31 Mart 2012 Cumartesi

Reyting Nedir, Ne İşe Yarar?


Her ülkenin, her şirketin, hatta borçlanmak isteyen her kişinin bir kredi değerliliği vardır. Kredi değerliliği genel olarak kredi açılacak devlet, şirket veya kişinin, alacağı bu borcu zamanında ve tam olarak geri ödeyip ödeyemeyeceğinin belirlenmesi amacıyla ölçülür. Bu ölçümde verilen nota kredi notu veya daha yaygın olarak yerleşmiş haliyle İngilizcedeki  rating sözcüğünün Türkçe okunuşuyla reyting deniyor. Ölçüm, ülkenin hem kendi parası cinsinden hem de yabancı para cinsinden yükümlülükleri için ayrı ayrı yapılıyor. 

Uluslar arası piyasalarda tahvil ihraç etmek isteyen ülke ve kuruluşların kredi derecelendirmesi almaları ve bu derecelendirmeden aldıkları reytinglerle bu ihracı yapmaları gerekiyor. Alınabilecek en yüksek kredi notu AAA (ya da Aaa), en düşük not ise D. Bu notlara, geleceğe ilişkin beklentileri göstermek açısından, + ya da – gibi işaretler ya da durağan, pozitif, negatif, gözlem altında gibi bazı açıklamalar eşlik edebiliyor. Uluslar arası borçlanma piyasalarına ihraç edilen tahvillerin yeterince talep bulabilmesi ve faizinin düşük olabilmesi için alınan kredi notlarının en az BBB düzeyinde (veya aynı düzeyi ifade etmek üzere en az Baa3) olması gerekiyor. Bu eşiğe yatırım derecesi (investment grade) bunun altındaki derecelere de spekülatif derece deniliyor. Başta ABD’dekiler olmak üzere kurumsal yatırımcıların spekülatif dereceli kâğıtları satın almaları güç olduğundan, bu piyasaya uygun fiyat ve vadeyle tahvil ihraç etmenin yolu yatırım derecesi almaktan geçiyor. Alınan kredi değerlilik notu yükseldikçe, ihraç edilen tahvilin miktarı artabiliyor, vadeler uzayabiliyor ve maliyet (faiz, komisyon vb.) düşebiliyor. Yatırım derecesinin altında kredi değerliliği taşıyan ülkelerin, ekonomilerinin genel gidişinin olumlu seyretmesi halinde, bu piyasalara tahvil satabilmeleri mümkün. Ne var ki maliyetler ona göre belirleniyor.  

Aşağıdaki tabloda en çok bilinen üç kredi derecelendirme kuruluşunun (Standard and Poor’s, Moody’s ve Fitch) notları ve bu notların anlamları yer alıyor.


Açıklama
S&P ve Fitch
Moody’s
Mali yükümlülükleri karşılama kapasitesi çok yüksek
AAA
Aaa
Mali yükümlülükleri karşılama kapasitesi yüksek
AA
Aa
Mali yükümlülükleri karşılama kapasitesi güçlü fakat olumsuz ekonomik gelişmelere duyarlı
A
A
Mali yükümlülükleri karşılama kapasitesi güçlü fakat olumsuz ekonomik gelişmelere fazla duyarlı
BBB
Baa
Yakın dönemde az etkilenecek olsa da ters ekonomik koşullarda büyük belirsizliklerle karşılaşması olası.
BB
Ba
Mevcut koşullarda mali yükümlülüklerini karşılayabilse de terse dönenecek ekonomik koşullarda fazla kırılgan
B
B
Zayıf bir mali yapıya sahip, mali yükümlülüklerini yerine getirebilmek için doğru politikaları izlemesi gerekli
CCC
Caa
Yüksek derecede kırılganlığa sahip
CC
Ca
Mali yükümlülüklerini karşılamayı sürdürmekle birlikte iflas dosyasına girmiş durumda
C
C
Mali yükümlülüklerini karşılayamayacak durumda
D
D

Türkiye’nin bugün itibariyle kredi notları şöyledir (ilk not yabancı para, ikinci not TL açısından): S&P’den BB pozitif ve BBB - pozitif; Moody’s’ den Ba2 pozitif ve Ba2 pozitif; Fitch’den BB+ durağan ve BB+ pozitif.  

29 Mart 2012 Perşembe

Borçlanmanın Arka Planı


Borçlanma, bir finansman açığının kapatılması için başkalarına ait paraların ödünç alınması işlemidir. Bu ödünç alma işlemi karşılığında da faiz adı verilen bir bedel ödenir. Faiz, borç veren açısından elindeki imkânın bir süreliğine başkasına devretmenin karşılığı olan bedel, borç alan açısından da başkasına ait parayı geçici bir süre için kullanmanın karşılığında ödenmesi gereken bedeldir.

Kamu kesiminin finansman dengesi (T – G) olarak gösterilir. Buna bütçe dengesi adı da veriliyor. T, vergileri ya da daha genel ifadeyle kamu gelirlerini, G ise kamu harcamalarını gösterir. Eğer T = G ise ya da T > G ise kamu kesiminin borçlanma ihtiyacı doğmaz. Eğer T < G ise o zaman kamu kesimi için borçlanma ihtiyacı ortaya çıkar.

Özel kesiminin finansman dengesi (S – I) olarak gösterilir. Buna özel kesim tasarruf yatırım dengesi adı da veriliyor. S, özel kesim tasarruflarını, I ise özel kesim yatırımlarını gösterir. Eğer S = I ise ya da S > I ise o zaman özel kesimin borçlanma ihtiyacı olmaz. Eğer S < I ise o zaman özel kesimin borçlanma ihtiyacı doğar.

(T – G) ve (S – I) toplamı bir ekonominin iç dengesini gösterir. Bunu şöyle ifade edebiliriz: Ekonominin iç finansman dengesi = (T – G) + (S - I)

Ekonominin dış dengesi dışarıya satılan mal ve hizmetlerden elde edilen döviz gelirleriyle (X) dışarıdan satın alınan mal ve hizmetlere ödenen dövizler (M) arasındaki ilişkiyle ifade edilir. Bu da bize ekonominin dış dengesini gösterir. Ekonominin dış finansman dengesi = (X – M.) Buna cari denge de deniyor. Eğer X = M ise ya da X > M ise dış denge için borçlanmaya gerek yoktur. Eğer X < M ise o zaman dış denge için borçlanma devreye girer.

Ekonominin genel finansman dengesi iç ve dış dengeleri bir araya getirerek oluşturulur:
(T – G) + (S - I) = (X – M)
Yani ekonominin iç finansman dengesi dış finansman dengesine eşittir.

Eğer T < G ise bütçe açığı söz konusu demektir ve ortaya kamu kesimi borçlanması çıkar.
Eğer S < I ise ortaya özel kesim tasarruf açığı çıkar ki bu durumda özel kesimin borçlanması gerekir.
Eğer X < M ise kamu kesimi ve/veya özel kesim için dış kaynak ihtiyacı çıkar ve dış borçlanmaya başvurulur.  

(T – G) ve (S – I) da yani ekonominin iç finansman dengesinde ortaya çıkacak açıkları karşılamak için hem TL ile hem de dövizle borçlanma yapılabilir. Buna karşılık (X – M) yani ekonominin cari dengesinde çıkacak açıklar için borçlanma dövizle yapılmak zorundadır çünkü yabancılar borcumuzu TL ile yapmamızı kabul etmezler.

Kamu kesimi açısından borçlanmanın alternatifi vergileri artırmak ya da harcamaları kısmaktır. Özel kesim açısından borçlanmanın alternatifi tasarrufu artırmak ya da yatırımları kısmaktır. Ekonominin tümünün dış dengesi açısından borçlanmanın alternatifi yabancı sermaye yatırımlarını çekebilmektir. 

28 Mart 2012 Çarşamba

Kapasite Kullanımı Nedir, Nasıl Ölçülür, Ne İşe Yarar?


Kapasite Kullanım Oranı, bir üretim biriminin belirli bir dönemde fiilen gerçekleştirdiği üretim miktarının fiziki olarak üretebileceği en yüksek miktara olan oranını gösterir. Ayakkabı üreten bir imalat biriminin bir ay içinde üretebileceği ayakkabı miktarının 100 adet olduğunu ve buna karşılık Mart ayında 80 adet üretim gerçekleştirdiğini düşünelim. Bu verilere göre bu ayakkabı imalat biriminin Mart ayındaki kapasite kullanım oranı yüzde 80 olarak gerçekleşmiştir.

Kapasite kullanım oranı genellikle yüzde 100 olarak gerçekleşmez. İmalat sırasında çeşitli aksamalar olabilir: Elektrik kesilmeleri, makine arızaları, makine ve tesisatın bakım araları, tatiller, grevler, çalışma saatlerinde aksamalar, mevsimlik nedenler gibi sorunlarla kapasite kullanımında düşüşler ortaya çıkar.

Sanayide kapasite kullanımının ölçülmesi için genellikle imalat sanayi esas alınır. Çünkü imalat sanayi genellikle sanayi kesiminin en ağırlıklı alt sektörüdür. Örneğin bizde imalat sanayi alt sektörü bütün sanayi sektörü üretiminin yaklaşık olarak dörtte üçünü tek baçına gerçekleştirir. Bu durumda yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi seçilmiş olan imalat sanayi üretim işyerlerine tek tek anket uygulanarak gerçekleştirdikleri fiili üretim belirlenir.

İmalat sanayi kapasite kullanım oranı, Merkez Bankası’nın imalat sanayi sektöründe çalışan işyerlerine her ay uyguladığı İktisadi Yönelim Anketi’ne verilen cevaplara göre hazırlanıp yayımlanır. Bu anket Mart 2012’de 2614 işyerine gönderilmiş ve 2212 işyeri bu anketi yanıtlamıştır. İmalat sanayi geneli ve alt sektörleri itibarıyla hesaplanan kapasite kullanım oranları, ankete katılan işyerlerinin bildirdikleri, fiziki kapasitelerine göre fiilen gerçekleşen kapasite kullanımlarının ağırlıklı ortalaması alınarak bulunur. İktisadi yönelim anketinde yer alan imalat sanayi kapasite kullanım oranıyla ilgili sorunun yanıtları yüzde olarak alınır ve ağırlıklı ortalaması alınarak imalat sanayi ve alt sektörleri genelinde toplulaştırılır.

Mart 2012’de imalat sanayi kapasite kullanım oranı yüzde 73,1 olarak açıklanmıştır. Türkiye’nin uzun yıllar ortalamalarına bakıldığından bu oranın yüzde 80 dolayında olması gerektiği görülmektedir. Bu durumda imalat sanayi kapasite kullanım oranı halen düşüktür.

İmalat sanayi kapasite kullanım oranı mevsim etkilerinden arındırılarak da hesaplanmaktadır. Özellikle çok sert geçen bu yılın kış mevsimindeki üretimle daha yumuşak geçen yılın kış mevsimindeki üretimle karşılaştırma yapılırken bu arındırma anlam ifade etmektedir.

İmalat sanayi kapasite kullanım oranı bize sanayi üretiminin gidişi hakkında bilgi verir. Eğer bu oranda artış eğilimi varsa sanayi üretiminde artış, tersi söz konusuysa sanayi sektörü üretiminde düşüş olduğunun sinyalini alırız. Bununla birlikte bu oran tek başına bir anlam taşımaktan çok sanayi üretim endeksiyle birlikte ele alınıp değerlendirildiğinde anlam taşır.  

26 Mart 2012 Pazartesi

Türkiye'de İşsizlik Oranı Niçin Düşük Çıkar?


Öncelikle Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Aralık 2011 tarihi itibariyle çıkardığı Türkiye işgücü göstergelerini tablo ile sunalım.

Aralık 2011

Kurumsal olmayan nüfus (bin)
72.925
15 ve yukarı yaştaki nüfus (bin)
54.122
İşgücü (bin)
26.254
    İstihdam (bin)
23.678
    İşsiz (bin)
2.576
İşgücüne katılma oranı (%)
48,5
İstihdam oranı (%)
43,8
İşsizlik oranı (%)
9,8
İşgücüne dahil olmayanlar (bin)
27.868

TÜİK’in konuyla ilgili bültenindeki ifadeler de şöyledir: “Aralık 2011 döneminde istihdam edilenlerin % 71,5'i erkek nüfustur. % 63,3'ü ücretli, maaşlı veya yevmiyeli, % 24,7'si kendi hesabına veya işverendir.”

Türkiye’nin nüfusu 72.925 bindir.
15 ve yukarı yaştaki nüfus (ki bu çalışma çağındaki nüfustur) 54.122 bin kişidir.
Yani toplam nüfusun yüzde 74’ü çalışabilir nüfustur.

İşgücü (yani çalışan ve iş arayanlar toplamı) 26.254 bin kişidir.
Yani çalışabilir nüfusun yalnızca yüzde 49’u çalışmakta veya iş aramaktadır.

İşgücünü oluşturan 26.254 bin kişinin 23.678 bini istihdam edilmekte (çalışmakta), geri kalan 2.576 bini işsiz konumunda bulunmaktadır (iş aramaktadır.) İşsiz sayısını (2.576 bin) işgücüne (26.254 bin) bölüp 100 ile çarparsak ((2.576 bin / 26.254 bin) x 100)) işsizlik oranını buluruz (yüzde 9,8.) 

İstihdam edilenlerin yüzde 71,5’i erkek nüfus olduğuna göre kadın istihdamı yalnızca yüzde 28,5 yani 7.482 bindir. Kadınların çalışma oranı batı ülkelerinde erkek nüfusun yarısıyla üçte ikisi arasında değişiyor. Düşük oran olan üçte iki oranının Türkiye için de geçerli olduğunu kabul etsek çalışmak isteyen kadın sayısı 12.520 bine yükselir ve sonuçta iş arayan kadın sayısı yaklaşık 5 milyon artardı. Bu kadar kişiye kolay iş bulunamayacağına göre Türkiye’de işsizlik oranı da ikiye katlanırdı.    

Bizde işsizliğin düşük olmasının nedeni kadınların batı ülkelerinde olduğu kadar çalışma hayatının içinde olmamalarıdır. Bu tercih kadınların tercihinin yanı sıra çevrenin getirdiği koşullanmalarla da ortaya çıkmakta, birçok çevrede kadının çalışması hoş karşılanmamaktadır. İşsizlik oranları açısından bir avantaj gibi görünen bu durum aslında dezavantaj yaratmaktadır. Çünkü kadınların yaşama katıldığı ülkeler yalnızca ekonomide değil her alanda ileri gidiyorlar. Her şeyden önce toplumun eğitim düzeyi, demokrasi kültürü, hoşgörüsü, birbirine saygısı artıyor. Bu artılar, kadınların üretime daha çok katılmasının yaratacağı üretim gücü artışından daha önemli görünüyor bana.    

24 Mart 2012 Cumartesi

Kapitalizm ve üç büyük krizi


Kapitalizmin çıkışı ve gelişimi
1800’lere gelinceye kadar egemen olan ekonomik sistem merkantilizmdi. Buna karşın o dönemde dünyada uygulanan sistemin merkantilizm olduğu biçiminde bir genelleme yapmamız o kadar da kolay değil. Çünkü dünyanın çeşitli köşelerinde bugün anladığımız anlamdakine benzer biçimde örgütlenememiş çok sayıda kabile ve topluluğun ekonomi modeli de kumanda sistemiydi. Bu tür kabile ve topluluklar bugün de var ama sayıları artık oldukça azalmış durumda. O nedenle bugün bugünkü küresel sistemin kapitalist sistem olduğunu söylememiz daha kolay.

Kapitalizmin ortaya çıkışı aslında 15. yüzyılda gelişen merkantilizmle başladı. Merkantilizm ticari kapitalizmin bir ifadesidir. Ne var ki tam anlamıyla bir piyasa ekonomisiyle desteklenmemiş olması kapitalizmin bütün kurumlarıyla yerleşmiş bir sistem olarak ortaya çıkmasına engel oluşturuyordu. 17 ve 18. yüzyıllarda merkantilizmle birlikte fizyokrasi akımı gelişmeye başladı. Bu akım da tarımsal kapitalizmin ifadesidir. Yani kapitalizm genel kanıdan farklı olarak sanayi devriminden çok önce tohumları atılmış ve gelişmiş bir sistemdir. Ne var ki kapitalizmin asıl çıkışı ve yükselişi yaklaşık 200 yıl kadar önce sanayi devrimiyle birlikte oldu. Sanayi devrimi Avrupa’da yeni buluşların ve buhar gücüyle çalışan makinelerin üretime uygulanmasıyla ortaya çıktı ve bu gelişmeler Avrupa'daki sermaye birikiminin artmasına yol açtı. Sermaye birikiminin artması kapitalizm denilen sistemi yaratırken bir yandan da yeni buluşların ve sanayiye uygulanmasının artmasına yardımcı oldu. Sanayi devrimi sonrasında sanayi kapitalizmi gelişmeye başladı. Böylece kapitalizm ticaret ve tarımdan sonra sanayi alanında da yaygınlaştı.  

Kitlesel fabrika üretiminin yolunu açan sanayi devrimine kadar üretim bireysel olanaklarla ve ağırlıklı olarak el emeğine dayalı araçlarla atölyelerde yapılıyordu. Atölyelerin bazıları küçük bazıları büyüktü ama hiçbiri fabrika düzeyinde değildi. Dönemin ekonomik modeli ise dışa kapalı, korumacı ve müdahaleci merkantilist modeldi. Sanayi devrimiyle birlikte önce atölyeler sonra da merkantilist sistem dağılıp gitti. Atölye sahiplerinin bir bölümü yeni dönemin sanayicisi olmayı başardıysa da bir bölümü onların fabrikalarında işçi oldu.    

Aşağıdaki tablo kapitalizmin dünya gelirine ve kişi başına düşen gelire yaptığı katkıyı gösteriyor. Tablodaki veriler 1990 uluslar arası Geary-Khamis dolarıyla hesaplanmıştır (Geary-Khamis doları, 1990 yılında ABD dolarının ABD’deki satın alma gücü esas alınarak hesaplanmış hipotetik bir ölçü birimidir. İki kavrama dayanmaktadır: Satın alma gücü paritesi ve malların uluslar arası ortalama fiyatları.)  

             Tablo: Sanayileşmiş ülkelerin GSYH gelişimleri (1850 – 2006) (Milyar USD)
(Kaynak: Angus Maddison http://www.ggdc.net/maddison/)

(Yıllar)
1850
1873
1914
1919
1929
1932
1950
2006
GSYH 
Fransa
58.0
72.8
134.2
108.8
194.2
165.7
220.5
1,442.2
Almanya
48.2
79.9
202.2
156.6
262.3
220.9
265.4
1,647.8
İtalya
33.0
43.3
95.4
106.0
125.2
122.1
165.0
1,151.1
İngiltere
63.3
108.3
226.9
226.6
251.4
238.5
347.9
1,394.8
Kanada
3.3
7.3
32.6
34.4
52.2
39.6
102.2
814.8
ABD
42.6
112.4
477.6
599.1
843.3
615.7
1,455.9
9,266.4
Kişi Başına GSYH 
Fransa
1,597
1,922
3,236
2,811
4,710
3,959
5,186
22,786
Almanya
1,428
1,999
3,059
2,586
4,051
3,362
3,881
19,993
İtalya
1,350
1,524
2,543
2,845
3,093
2,948
3,502
19,802
İngiltere
2,330
3,365
4,927
4,870
5,503
5,148
6,939
23,013
Kanada
1,330
1,842
4,025
4,019
5,065
3,671
7,291
24,951
ABD
1,806
2,604
4,799
5,680
6,899
4,908
9,561
31,049

Tablo bize, günümüzün en önemli sanayi ülkelerindeki verilere dayanarak, sanayi devrimi ve onunla birlikte egemen olan kapitalist sistemin dünyanın ekonomik gelişmesine yaptığı katkıyı göstermektedir. 1850 yılını kabaca sanayi devriminin başlangıcı olarak alırsak Milattan itibaren 1850 yıldaki gelişmenin sonraki 160 yılda katlanarak arttığını ve özellikle de son 60 yılda çok daha fazla hızlandığını ortaya koymaktadır. İlk 1500 yılda yalnızca 4 – 5 kat artmış bulunan kişi başına gelir sanayi devrimi ile kapitalizm işbirliğinin gerçekleştiğini varsaydığımız 1850 yılından bu yana (yani 160 yılda) 10 – 15 kat artmış görünüyor.  

Özetle sanayi devrimi ve kapitalizm işbirliğinin dünya ekonomik gelişmesini son derecede hızlandırdığını söylememiz mümkündür diye düşünüyorum. (Bu hızlı gelişimin çevre koşullarını ve sosyal yaşamı bozucu etkileri bu makalenin konusunu oluşturmamaktadır. Ama bu gerçeklerin de teslim edilmesi gerekir.)  

Kapitalizmin üç büyük krizi 
Her ne kadar kapitalizmin bir ekonomik sistem olarak ortaya çıkışını 150 - 200 yıl kadar geriye taşıyıp sanayi devriminin çıkışına bağlasak da bir dünya sistemi haline gelişini özellikle son 100 – 125 yıla sığdırmamız mümkündür. Böyle bir geçmişe baktığımızda sistemin yaşadığı irili ufaklı krizler arasında üç tanesi dikkati çekiyor. İlk kriz “Uzun Depresyon” adıyla anılan ve 1873’de başlayıp 1896’ya kadar uzanan, hatta birçok yorumcuya göre Birinci Dünya Savaşına neden olacak kadar uzun süren krizdir. 1873 yılının 9 Mayıs’ında Viyana Borsası’nın çöküşüyle başlayan panik kısa sürede bir sistem krizine dönüştü. Ekonomi tarihi yorumcularının önemli bir bölümü krizin çıkış nedeninin temelinde Fransız Prusya savaşının ertesinde Fransa’nın Almanya’ya ödemek zorunda kaldığı büyük savaş tazminatının rol oynadığını öne sürüyor. Bazı yorumcular krizin ABD’yi de etkilemesini İç savaştan sonra ABD’nin izlediği altına bağlı sıkı para politikası olduğunu iddia ediyorlar. Monetaristler krizin kökeninde o dönemde paranın değerini belirleyen altın miktarında yaşanan kıtlık olduğu görüşünü savunuyorlar. Bu görüşlerin hepsinde doğruluk payı olduğunu kabul etmek belki de en mantıklı yaklaşım. Nedeni ne olursa olsun kapitalizmin yaşadığı ilk ciddi kriz budur. 

Uzun Depresyon 1914 yılında çıkan Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürmüştür. Savaşın çıkış nedenleri arasında Fransa’ya yüklenen savaş tazminatının önemli bir yer tuttuğu dikkatten kaçmamalıdır.

İkinci kriz “Büyük Bunalım” ya da “Büyük Depresyon” adıyla anılan ve 1929 yılında başlayıp 1935’e kadar süren krizdir. Birinci dünya savaşına girilirken ülkelerin çoğu altın standardı denilen bir para sistemine sahipti. Kâğıt para, altın karşılığı olarak basılıyor ve dolayısıyla döviz kuru da altın kuru üzerinden oluşuyordu. Dünya savaşı çıktıktan sonra paraya şiddetle ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri altın standardını terk ederek karşılıksız para basmaya başladılar. Karşılıksız para basımı enflasyona neden oldu. Avrupa ülkelerinin paralarının karşılıksız kalması ve enflasyonun hızlanması yatırımcıların paralarını ve altınlarını, altın karşılığı para basmayı sürdüren ABD’nin bankalarına yollamalarına ve bu gelişim de New York’un dünya finans merkezi unvanını Londra’nın elinden almasına neden oldu. Bu dönemde dünyadaki altın servetinin aşağı yukarı yüzde 40’ı ABD’de toplanmıştı.

ABD’de biriken bu büyük servet müthiş bir ekonomik sıçramaya yol açtı. Değerler şişmeye, balonlar oluşmaya başladı. Borsada değerler astronomik hızlarla yükseldi. Herkes varını yoğunu bu alanlara yatırmaya başladı. Hükümetler altın girişini özendirmek için altın standardını sürdürdüler ve deflasyonist politikalar izlediler. Bu politikalar sonucunda fiyatların düşüşü nedeniyle ekonomik faaliyetler gerilemeye başladı. Bu gelişimin devamı sonucunda 1929 yılının Ekim ayında ABD borsasında aşağıya doğru gidiş başladı. 24 Ekim 1929’da ekonomi tarihine Kara Perşembe olarak geçen seanslarda borsa tam anlamıyla çöktü. Bir gün içinde borsada 4 milyar doların üzerinde kayıp yaşandı. Krizde 4000 dolayında banka battı. Çöküş, kısa sürede dünyaya yayıldı ve büyük dünya krizi adı verilen ve yaklaşık on yıl süren bir krize dönüştü. Kriz ABD’de Avrupa ülkelerinden daha kısa sürdü. ABD’nin GSYH’sı 1929’da 315 milyar dolar iken 1933’de 216 milyar dolara düşmüş, işsizlik oranı 1929’da yüzde 3.2 iken 1933’de yüzde 25’e yükselmiştir. Aynı dönemde fiyatlar yüzde 25 düşüş göstermiştir (deflasyon.)

Büyük Bunalımın birçok nedeni var. Bunların en önemlileri şöyle sıralanabilir: (1) ABD’de üretimin sayılı holdingin elinde toplanmış olması ciddi sorunlar yaratmıştır. Bunlardan birkaç tanesinin bunalıma girmesi genel bir krize yol açabilecek ortamı yaratacak durumdaydı. (2) Bankalarla ilgili bugünkü gibi kapsamlı kurallar, denetim mekanizmaları ve mevduat sigortası sistemi mevcut değildi. (3) Ekonomi politikası bugün klasik ekonomi politikası olarak adlandırılan ve ekonomiye devlet müdahalesi yapılmaması esasına dayanan yöntemle yürütülüyor, ekonomideki bozulmaya karşın altın standardına ve para basmamaya dayalı politika sürdürülüyordu. Adeta Adam Smith’in görünmez elinin gelip ekonomiyi kurtarması bekleniyordu. 

1929 Dünya ekonomik krizi, kapitalist sistemin karşılaştığı en büyük krizdir.  Milyonlarca insan işini kaybetmiş, ülkelerin milli gelirleri gerilemiş, ekonomiler küçülmüş, karşılıklı ticaret büyük ölçüde sekteye uğramıştır. Pek çok ülke altın ve döviz rezervlerini koruyabilmek için ithalat kısıtlamalarına ve paralarını devalüe etmeye yönelmişlerdir. Bazı ülkeler yabancı parayla işlem yapılmasını yasaklamışlardır. Sonuçta uluslararası ticaret hızla daralmış, istihdam ve yaşam standartları düşmeye başlamıştır.

Dünya ekonomisinin bu büyük bunalımdan çıkışı büyük ölçüde İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in formüle ettiği devlet müdahaleleri yoluyla olmuştur. Keynes 1936 yılında yayımladığı Genel Teori (İstihdam, Faiz ve Para Genel Teorisi) adlı kitabında, sonradan Keynesyen ekonomi ya da karma ekonomi adıyla anılacak olan devlet müdahalelerinin formülünü ortaya koymuştur. Deflasyonist bir gelişmeden depresyona geçen kapitalist dünya ülkeleri ekonomiye devlet müdahalesi yapmak suretiyle ekonomilerini canlandırmıştır.

Canlanmanın ilk sonuçlarının alınmaya başlandığı sıralarda II. Dünya Savaşı çıkmıştır. Savaşın çıkışı büyük ölçüde Almanya’nın ekonomik bunalımdan gördüğü zararın nedenlerine dayalıdır. Savaşın sonlarına doğru dünya kapitalizminin karşılaşacağı bu tür bunalımları daha kolay atlatabilmek için uluslararası bir işbirliğine gitmenin ve bunu kurumsallaştırmanın gerekli olduğu anlaşılmıştır.

Üçüncü büyük kriz içinde yaşadığımız “Küresel Kriz”dir. Her ne kadar ilk aşamada finans sözcüğü işin içine katılmış olsa da sonrasında gelinen noktada konu finans krizi olmaktan çıkmış bir ekonomik krize dönüşmüştür. Bu krizin çıkışı büyük ölçüde emlak fiyatlarının mortgage kredileriyle şişirilmesine ve çoğunluğu bu tür değerlere dayalı kâğıtların satılmasına dayanmaktadır. Dünyadaki birçok ülke birçok değişik önleme başvurmuş olsa da kriz halen devam etmektedir.  

Üretim sistemi değişiyor düzenleyici sistem ayak uyduramıyor
Ekonomik sistem büyük ölçekli dönüşümlerin içine girdiğinde bir süre sonra krize neden olmaktadır. 1873 tarihli Uzun Depresyon, merkantilizmden sanayi kapitalizmine geçişin sancıları sonucunda çıkmıştır. Ticaret kapitalizminden sanayi kapitalizmine geçiş kuralları ve denetimiyle birlikte uygulanması gereken büyük bir dönüşümdür. Ne var ki uygulama böyle olmamış, kurallar ve denetim hep çok gecikmeli olarak gelmiş, gelene kadar da kriz yaratan ortam gelişmiştir. Sanayi kapitalizminin yarattığı aşırı üretimin denizaşırı ülkelere pazarlanmasıyla sorun aşılabilmiştir. Lenin bu aşamayı emperyalizm olarak adlandırıyor.

1929 tarihli Büyük Depresyon, ticaretin bütün dünyada serbestleştiği ve finansal kapitalizme geçiş aşamasının yaşandığı bir dönemde çıkmıştır. Ekonomik sistemde yine büyük bir dönüşüm yaşanmaya başlamış, uygulama, yine kuralları ve denetimi beklemeksizin ilerlemiş ve sonuçta kriz yaratmıştır.  

2008 Küresel Krizi ise kapitalizmin küreselleşmesinin ardından çıkmıştır. Bu kez yaşanan büyük dönüşüm sermaye hareketlerinin serbest kalması ve bütün dünyanın tek bir oyun alanına dönmesi aşamasında ortaya çıkmıştır. Kurallar ve denetim yine bu yeni dönüşüme ayak uyduramamış ve başıboş kalan sistem yine kriz yaratmıştır.  

Bundan sonraki dönemlerde bu tür krizlerle karşılaşmamanın tek yolu bu tür büyük dönüşümlerde kuralları ve denetimi bu dönüşüme uygun biçimde dizayn etmekten geçiyor. Şimdilerde birçok kurum bu kurallar ve denetim üzerinde çalışıyor. Ne var ki olan olmuş kriz çıkmış bulunuyor. Yani bu kez de dönüşümün gerektirdiği yeni kurallar ve denetim düzeltmeleri arkadan gelecek.

Çıkarabileceğimiz ortak sonuç bundan ibarettir. Ne yazık ki benzer teşhisler ve tedaviler geçerli değil. Çünkü kapitalist sistem her girdiği krizden önce önemli bir değişimden geçmiş bulunuyor. Kuş gribi ve domuz gribinden hareketle bir analiz yapmak mümkündür. İkisinin de adında grip olmasına karşın hem semptomları hem de tedavileri farklı. Yani kuş gribi için kullanılan tedavi yöntemi domuz gribinde yarar sağlayamayabiliyor. Bunlar da kriz olmakla birlikte hepsi de farklı semptomlar gösteriyor ve dolayısıyla farklı tedaviler gerektiriyor. Yapılacak en akıllıca şey dönüşümün yönünü belirleyip ona göre kural ve denetim değişikliğine gitmek ve önleyici tedbirleri baştan almak. 

Kaynaklar:
1.      Michel Beaud, Kapitalizmin Tarihi, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2003
2.      Mahfi Eğilmez, Üç Kriz Bir Sonuç, CNBCe Business Dergisi, İstanbul, Temmuz 2009.
3.      Mahfi Eğilmez, Küresel Finans Krizi, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2009.
4.      E.K.Hunt, İktisadi Düşünce Tarihi, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...