28 Şubat 2012 Salı

Rezerv Para

Bu başlıkta ayrı ayrı ele almamız gereken iki kelime var: Rezerv ve para. Para, birkaç işlevi olan bir araçtır. Paranın işlevlerini üç temel amaç çerçevesinde sıralayabiliriz: (1) Bir mal veya hizmeti satın almak için kullanılır. Pazardan bir kilo domates satın almak istediğimizde karşılığında yarım kilo fasulye vermemize gerek bırakmayan şey paradır. (2) Değer biriktirmek için kullanılır. Tasarruflarımızı bankaya yatırdığımızda paramız faiz kazanarak değerini korur. Hatta eğer faiz enflasyondan yukarıdaysa paramızın değeri artar. Böylece ilerideki ihtiyaçlarımızı karşılamak için bugünkü kazanımlarımızın değerini korumamıza yardım eder. (3) Ölçü birimi olarak kullanılır. Pazardan bir kilo domates almaya gittiğimizde kilosunun 2 lira olduğunu öğrenince bu bizim için bir ölçü oluşturur. Demek ki domatesin fiyatı buymuş diye düşünürüz.

Rezerv, saklama ve biriktirme karşılığı kullanılan bir kelimedir. Lokantalarda bazen bir masa üzerinde rezerve yazısı görürüz. Bunun anlamı o masanın bir müşteri için ayrılmış, saklanmış olduğudur. Rezerv para da aşağı yukarı bu anlamda kullanılır. Yani “biriktirilebilir para.” Örneğin ABD doları rezerv paradır, çünkü dünya ticaretinde ağırlıklı bir kullanıma sahiptir. Dolayısıyla Amerikalının yanı sıra Japon, Türk ya da Çinli de bu parayı elinde tutabilir. Çünkü istediği zaman bu parayı kullanabilme imkânı vardır. Buna karşılık Taylandlılar dışında kimse elinde Tayland Bahtı tutmak istemez. Çünkü bu parayı ancak Tayland’da harcayabilmek mümkündür. Buna karşılık ABD dolarını Tayland’da kullanmak mümkündür. O nedenle Tayland Bahtı rezerv para olarak kabul edilmez. Bir paranın uluslar arası alanda rezerv para olarak kabulü o paranın ticarette ve çeşitli ilişkilerde yaygın biçimde kullanılmasına bağlıdır. Altın da uluslar arası geçerliliği olan bir değer biriktirme aracı olduğu için rezerv varlık olarak kabul edilir. 

Ülkelerin merkez bankaları, tıpkı insanlar gibi kötü günler için rezerv bulundururlar. İnsanlar bunu yaptığında adına tasarruf, merkez bankaları yaptığında adına rezerv denir. Merkez bankaları iki türlü rezerv varlık bulundururlar: Yabancı para (döviz) ve altın. Hangi paraların rezerv para olarak kabul edildiğini ve bunların rezervlik derecesini anlamanın en kestirme yolu ülkelerin döviz rezervi içindeki ülke paralarının oranlarına bakmaktır.
           
IMF verilerine göre 2011 yılsonu itibariyle ülkelerin Merkez bankalarının bulundurduğu rezerv paraların dağılımı yüzde olarak şöyle görünmektedir:

Dolar yüzde                 60,2
Euro yüzde                  26,7
Sterlin yüzde                  4,2
Yen yüzde                     3,9
Diğer paralar yüzde       5,0

2000 yılında doların ağırlığı yüzde 71,1, euronun ağırlığı ise yüzde 18,3 imiş. Yani son dönemde dolardan euroya bir miktar kayma ortaya çıkmış olsa da dolar, temel rezerv para olma özelliğini ve ağırlığını kaybetmemiş görünmektedir. 

25 Şubat 2012 Cumartesi

Cinayet İtirafı


            Kendi suçlularımızı kendimiz buluyoruz her gün.
Her alanda suç işlendiğine inandırıldık. 
Korkudan adım atamıyoruz.. 
Sabah olmasın diye yatanlarımız çoğaldı. 
Sanki her an işlemediğimiz cinayetleri itiraf edecekmiş gibiyiz hepimiz.
Suçlanmalara omuz silkip geçer olduk.  
Suçlananların bir bölümünün suç konusundan haberi yok.
Zaten haberi olsa “haberi vardı” diye suçluyoruz.
Haberi yoksa “haberi olsaydı” diye.
Amaç suçlu bulmak, suç olup olmaması önemli değil.
Günlük yaşamda dedikodu hukukun yerini aldı.
Dedikoduyla karar vermediği için hakimleri suçlar olduk. 
Elimizden gelse onların yerine de biz karar vereceğiz.
Artık yönetimin denetlenmesi yetmiyor.
Denetimin de denetlenmesini istiyoruz.
Bütün apartman yöneticileri suçlu. 
Ta ki apartman yöneticiliği sırası bize gelene kadar.
Herkes vergi kaçakçısı. 
Ta ki fiş istemezsek indirim yapan satıcının önerisini kabul edene kadar. 
Bütün işyerleri hortumcu. 
Ta ki maaşımızı aldığımız yerler de hortumculukla suçlanana kadar.
Bunlar gerçek olamaz. 
Bunlar karabasan.   
Dünyanın hiç bir yerinde suç bu kadar yaygın, suçlu bu kadar fazla olamaz.
Eğer suç bu kadar yaygınsa o zaman suç tanımı hatalı demektir.
Olsa olsa yanlış kuralların ve uygulamaların kurbanıyız. 
Buna karşın işlemediğimiz cinayetleri itiraf ettirecekler günün birinde bize.
Sonra yargılayacaklar.
Sıra bize geldiğinde anlayacağız başkalarının haksız yere suçlanmış olabileceğini.  
“Bir aşk cinayetleri vardır, bir de mantık cinayetleri” diyor Camus.
Oysa bir de dedikoduya dayalı hukuk cinayetleri var. 
Üstelik en yaygın olanları onlar. 
Her gün defalarca ve hep birlikte işliyoruz o cinayetleri.
Günün birinde itiraf edeceğimiz cinayetler işte onlar.  

(Not: Bu yazı 3 Temmuz 2003'de yayımlanmış aynı adlı yazımın biraz değiştirilmiş halidir.)

23 Şubat 2012 Perşembe

Kâğıt Paranın Karşılığı Var mı?


Kâğıt para ilk kez 7. Yüzyılda Tang Hanedanının hükümranlığı sırasında Çin’de kullanıldı. Madeni paralarını sürekli yanlarında taşımak zahmet ve riskinden kurtulmak isteyen tüccarlar paralarını güvenilir kişilere emanet olarak bırakıyorlar ve karşılığında yazılı bir senet alıyorlardı. Zaman içinde bu senetler arkalarına devir kayıtları ve mühürleri konularak, yani bir anlamda ciro edilerek, başkalarına devredilir oldular. Böylece malı alan kişi bunun karşılığında satıcıya bu emanet senedini devrettiğinde para el değiştirmiş oluyordu.  

960 yılında, Çin’de Song Hanedanının hükümranlığı sırasında bakır arzında ortaya çıkan düşüş madeni para basımını kısıtladı. Bu sıkıntıyı aşabilmek için bu kez hükümet kâğıt para basımına gitti. Bunlar geçici süreyle yürürlükte kalacak paralar olarak basılmıştı. Bu paralar, maden karşılığı basılıyor ve parayı getirene karşılığı olan madenin ödeneceği sözünü taşıyordu. Adına Jiaozi denilen bu kâğıt paralar madeni paralarla birlikte tedavülde kaldı.     

Merkezi hükümet kâğıt paranın üstünlüklerini fark edince kâğıt para basımını tekel olarak üstlenmeye yöneldi ve 1120 yılından itibaren kâğıt devlet parasını basmaya başladı. Çin’e, giden Venedikli tüccarlar devlet garantisi altında basılan ve kolaylık sağlayan kâğıt para düşüncesini batıya taşıdılar. Bugün banknot olarak bildiğimiz terim ilk kez İtalyanlar tarafından ondördüncü yüzyılda “Nota di Banco” olarak kullanılmaya başlandı. İtalyan bankaları kendilerine emanet edilen paralar karşılığında banknot düzenler oldular ve bu banknotlar elden ele dolaşarak, Çin’de Tang hanedanı zamanında olduğu gibi, kâğıt para işlevi görmeye yöneldi.

Madeni parayla ilişkisi koparılmış kâğıt parayı basan ilk kamu bankası 1609 yılında kurulmuş olan ve Merkez Bankalarının ilk örneği olarak kabul edilen Amsterdam Bankası’dır. Merkez Bankalarının en eski örnekleri arasında kabul edilen İsveç Merkez Bankası (Riksbank, 1664) ve İngiltere Merkez Bankası’nın (Bank of England, 1694) kuruluş amacı hükümetin ihtiyacı olana borç parayı sağlamaktı.    

Birinci Dünya Savaşı öncesinde hemen her yerde hükümetler kâğıt para basımını tekel haline getirdi ve çoğu bu yetkiyi Merkez Bankasına verdi. Basılan kâğıt paraların değerli maden (çoğunlukla altın) karşılığı vardı. Bu karşılığı bulundurmakla kâğıt parayı getirene o karşılığın ödenmesi sözü verilmiş oluyordu. Birinci Dünya Savaşıyla birlikte bu söz rafa kaldırıldı ve kâğıt para yalnızca yasal bir zorunluluğa dayalı olarak kullanılır oldu. Savaştan sonra karşılık meselesi yeniden oturtulmaya çalışılsa da gerçekleşmedi.

Madeni para, üzerinde yazılı değer kadar olmasa bile bir değer taşır. Kâğıt paranın üzerinde taşıdığı değere karşılık gerçek değeri ise yalnızca kâğıt ve mürekkep değeridir. Buna fiat para deniyor. Fiat, Latince “öyle olması gereken” anlamını taşıyan bir sözcük. Yani kâğıt paranın üzerindeki değer, yalnızca hükümet veya yasalar öyle söylediği için var olan bir değerdir, başka bir karşılığı yoktur. 

ABD, 1971 yılında doların altın karşılığını kaldırınca dünyadaki bütün kâğıt paralar karşılıksız kalmış oldu. Bugün kâğıt paraların karşılığı yalnızca devletin itibarıdır. Buna karşılık sokaktaki insan, eski uygulamadan kalma alışkanlıkla kâğıt paranın hala bir altın karşılığı olduğunu sanır.      

22 Şubat 2012 Çarşamba

Merkez Bankası Ne Yaptı?


Merkez Bankası’nın birden fazla faizi olduğu için faiz politikasıyla ilgili attığı adımlar kafa karışıklığı yaratıyor. Merkez Bankası’nın işlemlerinde uyguladığı faizler şunlardır: (1) Bir haftalık repo faizi (5 Ağustos 2011’den beri yüzde 5,75’dir.) (2) Gecelik borç alma faizi (5 Ağustos 2011’den beri yüzde 5’tir.) Gecelik borç verme faizi (5 Ağustos 2011’de yüzde 9’du, 21 Ekim 2011’de yüzde 12,50’ye yükseltildi, 21 Şubat 2012’de yüzde 11,50’ye düşürüldü.) (3) Geç likidite penceresi faizi (17 Aralık 2010’da yüzde 12 idi, 21 Ekim 2011’de yüzde 15,5’a yükseltildi, 21 Şubat 2012’de yüzde 14,50’ye indirildi.)

Merkez Bankası gecelik borç alma ve borç verme işlemlerini bir faiz koridoru çerçevesinde uyguluyor. Yani borç alma limiti olan yüzde 5 ile borç verme limiti olan yüzde 11,5 arasında günlük olarak belirlediği faizi uyguluyor. Yüzde 5 ile yüzde 11,50 bu koridorun alt ve üst limitleri. Bir başka ifadeyle Merkez Bankası üst limiti yüzde 11,50’ye indirmeyip uygulamasını o şekilde yapabilirdi ve bir şey değişmezdi. Buna karşın tavanı indirmesinin nedeni geleceğe ilişkin enflasyonun düşeceği beklentisinde olduğunu sözlü açıklamadan daha güçlü bir şekilde piyasalara göstermekti.
Enflasyonun yükselmeye başladığı dönemde Merkez Bankası borç verme işlemlerinde uyguladığı faizleri ciddi oranlarda artırdı. Birçok yorumcu politika faizinin değişmediğine bakarak Merkez Bankası’nın faizi artırmadığını düşündü ve yorumlarını ona göre yaptı. Oysa piyasada Merkez Bankası’nın bu hamlesinden sonra faizler hızla arttı. Hazine kâğıtlarının ikinci el faizi yüzde 11’e yükseldi. Yorumcuların konuyu yorumlamakta yanılmaları daha önceki bir yazımda da değindiğim gibi Merkez Bankası’nın haftalık repo faizini “politika faizi” olarak adlandırmasından kaynaklanıyordu. Yani ortada bir faiz illüzyonu söz konusuydu. Oysa bu faizlerin her ikisi de duruma göre politika faizi olarak kullanılabiliyor.  

Merkez Bankası’nın faizlerle ilgili yaptığı uygulama değişikliğinin etkisi zaman alan bir etkidir. Yani faizin indirilmesi piyasalarda anında etkili olsa da asıl etkisi belirli bir zaman diliminde ortaya çıkıyor. Buna karşılık böyle bir kararın alınıp açıklanması beklentileri derhal etkileyerek Hedefin erken gerçekleşmesine yol açabiliyor. Merkez Bankası’nın bu hamlesiyle Hazine kâğıdı gösterge faizi yüzde 9’yun altına gerilemiş olmasını böyle yorumlamak gerekiyor. Yani piyasa Merkez Bankası’nın söylemek istediğini anlamış görünüyor.

Enflasyonda düşüş beklentisi yaygın görünüyor. Yunanistan krizi şimdilik çözüldü ve Avrupalı yatırımcılar bir süre sonra daha kolay risk almaya ve fonlarını dışarı yönlendirmeye başlayacak gibi duruyor. Cari açıkta gerileme eğilimi sürüyor. TL, değerleniyor. Otomotiv sektöründe üretim geçen yılın Ocak ayına göre yüzde 34 geriledi. Türkiye’ye sıcak para girişi bu dönemde artabilir. Eldeki bu gerçekleri değerlendirince Merkez Bankası’nın attığı adımın doğru olduğunu düşünüyorum.

Birçok kişi ekonomi politikası yaklaşımlarına futbol takımı tutmak gibi bakıyor. O nedenle de faiz düşmeli mi çıkmalı mı sorusunda takılıp kalıyor. Oysa koşullar değiştiğinde faiz politikasını da değiştirebilmek gerekir. Faiz, para politikasının bir aracı olarak kullanılacaksa etkin olabilmesi için bu şekilde esnek ve hızlı kullanılabilmelidir.

Keynes’e soruyorlar “Koşullar değişirse ne yaparsınız?” Yanıtlıyor: “Koşullar değişirse pozisyonumu değiştiririm. Ya siz ne yaparsınız?”

20 Şubat 2012 Pazartesi

Cumhuriyet Ekonomisi


Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı ekonomik yapı tam bir faciaydı. Sanayi diye bir şey yoktu. Üretimin büyük bölümü tarıma, o da hava koşullarına bağlıydı. Kapitülasyonlar ve dış borçlar ülkeyi tam bir açmazda bırakmıştı. 1923 yılında milli gelir 570 milyon dolar, kişi başına düşen milli gelir yıllık 48 dolar, ihracat 51 milyon dolar, ithalat 87 milyon dolar, GSYH’da sanayinin payı % 11 idi. Bütün ülkede 13.000 adet telefon vardı. Doktor başına düşen hasta sayısı 13.000 dolayındaydı. Üniversite ve yüksek okullarda 3.000 dolayında öğrenci okuyordu. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’ndan GSYH’sının yüzde 65’i tutarında (yaklaşık olarak 370 milyon dolar ediyor) Düyun-u Umumiye borcunu devralmıştı.

Birinci Dünya Savaşının hemen ardından girdiği kurtuluş savaşından yeni çıkmış olan Türkiye’de, insanlar yorgun, bitkin, fakir ve dünyadan soyutlanmışlardı. Bütün dünya Türkiye’nin karşısına dikilmiş, batmasını bekliyordu. Bütün bu yorgunluk, bitkinlik, fakirlik ve yalnızlığa karşın Cumhuriyeti kuranlar, onurlu, gururlu ve her şeyden önemlisi umutluydular. Umutluydular, çünkü Türk halkı inanılmaz bir kurtuluş mucizesi gerçekleştirmişti ve Atatürk’ün önderliğinde ekonomik mucizeyi de gerçekleştireceklerine inanıyorlardı.

Beklendiği gibi de oldu. Türkiye Cumhuriyeti, ilk dönemde büyük atılımlar yaptı, milli gelirini hızla büyüttü, sanayisini, ihracatını geliştirdi, bütün fakirliğine karşın sırtına yüklenen Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar ödedi ve bugünlere geldi.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin GSYH’sı 780 milyar dolar dolayındadır. Kişi başına yıllık geliri 10.000 doları, ihracatı 140 milyar doları, ithalatı 230 milyar doları aşmıştır. GSYH’da sanayinin payı başlangıçtakinin üç katına yaklaşmıştır. Ülkede cep telefonu abonesi sayısı 66 milyonu bulmuş, doktor başına düşen hasta sayısı 650’ye inmiş, üniversite ve yüksek okullarda okuyan öğrenci sayısı 2 milyonun üzerine çıkmıştır. Türkiye, 88 yılda kişi başına gelirini 200 kattan fazla artırmıştır. 

Uzunca sayılabilecek bu yolculukta Türkiye önce liberal ekonomiyi denedi. Bunu yürütebilecek kaynakları olmadığını görünce devletçiliğe yöneldi. Türk parasının kıymetini koruma mevzuatına dayalı en katı döviz rejimlerinden birisini uzun süre uygulamada tuttu. Tekrar liberal ekonomiye döndü. Kaynaklarını boşa harcayınca planlı ekonomiye geçti. Fiyatları, ücretleri, kiraları kontrol etmeye çalıştı. Sermaye hareketlerinin son derecede kısıtlı olduğu bir ortamda sabit döviz kuru ve sabit faiz uygulaması yaptı. Sonra yeniden liberal ekonomiyi denemeye başladı. Deregeülasyon ve arz yönlü ekonomiyi uygulamaya başladı. Bütün bu aşamaları geçerken birçok kez ekonomik kriz yaşamış ama bunların hepsini de kısa sayılabilecek sürelerde atlatmayı başarmıştır. Bugün gelinen aşamada Türkiye, dalgalı döviz kuru, serbest faiz, serbest piyasa sistemine yakın bir uygulama içinde bulunuyor.

Cumhuriyet’in ekonomi alanında başarısız olduğunu, bazı uygulamalara girişmekte geç kaldığını öne süren yorumcular var. Oysa her dönemi, kendine özgü koşulları ve kısıtlarıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Osmanlı tarihinde parayı en fazla tağşiş eden (paranın değerini düşüren) padişah Fatih Sultan Mehmet’tir. Bugünkü koşullarla bakıp Fatih’e başarısız demek ne kadar yanlışsa, bugünkü koşulları esas alıp Cumhuriyet’in ekonomi alanında başarısız olduğunu ileri sürmek o derecede yanlıştır. 

18 Şubat 2012 Cumartesi

Osmanlı Hazinesi


Fatih Sultan Mehmet'e gelinceye kadar Osmanlı Hazinesi tümüyle İslam geleneğine uygun olarak Beytülmal anlayışı çerçevesinde en üst düzeyde yönetilmiş, kararlar hep en üst düzeyde alınmıştır. "Beytülmal" adı verilen İslam Hazine'sinin çerçevesini şöylece çizmek mümkündür: “Her şey Beytülmala aittir. İslamın yararı için harcanması gereken her şeyi ödemeye Beytülmal mecburdur. Asker aylıkları ile hayvan ve silah bedelleri ve kamu yararına yapılacak diğer giderler Beytülmaldan ödenir.”

Osmanlı Devleti'nin sınırları genişledikçe geleneksel Hazine yönetiminin içine sığılamaz hale gelinmiş, özellikle İstanbul'un fethinden sonra daha da büyüyen ihtiyacı karşılamak üzere Fatih Sultan Mehmet, devletin örgütlenme yapısını ve o arada Hazine'yi yeniden şekillendirmiştir. Bu düzenlemede yöneticiler, protokol, yapılacak işlemler ayrıntılı olarak belirlenmiştir.

Rumeli Defterdarı (sonraları Başdefterdar) bugünkü anlamıyla Hazine ve Maliye Bakanlarının yetkilerine sahip bulunuyor, Fatih Sultan Mehmet’in Kanunname-i Devlet-i Ali Osman adlı yasasında tanımlandığı şekliyle Devlet Hazinesini Padişahın vekili sıfatıyla yönetiyordu. Fatih Sultan Mehmet'in hükümdarlık döneminin sonlarına doğru Anadolu Defterdarlığı adıyla, Anadolu'da toplanan gelir ve yapılan giderlerden sorumlu, bir Defterdarlık daha kurulmuştur. 

Fatih Sultan Mehmet, üç ayrı Hazine oluşturmuştur: (1) Devlet Hazinesi (Hazine‑i Amire, Hazine‑i Hümayun, Hazine‑i Emiriye, Hazine‑i Birun, Dış Hazine ya da Hazine‑i Devlet.) (2) Padişahın Özel Hazinesi (Hazine‑i Hassa, Hazine‑i Enderun ya da İç Hazine.) (3) İslamın kutsal emanetlerine tahsis edilen hazine (Hazine‑i Harem, Hazine‑i Haremeyn.)

Başdefterdarın yönetimi altında bulunan Devlet Hazinesi; dine ve geleneklere dayalı bazı vergiler, ele geçirilen ülkelerden alınan haraç, müslüman olmayan halktan alınan cizye, Sadrazam, vezirler ve Devletin önde gelen kişileri tarafından zaman zaman padişaha verilen hediyelerin bir bölümü (rikabiye), savaş gibi olağanüstü hallerde alınan geçici vergiler (avariz), Mısır gibi timar sistemine dahil olmayan bazı eyaletlerden yılda bir kez alınan vergiler (salyaneli eyaletler vergisi), Devlet arazilerinin kiralanması karşılığı elde edilen kira gelirleri (mukataa) gibi gelirlere sahipti. Devlet Hazinesi'nin başlıca giderleri ise yeniçeri ve Devlet memurlarının maaşları ile merkezi yönetim giderlerinden oluşmaktaydı.

Hazine Kethüdasının (Hazine Kahyası) sorumluluğu altında bulunan Padişah'ın özel hazinesi (Hazine‑i Hassa), Padişah ve sarayın giderlerinin karşılanması amacıyla kurulmuştu.  Hazine-i Hassa’ya çeşitli savaş ganimetlerinden Padişah'ın payına düşen değerli eşya ve paralar, çeşitli değerli hediyeler ve benzeri değerler konurdu. Hazine-i Hassa, sarayın içinde özel bir bölümde mühür altında saklanırdı.

Harem Hazinesi; Mekke ve Medine’deki kutsal emanetlerin saklanması, bakımı ve onarımı için tahsis edilmiş kaynaklardan oluşurdu.

Devlet Hazinesi açık verdiğinde Padişah, özel Hazinesinden Devlet Hazinesine borç verirdi. 

17 Şubat 2012 Cuma

Safsatalar ve Akademisyenler


Bir düşünceyi ortaya koyarken ya da anlamaya çalışırken yapılan yanlış çıkarsamaya safsata adı veriliyor. Bir başka tanımlamaya göre safsata, ilk bakışta geçerli gibi görünmekle birlikte yakından incelendiğinde doğru olmadığı ortaya çıkabilen iddialardır.

Safsataların en yaygın olduğu alanların başında ekonomi geliyor. Henry Hazlitt bu durumu “Ekonomi, bütün diğer bilimlerden daha fazla safsatanın etkisi altındadır” sözüyle özetliyor.

Ekonomide yaygın safsatalardan birisi faizin enflasyon yarattığı iddiasıdır. Bu, özellikle İslam dünyasında son derecede yaygın bir inançtır. Çünkü faizin haram kabul edilmesiyle örtüşen bir yanı vardır ve siyasetçi tarafından faizin haram olup olmama meselesine girmek yerine bu yolla aşağılanması daha çekicidir. Bu inancın safsata oluşturması, ekonomide olayların nasıl gittiğini analiz etmeden yapılan değerlendirmelerden kaynaklanmasıdır. Bir ekonomide talep fazlası söz konusu olmuşsa faiz, bırakın enflasyon yaratmayı, enflasyonu çözmenin en doğru araçlarından birisidir. Faizin yükselmesi insanların harcamalarını düşürerek tasarrufa yönelmelerine yol açar. Bunun sonucunda önce talep düşer sonra da fiyatlar düşer. Ama eğer ekonomide maliyet enflasyonu söz konusuysa o zaman faizi artırarak enflasyonu çözmek mümkün olmayabilir. Hatta tam tersine faizi artırmak maliyetleri daha da artıracağı için enflasyonun artmasına yol açabilir. O nedenle ekonomideki koşullara ve etkilere bakmadan, konuyu analiz etmeden faizin enflasyona neden olduğunu söylemek safsatadan ibaret bir söylem olarak kalır.

Türkiye’deki en yaygın ekonomik safsatalardan birisi “gelirden en yüksek payı rantiyenin aldığı” söylemidir. Sokağa çıkıp sorsanız üç kişiden ikisinin bu safsataya inandığını dehşetle görürsünüz. Ekonomi teorisinde dört tür gelir vardır: Emeğin gelirine ücret; sermayenin gelirine faiz; müteşebbisin gelirine kâr ve mülkiyet gelirine rant denir. Yani bizdeki safsataya kaynaklık eden terim yanlış kullanılıyor. Çünkü bizde rant geliri diye faiz ve rantiye diye de faiz geliri elde edenler kastediliyor. TÜİK’in araştırmalarına göre toplam harcanabilir gelirin yüzde 40’a yakını maaş, ücret ve yevmiyelerden yani emeğin karşılığında elde ettiği harcanabilir gelirden oluşuyor. Buna en yakın harcanabilir gelir kalemi müteşebbislerin elde ettiği gelir, yani kâr. Bunun da toplam harcanabilir gelir içindeki payı yüzde 35 ediyor. Mülk gelirleri olarak sınıflandırılan faiz ve rant gelirlerinin harcanabilir gelir içindeki payı ise yüzde 10 dolayında. Bunun da kabaca yarısı gayrimenkul gelirlerinden yani gerçek ranttan, diğer yarısı ise rant geliri diye aşağılayıp durduğumuz faiz gelirlerinden oluşuyor. Yani faiz gelirinin toplam gelirdeki payı yüzde 5 dolayında bulunuyor. TÜİK’in araştırmasına bakılırsa rantiye, gelirden en düşük payı almış görünüyor.   

İnsanların safsatalara inanmaları bir dereceye kadar anlaşılabilir bir konu. Anlaşılması en zor olanı ise akademisyen iktisatçıların bazılarının para politikasının en önemli aracı olan faiz politikası konusundaki safsataları benimsemiş olmaları, bazılarının da güncel popülarite uğruna rantiye safsatasına kapılıp gitmeleri.

Akademisyenlerin bir görevinin de safsataları boşa çıkarmak olduğunu biliyorum, ama bunu bilen akademisyen sayısı ne kadardır işte onu bilmiyorum. 

15 Şubat 2012 Çarşamba

Gelin Bütçeyi Birlikte Hesaplayalım


Bu incelemeyi birlikte daha kolay yapabilmemiz için öncelikle bu blogda yayınlanmış olan Bütçe Dersi yazımı okumanızı öneririm.

Bütçe Dengesi = Bütçe Gelirleri (vergi gelirleri + diğer gelirler) – Bütçe giderleri (faiz dışı giderler + faiz giderleri) Faiz dışı giderler de personel giderleri, yatırım giderleri, diğer cari giderler olarak sıralanabilir.
2012 yılının Ocak ayı bütçe sonuçları şöyle özetlenebilir:

Bütçe gelirleri = 28,1(vergi gelirleri: 23,5 + diğer gelirler 4,6)
Bütçe giderleri= 26,4 (faiz dışı giderler: 21,0 +  faiz giderleri: 5,4)
Şimdi bu büyüklükleri yukarıdaki formüllerde yerlerine koyalım.

Bütçe dengesi = (28,1 – 26,4) = 1,7 milyar TL
Buna göre 2012 yılı Ocak ayında bütçe 1,7 milyar TL fazla vermiş bulunmaktadır.

Faizler hariç tutularak bakılan denge olan faiz dışı bütçe dengesi de şöyle hesaplanıyor:
Faiz dışı denge = Bütçe gelirleri – faiz dışı giderler
Yukarıdaki ilgili sayıları bu denklemde yerine koyarsak:

Faiz dışı denge = (28,1 – 21,0) = 7,1 milyar TL
Buna göre faiz dışı denge Ocak ayında 7,1 milyar TL fazla vermiştir. Bir başka ifadeyle bütçe gelirleri 21 milyar TL tutarındaki faiz dışı giderleri karşıladıktan sonra toplam 5,4 milyar TL’lik faiz giderlerini de karşılamış ve üste 1,7 milyar TL kalmıştır. Bu da bütçe fazlası olmuştur.
Burada yer sıkıntısı nedeniyle gösteremediğim birkaç konunun altını çizmemde yarar var:
(1)   Ocak ayları harcamaların kısıtlı olduğu aylardır. Çünkü ilk günlerde pek çok ödenek ya serbest bırakılmaz ya da sınırlı olarak serbest bırakılır, bu da harcamaları frenler. Dolayısıyla ikinci aydan itibaren bütçe bu kadar rahat görünmeyebilir.
(2)   Faiz giderleri geçen yılın Ocak ayına göre artmıştır, çünkü son iki ayda TL’nin değer kaybına paralel olarak faizler yükselmiştir. Önümüzdeki aylarda faizler düşerse burada bir rahatlama olabilir.
(3)   İthalde alınan KDV geçen yılın Ocak ayına göre yüzde 25 dolayında artış göstermiştir. Bu da cari açığın hız kesip kesmediği konusunda bir daha düşünmemiz gerektiğini göstermektedir.
(4)   2 B ve mütekabiliyet yasaları çıkarsa buradan gelecek gelirlerle bu yıl da bir defaya mahsus gelirler elde ederek bütçeyi sağlam tutmamız söz konusu olabilir. 

14 Şubat 2012 Salı

Cari Açığı Nasıl Finanse Ettik?

Bu yazıyı okumadan önce cari açığın nasıl doğduğunu anlatan Cari Açık Dersi başlıklı yazımı okumanızı öneririm.

Önce cari açığın nasıl doğduğunu kısaca hatırlayalım:
Cari denge = (Mal ihracatı gelirleri + satılan hizmetlerden sağlanan gelirler + diğer gelirler) – (mal ithalatı giderleri + satın alınan hizmetlere ödenen giderleri + diğer giderler) +/- cari transferler

Bu denklem çerçevesinde hesaplanan 2011 yılı cari açığı 77,1 milyar dolar olarak ortaya çıkmıştır. Bu 77,1 milyar dolarlık cari açığı nasıl finanse ettik?

Bir ülkeye finansman olarak giren yabancı kaynaklar başlıca şu şekillerde girer: (1) Doğrudan yatırımlar (yabancı bir şirketin Türkiye’de fabrika, şirket, banka, alış veriş merkezi vb kurmak üzere ya da yabancıların Türkiye’de gayrimenkul almak üzere getirdiği dövizler.) (2) Portföy yatırımları (yabancıların tahvil, bono, hisse senedi veya borç senedi almak üzere getirdiği dövizler.) (3) Diğer yatırımlar (şirketlerin aldığı ticari krediler,  bankaların aldığı sendikasyon kredileri, IMF kredileri ve yabancıların bankalara yatırdığı mevduat gibi nedenlerle gelen dövizler.) (4) Rezerv varlıklar (Merkez Bankası’nın döviz rezervlerindeki değişimi gösterir.) (5) Net hata ve noksan (nedeni bilinmeyen ölçüm ya da kayıt dışı giren ya da çıkan dövizler.)

2011 yılında bu kalemlerin durumu şöyledir (sayılar milyar dolar olarak okunmalıdır.)

Doğrudan yatırımlar (net):         13,4  
Portföy yatırımları:                      22,1 
Diğer yatırımlar:                          27,3 
Rezerv varlıklar:                            1,8 
Net hata ve noksan:                     12,5 
Toplam:                                        77,1

Rezerv varlıklar olarak gösterilen 1,8 milyar dolar, 2011 yılında, cari açığı finanse edebilmek için Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinden kullanılan miktarı göstermektedir.

Bir yıl içinde ülkeye giren döviz tutarları genellikle denk değildir. Çünkü turizm gelirleri gibi kalemler anketle saptanır. Buralardan ölçüm hataları çıkar. Bazen de döviz giriş ve çıkışları kayıt dışı kalır. Oradan da artı ya da eksi bir fark oluşabilir. Ödemeler dengesi sistemi bu tür saptanamayan dövizleri net hata ve noksan kaleminde toplar. Bu kalem düşük bir miktarsa ölçüm hatalarından kaynaklanmış kabul edilir, yüksek miktarlar söz konusuysa o zaman kayıt dışı giriş çıkışlar olduğu kabul edilir. Türkiye’nin net hata ve noksan kalemi 2011 yılında 12,5 milyar dolar gibi yüksek bir miktarda olduğu için kayıt dışı girişler olduğu düşünülmekte ve bunların daha çok Ortadoğu kaynaklı olduğu tahmin edilmektedir.  

Kredi, mevduat, tahvil, bono, hisse senedi almak üzere getirilen dövizler, örneğin ülke riskinde artış ortaya çıktığında kolayca ve hızla dışarı çıkarılabildiği için sıcak para olarak adlandırılmaktadır.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Cari Açık Dersi

Bir ülkenin yurtdışından döviz ödeyerek ithal ettiği mallar için yaptığı döviz ödemeleriyle yurtdışına döviz karşılığı sattığı mallardan elde ettiği döviz gelirleri arasındaki farka dışticaret dengesi denir: Dışticaret dengesi = Mal ihracatı gelirleri – mal ithalatı giderleri

Burada üç denge halinden biri olabilir: Mal ihracatı gelirleri = Mal ithalatı giderleri ise dışticaret denkliği vardır. Mal ihracatı gelirleri > Mal ithalatı giderleri ise dışticaret fazlası vardır. Mal ihracatı gelirleri < Mal ithalatı giderleri ise dışticaret açığı vardır.

Bir ülke yalnızca mal ihraç edip mal ithal etmez. Bunların yanında hizmet ithalatı ve ihracatı da yapar. Bunun yanında ülkenin taşımacılık gelir ve giderleri, faiz gelir ve giderleri gibi döviz kazanım veya kayıpları vardır. Bunları da malların üzerine eklersek dışticaret dengemiz cari denge halini alır. Bunu da şöyle formüle ederiz.  

Cari denge = (Mal ihracatı gelirleri + satılan hizmetlerden sağlanan gelirler + diğer gelirler) – (mal ithalatı giderleri + satın alınan hizmetlere ödenen giderleri + diğer giderler) +/- cari transferler
Hizmetler; ulaştırma, turizm, haberleşme hizmetleri, inşaat hizmetleri, sigorta hizmetleri, mali hizmetler, kişisel, kültürel hizmetler gibi kalemlerden oluşur. Bunları yabancılara sunduğumuzda gelir, onlardan aldığımızda gider olur. Diğer Gelirler; doğrudan yatırım, portföy yatırımları ve diğer yatırımlardan elde edilen faiz, hisse geliri, kâr payı, gelir gibi tutarları içermektedir. Bu gelirleri yabancılardan elde ettiğimizde gelir, yabancılara ödediğimizde gider yazarız. Cari transferler (Karşılıksız transferler); örneğin yurtdışındaki işçilerimizin gönderdiği paralar bu kategoriye girer.  

Burada da üç denge halinden biri olabilir: Yukarıdaki cari denge denkleminin ilk parantezi içindekilerin toplamı ile cari transferler toplamı ikinci parantezdekilerden büyükse cari fazla, küçükse cari açık söz konusudur. Bu ikisi birbirine eşitse cari denge denk demektir.  

Türkiye’nin 2011 yılı ödemeler dengesi sayıları şöyledir (milyar dolar):
İhracat: 143,5
İthalat: 232,9
Hizmet Gelirleri: 39
Hizmet Giderleri: 20,7
Diğer Gelirler: 4,0
Diğer Giderler: 11,7 
Cari transferler: 1,7
Şimdi bunları yukarıdaki denklemlerde yerine koyarak dışticaret dengesini ve cari dengeyi bulalım:

Dışticaret dengesi = 143,5 – 232,9 = - 89,4 (Türkiye 2011 yılında toplam 89,4 milyar dolar dışticaret açığı vermiştir.)
Cari denge =  (143,5 + 39 + 4) – (232,9 + 20,7 + 11,7) + 1,7 = (186,5) – (265,3) + 1,7 = 77,1 (Türkiye 2011 yılında toplam 77,1 milyar dolar cari açık vermiştir.)

Cari açığı GSYH’ya (OVP’ye göre tahminen 781 milyar USD) böler ve 100 ile çarparsak cari açığın GSYH’ya oranını yüzde 9,9 olarak hesaplamış oluruz. 

11 Şubat 2012 Cumartesi

First Lord of Treasury

İngiltere Başbakanı, Londra’da 10 Downing Street adresinde kendisine tahsis edilmiş olan kamu konutunda oturur. Evin kapısındaki pirinç tabelada “Prime Minister” yazmaz, “First Lord of Treasury” (Hazinenin Birinci Lordu) yazar.

İngiltere’de 1701 yılında çıkartılan bir yasa Katolik mezhebinden gelenlerin tahta çıkmasını yasaklamıştı. Stuart hanedanından gelen İngiltere Kraliçesi Anne 1714 yılında öldüğünde, yerine tahta çıkabilecek elliden fazla Katolik akrabası olduğu halde, bu yasa nedeniyle en yakın Protestan akrabası olan Georg Ludwig, Birinci George adıyla tahta geçti. George’un babası Almanya’da Brunswick Lüneburck Dükü Ernest Augustus, annesi İngiltere kralı Birinci James’in torunu Sophia’ydı. Birinci George, İngiltere kralı olmuştu ama İngilizce bilmiyordu.

O tarihlerde İngiltere kralının en yakın danışmanlarından oluşan ve privy council adı verilen bir danışma kurulu vardı. Privy, sözcük olarak özel, gizli anlamına geliyor. Bu kurul, gizli kalması gereken devlet işlerinin konuşulup görüşüldüğü kuruldu. İngiltere kralı bu kurula başkanlık eder, danışmanlarının önerilerini değerlendirir ona göre nihai kararı verirdi.

Birinci George, İngilizce bilmediği için privy council’in toplantılarında sürekli çeviri dinlemekten ve söylediklerini de çeviriyle anlatmaktan oldukça sıkılmıştı. Hükümranlığı döneminde sık sık asıl vatanı olan Almanya’ya gittiği için zaman zaman kurula başkanlık edemez olmuş, o nedenle kurul toplantıları aksamaya başlamıştı. Bu soruna çözüm bulmak için kurulun kıdemli bir üyesinden bu toplantıları kral vekili sıfatıyla yönetmesini ve toplantıdan sonra nelerin konuşulup tartışıldığını kendisine anlatmasını istemişti. Bu talimatı verdiği privy council üyesi Robert Walpole First Lord of Treasury konumundaydı. Henüz o dönemde başbakanlık söz konusu olmasa da Walpole, kurulu başbakan gibi yönetmeye başladı. Buna karşılık First Lord of Treasury ünvanını taşımaya ve Hazine Bakanı görevini yapmaya da devam etti. Privy council giderek bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu, kral adına kurulu yöneten kişi de Başbakan konumuna geldi.

Zaman içinde Başbakan, Hazine Bakanlığı görevini başka bir Bakanlar Kurulu üyesine devredince Başbakandan ayrı bir Hazine Bakanı ortaya çıktı. İngiltere’de Hazine Bakanına First Lord of Treasury değil Chancellor of Exchequer deniyor. First Lord of Treasury ünvanını İngiltere Başbakanı taşımaya devam ediyor. 

İngiltere’nin siyaset tarihinden bu ilginç alıntı, bakanları atamak ve yönetmekle görevli konumda olsa bile Başbakanın parasal güce ilk elden egemen olma isteğini terk etmeye yanaşmadığını gösteriyor. Nedeni çok açık: Maddi güce dayanmayan otorite güçlü olamaz. Bu ilişkiyi belki de en iyi açıklayan söz Nasreddin Hoca’nın bir fıkrasında geçen şu sözdür: “Parayı veren düdüğü çalar.”

9 Şubat 2012 Perşembe

Kamu Nakit Dengesi

Kamu kesimi başlıca 4 parçadan oluşur: Merkezi yönetim, sosyal güvenlik kurumları (SGK gibi sosyal güvenlik hizmeti sunan kurumlar), mahalli idareler (belediyeler, il özel idareleri ve mahalli idare birlikleri) ve sermayesinin yarısından fazlası kamu kesimine ait olan KİT’ler.

Merkezi yönetim üç parçanın bir araya gelmesiyle oluşur: (1) Genel bütçeye dahil idareler (TBMM, Bakanlıklar, Emniyet Genel Müdürlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlar), (2) Özel bütçeli idareler (YÖK, TÜBİTAK, TSE gibi kurumlar), (3) Düzenleyici ve denetleyici kurumlar (RTÜK, SPK, BDDK gibi kurumlar.) 

Bugün kamu bütçesi olarak bakılan bölüm yukarıda saydığım merkezi yönetim denilen bölüme dahil kurumların bütçeleridir. Buna merkezi yönetim bütçesi deniyor. Kısaca bütçe dengesi denildiğinde Türkiye uygulamasında anlaşılması gereken şey merkezi bütçe dengesidir. Bu dengeyi şöyle ifade edebiliriz:
Bütçe Dengesi =  Bütçe Gelirleri – Bütçe Giderleri                                         

Bütçede, giderler tahakkuk, gelirler tahsilat bazında izlenir. Bir giderin yapılması için işlemler tamamlandığında o miktar, alacaklısına ödenip ödenmediğine bakılmaksızın bütçeye gider yazılır. Eğer alacaklısına herhangi bir nedenle o aşamada ödenememişse emanete alınır. Bu durumda gider yazılmış ama ödeme yapılmadığı için nakit çıkışı oluşmamıştır. Bazen de tersi olur ve henüz bütçeye gider yazılmamış bir işlem için nakit çıkışı gerçekleşir. Örneğin işe başlaması için müteahhide verilen avans nakit olarak ödenir ancak henüz harcama yapılıp belgeleri getirilmediği için bütçeye o aşamada gider yazılmaz. Emanet ve avanslar katılınca bütçe dengesi ile nakit dengesi farklı hale gelir. Bunu da bir denklemle gösterelim:
Bütçe Nakit Dengesi =  Bütçe Dengesi + Emanetler - Avanslar           

Hazine nakit dengesi, bütçe nakit dengesinden farklıdır. Bütçe nakit dengesi merkezi bütçenin nakit dengesini ifade ettiği halde Hazine nakit dengesi merkezi bütçenin bir parçası olan genel bütçenin gelirleriyle giderleri arasındaki farkı ifade eder (Emanet ve avanslar burada da aynı mantıkla hesaba girer.) Buna göre Hazine nakit dengesini şöyle bir denklemle ifade edebiliriz:
Hazine Nakit Dengesi = Genel Bütçe Gelirleri – Genel Bütçe Giderleri + Emanetler - Avanslar

2011 yılındaki sonuçlara göre bunları sayılara dökelim:

Bütçe Dengesi = 295,9 – 313,3 = - 17,4 (2011 yılında merkezi bütçesi 17, 4 milyar TL açık verdi)

Bütçe Nakit Dengesi = - 17,4 + 5,2 - 2,6 =  - 14,8 (2011 yılında bütçe nakit dengesi 14,8 milyar TL açık verdi.)                                                                                                    

Hazine Nakit Dengesi = 287,9 – 306,4 + 2 – 1,8 = - 18,3 (2011 yılında Hazine nakit dengesi 18,3 milyar TL açık verdi.)

8 Şubat 2012 Çarşamba

Yabancı

İnsan, on binlerce yıl yalnızca göçebe bir tüketici olarak yaşadı. Yabani meyve topladı, hayvan avladı. Avladığı hayvanın derisini giyecek, etini yiyecek yaptı. Yani hep doğanın verdiklerini tüketti, hiç üretim yapmadı, doğada hazır bulduklarına bir şey katmadı. Eğer avlanmayı ve meyve toplamayı hizmet üretimi olarak kabul ederseniz yalnızca o kadar üretim yaptı.

Yaklaşık on bin yıl önce, yerleşik yaşama geçmeden önce, hayvanları ve vahşi doğadaki bazı bitkileri evcilleştirmeyi, kendisine ve ailesine yetecek kadar üretim yapmayı başardı. Birkaç gün yetecek kadar büyük avlar avladığında ilk kez başka işlerle uğraşacak kadar “boş zamana” sahip olmaya başladı.  Yerleşik yaşama geçişi de o sıralarda gerçekleşmiş olsa gerek. 

Yerleşik yaşamla birlikte hayvan yetiştiriciliği ve bitki tarımı gelişti. Kitlesel tarım üretimi başladı.  Bu kitlesel üretim ister istemez ilkel bir işbölümüne yol açtı. Ekonomik ve sosyal açıdan pek çok devrim peş peşe yaşandı: İnsanın üretime başlaması, yerleşik yaşama geçiş, kitlesel tarım üretiminin başlaması, işbölümü. Tıpkı hayvan gibi bir tüketici olan insan, doğasına uygun olmayan üreticilik aşamasına geçince kendisine yabancılaştı. Ben buna "insanın doğasına yabancılaşması" adını veriyorum.

Bir de yaşadığımız çevreye, topluma, hatta dünyaya yabancılaşmak var. Albert Camus'nün “Yabancı”sı gibi. Kendini bu dünyaya ait hissetmeyen Meursault, cinayet suçlamalarına karşı kendisini savunma gereği duymaksızın ölüme kadar gider. Kendini savunmak anlamsızdır, çünkü yaşadığı dünyaya ait değildir o. Ait olmadığı bir dünyada yaşamaktansa silinip gitmeyi tercih edecek kadar yaşama boş vermiştir.

Her gün yeni suçlular çıkarıyoruz ortaya. Yargıyı kenara itip kendi kararımızı veriyoruz. Kendi dışımızdakilerin hepsini suçlamaya yöneliyoruz. Sonra birileri de bizi suçlayınca şaşırıp kalıyoruz. Suçlananların bir bölümünün işledikleri öne sürülen suçtan haberi yok. Haberi olsa “Haberi vardı gereken önlemi almadı” diye suçluyoruz. Haberi yoksa “Haberi olsaydı da önlemini alsaydı” diye. Öylesine yoğun bir baskı altındayız ki işlemediğimiz cinayetleri itiraf edecekmiş gibi bakıyoruz birbirimize. Bu paranoya ister istemez hepimizi yalnızlığa ve çevremize yabancılaşmaya itiyor.

Ne zaman yaşadığım yere yabancılaştığımı hissetsem kadim tarih okur bulurum kendimi. Ve ait olmadığım o antik dünyada, işlenmemiş suçlarla suçlanmak artık mümkün olmadığından, hissettiğim yabancılık duygusundan giderek uzaklaşırım. 

(Not: Bu yazı aynı adla 20.07.2003 tarihinde Radikal Gazetesinde yayımlanmış yazımın büyük ölçüde yeniden yazılmış halidir.)

6 Şubat 2012 Pazartesi

Faiz İllüzyonu

Türk toplumunda son birkaç ayda en fazla tartışılan ekonomi konularından birisi Merkez Bankası’nın (TCMB) faiz artırmasına gerek olup olmadığı konusuydu. Bu konuda iki farklı görüş vardı: (1) Enflasyonun yükselişe geçtiği bir aşamada bulunduğumuza göre TCMB’nin faiz artırmasının gerekli olduğunu savunanlar, (2) Büyümenin düşmesinin beklendiği bir ortamda ekonomiyi daha da daraltacak bir faiz artırımının gerekli olmadığını savunanlar.

Aslında böyle bir toparlama yaptığıma bakmayın bambaşka gerekçelerle ikisinin de lehinde ya da aleyhinde görüşler öne sürenler de oldu. Örneğin faizin artırılmasını savunanları “faiz lobisi” diye adlandıranlar oldu. Ve bu yakıştırma, komplo teorisini çok seven Türk milletinin büyük çoğunluğunca da benimsendi.

Ben bu görüşlerden farklı bir görüşe sahiptim en başından beri. Ama faiz politikasının, para politikasının bir alt politikası olması yani tümüyle teknik bir konu olmasınedeniyle böyle sloganlaştırılmasına, kategorize edilmesine karşı çıkıyordum. Çünkü faiz artırılması düşüncesinin tartışılmasına “faiz lobisi”yakıştırmasıyla yani bilim dışı bir tavırla karşı çıkıldığında TCMB’nin elini kolunu bağlamış oluyorduk. Yarın öbür gün gerektiğinde TCMB artık faiz artışıyapamayacak ve faiz lobisinin baskısı altında kaldığı korkusunu hep taşıyacaktı.

Tekrar söylüyorum: Faiz konusunun, faizin artırılması veya düşürülmesi konusunun, bütün öteki konular gibi tartışılması gerekir. Bu konuda hangi düşünceyi öne sürerse sürsün insanların“faiz lobisi” gibi yaftalarla damgalanması son derecede yanlıştır. Faiz politikası bilimsel bir konudur ve tartışılması da o düzeyde yapılmalıdır.

Şimdi geliyorum konunun bir başka yanına. TCMB, son üç ay içinde yani TL’nin değer kaybetmeye ve enflasyonun yukarı doğru hareketlenmeye başlamasından sonra faizi artırdı mı artırmadı mı?

TCMB’nin işlemlerinde uyguladığı faizler şunlardır: (1) Bir haftalık repo faizi (5 Ağustos 2011’den beri yüzde 5,75’dir. Son üç ay içinde artmamıştır.) (2) Gecelik borç alma faizi (5 Ağustos 2011’den beri yüzde 5’tir. Son üç ay içinde artmamıştır.) Gecelik borç verme faizi (5 Ağustos 2011’de yüzde 9 olan bu faiz 21 Ekim 2011’de yüzde 12,50’ye yükseltilmiştir. Yani bu faiz son üç ay içinde artmıştır.) (3) Geç likidite penceresi faizi (17 Aralık 2010’da yüzde 12 olan bu faiz 21 Ekim 2011’de yüzde 15,5’a yükseltilmiştir. Yani son üç ay içinde geç likidite penceresinden borç verme faizi artırılmıştır.)

Demek ki TCMB borç verme işlemlerinde uyguladığı faizleri ciddi oranlarda artırmıştır. Benim görüşüm faizlerin artırılması gerektiğini savunanlarla da artırılmaması gerektiğini savunanlarla da paralel değildir. Ben, TCMB’nin faizleri zaten gerektirdiği kadar artırdığı kanısındayım.

Bütün yanılgı TCMB’nin repo faizini “politika faizi” olarak adlandırmasından ve buna bakan insanların faizin artırılmadığını düşünmesinden ibarettir. Özetle bu yanlış tartışma TCMB’nin siyasetçilerin baskısını aşabilmek için yarattığı illüzyonun bir sonucudur.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Enflasyon Nedir, Nasıl Ölçülür?

Bazen günlük konuşmada birbiri yerine kullanılsa da enflasyon, fiyat artışı ve hayat pahalılığı farklı kavramlardır. Enflasyon fiyatların genel olarak ve sürekli bir biçimde yükselme eğiliminde olması olarak tanımlanabilir. Fiyat artışı dediğimizde kastettiğimiz şey ise bir veya birkaç malın fiyatının sürekli artması ya da genel olarak malların fiyatlarının yalnızca bir kez artmasıdır. Hayat pahalılığı bir yerde fiyatların başka yerlere göre yüksek olması demektir. Örneğin eskiden beri gelen enflasyonla New York’ta hayat pahalı hale gelmiş olsa da günümüzdeki enflasyon yüzde 3 dolayında olabilir. Bu durumda New York’ta enflasyon ılımlı olsa bile hayat pahalıdır diyebiliriz.   

Enflasyon iki farklı endeksle hesaplanır: (1) Üretici fiyatları aşamasında derlenen fiyatlarla hesaplanan endekse üretici fiyatları endeksi (ÜFE) denir. (2) Tüketiciye nihai satış aşamasında derlenen fiyatlar üzerinden hesaplanan endekse tüketici fiyatları endeksi (TÜFE) denir. Çoğunluğu tüketici enflasyonu ilgilendirdiği için onu ele alacağım.         

Tüketici aşamasında enflasyon iki tür veriye dayanılarak hesaplanır. İlk olarak seçilmiş hane halklarına hangi mal ve hizmetleri hangi ağırlıkla kullandıkları anket uygulamasıyla sorularak (hane halkı bütçe anketi) ve diğer bazı anket ve bilgiler kullanılarak hane halklarının bütçelerinde yer alan mallar ve hizmetlerin neler olduğu ve bunların bütçelerinde ne kadar ağırlık tuttuğu belirlenir. Bu mal ve hizmetler ve ağırlıklarıyla bir sepet oluşturulur.

TÜİK tarafından yapılan anketler ve belirlemeler sonucunda hane halklarının gıda maddeleri ve alkolsüz içecek grubu için aylık gelirlerinin ortalama yüzde 26,2’sini, bu kategoride yer alan beyaz peynir için de aile gelirlerinin yüzde 0,8836’sınıu harcadıkları saptanmıştır. Beyaz peynirin fiyatı ay içinde değişiklik gösterdiği için 4 kez farklı günlerde derlenir. Her bir derlemede bulunan fiyat, sepetteki ağırlık oranı olan 0,8836 ile çarpılır ve en sonunda ortaya çıkan dört ağırlıklı fiyatın ortalaması alınarak beyaz peynirin o ay içindeki ortalama fiyatı bulunmuş olur. Beyaz peynir için verdiğimiz örnek endekse giren diğer mallar için de yapılır ve her bir mal ve hizmetin o ay içindeki ortalama ağırlıklı fiyatı hesaplanır. Ay içinde çok değişiklik gösteren 15 gıda maddesi ve içecek dışında kalanların fiyatları 4 kez değil 2 kez derlenir, kiralar ise ayda bir kez derlenir ve hesaplamalar buna göre yapılır.

TÜFE sepeti için 444 ürün kategorisinde yer alan 1169 adet ürün çeşidinin fiyatı 27500 işyeri ve 4176 konuttan derlenmektedir. Bazı fiyatların 4 kez, bazılarının 2 kez derlendiği dikkate alınırsa her ay yaklaşık olarak 375.000 fiyatın derlendiği ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’de TÜFE endeksinin baz yılı 2003 yılı olarak alınmış, o yılın endeksi 100’e eşit kabul edilmiştir (2003 = 100.) Sonraki aylarda ve yıllarda hesaplanan TÜFE endeksi ile bu endeks karşılaştırılarak enflasyonun ne kadar arttığı ölçülmektedir.

2011 yılının Aralık ayında TÜFE endeksi 200,85 olarak, 2012 yılının Ocak ayında ise 201,98 olarak hesaplanmıştır. Buna göre 2012 yılı Ocak ayında tüketici enflasyonu bir önceki aya göre ((201,98 – 200,85) / 200,85 x 100 =)) yüzde 0,56 artmış olmaktadır. 2011 yılının Ocak ayında TÜFE endeksi 182,60 idi. Buna göre 2012 Ocak ayında yıllık TÜFE artışı ((201,98 – 182,60) / 182,60 x 100 = )) yüzde 10,61 olarak gerçekleşmiştir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...