanıtlıyor. Bundan sonra AB’nin krizin dibine kadar gitmemesi için mucize gerekecek.

Bugünün bir başka özelliği Türkiye’de iki önemli veri setinin, üçüncü çeyrek büyüme oranı ve ödemeler dengesi sayılarının, peş peşe açıklanmasıydı. Üçüncü çeyrek için açıklanan yüzde 8,2’lik büyüme oranı piyasa beklentisinin (yüzde 6,7) ve benim beklentimin (yüzde 7 – 7,5 aralığı) oldukça üzerinde bir büyüme oranına işaret ediyor. Böylece ilk dokuz aydaki büyümemiz yüzde 9,6 gibi çok yüksek bir orana gelmiş oldu. Türkiye’nin potansiyel büyüme oranının yüzde 5 olduğunu düşünürsek 2011’in ilk dokuz ayında potansiyel büyüme oranının neredeyse iki katı kadar büyümüş bir ekonomiyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz.

Açıklanan ikinci veri seti olan ödemeler dengesine bakarsak Ekim ayında beklentilerin biraz altında bir cari açık (4,1 milyar dolar) gerçekleşmesinin ortaya çıktığını görüyoruz. Ekim ayı, cari açığın gidişi açısından önemliydi çünkü son çeyreğin ilk ayı olan Ekim ayında da cari açık hız kesmeseydi alınan önlemlerin pek de işe yaramadığı tartışmaları yoğunluk kazanacaktı. Ocak – Ekim cari açık toplamı 65 milyar dolara, 12 aylık cari açık toplamı da 78,6 milyar dolara çıkmış bulunuyor. Bu gelişme bize cari açığın beklentiler doğrultusunda hız kesmeye başladığını gösteriyor. Döviz kurlarındaki yükselmenin gecikmeli etkisi yavaş yavaş ithalat üzerinde ve dolayısıyla da cari açık üzerinde etkisini gösteriyor.

2011 yılının son çeyreğinde cari açıktaki hız kesmeyle birlikte büyümede de bir gerileme olmasını bekliyorum. Buna karşılık Ekim ayının mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış sanayi büyümesinin yüzde 4,4 gibi yüksek bir düzeyde gerçekleşmiş olması bu gerilemenin durgunluğa götürecek boyutta olmayacağını gösteriyor. Bu verilere baktığımda dördüncü çeyrekte büyüme oranının 3,5 – 4,0 aralığında kalacağını düşünüyorum. 2011 yılı büyüme tahminimi ise 1 Ocak 2011 günü CNBCe’de açıkladığım yüzde 6,5’de tutmaya devam ediyorum. O tarihte en iyimser bendim şimdi herkes beni geçti.

11 Aralık 2011 Pazar

Osmanlı'dan Devraldığımız Borçlar

1923'de batılı ülkelerin ortalama kişi başına geliri 6000 dolar, Türkiye'nin aynı standartlara göre düzeltilmiş geliri ise 700 dolardı.

İlk yurtdışı borçlanma Abdülmecid tarafından 1854 yılında Kırım savaşını finanse etmek için alınmıştır. Bu borçlanmanın ardından peş peşe borçlanan Osmanlı İmparatorluğu borçlarını ödeyemeyecek duruma gelinca borç veren batılı ülkeler bu borçları tahsil etmek için Düyunu Umumiye idaresini kurmuşlardır. Böylece Osmanlı İmparatorluğu mali yönetimini başkalarına teslim etmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra bu borçlar imparatorluğu oluşturan ülkelere ilgisine göre paylaştırılmıştır.


Lozan Antlaşmasına göre 1912 öncesi borçların % 62si, 1912 sonrası borçların % 77'si Türkiye'ye kalmıştır. Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti'ne serbest bir dışticaret politikası yürütme zorunluluğu getirmiş, ithalatı kısıtlayıcı önlemler alınmamasını öngörmüştür. Türkiye, bu sistemle ciddi miktarda cari açık vermeye başlamıştır. Bir yandan Osmanlı borçları bir yandan büyüyen cari açık Türkiye'yi çok sıkıntılı bir duruma sokmuştur. 1929 Büyük Depresyonu'nun batılı ülkelerde yarattığı yıkım Lozan Antlaşması'na taraf olan ülkelerin kendi dertlerine düşmesine yol açınca Türkiye Lozan Antlaşması'nın serbest ticaret hükmünü askıya alarak ithalat kısıtlamaları ve devletçi ekonomi politikası izlemeye dönmüştür. Bu dönüşü ithal ikamesi politikası, KİT'lerin kuruluşu, sanayi planları (yani planlı ekonomik kalkınma modeli) ve Türk Parasının Kıymetini Koruma mevzuatı izlemiştir.

Bugün acımasızca eleştirilen bu adımlar Türkiye'nin o zor dönemleri nispeten daha az sıkıntıyla geçmesine yol açmıştır. "Her dönemi kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekir" O nedenle yapılan karma ekonomi politikasını bugünkü koşullara bakıp eleştirmek bizi çok yanlış yerlere götürür. Bütün ülkeler o dönemde aşağı yukarı aynı politikalara başvurmuştur. Türkiye, bu düzenlemelerle dışticaretini toparlamış, cari açığı denetim altına almış ve kalkınmaya başlamıştır.

1938 yılına gelindiğinde batılı ülkelerin ortalama kişi başına geliri yaşanan Büyük Depresyondan dolayı 4800 dolara düşmüş, Türkiye'nin kişi başına geliri ise 1730 dolara çıkmıştı (Ölçüm Uluslararası Geary Khamis dolarıyla Ünlü iktisat tarihçisi Angus Maddison'a aittir.  http://www.ggdc.net/MADDISON/oriindex.htm).

Osmanlı'dan devralınan borçların ödenmesi 1954 yılında bitirildi. İlk dış borçlanma 1854 yılında yapıldığına göre bu borçların tasfiyesi 100 yıl sürmüş oluyor. Osmanlı'dan devralınan borçlar 145 milyon Osmanlı altın lirası tutarındaydı. Bu da o dönemin milli gelirinin yaklaşık yüzde 65'i ediyor.  Bugünkü koşullarla düne bakıp devralınan borç miktarının söylendiği kadar yüksek olmadığı tezini ileri sürenler bu borcu aynı mantıkla bugünkü değerlerle hayal etmeye çalışırlarsa kabaca 500 milyar dolarlık bir borç yüküne denk geldiğini göreceklerdir (Bugünkü GSYH'mız 750 milyar dolar olduğuna göre bunun yüzde 65'i 488 milyar dolar eder.)

Osmanlı'dan devralınan borçların bir bölümü 1942 yılında yürürlüğe sokulan varlık vergisiyle ödenmiştir. Bonoya bağlı borçlar 1989'a kadar ödenmeye devam etmiş ve son ödeme o tarihte yapılarak Osmanlı borçları dosyası tümüyle tasfiye edilmiştir.

(Osmanlıdan devralınan ekonomik yapı için bkz: Hayri R. Sevimay "Cumhuriyete Girerken Ekonomi, Osmanlı Son Dönem Ekonomisi" 1995.)
Dış borçlarımız için bakınız Ali Yavuz Başlangıcından Bugüne Türkiyenin Borçlanma Serüveni:  http://sablon.sdu.edu.tr/dergi/sosbilder/dosyalar/20/20_15.pdf

Nebukadnezar

Babil’in bir kent devletinden yola çıkarak Mezopotamya’da büyük krallık haline gelişi ünlü yasa koyucu kral Hammurabi (M.Ö. 1793 – 1750) zamanında oldu. Babil kenti kralı Hammurabi öteki kentleri yenerek hepsine egemen oldu ve Babil krallığını kurdu. Babil krallığının ortadoğuda bir süper güç olarak çıkışı Nebukadnezar zamanında oldu.

II. Nebukadnezar (M.Ö. 605 – 562) Babil’i bir süper güç olarak ortadoğuda yükseltti. Med kralının kızı Prenses Amytis ile evlenerek Med krallığının gücünü de arkasına aldı ve rakiplerini dize getirerek Babil’i Mezopotamya’ya egemen kıldı. Med kralının kızı prenses Amytis’in ülkesi yeşil, engebeli ve dağlıktı. Mezopotamya’nın bu dümdüz ve sıcak ortamı Amytis’i bunalıma sokunca Nebukadnezar, karısının sıla hasreti çekmemesi için Babil’in başkenti Ninova’da yapay dağlardan ve suların akacağı büyük teraslardan oluşan ve dünyanın yedi harikasından birisi olarak nitelenen Babil’in asma bahçelerini yaptırdı. Yunan coğrafyacı Strabon’un tanımlamasına göre bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Zincir pompa biri yukarıda, diğeriyse su kaynağında bulunan iki büyük volana gerili, üzerinde kovalar bulunan bir sistemdi. Nehirden dolan kova yukarıya çıkıyor içindeki suyu havuza boşaltıp tekrar nehre dönüyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu.

Gecenin birinde Nebukadnezar bir rüya gördü ve etkisinden bir türlü kurtulamadı. Rüyada gördüğü şey kentin ortasında yükselen altın, gümüş, bakır ve demirden yapılmış görkemli bir heykeldi. Bu görkemli heykelin kaidesi demir ve kil karışımından yapılmıştı. Nebukadnezar gördüğü bu rüyanın ne anlama geldiğini öğrenmek için kâhinlere danıştı ama hiçbirinden doğru bir yanıt alamadı. Sonunda kâhin Daniel (Danyal peygamber) krala rüyasının anlamını yorumladı: Nebukadnezar Babil’i çok güçlü kılacak ama ondan sonra Babil yakılıp yıkılacaktı. Tam olarak doğrulanmamış bir görüşe göre Nebukadnezar bir süre sonra gördüğü bu rüyanın da etkisiyle depresyona girdi, sonunda aklını oynattı ve sarayın bahçesinde hayvanlar gibi otlamaya başladı.

Nebukadnezar’ın yaşamının bir bölümü ünlü İtalyan besteci Guiseppe Verdi’nin Nabucco operasının konusunu oluşturmaktadır. Nabucco, Nebukadnezar’ın kısaltılmış halidir. Saddam Hüseyin Irak ordusunun vurucu gücüne Nebukadnezar adını vermişti. Ortadoğu’nun doğal gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştıracak olan doğal gaz projesi de Nabucco adını taşımaktadır. Matrix film üçlemesinin reloaded bölümünde Morpheus’un gemisinin adı da Nebukadnezar’dı.

Nebukadnezar’ın ölümünden bir süre sonra Persler Babil’e girdiler, başkent Ninova ve Babil’in asma bahçeleri dahil olmak üzere ülkeyi yakıp yıktılar. Kâhin Daniel’in yorumu doğru çıkmıştı.

İktisatçı gözüyle rüyayı yorumlamaya çalışırsak şöyle diyebiliriz sanırım: “Bir ekonomi çok güçlü görünebilir ama eğer sağlam temellerle dayanmıyorsa yıkılmaya mahkûmdur.” Nebukadnezar’ın rüyasındaki heykeli bugünün Avrupa’sına benzetmek mümkündür. Altından ve diğer metallerden yapılmış bir heykel kil ve demir karışımından yapılmış kaide üzerinde yükseliyor. Kil ve demir karışımından kaide Euro’yu temsil ediyor. İçinde Deutsche Mark da var Drahmi de. Bakalım Babil’i taşıyamayan bu karışık malzemeden yapılmış kaide Avrupa’yı taşıyabilecek mi?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...