28 Nisan 2012 Cumartesi

Geçici Görevle Yerleşme Kültürü


Türkiye’de olağanüstü önemli tarihi kentler, antik kalıntılar gün yüzüne çıkarılıyor ama ne devletin, ne özel kesimin, ne de bu ülkenin insanlarının çoğunun hiçbir şekilde ilgisini çekmiyor. Cumhurbaşkanı ya da Başbakan, birçok yeni keşfin söz konusu olduğu Hattuşa’ya hiç gitmemiş. Oysa Japon prensi Mikasa ikide bir gelip bakıyor oraya. Yeni bulguları yerinde inceliyor. Sanki Hattuşa Japonya’ya aitmiş, ya da Hititler Japon kökenliymiş gibi. Bizdeki ilgisizlik ve Japonlardaki ilgiyi görünce insan böyle düşünüyor ister istemez. 

Bırakın devlet büyüklerini, Hattuşa’ya gitmiş ve orayı hakkıyla gezmiş kaç Çorumlu vardır dersiniz? Ya da Çatalhöyük’ü gezmiş kaç Konyalı? Çorum’a ilk gittiğim yıllarda beni televizyondan tanıyıp da Hattuşa’nın nerede olduğu soranlar vardı. 

Almanlar Hattuşa’yı, Avusturyalılar Efes’i, İngilizler ve diğerleri Çatalhöyük’ü kazıyor. Hattuşa ile ilgili rehber kitaplar kazı yapan Alman heyeti başkanlarına ait. Çatalhöyük rehber kitapları ise orada kazı başkanlığı yapan İngiliz’in adını taşıyor. Nerede bizim Türkler? Buralar bizim topraklarımız değil mi? Bu ayıp parasızlıkla filan açıklanabilir mi? Bankaları, şirketleri yabancılara satıyoruz diye kıyameti koparıyoruz, sonra da kendi topraklarımızı kazıp bizim tarihimizi bize öğretmesi için yabancıları davet ediyoruz. Kimse yanlış anlamasın. Ben o toprakları kazan yabancılara kızmıyorum. Tam tersine onlara teşekkür ediyorum. Çünkü onlar oraları kazıp da o yayınları yapmasalar biz bu ilgisizlikle Hititlerin Anadolu’da yaşadığını bile bilmeyeceğiz.

Dışarıdan bakıldığında görüntümüz inanılmaz biçimde bir göçmen görüntüsü. Yani buralarda geçici olarak oturuyormuşuz da günü gelince çekip gidecekmişiz gibi. Bunu örneğin İstanbul’a göç ederek gelmiş Anadolu insanında yaygın biçimde görmek mümkün. Oturduğu semti benimsemiyor, komşusunu tanımaya çaba göstermiyor, evinin çevresini temiz tutmaya özenmiyor, buradaki müzelere ilgisi yok. Sanki buraya geçici görevle gelmiş de her an kendi memleketine dönecekmiş gibi. 

İstanbul'la ilgili bu saptamayı derecesini farklılaştırarak aşağı yukarı bütün Türkiye’ye uygulayabiliriz. Hiçbirimiz sanki burası bizim asıl yerleşim yerimiz değilmiş de bir gün gelip orta Asya’ya dönecekmişiz gibi bir görüntü sergiliyoruz. Çevremizle ilgimiz neredeyse sıfıra yakın, tarih deseniz Osmanlı’dan öncesiyle ilgimiz kopuk, hatta batı tarihini kendi topraklarımızda yaşamış olan uygarlıkların tarihinden iyi biliyoruz. Bu topraklardan 40 dolayında uygarlık gelip geçmiş, say deseniz üçten fazlasını sayacak insan sayısı parmakla gösterilebilecek kadar az.

Yurt dediğin yer hak edilmelidir. Hak etmek, yalnızca uğrunda kan ve gözyaşı dökmekle, bir takım sanayi tesisleri inşa etmekle olmaz. Yurdunu hak etmek için topraklarının geçmişini, oradan gelip geçen uygarlıkların neler bıraktığını bilmek ve o geçmişe, o bilgiyle sahip çıkmak gerek. Yoksa Bizans’tan kalma surları korumakla görevli Belediye o surların üzerine sosyal tesis yapar biz de gidip orada denize bakarak çay içmeyi düşleriz.     
             
(2006 tarihli bir yazımdan hareketle yeniden kaleme alındı.)









26 Nisan 2012 Perşembe

Avrupanın Toparlanması Niçin Zor?


Hemen her gün Avrupa ile ilgili olumsuz bir haber geliyor. Yunanistan çoktan unutuldu. Sorun çözüldüğü için değil, tam tersine sorunun çözümsüzlüğü anlaşıldığı için unutuldu. Yunanistan bitkisel hayata girmiş hasta gibi serumla idare edecek. Ne var ki sorun onunla bitmedi İspanya, Portekiz ve İtalya peş peşe patlayacak ekonomiler gibi duruyor. Bu ekonomilerin borç stokları ve bulmaları gereken finansman miktarları öylesine yüksek ki bu ikili ilişki faizlerin yükselmesine yol açıyor. Yüksek faizle borçlanmak ise sorunu büyüterek önümüzdeki döneme aktarmak biraz zaman kazanmaktan başka bir şey değil. Biz bu durumunun benzerlerini Türkiye’de geçmişte çok yaşadığımız için ne kadar sıkıntılı bir durum olduğunu iyi biliyoruz. (Bütün bu anlattıklarımın ayrıntıları bu sitede yayımlanan Avrupa Batar mı? Başlıklı yazımda var:  http://www.mahfiegilmez.com/2012/04/avrupa-batar-m.html)  

Birçok kişi Türkiye’nin 2001 krizinden çıkışını hatırlayarak “biz nasıl çıktıysak Avrupa’da öyle çıkar” görüşünü savunuyor. Oysa Avrupa’nın bugünkü kriziyle bizim 2001 krizi görünüm olarak birbirine benzese bile koşullar ve çevre itibariyle birbirine hiç benzemiyor. Türkiye o krize girdiğinde krizde başka bir ekonomi yoktu. Ticaret ortakları, finansman kaynağını kullandığı ekonomiler, hepsi sapasağlam ayaktaydı. Ayrıca Türkiye tek başına krize girdiği için IMF, Türkiye’nin kaybettiği GSYH tutarında destek verebilmişti.  

Avrupa aynı durumda değil. Her şeyden önce dünyanın birçok ülkesi ve Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamı krizin içinde bulunuyor. Avrupa’daki ekonomilerin ticaret ve finansman ilişkilerinin ağırlığı birbirleriyle olan ilişkilere dayanıyor. Diyelim ki İtalya mali disiplini sağlayabilmek için bütçe açığını kısmak ve onu yapabilmek için de kamu harcamalarını azaltmak istiyor. Bu durum hem İtalya içinde talebin kısılmasına hem de İtalya’nın öteki Avrupa ülkelerinden alacağı malların azalmasına yol açar. Ya da diyelim ki İspanya cari açığını düşürebilmek için ithalatını düşürmeye çabalıyor. Bu durumda öteki Avrupa ülkelerinin ihracatı düşer. İhracatı düşen öteki Avrupalı ekonomiler de ithalatı azaltmanın yollarını aramaya başlarlar. Böylece İtalya’nın bütçe açığını, İspanya’nın cari açığını düşürmek için aldığı önlemler dalga dalga bütün Avrupa ekonomilerinin benzer önlemlere yönelmesine yol açarak sıkıntıyı kıta çapında yaygınlaştırır ve Avrupa başlangıçtaki durumundan daha da kötü bir konuma gerilemiş olur.

Şu anda Avrupa’nın sorunu herhangi bir üye ülkede atılacak bir kısıntı adımının bütün Avrupa’yı etkilemesidir. O nedenle tek başına krize girmiş bir ülke için geçerli olabilecek mali disiplin, büyümeden fedakârlık, bütçe açığını düşürmek gibi reçeteler Avrupa için geçerli görünmüyor. Onun için de Avrupa’nın krizden çıkması öyle kolay ve kısa süreli bir konu değil. Bu sıkıntı uzun yıllar sürebilir.

Ülkelerin, siyasal birliği hedefleyerek önce mali birlik, sonra da ekonomik birlik oluşturmaları ve para birliğine geçmeleri herkese bir devrim gibi görünmüştü. Ne var ki bugün Avrupa Birliği’nin ve özellikle de Euro Birliği’nin geldiği aşamada bunun o kadar da iyi bir düşünce olmayabileceği tartışılıyor. Çünkü hepimiz biliyoruz ki bugün para birliği olmasaydı birçok Avrupa ekonomisinin sorunu devalüasyon aracılığıyla çözümlenebilirdi.

Küresel krize kadar dünyada Avrupa Birliği benzeri birlikler oluşabileceğini düşünürdüm. Şimdi tam tersini düşünüyorum. Federatif yapılar içinde kent devletleri oluşturmak daha akıllıca görünüyor. Bu kent devletleri çok daha esnek ekonomik yapılara sahip olabilirler. Krizler de büyümeden ve ülkeden ülkeye sıçramadan çözümlenebilir.  

25 Nisan 2012 Çarşamba

Ekonomik Büyümenin Geometrik Anlatımı


Yalnızca iki mal (A ve B) üreten bir ekonomi düşünelim. Bu iki maldan A malını dikey ve B malını yatay eksende gösteren aşağıdaki şekilde büyümeyi açıklayalım.

Eğer bu ekonomi bütün kaynaklarını A malı üretimi için seferber edecek olursa toplam 0A kadar A malı üretir ve B malı üretemez. Eğer tersi olur da bu ekonomi bütün kaynaklarını B malı üretimine tahsis ederse o zaman da 0B kadar B malı üretir ve A malı üretemez. Bu ekonomide yaşayanlar her iki mala da ihtiyaç duyuyorsa o zaman kaynaklar bu iki malın üretimi arasında paylaştırılarak tahsis edilecek ve ikisi de üretilecektir.

Ü1 bize bu ekonominin üretim imkanları eğrisini göstermektedir. Yani bu ekonomi hangi bileşimde bu iki malı üretirse üretsin büyümeyi gerçekleştirmeden Ü1’den ötede bir üretim yapamaz. Yani örneğin Z noktası bu ekonominin üretim imkanlarının dışındadır. Öte yandan Y noktası da bu ekonominin üretim imkanlarının altındadır ve kaynaklarını yeterince etkin kullanamadığını gösterir.

Kaynaklarını etkin kullanan bir ekonominin üretimi Ü1 eğrisi üzerinde bir noktada olacaktır. Örneğin X noktası böyle bir noktadır. Bu noktada bu ekonomide 0a1 kadar A malı ve 0b1 kadar B malı üretilmekte ve kaynaklar etkin biçimde kullanılmış bulunmaktadır. 

Şimdi yeni bir teknolojik buluşla bu ekonomide kaynakların daha etkin kullanılabildiği ya da verimliliğin arttığını ve A malı üretiminin 0a1’den 0a2’ye, B malı üretiminin de 0b1’den 0b2’ye yükseldiğini düşünelim. Bu durumda ekonominin üretim imkanları Ü1’den Ü2’ye ilerlemiş olacaktır. Ü2 daha fazla üretim demektir Çünkü 0a2 > 0a1 ve 0b2 > 0b1. Bu durumda ekonomi ((0a2 - 0a1) + (0b2 - 0b1)) kadar büyümüş olacaktır.

Bu ekonomide yalnızca A malı üretimi artsa ve Ü1 üretim imkanları eğrisi 0A'B şeklini alsa ya da yalnızca B malı üretimi artsa ve Ü1 eğrisi 0AB' şeklini alsa da ekonomi büyümüş olur.

  

23 Nisan 2012 Pazartesi

Ekonomide Önemli Devrimler


Bilinen ilk ekonomik devrim insanın büyük hayvanları avlamaya başlamasıyla ortaya çıktı. Av büyüdükçe her gün yeniden ava çıkma zorunluluğu ortadan kalktı ve insanlara başka işlere ayıracak zaman kalmaya başladı. Buna “artık zaman devrimi” diyoruz. Bu artık zamanda insan başka şeyler düşünmeye ve organize etmeye başladı ve sosyal evrimi hızlandı.

İkinci ekonomik devrim insanın toprağa yerleşmesiyle ortaya çıktı. O zamana kadar yalnızca tüketici olarak yaşayan insan toprağa yerleşip tarım yapmaya ve ehlileştirilmiş hayvanları kullanmaya başlayınca üretim yapar oldu ve doğasına yabancılaştı. Çünkü insanın doğası tüketmeye programlıydı. Başka hiçbir hayvanın üretim yaptığı görülmemiştir. Buna “neolitik devrim” diyoruz. Kitlesel tarım üretiminin o dönemdeki etkisi sanayi devriminin 19. yüzyılda yarattığı yarattığı kitlesel etkiye eşdeğerdi. Bu devrim insana daha fazla artık zaman sağladı. Bu gelişme yaklaşık 10 – 12 bin yıl öncesine tarihleniyor.

Üçüncü devrim küçük köy yerleşimlerinin zaman içinde büyüyerek ya da yakın köylerle birleşerek kentler haline gelmesi sonucu kent krallıklarının ortaya çıkmasıyla oluştu. Kent krallıkları birbirleriyle ticarete başladılar. Bu ticaretin en ünlüsü Asurluların Hititlerden önce Anadolu’da oluşturduğu Asur ticaret kolonileri arasındaki ticarettir. Bugünkü uluslararası ticaretin belki de ilk şeklidir. Buna da “serbest ticaret devrimi” adını veriyoruz. Yaklaşık olarak 4 bin yıl öncesine tarihleniyor.

Dördüncü devrim para benzeri bir değişim aracının ticarette kullanılmaya başlamasıdır. Ortadoğuda şekel adı verilen gümüş parçaları mal değiş tokuşunda para yerine kullanılmaya başladı. Örneğin Hititlerde 1 şekel 12,5 gram gümüş çubuklara eşitti. Hitit yasalarında yazdığına göre 1 şekele 1 koyun alınıyordu. Bu çubuklar alış verişi inanılmaz ölçüde kolaylaştırıyordu. Buna “para benzeri ölçü devrimi” diyoruz.   

Beşinci devrim ortaçağda manor denilen senyör ya da lord malikaneleriyle ortaya çıktı. Lordlar bazı toprakları çevirdiler ve oraları kendi toprakları ilan ederek içinde çalışan köylülerin üretimlerinin bir bölümünü kira bedeli olarak almaya başladılar. Böylece ücretli emek kavramı doğdu. Buna “ücretli emeğin doğuşu devrimi” diyoruz.

Altıncı devrim 19. yüzyılın ortalarına doğru buhar makinesinin atölye üretimine sokulmasıyla ortaya çıktı. Bu yeni buluş sonucu üretim verimliliği ve dolayısıyla üretim miktarı hızla arttı, sanayi ürünlerinde kitlesel üretim dönemi başladı. Buna da “sanayi devrimi” diyoruz.

Bütün bu devrimler boyunca ticaretin serbestliği, kurallara bağlanması, finansal akımların serbestleştirilmesi, kurallara bağlanması gibi birçok tamamlayıcı devrimlerin gerçekleştiğine değinmek gerekir.

Yedinci devrim küreselleşmenin ekonomik altyapısını hazırlayan “sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi” devrimidir. Parasal kaynaklar ülkeler arasında serbestçe dolaşır oldu.

Bu devrimlerin hemen her biri ortaya çıktıktan bir süre sonra, hukuk ve ekonomi altyapısı onlara uyum sağlayacak bir yapısal değişiklik gerçekleştirinceye kadar, ekonomik krizlere yol açtı. İçinde yaşadığımız küresel kriz sermaye hareketlerinin serbest kalmasının yarattığı değişime uygun bir hukuk ve ekonomi alt yapısının henüz oluşturulamamış olması nedeniyle sürüp gidiyor.           

Şimdiye kadar “emeğin serbest dolaşımı” gerçekleşmedi. 

21 Nisan 2012 Cumartesi

Avrupa Batar mı?


Yunanistan batar mı? Euro’dan çıkar mı? İspanya sallanır mı? İtalya bu durumdan çıkabilir mi? gibi sorularla boğuşurken birden kendimizi Euro bölgesi dağılır mı sorusuna yanıt ararken buluverdik.

Euro bölgesinin asıl sıkıntısı yüksek miktardaki kamu kesimi borçları, yüksek miktardaki bütçe açıkları ve bunların finansman sorunlarından kaynaklanıyor. Aşağıdaki tabloda Euro bölgesinin başlıca ekonomilerinin brüt kamu kesimi borç stoklarının ve 2012 yılındaki finansman ihtiyaçlarının GSYH’larına oranlarını sunuyorum (Oranlar için IMF, Fiscal Monitor, April 2012.
http://www.imf.org/external/pubs/ft/fm/2012/01/pdf/fm1201.pdf)    


Ülke
Brüt Borç Stoku / GSYH (%)
2012’deki Finansman İhtiyacı / GSYH (%)
Almanya
78,9
8,9
Fransa
89,0
18,2
İtalya
123,4
28,7
İspanya
79,0
20,9
Hollanda
70,1
14,9
Belçika
99,1
19,3
Portekiz
112,4
26,7
İrlanda
113,1
15,3
Yunanistan
153,2
IMF ve AB denetiminde
Türkiye
36,0
7,5


Almanya’yı bir kenara bırakırsak Euro bölgesinin önde gelen bütün ekonomilerinin hem borç yükü olarak hem de finansman bulma açısından ciddi sıkıntı içinde olduğunu görürüz. Örneğin İtalya, 2012 yılında GSYH’sının yüzde 30’una yakın bir miktarda finansman bularak vadesi gelen borçlarını ödemek ve bütçe açığını kapatmak zorunda. Bu borçların büyük bölümü vadesi gelen tahvillerin yenileriyle değiştirilmesi yoluyla yapılıyor olsa da yeni tahvillerin faizlerinin eskilerine göre arttığını ve yeni bir yük getirdiğini dikkate almak gerek. 

Bu ekonomilerin finansman ihtiyacını aslında geçmişte hep birbirlerinden karşıladıklarının unutulmaması gerekir. Örneğin İspanyol Hazinesi borçlandığında, çıkardığı tahvilleri kendi yurttaşları, bankaları ve kurumları dışında örneğin Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar alıyordu. Oysa şimdi Almanya hariç o ekonomiler de aynı şekilde borçlanmak durumundalar. Bir başka ifadeyle bu bölgeye Çin’den ya da gelişme yolundaki ekonomilerden kaynak girişi olmazsa sıkıntının çözümü kolay olmayacak. Düne kadar bu ekonomilerden gelişme yolundaki ekonomilere kaynak akıyordu şimdi bu akımın tersine dönmesi bekleniyor. Kuşkusuz bunun gerçekleşebilmesi için de faizlerin yükselmesi gerekiyor. 

Euro bölgesi bu açmazdan çıkabilir mi? Bu sorunun benim açımdan yanıtı evet çıkabilir şeklinde. Çünkü bu bölgedeki ülkeler arasındaki ticaret ve finans akımları oldukça eski bir tarihe dayanıyor ve bölgeyi toparlayabilecek kadar güçlü görünüyor. Ne var ki bu durumdan çıkış göründüğünden daha uzun bir süreye yayılabilir. 

Tabloya karşılaştırma amaçlı olarak Türkiye’yi de ekledim. Türkiye, Euro bölgesi ekonomileriyle karşılaştırılamayacak kadar rahat bir görünüm taşıyor. Buna karşılık finansman ihtiyacının önemli bölümünü bu ülkelerden sağlamak durumunda bulunduğu için görünümün rahatlığı kadar da rahat bir konumda olmadığını vurgulamak gerekiyor.  

19 Nisan 2012 Perşembe

Yalan Dünya


Yalan söylemek kötü bir şeydir. Daha kötüsü insanın kendi kendine yalan söylemesidir. Daha da kötüsü insanın kendi söylediği yalana kendisini inandırmasıdır.

Sovyet sisteminin yıkılışından sonra ve özellikle de 2000’lerin başından itibaren kapitalist sistem kendi kendine yalan söylemeye ve bu yalanlara inanmaya başladı. Oysa benzer yalanları Sovyet sisteminin uydurduğu ve kendisini inandırdığı söylenirdi hep. Denirdi ki aslında Rusya’nın ya da Polonya’nın GSYH’sı o kadar yüksek değil ama bunlar bir takım hayali hesaplamalarla sayıları şişirip kendilerini refah içinde göstermeye çalışıyorlar. Sonra Sovyet sistemi çöktü ve sayıların gerçekleri yansıtmadığı, aslında o sayıların söylediği bir refah düzeyinin o toplumlarda olmadığı anlaşıldı.

1990’lardan itibaren kapitalizm tek başına kaldı. 2000’lerden itibaren de kapitalist sistemi yönetenler bu yalnızlığı daha fazla hissetmeye ve denetim dışı kaldıklarını düşünmeye başladılar. Elbette ki denetimi yapan sosyalist ekonominin yetkilileri değildi. Ama halkın denetimi daha çok sistemler arası karşılaştırmalar yoluyla olurdu. Sovyet sisteminin çöküşüyle birlikte karşılaştırmalar hep aynı sistem içindeki ekonomiler arasında yapılır hale geldi.  

2000’ler, kapitalizmin, sanayi devrimi sırasındaki vahşi doğasına geri dönüş dönemidir. Bu dönüşü haklı gösterebilmek için sistemin daha hızlı ve adil büyüdüğünü pazarlamak gerekiyordu. Dünyanın GSYH’sı 1990’da 22, 2000’de 32 trilyon dolar iken 2012’de 72 trilyon dolar oluyor. Ne oldu da son 12 yılda dünya GSYH’sı yüzde 125 arttı? Türkiye’nin GSYH’sı 1990 yılında 202 milyar dolar, 2000 yılında 266 milyar dolar iken 2012 yılında 818 milyar dolara çıkıyor. 1990’dan 2000 yılına kadar yüzde 32 büyüyen GSYH ne oldu da 2000’den 2012’ye kadar yüzde 207 arttı?

Ülkelerin GSYH’ları kendi paraları cinsinden ve cari fiyatlar, yani o yıl piyasada geçerli olan fiyatlar, üzerinden hesaplanır. Dolayısıyla içinde enflasyon taşır. Doğrusu, bulunan bu GSYH değerini enflasyondan arındırarak, yani deflate ederek, hesaplamayı yeniden yapmaktır. Oysa bu böyle yapılmak yerine cari fiyatlarla bulunan GSYH, yıllık ortalama dolar kuruna bölünerek dolar cinsinden GSYH hesaplanıyor. Bu durumda dolar cinsinden açıklanan GSYH, enflasyon kadar şişirilmiş oluyor.

Bu hesaplama herkesin işine geliyor. Ülke daha zengin, kişi başına gelir ve dolayısıyla kişisel refah olduğundan daha yüksek görünüyor. Buna ek olarak GSYH’ya oranlanarak bulunan değerler de daha olumlu görünüyor. Örneğin borç stokunu (ağırlığı dış borç olduğu ve doğrudan dolarla hesaplandığı için) GSYH’ya bölünce daha düşük bir oran çıkıyor. Ya da cari açığı GSYH’ya bölünce sorun olduğundan küçük görünüyor. Böyle olunca siyasetçiler başarılı, ekonomi güçlü, borçlanma imkanları yüksek, bütçe açığı  ve cari açık düşük görünüyor. Bir çeşit yalan dünya.

Yüksek GSYH, geçtiğimiz 10 – 15 yılda ülkelerin daha kolay, daha düşük maliyetle ve daha uzun vadeli borçlanmasını sağladı. Aslında işin anahtarı da burada saklı bulunuyor. Rahat borçlanma siyasetçinin yüksek vergi alarak oy kaybına uğramasını önlüyor ama kamu maliyesinin de disiplinini bozuyor. Kapitalist dünyada borç stoklarının rekor düzeylere çıkmasının nedenlerinden birisi budur.  

Dünya bugün 72 trilyon dolar üreten bir dünya değildir. Ama öyle gösteriliyor. Olmayan bir refah artışı pazarlanıyor. Ve ne yazık ki bu olmayan refah artışı insanların olduğundan daha iyi konumda olduğunu düşünmesine ve davranışlarını ona göre biçimlendirmesine yol açıyor. Bu yalan dünya sağlam kamu maliyesinin yerine borçlanmayı, cari açık vererek onu finanse etmeye çalışmayı bu yolla da daha yüksek bir refahı sağlamaya neden oluyor. Bu yöntemler kısa vadede iyi görünse de uzun vadede sürdürülebilir değil. Bu yöntemlerle yaratılan yalan dünyanın sürdürülebilir olmadığını 2001 krizi bize, küresel kriz de bütün dünyaya gösterdi. Ama hala aynı yalanlara devam ediyoruz. Bu yalana devam ediyor olmamız bana krizden kurtulamayacağımız izlenimi veriyor.  

Kapitalist sistemin yöneticileri başkalarını ve asıl önemlisi kendilerini kandırmaktan vazgeçerse sistem, kriz üretmekten kurtulabilir.         

17 Nisan 2012 Salı

2012 Yılına İlişkin IMF Tahminleri


IMF, Dünyanın Ekonomik Görünümü (World Economic Outlook), Finansal İstikrar Raporu (Financial Stability Report) ve Mali Gözlem Raporu (Fiscal Monitor) raporlarını yayımladı ve tahminlerini açıkladı.

IMF, dünyanın 2012 yılında yüzde 3,5 oranında büyüyeceğini, dünya ticaret hacminin yüzde 4 artacağını tahmin ediyor. 1994 – 2003 arasında dünya büyümesi yüzde 3,4, 2004 – 2011 arasında ise yüzde 3,9 olmuş. Bu durumda 2012 gibi sorunlu bir yılda dünyanın yüzde 3,5 büyümesi hiç de kötü bir performans gibi görünmüyor. Buna karşılık 1994 – 2003 arasında yüzde 6,9, 2004 – 2011 arasında yüzde 5,8 oranında büyümüş olan ticaret hacminin 2012’de yüzde 4’e gerileyecek olması ciddi bir sıkıntıya işaret ediyor. Eğer bu tahmine uygun bir gerileme ortaya çıkarsa ihracata dayanan gelişime yolundaki ekonomiler açısından sıkıntı yaratacağını düşünüyorum.

2012 yılında ABD için tahmin edilen yüzde 2,1 oranındaki büyümenin gerçekleşmesi ABD ekonomisin yavaş da olsa toparlanmaya gireceği beklentisini yansıtıyor. Buna karşılık benzer bir toparlanma Avrupa için geçerli görünmüyor. IMF, Euro bölgesinin 2012 yılında yüzde 0,3 küçüleceğini öngörüyor. Gerçekten de gelişmeler gidişatın bu yönde olduğunu gösteriyor. Japonya için 2012 büyüme tahmini yüzde 2. 2011 yılında yüzde 0,7 küçülen Japonya eğer 2012’de yüzde 2 büyümeyi başarsa bile sonraki yıllar için IMF’nin tahminleri iyimser görünmüyor. IMF’nin Çin için büyüme tahmini yüzde 8,2. Geçen yıllara bakılırsa Çin için büyüme tahminleri 2012’de oldukça düşük kalıyor.   

Gerek ABD Merkez Bankası FED ve gerekse Avrupa Merkez Bankası ECB’nin uyguladığı büyük ölçekli parasal genişlemeye karşın enflasyon konusunda kaygı gerektirecek bir gelişme görünmüyor IMF raporundaki verilere göre. 2012 yılında gelişmiş ülkelerle ilgili enflasyon beklentileri şöyle: ABD yüzde 2,1, Euro Bölgesi yüzde 2, Japonya yüzde 0.

IMF’ye göre 2012 yılında kamu kesimi borç stokunun GSYH’ya oranı yani kamu kesimi borç yükü gelişmiş ekonomilerin çoğunda artmaya devam edecek. 2012 yılsonu itibariyle ABD’nin yüzde 107, İngiltere’nin yüzde 88, Portekiz’in yüzde 112, Japonya’nın yüzde 236, İtalya’nın yüzde 123, İrlanda’nın yüzde 113, Yunanistan’ın yüzde 153, Fransa’nın yüzde 89, Almanya’nın yüzde 79, Belçika’nın yüzde 99 oranında borç yüküne sahip olması bekleniyor.   

IMF’nin Türkiye için büyüme tahmini yüzde 2,3. Türkiye ile ilgili bir önceki tahminin yüzde 2 olduğunu düşünürsek IMF, Türkiye’ye 2012 yılı için biraz daha olumlu bakmaya başlamış demektir. Türkiye için 2012 yılında IMF’nin tahmin ettiği enflasyon oranı yüzde 10,6. Bu oranla Türkiye enflasyonda dünyada en üst sıralarda yer alıyor. En ciddi sorunlarımızdan birisi olarak gördüğümüz ve ekonomi politikasını uğrunda seferber ettiğimiz cari açığımıza ilişkin tahmin yüzde 8,8. 2011 yılında cari açığımız yüzde 9,9 olarak gerçekleşmiş ve tarihi bir rekora ulaşmıştı. IMF, 2012 yılında bu oranın 1,1 puan gerileyeceğini tahmin ediyor. IMF, Türkiye’nin toplam kamu kesimi brüt borcunun 2012 yılında yüzde 36 dolayında olacağını tahmin ediyor.   

2012 yılı için yapılan tahminler arasında en önemlilerinden birisi hangi ülkenin 2012 yılında ne miktar finansman ihtiyacı olacağına ilişkin tahmin. Buna göre en büyük finansman ihtiyacı Japonya’da. Japonya 2012 yılında GSYH’sının yüzde 59’u kadar finansmana ihtiyaç duyacak. Onu yüzde 28,7 ile İtalya, yüzde 26,7 ile Portekiz, yüzde 25,8 ile ABD, yüzde 21 ile İspanya, yüzde 19,3 ile Belçika ve yüzde 18,2 ile Fransa izliyor. Bu sıralama aslında öteki Avrupa ülkeleriyle devam ediyor ve bize Avrupa’nın 2012’de niçin zor durumdan çıkamayacağını da gösteriyor.

2012 yılında Türkiye’nin finansman ihtiyacının GSYH’sının yüzde 5,7’si borçların vadesinin gelmesinden ve yüzde 1,7’si de bütçe açığından kaynaklanmak üzere toplam yüzde 7,5 dolayında olacağı tahmin ediliyor. Buradan ve OVP’deki 847 milyar dolarlık GSYH tahmininden hareketle Türkiye’nin 2012 yılında 55 – 60 milyar dolar dolayında bir finansman ihtiyacı olacağını tahmin edebiliriz.

Önümüzdeki aylar dünya için ama özellikle de Avrupa için giderek daha zor bir görünüm alıyor.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Yalnızca Erguvanlar Kaldı


Çocukluğumun Ankara’sından hatırladığım iki tuhaf şey var. Birisi sokağımızdaki büyük erguvan ağacı, öteki de leylak ağaçları. Ne erguvan çiçeklerinin rengi ne de leylakların kokusu uyuşurdu o zamanlar doğu bloku başkentlerine benzeyen Ankara’nın ağır havasıyla. Ama erguvan çiçekleri bu uyuşmazlığa aldırmadan, kısacık bir süre için bile olsa, o ağır havalı kente, inanılmaz bir güzellik katmayı sürdürürlerdi inatla. 

Sokaktaki büyük erguvan ağacı bütün bir yıl öyle sakin, sessiz durur, sonra birden aykırı renklerini sergileyen çiçeklerini açıverirdi baharda. Ciddi bir ortamda ayıp bir şey söylemiş bir çocuğa benzerdi o haliyle. Hangi gün çiçek açacağına iddiaya girerdik. Bazen iddiayı kimin kazandığını bile anlayamadan kaybolur giderdi çiçekleri. Leylaklar da erguvan çiçekleriyle aynı anda açardı. Yanlarından geçerken insanın genzini yakacak kadar yoğun kokarlar ve sanki erguvan ağacının kokmayan çiçeklerinin kusurunu örterek onun başkaldırısına eşlik ederlerdi. 

Ankara’nın doğu bloku ülkelerinin başkentlerine benzediğini bilmezdim o zamanlar. Çünkü doğu bloku başkentlerini bilenimiz olmadığı gibi, o zaman oralarda egemen olan sistemin koyduğu yasaklar nedeniyle doğru dürüst resimlerini bile görmüşlüğümüz yoktu. Çocukluğumdaki Ankara’nın doğu bloku başkentlerine benzediğini anladığım sıralarda Ankara çoktan ortadoğu ülkelerinin başkentlerine benzemeye başlamıştı.  

Şu sıralar çiçek açtıkları için nerede bir erguvan ağacı görsem basıyorum frene ve duruyorum. Arkamdan korna çalanlara hiç aldırmadan İstanbul’un her geçen gün çirkinleşen çevresine meydan okurcasına aralardan bir yerlerden fırlayıp çiçek açmış olmalarına şaşkınlıkla bakakalıyorum. Nerede bir erguvan ağacı görsem bir başkaldırı eylemi geliyor aklıma. Sanki kentin o giderek yok olan çeşitliliğini sürdürmeye çabalayan gizli bir örgütün üyeleri gibi aynı anda bir yerlerde çiçek açıyorlar. Ankara’dayken de öyle düşünürdüm. Bir yerlerden erguvanlar açar, kentin gri tonlarını renklendirir, adeta tekdüzeliğe meydan okur, çiçeklerinin olağanüstü rengini bir başkaldırı destanı gibi gözlerimizin içine sokardı.

İstanbul’da çok sık görmeye başladım erguvan ağaçlarını. İstanbul’un meydanlarına yapılan o ucube demirden ağaçları içlerine sindirememiş olsalar gerek ki protestoyu güçlendirmek için giderek çoğalıyorlar sanki. Kısacık süreli bir protesto bu. Hepsi hepsi onbeş, yirmi gün. Sonra kaybolup gidecekler. Yani bütün o başkaldırı yalnızca onbeş yirmi gün sürecek. Sonra yine o kimin, niçin yaptırdığı anlaşılamayan çirkin, demirden ağaçlarla kalacağız orta yerde.

Her gördüğünüz yerde durup bakın erguvanlara. Çünkü yalnızca onlar kaldı çirkinleşen, tekdüzeleşen çevreye başkaldırıyı inatla sürdüren.


(Bu yazı ilk kez 26.04.2004 de Radikal’de yayımlandı. Yazıda geçen Ankara’daki sokağın adı Adakale sokaktır. O zamanlar Adakale sokakta apartmanlar yoktu,  ikişer katlı, bahçe içinde evler vardı. Biz Adakale sokağın Ziya Gökalp Caddesi ile Sakarya Caddesi arasında kalan bölümündeki o evlerden birinin giriş katında kirada otururduk.) 

14 Nisan 2012 Cumartesi

Yengeç Zamanı


Eğer uçsuz bucaksızmış gibi duran ufka dalıp gitmez ya da birbiri ardına öndekinin gölgesiymiş gibi sıralanmış dağların gizemli görünümüne kapılmazsanız onu görmemeniz olanaksız.


Islak kumların ortasındaki deliğinden çıkıyor, şöyle bir havaya dikiliyor, makaslarını sanki havayı kesecekmiş gibi iki yana açarak yukarı kaldırıyor, sonra hızla önce sola, sonra sağa yan yan yürüyor. Yürümek ne kelime, sanki uçuyor. Dikkatlice bakmazsanız güçlü esen rüzgârın önüne katılmış uçuyor sanabilirsiniz. Öyle yuvasından efelenerek çıkışına bakmayın siz, aslında en ufak bir şeyden tedirgin olunca uçarcasına dönüp hemen yuvasına sığınıyor.

Sözünü ettiğim küçücük bir kum yengeci. Dalgaların etkisini yitirdiği, ama ıslatmaya devam ettiği yerde sanki boruyla açılmış gibi bir yuvası var. Yaklaşıp baktım. Ben yaklaşınca o hemen yuvasına saklandı. Yuvanın dibi görünmüyor. Oldukça derin olsa gerek. Herhangi biri yuvasının yakınına geldiğinde ya da dalgalar oraya kadar ulaştığında yuvasına girip, derinlere saklanıyor. Önce anlayamadım niçin dalgalardan kaçıp yuvasına saklandığını. Çünkü suda yaşıyor yengeç. Ayrıca dalgalar geldiğinde yuvasına saklansa da dalgalar gelip yuvasının içine kadar giriyor. Hatta yuvasının üstü kapanıyor bir süre. Yani sudan tam olarak kaçamıyor. Dalgalar çekildikten bir süre sonra üstü kumlarla kapalı, ama hala yuva olduğu belli olan yerde bir kıpırdanma başlıyor. Sonra kum taneleri iki yana devriliyor ve yengeç yine çıkıyor dışarı. Yine aynı efelenme.  Makaslarını önce iki yana açıyor, sonra sanki havayı kesecekmiş gibi yukarı sallıyor. Biraz önce dalgalardan kaçan o değilmiş de başkasıymış gibi sanki. Öylesine cesur, öylesine mağrur. Aslında dalgalardan kaçmasının nedeni sürüklenme korkusu. Dalgalar öylesine güçlü ki koca koca insanları çekip sürüklüyor. Böyle ufacık bir yengeci sürüklememesi mümkün değil. Oysa o karada olmak istiyor. Karada olacak ama hafif ıslak bir zeminde. Çünkü ıslak olmayan kum ateş gibi yanıyor.

Yuvasını her terkedişinde son derecede hızlı bir aranma içinde görünüyor. Yiyecek bir şeyler arıyor. Ne yer bir yengeç? Bu konudaki bilgimin yeterli olmadığını anlıyorum düşününce. Yengeçlerle ilgili olarak izlediğim belgesel filmleri gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Boşuna çaba, hiçbir şey hatırlamıyorum. Bitki mi yerler? Yoksa balık ya da deniz böcekleri gibi şeyler mi? Yoksa hepsini mi? Bu kum yengeci sanki kumdaki böcekleri kolluyor gibi. Açlık bir yandan, üzerine basılma tehlikesi bir yandan, dalgaların onu alıp sürüklemesi tehdidi öbür yandan. Bunların hepsi bir araya gelince yengecin zamanı çok değerli hale geliyor. Kısacık bir süre içinde bir şeyler bulup yemesi ve açlığını gidermesi gerek. Onun için yuvasından çıkar çıkmaz başlıyor uçar gibi bir sağa bir sola koşturup durmaya. Böylesine kısıtlı bir zaman diliminde yaşamını sürdürmeye çalışıyor yengeç. Bu kısıtlı süreye ben “yengeç zamanı” adını aktım. Kısacık dilimler halinde ve büyük tehditler altında yaşanmış özgürlük anları bunlar. Birbirine eklendiğinde uzunmuş gibi görünebilir ama her birini bağımsız olarak aldığınızda kısacık süreler.

Yengecin özgürlüğünü kullandığı süreler yani yengeç zamanı çok kısıtlı. Ama insanın özgürlüğünü kullanabildiği zamanlardan az değil. Çünkü, doğanın kurallarının yanısıra kendi kendine uyguladığı, doğada olmayan bazı kuralları var insanın. Giyiminden tutun davranışına kadar. Bunlarla yaşamayı özgürlüğün kısıtlanması olarak algılarsanız bizim özgürlük zamanımız yengeç zamanından fazla değil. Hele bunlara bir de düşünce kısıtlarını eklerseniz özgürlüğümüz neredeyse yalnızca rüyalarımıza kalıyor.  
    
(İlk kez 17.07.2005 tarihinde Radikal'de yayımlandı.)

12 Nisan 2012 Perşembe

Magna Carta Libertatum


İngiltere kralı Yurtsuz John (1166 – 1216) Fransızlara kaybedilen toprakları geri alabilmek için ordusunu ve onun için de mali sistemi güçlendirmesi gerektiğini düşünerek vergileri büyük çapta artırdı. Bu yeni düzenlemeyle güçlendirdiği ordusuyla Fransa kralı II. Philip’le yeniden savaşa girdi. 1214 yılında Bouvines savaşını kaybederek yenilmiş ordusuyla İngiltere’ye döndü. Dönüşünde baronların ve diğer soyluların başkaldırısıyla karşılaştı. Başkaldırının nedeni kralın getirdiği ağır vergiler ve diğer yükümlülüklerdi.

1215 yılında İngiliz soyluları, kral Yurtsuz John’a Magna Carta Libertatum’u (Büyük Özgürlük Belgesi) imzalattılar. Bu belgeyle kralın sonsuz görünen yetkileri sınırlanıyor, monarşiden meşruti monarşiye geçilmiş oluyordu. Her ne kadar daha çok soyluların krala karşı haklarını korumayı amaçlasa da birçok siyaset bilimi uzmanı Magna Carta’yı demokrasinin ilk adımı olarak kabul eder.   

Magna Carta’nın belki de en önemli maddesi 39. maddesidir: “Özgür kişiler ülke kanunlarına göre yasal bir biçimde yargılanıp hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden mahrum bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi biçimde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”

Bundan yaklaşık 3500 yıl önce bu topraklarda yaşayan Hititler, hukuk alanında büyük bir devrime imza attılar. O zamana kadar ortadoğuda geçerli olan Babil kralı Hammurabi’ye ait kısas hukukunu tazminat hukukuyla değiştirdiler. Aynı zamanda başkent Hattuşa’da Panku adı verilen bir soylular meclisi kurdular. Bu meclis krala danışmanlık yapıyordu. Panku, Magna Carta’dan yaklaşık 2700 yıl önceki bir tarihte kurulmuştur. Hititlerin getirdiği tazminat hukuku anlayışı 3500 yıldır hukuk yaklaşımının temelini oluşturuyor.  

Magna Carta’daki ifadeleri kanunlarımıza, Anayasa’mıza yazmış olsak bile uygulayamıyoruz. Hitit hukuk devriminin temelini oluşturan tazminat hukuku sistemini kabul etmiş olsak da kısas hukukunu kafamızdan çıkarıp atamıyoruz. Bunun nedenlerini ve çözümlerini tartışacağımız yerde belki de hiç uygulamadığımız Anayasa’yı değiştirmeyi tartışıyoruz. İngiltere 800 yıl önce yazılmış ve bugüne gelene kadar yüzlerce, binlerce içtihatla geliştirilmiş gelenek hukukuna dayalı anayasasını değiştirmeyi düşünmüyor ve uyguluyor, ama biz neredeyse yönetmelik gibi düzenleyip aklımıza gelen her şeyi yazdığımız ama hiçbir maddesini doğru dürüst uygulamaya çalışmadığımız anayasayı değiştirmeye uğraşıyoruz.

Ben bütün dünyada Türkler kadar çok sayıda kanunu olan ve kanunlarını Türkler kadar sık değiştiren başka bir toplum görmedim, duymadım. Ona karşın kanunların en az geçerli olduğu ülke Türkiye. Bizde kanunlar sanki uyulmasın ve uygulanmasın yalnızca gözdağı versin diye çıkarılmış gibidir. “Osmanlı’nın yasağı üç gün sürermiş” sözü aşağı yukarı bizim kanunları uygulama tarzımızın özeti gibidir.   
   
Asıl olan anayasayı değiştirmek değil onda yazılanları uygulayabilmektir. Yoksa her iktidara gelen eski Anayasa’yı kötüler ve değiştirmeye girişir.


Günümüze gelmiş 4 kopyası bulunan Magna Carta Libertatum British Library'de sergilenmektedir.


10 Nisan 2012 Salı

Yumuşak İniş Başladı mı?



Şubat ayı sanayi üretimi açıklanınca yumuşak inişin başlayıp başlamadığı tartışmaya açıldı. Yumuşak veya sert inişin ne olduğu konusunu hatırlamak isteyenler şu yazıma bakabilirler   

Öncelikle sanayi üretim oranlarının ne anlama geldiğini kısaca hatırlatalım.
Sanayi üretim endeksi, TÜİK tarafından 2005 yılı üretimi 100 olarak alınmak suretiyle, her ay 4850 işyerinden Aylık Sanayi Üretim Anketiyle derlenen verilere dayanılarak hesaplanmaktadır. Türkiye’de sanayi sektöründeki kuruluşlar üç alt sektörde sınıflandırılmış bulunuyor. Bu alt sektörler ve toplam üretim endeksi içindeki ağırlıkları şöyledir: (1) İmalat sanayi sektörü (yüzde 85,85), (2) Elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretim ve dağıtımı alt sektörü (yüzde 10,55), (3) Madencilik ve taşocakçılığı sektörü (yüzde 3,60.) Endekste bu üç kategoride yer alan toplam 1382 madde kapsanıyor.    

TÜİK, Şubat ayı sanayi üretim endeksini açıkladı. Aşağıda 2011 yılının Ocak ayından bu yılın Şubat ayına kadar olan aylık sanayi üretim endeksi değişimlerini grafik olarak sunuyorum.


Yukarıdaki grafik bana 2011 yılının Ocak ayı ile Ağustos ayı arasında sanayi üretiminin yumuşak iniş yaptığını, ardından 2011 yılsonuna kadar yeni bir çıkış ve durgunluk yaşadığını, 2012 yılbaşında sert bir düşüş yaşadığını ama Şubat ayında yeniden çıkışa geçtiğini söylüyor. Bir tek aya bakarak sanayide yumuşak inişin başlayıp başlamadığına karar vermek anlamlı görünmüyor. Mart ve Nisan ayları resmi çok daha net görmemizi sağlayacak.

Merkez Bankası Şubat ayı ödemeler dengesi sonuçlarını açıkladı. Ödemeler dengesine ve özellikle de cari dengeye bakınca yumuşak inişe geçildiği daha net görülebiliyor. Cari açık konusunda hesaplama yöntemiyle ilgili bilgilerini tazelemek isteyenler şu yazıma bakabilirler: http://www.mahfiegilmez.com/2012/02/cari-ack-dersi.html 

Aşağıdaki grafik 2005 ile 2012 yılı (Şubat ayı) arasındaki 12 aylık bazda cari açığın GSYH'ya oranını gösteriyor. 



Şubat ayında 12 aylık bazda cari açık  ilk kez mutlak miktar olarak da bir önceki ayın altında gerçekleşti ve 75,3 milyar dolara geriledi. Bu miktarın yılsonunda aynı kalacağını ve 2012 yılının GSYH’sının OVP’de tahmin edildiği gibi 847 milyar dolar olacağını varsayarsak cari açık / GSYH oranı yüzde 8,9 olacak demektir. Ki bu oran 2011 yılındaki yüzde 9,9’dan 1 puan düşüktür. Eğilimin bu şekilde devam etmesi halinde bu miktarın 10 milyar dolar daha düşerek 65 milyar dolar dolayına gelmesini ve cari açık oranının yüzde 7,5 ile 8 arasında bir yere yerleşmesini bekliyoruz. 

Cari açıktaki gerileme asıl olarak ithalattaki gerilemeden kaynaklandığı için bu yıl geçen yılki kadar ithalde alınan KDV tahsil edilemeyecek. Büyüme de geçen yılki kadar yüksek olmayacağı için büyük ölçüde dolaylı vergilere dayanan vergi sitemimiz geçen yılki performansını bu yıl büyük olasılıkla sergileyemeyecek. Bunun sonucunda da bütçe açığımız geçen yılki kadar düşük olmayacak. 

Yapısal reformları yapmadığımız sürece finansman sistemimiz cari açık ile bütçe açığı arasında gidip gelmeye devam edecek. 




Ömer Hayyam


Düşüncelerimi en çok etkileyen filozoflardan birisidir Ömer Hayyam. Ezberletilen şeylere başkaldırmayı, ya öyle değilse diye sormayı, merak etmeyi bir ölçüde ondan öğrendim çocuk yaşımda.

Ömer Hayyam 1048’de İran’ın Nişabur kentinde doğmuş, 1131’de ölmüş. Selçuklu sultanları Alparslan ve Melikşah’ın vezirliğini yapmış olan Nizamül Mülk ve Haşhaşiler’in lideri olan Hasan Sabbah ile aynı medresede eğitim gördüğü sanılıyor. Çadırcı anlamına gelen "Hayyam" takma adını babasının çadırcılık yapmış olmasından dolayı almış. Matematik ve astronomi konusunda dünyanın önde gelen bilim adamları arasında yer almış, dünyanın ilk rasathanesini kurmuş.

Evreni ve yaratılışı yorumlamak konusunda içinde yetiştiği kültürün egemen anlayışına karşı çıkmış, akıl yürütmelerini son derecede çarpıcı rubailerle aktarmış.

Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
Ceyhun nehri kanlı gözyaşımızdır bizim;
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.

Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!

Cennette huriler varmış, kara gözlü;
İçkinin de ordaymış en güzeli.
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.

Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.

Bugün bile kendisine ezberletilenlere karşı çıkamayan milyonlarca insanın var olduğu bir dünyada bundan neredeyse bin yıl önce “Ben düşündükçe var dünya ben yok o da yok” diyebilmek ya da cennetin de cehennemin bu dünyada olduğunu söyleyebilmek bana hep çok önemli göründü. Bugün belki daha da önemli görünüyor.  

İnanç kabulle, bilim merakla başlar. Ömer Hayyam merak ediyor, soru soruyor ve o soruların yanıtlarını arıyordu. Onun için de en büyük şairler arasında olduğu kadar en büyük bilim adamları arasında yer alıyor. 

8 Nisan 2012 Pazar

Türk Hava Yolları Havasını Kaybediyor



THY, 1980'li yıllarda büyük bir atılım içine girdi. Önce kalkışlardaki gecikmeler giderildi, sonra filo yenilendi, uçak içindeki hizmet kalitesi yükseltildi, o zamana kadar kimsenin hayal etmediği bir gelişme ortaya çıktı. Bu biçimde başlayan gelişme 2000'lerde doruk noktasına ulaştı. Özellikle havaalanlarının yenilenmesi ve işletmelerinin özel kesime devredilmesiyle müthiş bir ivme yakalandı. THY, Avrupa'nın en iyi havayolu işletmesi konumuna yükseldi, hepimizin gururu oldu.


Ne var ki son bir yıldır bu ivmede ciddi bir düşüş başladı. Uçakların kalitesi, uçak içindeki hizmetin kalitesi, yemeklerin kalitesi hala en üst düzeyde bulunuyor. Ama ne yazık ki uçakların kalkış saatlerindeki dakiklik kaybolup gitti. Önce 15 dakikalık gecikmelerle başlayan bu sorun sonra yarım saate çıktı, şimdilerde 1 saat ile 1,5 saat arası gecikmeler yaşanır oldu. Uçağa binmek üzere havaalanına gelenlerin en fazla duyduğu anons: "Tarifeli uçağın alanımıza geç inmesinden dolayı uçağın kalkışı şu kadar dakika gecikmelidir" anonsu olmaya başladı.


Geçen hafta sonu Antalya'ya giderken uçağımız için yarım saat gecikme anons edildi. Gerçekten yarım saat gecikmeyle uçağa aldılar ama bu kez de bir saat uçağın içinde bekledik.
 İşin tuhafı Türk insanının bu tür gecikmelere kendi kendine söylenmekten başka tepki göstermemesi. Yabancılar ve bağlantılı uçuşlara yetişmeye çalışanlar en fazla tepkiyi gösteriyorlar. 


Antalya'dan dönüşte yarım saatlik bir gecikmeyle kalktık ama bu kez de İstanbul'a inemedik. Yarım saat havada tur attıktan sonra inmemize izin verildi. Böylece normal iniş saati bir saat sapmış oldu. Bağlantılı uçağını kaçıracağını söyleyen birkaç yolcu dışında hiç kimseden bir tepki gelmedi. Demek ki organizasyon bozukluğundan kaynaklanan hataları kader olarak kabul etmek Türk toplumunun kaderi haline gelmiş. Tabii kimseden ciddi tepki gelmeyince bu sorunu giderme yolunda da bir çaba bulunmuyor. THY kabahati  havaalanı işletmesine, havaalanı işletmesi de THY'ye atıyor, biz de kabahatliyi aramaktan sıkılıp kaderimize küserek ve gideceğimiz yere vardığımıza şükrederek yola devam ediyoruz. 


Aslına bakarsanız sorun bu aşamaya gelince bu sorunun THY’nin sorunu mu yoksa havaalanı işletmesinin sorunu mu olduğu sorusu ortadan kalkıyor. Herkes sorunun THY’de olduğunu düşünüyor, çok az kişi havaalanında sorun olduğunu öne sürüyor. Yaptığım sözel anketler bana bunu gösterdi.   


Saat 17.20 de kalkacağını söyleyen ve insanları saat 15.30 da havaalanında olmaya davet eden bir havayolu işletmemiz var ve uçak 19.00 da kalkıyor. Üstelik bu her gün adeta rutin hale gelmiş bir durum olarak tekrarlanıyor. Bu bir kader değil organizasyon hatasıdır.

Eğer alanlar yetmiyorsa yetene kadar uçuşların sayısını azaltmak gerekir. THY, görebildiğim kadarıyla altyapıdaki büyümeden daha hızlı büyümüş ve havayolu işletmeciliğinin altından kalkamaz hale gelmiş. Rötar, bir sefere bilemediniz iki sefere özgü bir durumdur. Süreklilik kazanmışsa uçaklar artık tarifeli sefer olmaktan çıkıp charter seferi yani tarifesiz sefer yapar hale gelmiş demektir. 

En kısa sürede önlem alınmazsa THY'nin yıllar ve paralar harcayarak geldiği bugünkü konumunu ve havasını yitirmesi yakındır. Türk Hava Yolları havasını kaybederse geriye Türk Yolları kalacak ona göre. 

7 Nisan 2012 Cumartesi

Teşvik Politikası ve Cari Açık


Hafta içinde yeni teşvik sistemi açıklandı. Böylece uzun süredir beklenen önlemler kamuoyunun bilgisine sunulmuş oldu.

Ekonomi politikasının iki temel alt politikası var: Maliye politikası ve para politikası. Maliye politikası 6 alt politikadan oluşuyor: Gelir politikası, harcamalar politikası, borçlanma politikası, dış ticaret politikası, teşvik politikası ve destekleme politikası.

Teşvik politikası üç biçimde uygulanabiliyor: Bir bölge teşvik ediliyorsa bölgesel teşvik, bir sektör teşvik ediliyorsa sektörel teşvik, bir ürün teşvik ediliyorsa ürün teşviki söz konusu oluyor.

Teşvik politikası daha çok devletin ya alması gereken bir vergi, prim vb gibi gelirden vazgeçmesi ya da yapması gerekmeyen bir harcamayı yapması biçiminde ortaya çıktığı için gelir ve harcamalar alt politikalarının devamı gibi de kabul edilebilir.

Açıklanan teşvik sisteminde bütün teşvikler mevcut. Yeni sistem hem (başta doğu ve güneydoğu bölgesi olmak üzere) bölgesel teşviki, hem bazı sektörlerin teşvikini (turizm, eğitim) hem de bazı ürünlerin teşvikini (rüzgâr tünelleri, stratejik ürünler) kapsamak suretiyle bu alt politikayı en geniş anlamda uygulamayı hedefliyor.

Türkiye uzunca bir süredir cari açık ve bu açığa finansman bulma sıkıntısını yaşıyor. Üstelik bu sıkıntı tüketim malları ithalatından kaynaklanan bir sıkıntı değil. Sıkıntının kaynağı başta enerji olmak üzere hammadde, aramalı ve sermaye malı ithalatının yüksekliği. Bu da hem iç hem de dış pazar için yapılan üretim için gerekli olan girdileri ifade ediyor. Dolayısıyla bu ithalatın kısılması üretimin de kısılması anlamına geliyor. Bu durumda yapılacak tek şey benim uzun süredir söylediğim "geçici ve kısmi ithalat ikamesi" uygulamak. Yani ithal edilen malların birkaç yıllık bir süre içinde içeride dış dünya fiyatıyla rekabet edebilecek biçimde üretilmesinin teşvik edilmesini sağlamak. Burada kritik olan iki konu var: (1) Bu teşvikin geçici olması, yani en fazla 5 yılda hedefe ulaşılmasının esas alınması ve örneğin 5 yıl sonra kendiliğinden ortadan kalkması gerek. (2) Bu teşvikin kısmi olması, yani gerçekten dış dünyadaki fiyatlarla rekabet etme olasılığı olan ürünlerin teşvik edilmesi gerek.

Bölgesel ve sektörel teşvikler için fazlaca diyecek bir şey yok. Bunlar olumlu görünüyor. Özellikle güneydoğu ve doğu Anadolu için getirilen teşvikler yerinde görünüyor. Bence en önemli sorun cari açıkla ilgili olarak getirilen ürün teşviklerinin ayrı bir paket biçiminde düzenlenmemiş olmasıdır. Cari açığın düşürülmesine yönelik teşvikler ayrı bir pakette getirilmeli ve yürürlükten otomatik kalkma tarihi olarak da 2017 yılı konulmalıydı. Bunlara ek olarak cari açığı düşürme amacıyla yapılan teşvik uygulamasında amaç ürün fiyatlarını ithal malın fiyatı düzeyine düşürmek olduğuna göre bu amaca yönelik olarak gelişmeler firma  bazında sürekli denetlenmelidir. Eğer maliyetler teşvike karşın düşmüyor ve düşeceğine ilişkin bir eğilim de saptanamıyorsa sürenin sonu beklenmeden o firmaya yapılan teşvik kaldırılabilmelidir.   

Eğer cari açıkla ilgili teşvikler genelleşir ve kalıcı olursa bu bizi 1980'lere kadar uyguladığımız rekabetten uzak ithal ikamesi modeline geri götürür. Türkiye 40 yıl ithal ikamesi uygulamış son 30 yılda da bundan kurtulmaya çalışmıştır. Bir daha aynı modele dönmenin anlamı yoktur.

Sektörel ve bölgesel teşvikler uzun süreli olabilir. Çünkü bölge ve sektörlerin birbirine eşitlenmesi zaman alabilir. Ama cari açığı dengeleyeceğiz diye getirilecek teşvikler kalıcı hale gelirse ithal ikameciliği hortlar ve tüketicinin aleyhine olur.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Üretmeden mi Tüketiyoruz?


GSYH üç farklı yöntemle hesaplanıyor: Üretim, harcamalar ve gelir yöntemi ile. Bunların denklemlerini yazalım:

Üretim yöntemiyle GSYH: Y = Ap + Ip + Sp + o
Y= GSYH
Ap = Tarımsal nihai üretimin piyasa değeri  (elmalar, armutlar, domatesler vb)
Ip = Sanayi üretiminin piyasa değeri (otomobiller, buzdolapları, su boruları vb)
Sp = Hizmet üretiminin piyasa değeri (taşımacılık, bankacılık, müteahhitlik vb)
o = İstatistik hatalar vd.

Harcamalar yöntemiyle GSYH: Y = C + I + G + (X – M) + o
Y = GSYH
C = Özel nihai tüketim harcamaları
I = Özel kesimin yatırım harcamaları
G = Devletin tüketim, yatırım ve transfer harcamaları
X = İhracat
M = İthalat
o = İstatistik hatalar vd.

Gelir yöntemiyle GSYH: Y = w + i + r + p + o
Y = GSYH
w = Ücret gelirleri (emeğin karşılığı)
i = Faiz gelirleri (sermayenin karşılığı)
r = Rant (doğal kaynakların karşılığı, kira)
p = Kâr (Girişimciliğin karşılığı)
o = İstatistik hatalar + Milli gelirle GSYH arasındaki ekler.

Bu üç hesaplama GSYH’nın reel ekonomi açısından hesaplanmasını gösteriyor. İşin bir de parasal açıdan görünümü var:
MV = PQ

M = Para arzı (ekonomide o anda bulunan para miktarı, genellikle M2 kullanılıyor.)
V = Paranın dolanım hızı (yani her bir para biriminin bir yılda kaç kez kullanıldığı)
P = Fiyatlar genel düzeyi
Q = Fiziksel malların üretim miktarı

Bu denklemde PQ bize Y’yi yani GSYH’yı vereceğine göre denklemi şöyle yazmamız mümkün:
Y = MV

Bunların hepsi Y’ye eşit olduğuna göre birbirine de eşittir:
Y = Ap + Ip + Sp + o = C + I + G + (X – M) + o = w + i + r + p + o = MV
  
Gelelim GSYH içindeki paylara (paylar tam sayıya yuvarlanmıştır.)

Y = Ap + Ip + Sp +o
Toplamdaki Payı (%)
Tarım (Ap)
8
Sanayi (İnşaat dahil) (Ip)
25
Hizmetler (Sp)
56
Diğerleri (o)
11


Y = C + I + G + (X – M)
Toplamdaki Payı (%)
Tüketim (C)
71
Yatırım (I)
20
Devlet Harcamaları (G)
18
İhracat
24
İthalat (eksi)
33

Gelir yöntemiyle GSYH hesaplaması en son 2006 yılında yayımlanmış sonraki yıllar yayımlanmamış bulunuyor. Eski serilerde benim sunduğum biçime uygun bir ayrım olmadığı için GSYH’daki ücret, faiz geliri vb paylarını gösteren tabloyu sunamıyorum.  

Paylara ilişkin yorum:
Türkiye, ağırlıklı olarak hizmet sektöründe yani ticaret, bankacılık, müteahhitlik, taşımacılık gibi sektörlerde üretim yapmaktadır. Sanayi üretimi ve inşaat sektörü üretimi toplam GSYH’nın yalnızca dörtte biri düzeyindedir. Tarım kesimi üretimi toplam üretimin yalnızca yüzde 8’i düzeyinde bulunmaktadır.

Türkiye, tüketim ağırlıklı büyümektedir. Devlet harcamalarının büyük bölümünün de tüketim olduğunu düşünürsek tüketim harcamalarının ağırlığı yüzde 80’lere ulaşmakta, yatırım harcamaları geride kalmaktadır.

İnsanların çoğu, üretim dendiğinde otomobil, bina, buzdolabı, televizyon gibi gözle görülür malların üretimi anladığı, bankacılık gibi hizmetlerin bir üretim olduğunu düşünmediği için bu tabloya bakarak Türkiye’nin üretmeden tükettiği kanısına varmaktadır.

Türkiye’nin dünyadaki yeri:
Türkiye 772 milyar dolarlık GSYH’sı ile dünya sıralamasında 17. sırada, 10.444 dolarlık kişi başına geliriyle de 55. sırada yer alıyor. Yani Türkiye ülke olarak zengin ama içinde yaşayan bireylerin orta gelir düzeyinde olduğu bir ekonomi görünümünde bulunuyor.

Sektör paylarının durumu:
Ülkelerin gelişme süreci içinde üretimin tarımdan önce sanayiye sonra hizmetler sektörüne kayması doğaldır. Ne var ki bizde bu süreç farklı gelişmiş üretim tarımdan sanayiye değil ağırlıklı olarak hizmetler sektörüne kaymıştır. Ayrıca bu geçiş sırasında istihdam hala tarımda ağırlıklı olarak yer almaya devam etmiştir. Gelişmiş ülkelerde tarımın payı ile birlikte tarımda istihdam edilen nüfus da yüzde 5 – 10 aralığına düşmüştür.   

3 Nisan 2012 Salı

Türkiye Son On Yılda Ne kadar Büyüdü?


GSYH üç ayrı yöntemle hesplanıyor: Üretim yöntemi, harcamalar yöntemi ve gelir yöntemi. Harcamalar yöntemiyle GSYH şu denklemle hesaplanıyor:
Y = C + I + G + (X – M)
Y = GSYH
C= Özel nihai tüketim harcamaları
I = Özel kesim yatırım harcamaları (Özel kesim yatırımlarının içine bir de stoklardaki değişimleri eklemek gerekiyor. Bu da stoklardaki malların artmasını veya eksilmesini gösteriyor.)
G = Devlet harcamaları (tüketim + yatırım)
X = İhracat
M = İthalat
Yani bir yıl içinde yapılan bu harcamaları topladığımızda o yılın GSYH’sını hesaplamış oluyoruz.

2011 yılında bu büyüklükler şöyle gelişmiş.

GSYH Bileşenleri
Milyar TL
GSYH (Y)
1.294,9
Özel Tüketim Harcamaları (C )
920,8
Devletin Tüketim Harcamaları (G)
180,7
Özel Kesim Yatırımı (I)
234,6
Kamu Kesimi Yatırımı (G)
48,6
Stok Değişmesi (I)
25,1
İhracat (X)
308,3
İthalat (M) (Eksi)
423,1

Şimdi bunları bir araya toplayalım ve toplam içindeki paylarına bakalım:

GSYH Bileşenleri
Milyar TL
Toplam İçinde Payı (%)
GSYH (Y)
1.294,9
100,0
Özel Tüketim Harcamaları (C)
920,8
71,1
Özel Kesim Yatırım Harcamaları (I)
259,7
20,1
Devletin Tüketim ve Yatırım Harcamaları (G)
229,3
17,7
İhracat (X)
308,3
23,8
İthalat (M) (Eksi)
423,1
32,7

Demek ki bizim GSYH’mızda özel nihai tüketim harcamalarının yeri yüzde 71,1. İhracat ithalat dengemiz ise eksi 10 puan. Yani ihraç ettiğimizden daha fazlasını ithal ediyor ve bir bölümünü ihracat için bir bölümünü de iç kullanım için kullanıyoruz. Devlet harcamalarının toplamdaki payı ise giderek azalıyor.

Ekonomi tüketimle büyüyor. Eğer bu tüketimi ihracat ithalat dengemizi on puan eksiyle kapatmayıp daha az ithalatla gerçekleştirebilsek sorun olmayacak. Ama ihracatın ithalatı bu kadar aşması demek cari açığımızın artması ve bizim ithalatı finanse edebilmek için dışarıdan kaynak aramamız demek. Ki onun da önemli bölümü borçlanmayla yani sıcak parayla finanse ediliyor. O nedenle ithal ettiğimiz malların ne kadarını içeride üretebilirsek o kadar az cari açık veririz ve o kadar fazla istihdam yaratabiliriz. Tek koşulla: Rekabet edebilir üretim yapmamız gerek. Aksi takdirde içeride üreteceğiz diyerek dışarıdan aldığımızdan daha pahalı üretim yaparsak tüketicimize zarar veririz.     

Şimdi de cari fiyatlarla GSYH’nın yanına dolar cinsinden GSYH’yı ve 1998 yılına göre sabitleştirilmiş yani enflasyondan arındırılmış fiyatlarla GSYH serisini ekleyip bir daha görünüme bakalım.

Yıllar
Cari Fiyatlarla GSYH (milyar TL)
Dolar Cinsinden GSYH (milyar USD)
Sabit Fiyatlarla GSYH (milyar TL)
2002
350,5
231,0
72,5
2003
454,8
305,0
76,3
2004
559,0
390,0
83,5
2005
648,9
481,5
90,5
2006
758,4
526,4
96,7
2007
843,2
648,8
101,3
2008
950,5
742,1
101,9
2009
952,6
617,6
97,0
2010
1.098,8
735,8
105,9
2011
1.294,9
772,3
114,9

GSYH cari fiyatlarla, yani o yıl içinde geçerli olan fiyatlarla, hesaplanıyor. Bu durumda o yılın fiyat artışlarını da içinde barındırıyor. Sonra bulunan bu tutar o yılın ortalama kuruyla bölünüyor ve dolar cinsinden GSYH bulunuyor. 2011 yılındaki GSYH cari fiyatlarla 1.294,9 milyar TL hesaplanmış. Bu tutarı 2011 yılının ortalama dolar kuru olan 1.677 ye bölersek karşımıza dolar cinsinden 772,3 milyar dolarlık bir GSYH çıkıyor. Cari fiyatlarla ekonomi 2002’den 2011 sonuna kadar 2,7 kat büyümüş görünüyor. Dolar cinsinden bakarsak 2,3 kat büyümüş görünüyor.

Oysa hesaplamada gerçek büyümeyi bulmak için bu hesapları fiyat artışlarını arındırarak yapmak gerekiyor. 1998 yılını baz alarak yapılan sabit fiyatlarla GSYH serisine bakarsak GSYH’nın 2002’den 2011 sonuna kadar olan büyümesi yüzde 58 görünüyor. Gerçek budur. Yani Türkiye’nin GSYH’sı 2002 – 2011 arasında yüzde 58 büyümüştür. Gerisi fiyat artışlarından kaynaklanan köpüktür.

Bu konu bize özgü değildir. İnsanlık son on yılda hep birlikte kendisini aldatmaya karar vermiş ve sanal büyümeyle reel büyümeyi birbirine katarak konuyu böyle sunmayı tercih etmiştir. Bu, gelişme yolundaki ekonomilerin hızla büyüdüğü ve gelişmişlerle arayı kapattıkları gibi bir sanal durum yaratarak gelişme yolundaki ekonomilerin siyasetçilerine itibar kazandırırken aynı zamanda gelişmiş ekonomilere yönelik eleştirilerin de azalmasına yol açıyor. O nedenle de herkes tarafından destekleniyor.

Not: Ekonomi eğitimi almamış olanların bu yazıyı daha kolay anlayabilmeleri için şu iki eski yazıma göz atmalarında yarar olabilir.
Bir sayfada GSYH dersi (bu yazı GSYH’nın üretim yöntemiyle hesaplanmasını anlatıyor) http://www.mahfiegilmez.com/2012/01/bir-sayfada-gsyh-dersi.html
Türkiye’nin GSYH Büyümesi (Bu yazım da üretim yöntemiyle hesaplanan GSYH’nın büyümesini anlatıyor.) http://www.mahfiegilmez.com/2012/01/ekonomik-buyume-ne-demektir.html
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...