31 Ocak 2012 Salı

Lombroso'nun Hayaleti

Cesare Lombroso 1835-1909 yılları arasında yaşamış bir İtalyan hekimi. Hekimlikle yetinmeyip insan ırkının farklı özelliklerinden yola çıkarak bazı insanların doğuştan suçlu olabilecekleri kuramını ortaya atmıştı. En ünlü kitabı, aynı zamanda bu kuramını geliştirdiği “Suçlu İnsan”da Lombroso, kafa biçimindeki sapmalar, yüzdeki asimetrik gelişmeler, göz biçimindeki bozukluklar, burunda ve dişlerde bozukluklar gibi biçim bozukluğu taşıyan insanların doğuştan suçlu olabileceğini öne sürüyor.

Lombroso'ya göre Tanrı bize kimin suçlu olabileceğini önceden ortaya koyduğu biçim bozukluklarıyla gösteriyor. Bize suçluya ilişkin ipuçlarını sunuyor. Bu tip insanları izlemek ve önceden önlem almak da bize düşüyor. Lombroso, bu tür insanlara baştan bir şey yapılmamasını, ama izlenmesini ve ilk yanlışlarında derhal ömür boyu sürgüne gönderilmesini öneriyor.

Bu saçma sapan kuram, yıllarca Batı dünyasında müthiş itibar görmüş ve suç biliminin (kriminoloji) neredeyse temelini oluşturmuş. Üstelik Lombroso'nun izleyicileri onun kadar insaflı da yaklaşmamışlar konuya. Bu tür insanların daha baştan, yani suç işlemeden yakalanıp hapse atılmasını önermeye kadar vardırmışlar işi. Polisin sanığa yaklaşımına insanların tipi, görünümü uzun süre etkin olmuş. Bugün bile bu etkinin toplumsal birtakım değerlendirmelerde gizliden gizliye devam edip gittiğini görmek mümkün.

Aslında Lombroso'nun kuramı, üç aşağı beş yukarı ortaçağ Avrupa'sında egemen olan cadı avı kuramının, yakınçağda bir başka biçimdeki sunuluşu gibi. Ortaçağ sonrasında lanetlenen cadı avı yaklaşımı 19'uncu yüzyılın sonunda Lombroso ile bu kez doğuştan suçlular tezi altında farklı bir biçimde yeniden hortlamış ve 20'nci yüzyılın ilk yarısına kadar geniş destek bulmuş.

Cesare Lombroso'nun yaklaşımı, Nazilerin Yahudi ırkına karşı giriştiği soykırımının da temelini oluşturmuş görünüyor. Naziler, Yahudilerin tipine değil yalnızca Yahudi olmasına bakarak Lombroso'nun kuramını farklı bir alana taşıyıverdiler. Nazi anlayışında Yahudiler doğuştan suçluydular ve temizlenmeleri gerekiyordu.  

Cesare Lombroso öleli yüz yıldan fazla olsa da ortaya attığı kuramın etkisi devam ediyor. Bu etki belki kriminoloji alanında çok daha az, çok daha zayıf, ama toplum katında hâlâ oldukça yoğun. Bireysel bazı kusur, suç ya da hataları genelleştirmeyi seven toplumlarda bunlar hemen bir aileye, gruba, taraftarların tümüne hatta kente mal edilebiliyor. Hiç kimse bu tür kusurların bireysel olup olmadığına bakmıyor ve böyle bir kusur işleyen bir bireyin bulunduğu toplum ya da topluluk toptan karalanmaya başlanıyor. Bu yaklaşımın cadı avından, Lombroso'nun doğuştan suçlular uygulanmasından ve Yahudilere yapılanlardan farkı yok.

Çağdaş hukuk bireyi ele alır ve onu devlete karşı korumaya çalışır. Çünkü güçlü olan devlet, güçsüz olan bireydir. Hukuk, bireyi değil de devleti korumaya başladığı anda bambaşka bir şeye dönüşür.

Cesare Lombroso'nun hayaleti aramızda dolaşmaya devam ediyor.



(Not: Bu yazı 06.02.2005 tarihinde Radikal Gazetesinde aynı adla yayımlanmış yazımın yenilenmiş şeklidir.)

30 Ocak 2012 Pazartesi

Türkiye'de Kamu Kesimi Borcu

Bir ülkede kamu kesiminin borç stoku denildiği zaman, o ülkenin kamu kesiminde yer alan KİT’ler dışındaki birimlerin iç ve dış borçlarının toplam miktarı anlaşılır. Kamu kesimi borç yükü ise, kamu kesimi borç stokunun o dönemdeki GSYH’ye oranı demektir. TCMB’nın dış borçları kamu kesimi içinde sayılmamaktadır.

Genel olarak borç stoku ve borç yükü kavramlarına yalnızca borçların anapara yükümlülükleri dahil edilir. Bir başka deyişle, faizler bu iki kavrama da dahil edilmez. Bunun temel nedeni borçlanma faizlerinin bütçeye gider yazılması ilkesidir. Örneğin Türkiye’de 1985 yılından itibaren borçlanma anapara hasılat ve ödemeleri bütçenin dışına çıkarılmış olmasına karşın, bu borçlara ilişkin faiz ödemeleri, yukarıdaki genel kabul çerçevesinde, bütçeye gider yazılmaktadır.  

Buraya kadar sözünü ettiğimiz stok, brüt kamu borç stokudur. Kamu kesiminin bir de alacakları vardır bunları brüt borç stokundan düştüğümüzde karşımıza kamu kesiminin net borç stoku çıkar.

Kamu kesimi brüt borç stoku = Kamu kesimi brüt iç borç stoku + kamu kesimi brüt dış borç stoku

Kamu kesimi net borç stoku = Kamu kesimi brüt borç stoku – kamu kesimi varlık ve alacakları mevcudu

            Türkiye’nin 2011 yılının III. çeyreği itibariyle mevcut verileri şöyledir:
            Kamu kesimi iç borç stoku: 383 milyar TL
            Kamu kesimi dış borç stoku: 157 milyar TL
            Kamu kesimi varlık ve alacakları toplamı: 247 milyar TL

Bu verileri yukarıdaki denklemlerde yerine koyalım.
            Kamu kesimi brüt borç stoku = 383 + 157 = 540 milyar TL
            Kamu kesimi net borç stoku = 540 – 247 = 293 milyar TL.

            2011 yılı için tahmin edilen GSYH miktarı olan 1.215 milyar TL'yi esas alırsak borç yükü hesaplarını şöyle yapabiliriz: 

            Kamu kesimi brüt borç yükü = (540  / 1.215) x 100  = % 44
            Kamu kesimi net borç yükü = (293 / 1.215) x 100 = % 24

Avrupa Birliğinde kullanılan yöntemle uyumlu karşılaştırmalar yapılabilmesi için AB tanımlı genel yönetim nominal borç stoku ve borç yükü de hesaplanmaktadır. Bu hesaplamaya göre de kamu kesimi borç stoku 531 milyar TL ve borç yükü % 41 bulunmaktadır.

Euro bölgesine girebilmekte ölçü olarak kabul edilen Maastricht kamu borç yükü kriterinin tavanı % 60’dır. Türkiye’nin AB tanımlı kamu borç yükü oranı yukarıda değindiğimiz gibi yüzde 41’dir. Euro bölgesi üyesi bazı ekonomilerde bu oran sırasıyla şöyledir: Yunanistan % 157, Belçika % 100, İtalya % 129, İrlanda % 120, Portekiz % 111, Fransa % 97, Almanya % 87.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Cadı Avı

Avrupa uygarlığının en karanlık dönemini oluşturan ortaçağda uzunca bir süre cadı avı adı altında yaşanan bir deli saçmalığı var.

Avrupa’da cadı avcılığı çılgınlığının belki de en az yaşandığı ülke İngiltere. Çünkü İngiltere tarihsel olarak hukuka en fazla bağlı olan Avrupa ülkesi. Buna karşın İngiltere’de bir hukukçu ortaya çıkıyor ve cadı avcılığının lideri oluyor. Adı Matthew Hopkins. Hopkins, bir süre avukatlık yaptıktan sonra daha fazla kazanç getirecek şeyler aramaya girişiyor. O dönemde sefaletin kol gezdiği taşra İngiltere’sinde toplumun yaşadığı sıkıntıları ve eziyetleri mal edecek günah keçileri arandığını kısa sürede keşfediyor ve bunun yolunun kıta Avrupa’sında çığ gibi yayılan cadılık olayının kaşınmasında yattığını anlıyor.

Hopkins, bir suçlamadan yola çıkarak bir cadılık davası açıyor. Bu davayı kazanınca şöhreti hızla yayılıyor. Bir süre sonra kendisini Baş Cadı Avcısı (Witch-finder General) ilan ediyor. Ondan sonra cadı avı inanılmaz bir hızla gelişiyor. Cadılığından kuşkulanılan insanlar Hopkins’e muayene ettiriliyor. Muayenede kişinin vücudunda cadılık belirtileri, yani şeytanın izleri aranıyor. Bunlar arasında benler, siğiller gibi şeyler var. Vücuda iğne batırıldığında kan çıkmaması da şeytanla işbirliğinin bir belirtisi sayılıyor. Cadılığını itiraf etmeyenlere işkenceler uygulanıyor. Bunların en etkilisi sanığın günlerce uykusuz bırakılması. Bunu sağlamak için sanık sürekli koşturuluyor, yürütülüyor. Günlerce süren uykusuzluk ve yorgunluk sonucu sanık halüsinasyonlar görmeye başlıyor ve aklını yitirme noktasına gelince biraz olsun uyuyabilmek için çaresizlikten cadılık yaptığını kabul etmeye zorlanıyor. Bu zorlanmayla cadılık yaptığını kabul edince de idam ediliyor.

Baş Cadı Avcısı Matthew Hopkins’in cadılık suçlamasıyla en az 100 kişiyi astırdığı sanılıyor. Cadılıkla suçlananların çoğu özürlü kadınlar. Ortaçağ Avrupasında cadı idamlarında rekor Almanya’da. Tam 25,000 kişi idam edilmiş bu saçma sapan suçlamalarla.

Avrupa, yaşadığı bu inanılması güç hukuk katliamı ve işkence faciasından zaman içinde hukuk normlarını geliştirerek kurtulmuş. Suç ve ceza ilişkisinin kurulması, modern mahkemelerin oluşturulması, günah keçilerine işkence uygulayarak suçlu yaratmanın yerini almış.

Modern zamanlarda yargısız infaz ve yargılamadan tutuklama, ortaçağdaki işkencenin yerini almış görünüyor. Bizimle aynı düşüncede olmadığı için suçlayıp tutukladığımız veya suçlayıp çamura batırdığımız insan sayısı her geçen gün ortaçağ Avrupa’sında işkence edilen cadı sayısına yaklaşıyor.

(Not: Bu yazı 27.01.2002 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayımlanan aynı başlıklı yazımın yenilenmiş halidir. Yararlanılan kaynak: Haydar Akın, “Ortaçağ Avrupasında Cadılar ve Cadı Avı” Dost Yayınları, 2001.)

27 Ocak 2012 Cuma

Yumuşak İniş ya da Sert İniş

Son olarak IMF revize edilmiş büyüme tahminini açıklayınca ortalık karıştı. IMF’nin revize tahminine göre Türkiye 2012’de yüzde 0,4 büyüyecekmiş.

IMF’nin geçtiğimiz Eylül ayında 2012 yılı için yaptığı tahmin 2,2 idi. Bu tahminini Aralık ayında revize ederek yüzde 2’ye indirmişti. Şimdi Ocak ayında bir kez daha revize ederek yüzde 0,4’e düşürmüş bulunuyor. IMF’nin bu revizyondaki temel varsayımları şunlar: (1) Petrol fiyatı yüzde 30 oranında artacak ve bu artış Türkiye’nin cari açığının düşmesini engelleyecek. (2) Türkiye’nin ihracatının yarısının yöneldiği Avrupa’nın ithalatında hızlı bir gerileme olacak, bu da Türkiye’nin ihracat gelirlerini düşürerek cari açığının gerilemesine engel oluşturacak. (3) Avrupa’daki sıkıntıların büyümesi sonucu Türkiye, büyük cari açığını finanse etmekte başvurabileceği kaynaklara ulaşmakta ciddi sıkıntılarla karşılaşacak.

2012 yılında Türkiye'nin büyüme oranı konusunda IMF dışındaki diğer tahminleri de sıralayalım. Hükümetin tahmini (Orta Vadeli Programda) yüzde 4, OECD’nin tahmini yüzde 3, Dünya Bankası tahmini yüzde 2,9. Buna göre Türkiye için 2012 yılındaki büyüme tahminleri yüzde 0,4 ile yüzde 4 arasında değişiyor. En düşük tahmin ile en yüksek tahmin arasında 10 kat fark var.

Bir ekonominin kaynaklarını ideal düzeyde kullandığı bir dengede gerçekleştirdiği büyüme oranına o ekonominin potansiyel büyüme oranı adı verilir. Genellikle bir ülke potansiyel büyüme oranı dolayında bir büyüme sürekliliği yakalarsa sağlıklı bir ekonomik denge içinde büyüyebileceği kabul edilir. Bu tanımdan giderek bir hesaplama yapmak çok kolay olmadığı için uzun yılların büyüme ortalaması bir çeşit potansiyel büyüme oranı olarak kabul edilir. Bu oran Türkiye için yaklaşık olarak yüzde 5 dolayında bir orandır. Türkiye bu oran dolayında bir büyüme serisi yakaladığında ekonomik dengesini bozmadan büyümeyi sürdürebilir.

Türkiye 2010 yılında yüzde 9 oranında büyümüştür. 2011 yılındaki büyüme oranının da yüzde 8 dolayında olması beklenmektedir (ilk 9 aylık büyüme yüzde 9,6 dır.) Demek ki Türkiye son iki yılda potansiyel büyüme oranının çok üstünde bir oranda büyümüştür. Nedir bunun sakıncası? Bu zorlanmış büyüme Türkiye’nin cari açığının yüzde 10’lara gelip dayanmasına yol açmıştır. Bunu sürdürebilmek imkân dışıdır. Çünkü bu kadar büyük bir cari açığın finansmanı, hele böyle bir kriz ortamında giderek imkânsız hale gelmektedir.

Bir ekonominin potansiyel büyüme hızının üzerindeki bir büyüme hızından tekrar potansiyel büyüme hızı dolayına dönüşüne yumuşak iniş deniyor. Eğer büyüme hızının düşüşü potansiyel büyüme hızının çok altında bir düzeye giderse buna da sert iniş adı veriliyor.

Türkiye eğer önceki iki yılda yaşanmış olan yüzde 8 – 9 düzeyindeki yüksek büyüme hızından yüzde 5’lik potansiyel büyüme hızı düzeylerine iniş yaparsa yumuşak inişi gerçekleştirmiş olacaktır. Eğer düşüş yüzde 2’nin altında bir düzeye doğru giderse o zaman sert iniş geçerli olacak demektir. Yumuşak inişi uçağın normal inişine, sert inişi ise tekerleklerinin açılmaması nedeniyle gövdesi üzerine inişine benzetebiliriz. Yani sert iniş ekonomide büyük hasarlara yol açabilir.

IMF’nin yüzde 0,4’lük büyüme tahmini oldukça sert bir inişi tanımlamaktadır. 

26 Ocak 2012 Perşembe

Ekonomik Büyüme Ne Demektir?

Bir ülkede 2010 yılı içinde yalnızca 1000 adet ekmek, 25 kg beyaz peynir ve 500 şişe su üretildiğini varsayarsak üretim şöyle bir görünüm sergiler:

Üretim = 1000 ekmek + 25 kg beyaz peynir + 500 şişe su

Ekmeğin adedinin 1 TL, beyaz peynirin kilosunun 10 TL, suyun da şişesinin 0,50 TL’den satıldığını varsayarsak örneğin bu ülkede 2010 yılının GSYH’sını şöyle hesaplayabiliriz:

GSYH = (1000 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.500 TL

Diyelim ki 2011 yılı başında yeni bir fırın devreye girmiş ve ekmek üretimi 1100 adede yükselmiş ve fiyatlar değişmeden kalmış olsun. Bu durumda 2011 yılının GSYH’sı şöyle hesaplanır:

GSYH = (1100 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.600 TL

Bu ekonomi 2011 yılında bir önceki yıla göre ((1600 – 1500)/ 1500) 0,067 yani yüzde 6,7 oranında büyümüştür. Fiyatlar artmadığı için bu büyüme hem nominal hem de reel büyümeyi göstermektedir. 

Şimdi varsayalım ki ekmek üretimiyle birlikte ekmeğin fiyatı da artmış ve tanesi 1,25 TL’ye çıkmış olsun. Bu durumda 2011 yılı GSYH’sı şöyle görünecektir:

GSYH = (1100 x 1,25) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.875 TL

Bu ekonomi 2011 yılında bir önceki yıla göre ((1875 – 1500)/ 1500) 0,25 yani yüzde 25 oranında büyümüştür. Bu büyümenin içinde fiyat artışları da yer aldığı için buna nominal büyüme deniyor. Nominal büyüme bize ekonominin gerçekte ne kadar büyüdüğünü göstermez. Bunu bulabilmek için 2011 yılı GSYH’sını fiyat artışlarından gidermemiz gerekir. Bunun için de bir önceki yılın yani 2010 yılının fiyatlarını hesaplamaya esas almamız gerekir. Bu durumda 2011 yılının GSYH denklemi şöyle olur.

GSYH = (1100 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.600 TL

Bu ekonomi 2011 yılında bir önceki yıla göre ((1600 – 1500)/ 1500) 0,067 yani yüzde 6,7 oranında büyümüştür.

Bu durumda şunu söyleyebiliriz: Bu hayali ekonomi 2011 yılında nominal olarak yüzde 25 büyümüş ama reel büyümesi yüzde 6,7 oranında gerçekleşmiştir.

Ekonomik büyüme denildiğinde kastedilen fiyat artışlarından arındırılmış büyüme, yani reel büyümedir. Bu ekonomide ekmek üretimi 100 adet artmıştır, gerçek büyüme budur. Çünkü bu büyüme refah artışı getirmiştir. Oysa fiyat artışının yarattığı nominal büyüme yalnızca görüntüyü değiştirmiş, refah artışına katkı yapmamıştır.

Türkiye, 2009 yılında yüzde 4,7 oranında reel küçülme yaşamış, 2010 yılında ise yüzde 9 oranında reel büyüme gerçekleştirmiştir. 2011 yılının ilk 9 ayında yüzde 9,6 büyümüş olan Türkiye ekonomisinin yıl bazında yüzde 8 dolayında büyümüş olduğu tahmin edilmektedir.  

24 Ocak 2012 Salı

Bir Sayfada GSYH Dersi

Bir ülkede belirli bir dönem içinde (3 ay, 1 yıl) üretilen bütün nihai malların piyasa fiyatları üzerinden toplanmasıyla oluşan toplam değere gayrısafi yurtiçi hasıla (ya da kısaca GSYH) diyoruz. Bir ülkede bir yıl içinde yalnızca 1000 adet ekmek, 25 kg beyaz peynir ve 500 şişe su üretildiğini ve ekmeğin adedinin 1 TL, beyaz peynirin kilosunun 10 TL, suyun da şişesinin 0,50 TL’den satıldığını varsayarsak GSYH’yı şöyle hesaplayabiliriz:

GSYH = (1000 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.500 TL

Buna göre bu ülkede o yıl için piyasa fiyatları cinsinden hesaplanan GSYH 1.500 TL’dir.

Bu basitleştirilmiş hesaplamada dikkat edilmesi gereken şey sadece nihai malların piyasa satış fiyatlarının dikkate alındığıdır. Yani ekmekteki buğdayın, un haline getirilirken eklenen işçilik değerinin veya suyun şişesinin, kapağının ya da beyaz peynirin ambalajının ayrı ayrı hesaba katılması söz konusu olmuyor. Üretilen malı tüketiciye nihai satışfiyatları toplanıyor. Aksi takdirde çift sayım yapmış oluruz ve GSYH olduğundan büyük çıkar.

GSYH bu şekilde hesaplanan üretim yöntemi yanında harcamalar ve ülkede elde edilen gelirler üzerinden giderek de hesaplanır. Çünkü bir ülkedeki toplam üretim değeri, toplam harcamalar ve toplam gelirler bir eşkenar üçgenin üç kenarı gibi birbirine eşittir.

GSYH, bir ülkenin bir çeyrek yıl veya bir tam yıl içinde ne kadar üretim yaptığını bize fiyatlar cinsinden gösterir. Farklı malları toplayabilmek için ortak bir ölçüye ihtiyacımız vardır: O da fiyattır. Aksi takdirde denklemimiz şöyle olur:

GSYH = 1000 ekmek + 25 kg beyaz peynir + 500 şişe su

Bu denklem bize o ekonomide hangi malın ne kadar üretildiğini anlatır ama GSYH’nın ne kadar olduğunu buradan bulamayız. Aynı malları piyasa fiyatları cinsinden toplarsak GSYH’yı bulabiliriz.

Türkiye’de GSYH üçer aylık dönemler itibariyle açıklanır ve sonunda yıllık GSYH ortaya çıkar.

2010 yılında Türkiye’nin yıllık GSYH’sı 1.105 (1 trilyon 105 milyar) TL olarak hesaplanmıştır. Bunu nüfusa böldüğümüzde kişi başına düşen yıllık geliri hesaplayabiliriz. 2010 yılında Türkiye’nin yıl ortası nüfusu 73 milyon olarak tahmin edilmektedir. Buna göre kişi başına gelir 15.137 TLolarak ortaya çıkmaktadır.

Uluslararası karşılaştırmalarda kullanılabilmesi için bu sayılar yıllık ortalama kura bölünerek dolar cinsinden gösterilmektedir. 2010 yılında yıllık ortalama dolar kuru 1,50 olduğuna göre GSYH 736 milyar dolar ve kişi başına gelir de 10.080 dolar olarak bulunmaktadır.

(Not: Burada sunduğum hesaplar konuyu en basit haliyle anlatmayıamaçlamaktadır. Ülkelerin üretimleri, dış ilişkileri ve dolayısıyla GSYH hesapları burada sunulduğundan çok daha karmaşıktır. Burada konu yalnızca hatırlatma amaçlı ele alınmaktadır.)

19 Ocak 2012 Perşembe

Dünya Bankası Gözlüğüyle Türkiye 2012

Son olarak Dünya Bankası da 2012 tahminlerini açıkladı (Global Economic Prospects raporu.) Dünya Bankası, küresel sistemin yalnızca makro düzeyde değil mikro düzeyde de nabzını en iyi tutan kuruluşlardan birisi. O nedenle tahminleri önem taşıyor.

Dünya Bankası’na göre 2012’de küresel ticaretin hacmi 2011 yılına göre yüzde 4,7 oranında artış gösterecek. İlk bakışta ticaret hacminde iyi sayılabilecek bir artış olacakmış izlenimini verse de aslında bu oran ticaret hacminin zayıf bir görünüm içinde olacağını söylüyor. 2009’da yüzde 10,6 gerilemiş olan ticaret hacmi, 2010’da yüzde 12,4, 2011’de ise yüzde 6,6 artmıştı.

Küresel büyümenin yüzde 2,5, gelişmiş ülkeler büyümesinin yüzde 1,4 oranında kalacağının tahmin edildiği bir yıl için yüzde 4,7’lik ticaret hacmi artışı tutarlı bir tahmin olarak karşımıza çıkıyor.

Raporda Türkiye ile ilgili değerlendirmeler de var. Türkiye için büyüme oranı 2011 için yüzde 8,2, 2012 için yüzde 2,9 olarak tahmin ediliyor. Tahmin gerçekleşirse ciddi bir düşüş söz konusu olacak. Buna karşılık cari açık yüzde 7,5 olarak tahmin edilmiş. Yani büyümede hızlı bir düşüş beklenirken cari açıkta o kadar da hızlı bir düşüş beklenmiyor. Eğer bu tahmin gerçekleşirse Türkiye için can sıkıcı bir gelişme oluşacak demektir. Çünkü cari açığın, büyüme gibi, hızlı düşmeyip hala yüksek düzeyde seyretmesi finansman zorluğunu artıracak bir gelişme olarak değerlendirilir.

Türkiye’nin 2012 yılında ihtiyaç duyacağı dış kaynak toplamı olarak GSYH’nın yüzde 19’u oranında tahmin ediliyor. Bunun aşağı yukarı yarısının cari açık yarısı da dış borç geri ödemeleri nedeniyle ortaya çıkması bekleniyor. Bu da kabaca 110 – 120 milyar dolar arasında bir finansman ihtiyacı demek. Dünya Bankası, bu miktara ve dış borçların bileşiminde kısa vadeli borçların ağırlıklı olmasına bakarak Türkiye’nin 2012 yılında dış finansman ihtiyacını karşılamakta zorlanacak ülkeler arasında olacağı vurgusunu yapıyor.

Finansman sorunuyla ilgi bir başka konu da Türkiye’nin dış borçlarının önemli bir bölümünün Avrupa bankalarına ait olması olarak gösteriliyor. GSYH’nın yüzde 20’si dolayında bir borç tutarı Avrupa bankalarına ait bulunuyor. Buradaki temel sorun bunların vadeleri geldiğinde yenilenmeme sorunudur. İyi durumda olmayan Avrupa bankaları bu kredileri zamanı geldiğinde başka ihtiyaçları için tahsis edebilir ve yenilemeye gönüllü olmayabilir.           

Raporda dikkat çeken bir başka nokta borç sorunlarının giderek arttığı, büyümenin düştüğü Euro bölgesi ülkelerinde ithalatın da paralel bir düşüş yaşayacağı öngörüsü. Euro bölgesine en çok ihracat yapan ülkeler bu düşüşten en fazla etkilenecek ülkeler arasında gösteriliyor. İhracatının yüzde 70’ini Euro bölgesi ülkelerine yapan Romanya, Litvanya, Letonya ve Makedonya bu daralmadan en fazla etkilenecek ülkeler arasında yer alıyor. İhracatının yüzde 47’sini Euro bölgesine yapan Türkiye’nin de bu ticaret düşüşünden önemli oranda etkilenmesi bekleniyor.    

Özetle Dünya Bankası 2012 için iyimser bir tablo çizmiyor.

17 Ocak 2012 Salı

İşsizlik nasıl hesaplanıyor?

Toplumda en çok merak edilen ekonomik konulardan birisi enflasyon oranının nasıl hesaplandığı, ötekisi de işsizlik oranının nasıl hesaplandığı meselesidir. Ne zaman enflasyon düştü ya da işsizlik düştü deseniz itiraz edenler çıkar. Bu iki oran aynı zamanda en az inandırıcı bulunan oranların da başında gelir. 

Türkiye İstatistik Enstitüsü (TÜİK), işsizlik oranını hesaplarken Uluslararası Emek Örgütünün (ILO) standart hesaplama yöntemlerini kullanıyor. Buna göre 15 yaşından büyük olan ve tam gün esasına göre bir işte çalışmıyor olanlar gruplara ayrılıyor. TÜİK’in kullandığı uluslararası standarda göre istihdam edilmeyen, son üç ayda iş aramış olan ve 15 gün içinde bir işte istihdam edilebilecek durumda olan kişiler işsiz olarak sınıflandırılıyor ve oran bu sayıya göre hesaplanıyor. Bu hesaplamaya iş bulma ümidi olmadığı için son üç ayda iş aramayı bırakmış olup da iş bulsa çalışacak olanlar, mevsimlik işlerde çalıştığı için iş aramayan ama sürekli iş bulsa çalışmaya hazır olanlar, ev kadını, emekli, irad sahibi, öğrenci ya da özürlü, yaşlı ve hasta olduğu için iş aramayan ama bulsa çalışmaya hazır olanlar, diğer nedenlerle iş aramayan ama iş olsa işbaşı yapmaya hazır olanlar dahil edilmiyor.

Özetle 15 yaşından büyük olup da son üç ay içinde iş arayan ve 15 gün içinde işbaşı yapmaya hazır olduğunu bildirenlerin toplam işgücüne bölünmesiyle işsizlik oranı hesaplanıyor.

Bir hesaplama örneği vermek için Türkiye’nin Ekim 2011’deki istihdam durumunu sayılarla ele alalım. Ekim 2011’de Türkiye’nin nüfusu 72,7 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. Bu nüfusun 53,9 milyonu 15 yaş ve daha yukarı yaş grubudur. Bir işte çalışanlar yani istihdam edilenler (24,5 milyon) ve son üç ayda iş aramış ve 15 gün içinde işe başlayabilecek konumda olan işsizlerin (2,5 milyon) toplanmasıyla bulunan toplam işgücü 27 milyon kişidir.

İşsizlik oranını hesaplamak için şöyle bir denklem yazabiliriz: 

İşsizlik Oranı = Son 3 ayda iş arayan ve 15 gün içinde işe başlayabilecek durumda olanlar / Toplam işgücü

Yukarıdaki sayıları bu denklemde yerlerine koyalım (yuvarlamalar nedeniyle küçük farklar olabilir):

İşsizlik Oranı = (2,5 / 27) x 100 = 9,1
Yani Ekim 2011’de Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 9,1’dir.

Bu sistemin en önemli eksikliği bir kişinin işsiz sayılabilmesi için son üç ay içinde başvurmuş olması gereğidir. Gelişmiş ülkelerde insanlar başvurularını sürekli yenilese de gelişme yolundaki ülkelerde bu yenileme bu sıklıkla yapılmıyor. O nedenle işsiz sayısı da olduğundan az görünebiliyor.

Ölçüm doğru olsa da yöntem tam anlamıyla sağlıklı sonuç vermiyor olabilir. İnsanların işsizlik oranlarına itiraz etmelerinin nedeni buradan kaynaklanıyor.   


16 Ocak 2012 Pazartesi

Bütçe dersi

Bütçe belirli bir dönem için elde edilecek gelirlerle yapılması planlanan giderleri gösteren bir tahmin cetvelidir. Kamu bütçesinin ötekilerden farkı vergidir. Karşılıksız bir gelir olan vergiyi yalnızca kamu kesimi tahsil edebilir. Kamu kesimi bütçesinin özel bütçelerden bir başka farkı yasa olmasıdır. Bütçe yasası bir yıllık, yetki veren bir yasadır.

Kamu kesimi söz konusu olduğunda şöyle bir bütçe denklemi yazabiliriz:

Bütçe Dengesi = Bütçe Gelirleri (vergi gelirleri + diğer gelirler) – Bütçe giderleri (faiz dışı giderler + faiz giderleri) Faiz dışı giderler de personel giderleri, yatırım giderleri, diğer cari giderler olarak sıralanabilir.

Bütçe dengesi denilince üç durumdan birisi karşımıza çıkar:

Eğer bütçe gelirleri = bütçe giderleri ise bütçe denktir.
Eğer bütçe gelirleri > bütçe giderleri ise bütçe fazlası vardır.
Eğer bütçe gelirleri < bütçe giderleri ise bütçe açığı söz konusudur.

Borçlanmalar bütçeye gelir veya gider yazılmaz, ayrı bir borç hesabında izlenir. Buna karşılık borçlar için ödenen faiz giderleri, bütçenin gelirlerinden ödendiği için bütçeye gider yazılır.

Faizler hariç tutularak bakılan dengeye de faiz dışı bütçe dengesi deniyor. Bunu da şöyle formüle edebiliriz: Faiz dışı denge = Bütçe gelirleri – faiz dışı giderler 

Faiz dışı dengede üç durumdan birisi karşımıza çıkar:

Eğer bütçe gelirleri = faiz dışı giderler ise faiz dışı denklik söz konusudur.
Eğer bütçe gelirleri > faiz dışı giderler ise faiz dışı fazla vardır.
Eğer bütçe gelirleri < faiz dışı giderler ise faiz dışı denge açık veriyor demektir.

2011 yılının bütçe sonuçları şöyle özetlenebilir:

Bütçe gelirleri = 295,9 (vergi gelirleri: 253,8; diğer gelirler 42,1)
Bütçe giderleri= 313,3 (faiz dışı giderler: 271,1; faiz giderleri: 42,2)

Şimdi bu büyüklükleri yukarıdaki formüllerde yerlerine koyalım.

Bütçe dengesi = (295,9 – 313,3) = - 17,4 milyar TL
Faiz dışı denge = (295,8 – 271,1) =  24,7 milyar TL

Buna göre 2011 yılında bütçe 17,4 milyar TL açık vermiş buna karşılık faiz dışı denge 24,7 milyar TL fazla vermiştir. Bir başka ifadeyle bütçe gelirleri faiz dışı giderleri karşıladıktan sonra toplam 42,2 milyar TL’lik faiz giderlerinin 24,7 milyar TL’lik kısmını da karşılamıştır.

2011 yılı için tahmin edilen GSSYH’nın tahmin edildiği gibi gerçekleştiğini (1.215 milyar TL) varsayarsak bütçe açığının GSYH’ya oranı % 1,5 ve faiz dışı fazlanın GSYH’ya oranı yüzde 2 olarak hesaplanabilir.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Lefter

Benim Fenerbahçeli olmamın nedeni babamdır. Babamın Fenerbahçeli olmasının nedeni ise dedemin onu Taksim stadındaki İngiliz karması ile Fenerbahçe arasında oynanan Harrington Kupası maçına götürmüş olmasıdır. Bir yandan İngiliz işgali İstanbul’da sürerken bir yandan da Lozan barış antlaşması yürütülüyormuş. Ve bu maç adeta kurtuluş savaşının mühürü yerine geçmiş. Fenerbahçe maçı 2-1 kazanınca Taksim stadını dolduran halk sokaklara dökülmüş ve Beyoğlu’nda gösteriler yapmışlar. General Harrington kupası maçı yalnızca bir maç olmaktan çok öte bir olaya dönüşmüş ve İstanbulluların işgale gerçek başkaldırısı o zaman ortaya çıkmış. Ve babam böylece Fenerbahçeli olmuş.

Babam için en büyük futbolcu Fenerbahçe’nin o zamanki kaptanı Zeki Rıza Sporel’di. Sonra da Lefter.

Zeki Rıza Sporel, 1921’de Avrupa turnesine çıkan Galatasaray’ın başarılı olması için Galatasaray takımına ödünç verilmiş ve Werder Bremen ve Köln gibi Alman takımlarına Galatasaray formasıyla goller atmış. Böyle bir şeyi bugün yapmak mümkün olabilir mi?   

Zeki Rıza Sporel öldüğünde babam ağlamıştı. “Bir devir kapandı, o yalnızca bir futbolcu değil aynı zamanda Türkiye’nin kurtuluş tarihinin sembollerinden biriydi” demişti.

Dedem takım tutmaz, futbolla ilgilenmezdi. Yalnızca Fenerbahçe’nin yabancı takımlarla yaptığı maçların sonucunu sorardı bize.  

Babam, kardeşimle beni Fenerbahçe maçlarına götürürdü. Küçücük bir çocukken Lefter’i, Can’ı, Şeref’i, Basri’yi, Naci’yi, Ergun’u izleme şansını yakaladım. Rakip takımlara bırakın küfür edilmesini onları yuhlamak bile ayıp sayılırdı. Birisi böyle bir şey yapsa hemen onu sustururlardı. En ağır söz "Hakem gözüne gözlük" diye bağırmaktı. Herkes sadece kendi takımını alkışlar ve desteklerdi. O dönemin Fenerbahçe sloganı basit bir cümleden ibaretti "Ver Leftere Yaz Deftere."   

Lefter, bütün bu futbolcular arasında benim en çok ilgimi çeken oyuncuydu. Ben onun 30’lu yaşlardaki haline yetiştim. Ama o yaşında bile delikanlı gibi oynardı. Bir maçta kendi kalesinden aldığı topu çalımlarla rakip kaleye kadar getirip gol yaptığını görmüştüm. Beni babam Fenerbahçeli yaptı ama Fenerbahçe’yi sevmemde en büyük rol Lefter’e aittir.  

Lefter’in ölümü iyi bir futbolcunun ölümü değildir yalnızca. Bir devir kapandı onunla. Tıpkı babamın Zeki Rıza Sporel için dediği gibi. Efendilik devri kapandı. Topu taca attığında gider, alır, gelir, rakip oyuncunun elini sıkar ve ona verirdi.

Ölmeden üç gün önce Aziz Yıldırım’a yazdığı mektubu okurken içim burkuldu, yüreğim daraldı. 86 yaşında bir adamın yazdığı veda mektubuydu o. Okur okumaz anladım. Hissetmişti öleceğini. Ve her an öleceğini bekleyerek tedirgin dolaştım durdum etrafta. Sonunda beklenen oldu ve bir devir kapandı.  

Lefter’le birlikte pek çok şey öldü.        

12 Ocak 2012 Perşembe

Fobi, Lobi ve Hobi

İnsanlar, varlıklarını tehdit eden ya da tehdit etme riski taşıyan nesne ve durumlardan kaçınmalarının bilinçlerindeki yansımasını korku olarak algılıyorlar. Korku, kişinin varlığını sürdürmesine yardım eden savunma sistemlerinin uyarı mekanizmasını çalıştıran gerekli bir duygudur.

Korkunun denetimden çıkması, yaşamın sürdürülmesi için gerekli olan uyarı sistemiyle uyumun kaybolması anlamına gelir. Kişi, o korkunun onu kaçınmaya zorladığı durumlardan kaçınamaz hale gelir, sürekli endişe ve korku içinde kalmaya devam eder. Normal olarak yaşama hizmet eden korku, bu haliyle fobiye dönüşür.

Fobi, bir şeye karşı duyulan korkunun, bireyin gündelik yaşamını olumsuz yönde etkilemesi hali olarak tanımlanıyor. Fobi sözcüğü, Yunan mitolojisindeki dehşet tanrısı Phobos’un adından geliyor.

En yaygın fobilerden birisi klostrofobidir (kapalı alan korkusu.) Klostrofobisi olan kişi kendisine bir şey olmasa bile olabileceği endişesiyle kapalı alanlarda psikolojik sıkıntıya girer. Klostrofobinin derecesine göre kişi asansöre giremez, trene veya uçağa binemez. Fobilerin ileri derecesindeki anksiyete (endişe, kaygı) halleri denetim altına alınmadığı takdirde panik atağa kadar gidebiliyor.

Freud, fobileri bilinçaltı çatışmalarının yansıması olarak tanımlıyor.

Günümüzde fobiler farklı biçimler alabiliyor. Ekonomide bunların en tipik örneği faiz fobisidir. Birçok insan çeşitli nedenlerle faizlerin yükselmesinden korkar. Kimisi faizlerdeki yükselişi enflasyonun yaratıcısı olarak gördüğü, kimisi de yüksek faizi ekonomideki başarısızlığın özeti olarak algıladığı için faizin artmasına korkuyla yaklaşır. Bazı kişilerdeki korku yalnızca faizin yükselmesinden değil faizin kendisinden kaynaklanır. Özellikle yanlış yorumlanmış bilgiler böyle bir korkuya neden olabilir. Freudien bir yaklaşımla değerlendirecek olursak bilinçaltında yerleşmiş yanlış bilgilerin faiz dendiğinde hemen uyanması ve bu tür bir anksiyete haline yol açması mümkün. 

Faiz korkusunun fobiye dönüşme aşaması, faizi bir ekonomi politikası aracı olarak tartışmak isteyenleri faiz lobisi olarak gördüğümüzde ortaya çıkıyor. Lobi, başka anlamlarının yanı sıra birlikte hareket ederek karar alıcıları etkilemeye çalışan gruplar için kullanılan bir sözcük. Faiz fobisi olanlar faiz konusunu tartışmaya getirenleri, birlikte hareket eden ve genellikle mali kesimin çıkarlarına hizmet eden insanlar olarak görüyor ve faiz lobisi olarak adlandırıyor.   

Bir de hobi var. Kişinin mesleği dışında, özel ilgi alanına giren ve boş zamanlarında dinlenmek ya da eğlenmek amacıyla yaptığı işlere hobi deniyor.

Bu üç kavram arasında ses benzerliği dışında benzerlik bulunmuyor. Buna karşılık hobi edinmenin fobilerden kurtulmanın bir yolu olduğunu öne sürenler var.

(Not: Bu yazı kimseyi taraf alarak ya da kastederek yazılmamıştır. Ekonomik bir konunun yanlış bir zemine doğru kaymaya başlamasını önlemeye çalışmak gibi basit bir amaçtan öte bir amacı yoktur.)  

11 Ocak 2012 Çarşamba

Nedir bu Yapısal Reformlar?

Türkiye ekonomisiyle ilgili hemen her yorum “bunlar iyi ama sürdürülebilirliği sağlamak için yapısal reformların tamamlanması gerekiyor” gibi bir cümleyle bitiyor. Herkesin bildiği, tam olarak tanımlayamasa da saygı duyduğu sihirli bir deyim “yapısal reform.”

Yapısal reform, bir sistemin daha verimli çalışabilmesi ve şoklara karşı daha dayanıklı hale getirilebilmesi için o sistemin yeniden yapılandırılması olarak tanımlanabilir. Ekonomi dışından bir örnek vereyim. Diyelim ki İstanbul’u olası bir depreme karşı daha güçlü bir hale getirmek istiyorsunuz. O zaman eskiden depremlere dayanıklı olarak yapılmamış yapıları yıkıp depreme dayanıklı yapılar yapmanız gerekir. Bu, hem zaman alacak hem de pahalıya çıkacak bir dönüşümdür. Ama tamamlandığında hem kentin görünümü güzelleşecek hem de depremlere dayanıklılığı artacaktır. Ya da ağır çalışan adalet sistemini hızlandırmak için mahkeme sayısını artırmak hukuk alanında bir yapısal reform olarak değerlendirilebilir.

Diyelim ki sürekli açık veren bir sosyal güvenlik sistemi söz konusu. Örneğin her ay sisteme üye olanlardan 100 lira prim toplanıyor ve bu gelir faiz hesaplarında ya da tahvil getirisinde nemalandırılarak 110 liraya çıkarılıyor. Buna karşılık yine diyelim ki sistemden sağlık gideri ve emeklilik maaşı alanlara da ayda 130 lira ödeniyor. Bu durumda sistem her ay 20 lira açık veriyor demektir. Bu açığı kapamanın üç yolu var: (1) Üyelerden alınan primleri artırmak, (2) Emekli maaşlarını ve sağlık sigortası katkılarını düşürmek, (3) Borçlanmak. Borçlanmak geçici bir çözümdür ve bazen de sorunu ağırlaştırabilir. O halde kalıcı çözüm için ilk iki önlemi almak gerekecektir. Bu önlemler sıkıntı yaratacak önlemlerdir ama sosyal güvenlik sisteminin iflas etmemesi için alınması şarttır. Bu düzenlemelere “yapısal reform” diyoruz.

Türkiye’nin ihtiyacı olan ekonomik yapısal reformların en önemlileri üç başlıkta toplanabilir.

(1) Büyümenin ithalâta bağımlı yapıdan kurtarılması ve cari açığın düşürülmesi. Bunun iki yolu olabilir: İç tasarrufları artırmak veya üretimin ithalâta dayalı yapısını yerli girdilere yöneltmek. Her ikisi de zaman alıcı ve biraz can acıtıcı önlemleri gerektirse de tıpkı deprem önlemi gibi mutlaka yapılması gereken şeylerdir. Eğer bu iki önlem alınıp da yapısal reform yapılamıyorsa o zaman tek çare büyüme hızını potansiyel büyüme düzeyi olan yüzde 5’lere düşürmektir.

(2) Vergi sisteminin dolaylı vergilere dayalı olmaktan çıkarılıp dolaysız vergilere ağırlık veren bir yapıya dönüştürülmesi. Bu değişiklik öncelikle adil bir vergilemenin yerleştirilebilmesi için gereklidir. Çünkü dolaylı vergiler düşük gelirliden oransal olarak daha yüksek vergi alınmasına yol açar. Değişikliğin yapılması ayrıca ithalâta bağımlı vergi geliri artışlarından uzaklaşmamızı sağlayacağı için önemlidir. Bir başka yararı da kayıt dışılığı önlemesinde görülecektir.

(3) Enerji faturasının azaltılması için gerekli tasarruf önlemlerinin alınması. Enerjimizi dışarıdan ithal ettiğimiz için cari açığa olumsuz katkı yapan bu ithalât kalemini azaltıcı önlemleri almamız gerekiyor.

Bunlara daha birçok konu eklenebilir. Yalnız ekonomi alanında değil eğitimden adalete kadar birçok konuda yapısal reformlara ihtiyacımız var. Ama hemen başlamak için bu üç alan bence doğru bir başlangıç olabilir.

9 Ocak 2012 Pazartesi

Maliye Politikası ve Tavşan

Maliye politikasının dört temel alt politikası var: (1) Vergi politikası, (2) Harcamalar politikası, (3) Borçlanma politikası, (4) Diğer politikalar.

Vergi politikası, ekonominin gidişine göre vergilerin artırılması veya azaltılması biçiminde uygulanır. Artırma da azaltma da iki biçimde olabilir: Vergi oranları değiştirilebilir ya da kapsam değiştirilebilir. Vergi oranları ya da verginin kapsamı artırılırsa kişi ve kurumlara daha az harcanabilir gelir bırakılır ve bu yolla toplam talep denetim altına alınmış olur. Tersi yapılıp da vergi oranları ya da verginin kapsamı düşürülürse kişi ve kurumların elinde daha fazla harcanabilir gelir kalacağı için harcamalar ve bu yolla da toplam talep yükselir. İlki ekonomiyi soğutmak, ikincisi ise canlandırmak amaçlı kullanılabilir.

Harcamalar politikası kamu harcamalarının artırılması veya azaltılmasının ekonomide yaratacağı etkiler üzerine kurulu bir politikadır. Kişi ve kurumların harcamalarının ve dolayısıyla toplam talebin düştüğü bir ortamda kamu harcamaları artırılarak ekonominin canlanması sağlanabilir. Bu durumda eline fazladan para geçenler bu parayı harcayarak talep artışına ve o da üretimin canlanmasına etki yapabilir. Toplam talebin hızla arttığı bir ortamda ise bunun tersi yapılarak kamu harcamaları azaltılır ve kişilerin eline daha az harcanabilir gelir bırakılarak talep düşürülür.  

Borçlanma politikası, ekonomide talep artışına bağlı olarak aşırı canlılığın ortaya çıktığı hallerde, bir başka ifadeyle ekonominin ısındığı durumda, kamu borçlanmasını artırmak suretiyle harcanabilir gelirin düşürülmesini hedefleyen bir politikadır. Eğer tersi olmuş ve ekonomi soğumaya yüz tutmuşsa o zaman borçların erken ödenmesi yoluyla para piyasaya çıkarılır ve toplam talebin canlanması sağlanır.      

Bu üç temel politika aracının yanında teşvik politikasından dış ticaret politikasına kadar uzanan çeşitli alt politikalar da maliye politikasının araçları ya da alt politikaları arasında sayılabilir.

Uzun yıllar tek başına kullanılmış olan maliye politikası son otuz yılda yerini para politikasına terk etmiş görünüyor. Çünkü para politikası, maliye politikasının aksine geniş halk kitleleri tarafından kolayca anlaşılabilecek bir politika değildir. Zorunlu karşılıkları artırmakla vergi oranlarını artırmak arasında büyük bir fark vardır. İlkini anlayanların sayısı ikinciyi anlayanların yüzde biri kadar değildir. Böylece ekonomide yapılacak sıkılaştırmalar halkın gözünden daha kolay saklanabilir.  

Bütün bunları anladık ama başlıktaki tavşan ne oluyor diye sorarsanız o da ekonomi politikasının bir başka aracı oluyor. Diyelim ki bütçe açığını düşürmek istiyorsunuz ve ne kadar artırsanız da vergiler bu amaca hizmet etmiyor. İşte o zaman tavşanı şapkadan çıkarıyorsunuz. Türkiye’de son dönemde şapkadan çıkarılmış tavşanlar arasında özelleştirme, bedelli askerlik, vergi affı, yurtdışından getirilecek paraların affı ön planda yer aldı. Sırada 2B ve mütekabiliyet yasası var.

Dalgalı döviz kuru rejiminde doğrudan bankalara müdahaleye başlandığı anda şapkadan tavşan çıkarmak para politikasında da kullanım alanı buluyor demektir. İşte o aşamada bütün öteki politika araçlarının yerini şapkadan tavşan çıkarma politikası almış olur. Ne var ki bu politika sürdürülebilir bir politika değil. Yalnızca zaman kazandırıyor. Yapısal reformlar için bu yolla kazanılan zaman iyi kullanılamazsa şapkada tavşan kalmayabilir.    

6 Ocak 2012 Cuma

Özetle 2011

Gelişmiş ekonomilerde işler iyi gitmedi. ABD’de yılın son çeyreğinde biraz toparlanma işaretleri ortaya çıkmış olsa da iki kez uygulanan mali gevşeme paketleriyle trilyonlarca dolar harcansa da toparlanma umulduğu kadar güçlü ve hızlı olmadı. Euro Bölgesi 2011 yılında tam bir karabasan yaşadı. Yunanistan’la başlayan ekonomik çöküş, İtalya başta olmak üzere Avrupa ülkelerini sarstı. Bu sarsıntılar ekonomiyle sınırlı kalmayıp siyasete de yansıdı. İngiltere, Euro Bölgesinin bir parçası olmayacağını net bir biçimde ortaya koydu. Özetle 2011 yılı Avrupa için tam anlamıyla bir “Annus Horibilis” (korku yılı) oldu.  

2011 yılı yükselen piyasa ekonomileri açısından olağan bir yıl olarak tarihte yerini alacak. Çin, yine rekor büyüme ve ihracat gerçekleştirdi. Çin’le birlikte durumu iyiye giden iki ülke Brezilya ve Hindistan’dı. Yükselen piyasa ekonomileri 2011’de parlak bir görünüm çizmeye ve gelecek için umut vermeye devam ettiler. Gelişmiş dünyada yaşanan bütün olumsuzluklara karşın bu ekonomiler olumlu bir görünüm sergilemeyi başardılar.    

Türkiye beklentilerin aksine 2011 yılında da hızlı büyüdü. İlk 9 ayda yüzde 9,6 büyüme söz konusu. Yıllık ortalama ise yüzde 8 - 9 arasında bekleniyor. 2010 yılı Ekim ayında açıklanan OVP’de 2011 yılı için yapılan büyüme tahmini yüzde 4,5 idi. OVP’de Cari açık yüzde 5,4 tahmin edilmişti. Yüzde 10 dolayında gerçekleşecek. OVP’de enflasyon yüzde 5,3 tahmin edilmişti, yüzde 10,5 olarak gerçekleşti.

Maliye politikası son derecede sıkı bir duruş sergiledi. Yılın 11 ayında bütçe 500 milyon TL’ye yakın fazla verdi. Para politikası faiz dışındaki politika araçlarını tercih ettiyse de Hazine kâğıtlarının ikinci eldeki faizinin yüzde 11’lere, mevduat faizlerinin yüzde 12’lere çıkmasını engelleyemedi. Para politikası uygulaması, temel uygulama alanı olarak belirlediği enflasyon denetimi alanında hedeften yüzde 100 oranında sapmayla sonuçlandı.

Yıla 1,55 parite ile başlayan Dolar kuru yılı 1,89, yıla 2,47 pariteyle başlayan Euro kuru yılı 2,47 ile tamamladı. Dolar + Euro sepeti yılbaşında 1,81 iken yılsonunda 2,18 oldu. Yani TL, kur sepetine karşı yüzde 20 değer kaybetti.

Yılbaşında varili 89 dolar olan Amerikan light petrolü yılı 99 dolar/varil fiyatıyla tamamladı yani yaklaşık yüzde 11 pahalılanmış oldu.

Yıla 66.005 düzeyiyle başlayan İMKB 100 endeksi yılı 51.266 düzeyiyle tamamlayarak yatırımcısına yüzde 22 dolayında kaybettirdi.

En çok kazandıran yatırım aracı altın oldu. Altın Türkiye’de, bir yandan altının uluslar arası fiyatından bir yandan da dolardan etkilendiği için, yüzde 34 kazandırdı. Ne var ki fiyatın yükseldiği yerde altın alanlar kaybettiler.

2012 yılına gelişmiş dünya tedirginliğin ağır bastığı umutlarla, gelişmekte olan ekonomiler ise gelişmişleri gözleyerek girdi. Dünya ile karşılaştırıldığında iyi bir yıl geçiren Türkiye bu avantajını kullanarak yapısal reformlara girişmek yerine bunları bir kez daha erteleyerek yeni yıla adım attı.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Sisifos Efsanesi

Yunan mitolojisinde Korint kralı Sisifos (İngilizcede Sisyphus, Fransızcada Sisyphe) suçları nedeniyle tanrılar tarafından büyük bir kayayı dik bir tepenin doruğuna yuvarlayarak çıkarmakla cezalandırılır. Her seferinde tam tepenin doruğuna ulaştığında kaya elinden kayar ve Sisifos her şeye yeniden başlamak zorunda kalır. Bu ceza böylece sonsuza kadar sürecektir. Bu efsaneden hareketle bitmek, tükenmek bilmeyen işlere İngilizce’de Sisyphean deniyor. 

Albert Camus, ünlü denemesi Sisyphe Efsanesi’nde yaşamın saçmalığı kuramını kral Sisifos’un kayayı taşıyıp durması ve bir türlü olayı sonlandıramaması üzerine inşa eder. Yaşamın kendisi de tıpkı Sisifos’un bu anlamsız çabası gibidir. Camus’ye göre her gün aynı şeyleri yaparak ve her gün yeniden başlayarak süregiden bir yaşam saçmadır.

2001 krizinin ardından Türkiye, uyguladığı müdahaleli döviz kuru rejimini terk ederek dalgalı döviz kuru rejimine geçti. Bu rejimin saf halinde döviz kurları piyasada oluşur ve Merkez Bankası müdahale etmez. Uygulamada ise bu saf rejimin yerini Merkez Bankalarının önceden açıklanmış yöntemleri kullanarak müdahalelerde bulunduğu bir rejim alıyor. Bizde bu müdahaleler TCMB'nin önceden açıkladığı döviz satış (ya da duruma göre döviz alış) ihaleleri yoluyla yapılıyordu. Böylece 2002 ile 2011 yılının son gününe kadar uygulanan döviz kuru rejimi benim verdiğim adla söyleyecek olursak “ihaleli dalgalı döviz kuru rejimi” idi. TCMB, yılın son günü bankalara ihale dışında yüklü miktarda doğrudan döviz satışı yaparak döviz kuruna dolaysız müdahalede bulundu. İşte o son gün “ihaleli dalgalı döviz kuru rejiminin” son günüydü. Böylece TCMB, 1990’lı yılların “müdahaleli esnek kur rejimine” (dirty float) geri dönüş yapmış oldu. Ama aynı gün bir yandan da döviz satış ihalesi yaparak mevcut rejimin de uygulamada olduğunu hatırlattı. Bu yeni karmaşık döviz kuru rejimine “ihaleli, müdahaleli dalgalı döviz kuru rejimi” adını veriyorum.

TCMB’nin döviz kuru rejimini değiştirmeyi göze alarak 2011 yılının son günü başlattığı doğrudan müdahaleler ilk günlerde beklenen sonucu vermedi. Müdahale sırasında düşen döviz kurları akşam olunca yeniden eski düzeylerine döndü. Bunun nedeni baştan da söylediğim gibi bizim dışımızdaki gelişmelere müdahale etmemizin bir anlamının olmamasıydı. Müdahaleden sonuç alındığı gün, Doların diğer para birimleri karşısında değer kaybetmeye başladığı gündür. Bir süredir 1,30’un altında seyreden Euro Dolar paritesi 3 Ocak 2012’de 1,30’un üzerine çıkınca TL de değer kazanmaya başladı.          

TCMB, bizimle ilgisi olmayan bir gelişimde döviz kurunu aşağıya indirme ve tam bir noktaya gelmişken elinden kayıp yeniden yukarı giden kuru yeniden indirmeyi deneme işine girişince aklıma  kayayı her gün tepeye taşıyan ama orada tutamayıp tekrar düşüren kral Sisifos geldi. TCMB'nin Sisifos’a göre üstünlüğü kendisine yardım eden bir yardımcının (Dolar Euro paritesi) zaman zaman ortaya çıkıp destek vermesidir.  

1 Ocak 2012 Pazar

Tanrı Janus'un İki Yüzü

Yeni yıla girdik. Ocak ayının ikinci günündeyiz. Arkamızda sıkıntılı bir yıl bıraktık, önümüzde daha da sıkıntılı olmaya aday bir yıl bizi bekliyor.

Roma Tanrılarından birisidir Janus. Roma sikkeleri üzerinde kabartma resimleri yer alır. İki yüzü vardır, biri öne biri arkaya dönüktür. Yüzlerden biri kentin giriş kapısına ve kente girenlere, öteki ise kentin çıkış kapısına yani kentten çıkanlara bakar. Böylece kentin güvenlik içinde yaşamasını sağlar. Batı dillerinde Ocak ayını anlatan January ve benzeri sözcükler tanrı Janus'un adından geliyor. Bunun nedeni ocak ayının bir yönüyle geçen yıla, bir başka yönüyle de gelecek yıla bakmasıdır. İngilizcedeki Janitor (kapıcı) sözcüğü de Janus’tan geliyor. Kapılara baktığı için.  

Türkçedeki Ocak ayı ise ateş yakılan yer, yuva anlamına gelen ocak sözcüğünden geliyor. Yılın ilk ayı soğuk bir ay olduğu ve ocak başında oturulması, evden çıkılmaması gerektiği düşünüldüğü için bu aya Ocak adı verilmiş.  

2011 yılında, farklı yerlere bakıp farklı şeyler gördüğü düşünülen tanrı Janus’tan farklı olarak, aynı yerlere baktığımız halde farklı şeyler gördük. Yılın başında ABD’nin ekonomik olarak sıkıntılar içinde olduğunu görürken yılın sonunda tam tersini görür olduk. Yılın başında altın almak akıllıca bir yatırım olur mu diye düşünürken yılın sonunda keşke satsaydık diye düşünür olduk. Yılbaşında yaptığımız tahminlerden emin olarak bunları her yerde açıklarken yılsonunda tahminlerimizin niçin saptığına gerekçeler arar konuma geldik.

2011’de iyiyi de kötüyü de umudu da umutsuzluğu da yaşadık. Kimi kazandı kimi kaybetti. 2011 gelişmiş dünya için ve özellikle de Euro bölgesi için adeta bir karabasan gibi geçti. AB umutlarını 2012’ye devretmekten başka çare bulamazken ABD biraz umut topladı. Çin, Brezilya, Rusya, Türkiye gibi yükselen ekonomiler, gelişmiş dünyanın karabasanlarla dolu umutsuzluklarından nispeten uzak bir yıl geçirdiler.

Şimdi herkes 2012’ye, Janus’un öne bakan yüzündeki gözlerine bakıyor. Orada bir ışıltı yakalanabilecek mi? Yoksa yine arkaya, 2011’e, bakan yüzündeki gibi gözyaşları mı akacak aşağıya?

Ocak ayının Türkçedeki ve batı dillerindeki anlamlarını kullanarak bitireyim bu yazımı. 2012 yılının Ocak ayında evde oturup Janus gibi bir yandan 2011’e bakıp orada yapılan hataları gözden geçirmek, bir yandan da 2012’ye bakıp önümüzdeki dönemde neler yapılacağını kararlaştırmak için zaman ayırmak çok önemli. Karışık bir yıl olacağı tahmin edilen bu yıla doğru kararlar ve doğru yatırım hamleleriyle girmek yılı rahat geçirmek için gerekli.    
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...