31 Mayıs 2012 Perşembe

Tasarruf, Yatırım ve Büyüme


Türkiye, büyümede sayılı ekonomiler arasında yer alıyor. Buna karşılık büyümesi istikrarlı değil. Yani inişli çıkışlı bir eğilim izliyor. Bir bakıyorsunuz yüzde 9 büyümüş bir bakıyorsunuz yüzde 4 büyümüş, ertesi yıl küçülmüş, sonra tekrar yüzde 8 büyümüş. Bu iniş ve çıkışlar yatırım ortamını bozuyor.  

Bunun nedenlerini irdeleyebilmek için öncelikle Türkiye’de yatırımlara kaynaklık eden tasarrufların oranına bakmak gerek. Yani tasarrufların GSYH’ya oranı nedir? Yıllar itibariyle nasıl gelişmiştir? Dünya ortalamasıyla karşılaştırdığımızda nasıl bir görünümü çizmektedir?

Bu soruların yanıtları aşağıdaki grafikten izlenebilmektedir (Bu yazıdaki bütün grafikler için kullandığım verileri IMF WEO Database April 2012’den derledim.).


 
1980 ile 2011 yılları arasında Türkiye’deki tasarrufların GSYH’ya oranıyla dünyada aynı oranın ortalamasını karşılaştırmalı olarak gösteren bu grafik, 1990’lı yıllarda yaşanan yakınlaşma dışında Türkiye’de tasarrufların sürekli olarak dünya ortalamasının altında seyrettiğini ortaya koyuyor. Değerlendirmeye esas aldığımız 32 yıllık dönemin son 12 yıllık bölümünde Türkiye’de tasarruf oranının sürekli bir düşüş eğilimi sergilediği grafikten açıkça görülebiliyor. Dünya ortalamasının yukarı gittiği son birkaç yılda bile Türkiye’de tasarruflar gerilemeye devam etmiş bulunuyor.

Tasarruf, yatırımın kaynağıdır. Özkaynak kullanarak da yapılsa kredi kullanarak da yapılsa yatırımlar tasarruflara dayanır. Tasarrufların yetersiz kaldığı bir durumda yatırım yapılabilmesi için tek çözüm dış kaynakları kullanmaktır. Bu durumda yatırımlarda kullanılacak hammadde, ara malı ve yatırım mallarını ithal edebilmek için dış kaynaklara başvurulması gereği ortaya çıkar. Burada ağırlık kısa vadeli satıcı kredileri olduğunda bir süre sonra finansman darboğazlarıyla karşılaşmak kaçınılmaz hale gelir. 

Aşağıdaki grafik aynı dönem içinde Türkiye’de ve dünyadaki yatırımların GSYH’ya oranını karşılaştırmalı olarak göstermeyi amaçlıyor.




Dünyada yatırımların GSYH’ya oranı ortalama olarak istikrarlı sayılabilecek bir eğilim izlerken Türkiye inişli çıkışlı bir eğilim içinde görünmektedir. 2001 krizinin yarattığı etki ve bize etkisi 2009’da görülen küresel krizin yarattığı yatırım düşüşleri dikkat çekicidir. Özellikle küresel krizden dünya ortalaması fazla etkilenmezken Türkiye’ye etkisi çarpıcıdır.  

İlk iki grafiği karşılaştırdığımızda gerek tasarrufların gerekse yatırımların oranı konusunda inişler ve çıkışlar yaşadığımızı ve dünya ortalamalarının gerisinde kaldığımızı söylemek mümkün ise de asıl sorunun tasarruflarımızın yetersizliğinde olduğu açıkça görülmektedir. Aslında tasarruflardaki yetersizlik yatırım oranı üzerinde de olumsuz etki yapmaktadır. 

Aşağıda sunduğum grafik Türkiye’de tasarruflar ile yatırımların GSYH’ya ola oranını göstermektedir. Buraya kadar anlattıklarımızın çok daha net biçimde göründüğü bir grafiktir bu.


Grafiğe baktığımızda 1980’lerden başlayarak her iki büyüklüğün de iniş eğiliminde olduğunu görüyoruz. 2001 krizini izleyerek yatırımlarda yeniden artış ortaya çıkmasına karşılık tasarruflardaki düşüş daha da hızlanmıştır. Grafik bize tasarruflar ile yatırımlar arasındaki açığın giderek büyüdüğünü göstermektedir.

İç tasarrufların yetersizliği, buna karşılık iç talebin ve dış talebin yüksekliği sonucu üretimini artırmaya devam eden Türkiye, ekonomisini de büyütmeyi sürdürmüştür. Aşağıdaki grafik Türkiye’nin 1980’den 2011 sonuna kadar olan büyüme çizgisini dünya ortalama büyümesiyle karşılaştırmayı amaçlıyor. 



İlk bakışta dikkati çekeceği gibi Türkiye’nin büyüme çizgisi son derecede istikrarsız bir görünüm sergilemektedir. Bu istikrarsızlıkta birçok etken söz konusu olmakla birlikte perde arkasında dış kaynak bulduğu sürece yatırım yapıp büyüyen, dış kaynaklara ulaşamayınca krize giren bir ekonominin öyküsü saklıdır. İç tasarrufları yetmeyen ve giderek azalan, o nedenle sürekli dış kaynaklara başvuran bir ekonominin görünümüdür bu. 

Bu durumda yapılması gereken şey üç seçenekten birisini seçmektir: (1) Yatırımları düşürmek, dolayısıyla büyümeyi düşürmek, (2) Tasarrufları artırmak, (3) Yetersiz kalan iç tasarrufların yerine dış kaynak kullanmak. Türkiye 2000’li yıllar boyunca üçüncü yolu seçmiş ve cari açığını bu yolla kapamıştır. Cari açığın düşürülmeye çalışıldığı bir ortamda büyümeyi sürdürmek isteyen bir ekonominin işi o kadar kolay değildir.

Buraya kadar anlattıklarımız ışığında aynı verileri kullanarak Çin ve Türkiye'nin ekonomik gelişimini karşılaştırmalaı olarak ortaya koymaya çalışalım.

Çin ile Türkiye'nin Tasarruf, Yatırım ve Büyüme Açısından Karşılaştırması 

Refah artışı sürdürülebilir büyümeyle olur (büyüme inişli çıkışlıysa refah artışı ve refah kaybı birbirini siler)



Büyüme yatırımdan gelir (Bir ekonomide yatırımlar ne kadar yüksekse o ekonomi o kadar hızlı büyür)



  
Yatırımın dayanağı tasarruflardır (Bir ülkede yatırım yapabilmek için iç tasarruflar yüksek olmalıdır)




Eğer yatırımlar iç tasarruflardan büyükse cari açık olur (Cari açığı kapatmak için de dışarıdan tasarruf ithal edilir yani borçlanma ve/veya sermaye girişi gerekir)


30 Mayıs 2012 Çarşamba

Satınalma Gücü Paritesi Nedir?


Satınalma gücü paritesi (SAGP) ülkeler arasındaki fiyat düzeyi farklılıklarını ortadan kaldırarak farklı para birimlerinin satın alma güçlerini eşitleyen bir değişim oranını ifade ediyor.  

Bir kilogram domatesin ortalama olarak Türkiye’de 2 TL, ABD’de ise 2,5 dolar olduğunu varsayalım. Bu durumda yıllık geliri 10.000 dolar olan bir Amerikalı yılda (10.000 / 2,5 =) 4000 kg domates alabilir. Aynı miktar domatesi alabilmesi için bir Türk’ün yıllık gelirinin 8.000 TL olması yeterlidir. 1 dolar 1,8 TL’ye eşit ise Amerikalının geliri (10.000 x 1,8 =) 18.000 TL’ye, Türk’ün geliri ise (8.000 / 1,8 =) 4.445 dolara eşit olmaktadır. Amerikalı Türkiye’ye gelir de parasını TL’ye çevirirse bu parayla (18.000 / 2 =) 9.000 kg domates alabilir. Buna karşılık Türk, ABD’ye gider de parasını dolara çevirirse bu parayla (4.445 / 2,5 =)  1.778 kg domates alabilir.

Satınalma gücü paritesi bu iki kişinin ikisinin de gelirini kendi ülkesinde harcadığı varsayımını yapar. Bu durumda Amerikalı 10.000 dolarıyla, Türk ise 8.000 TL’siyle aynı miktar (4.000 kg) domates alabilmektedir. Bu durumda satınalma gücü paritesi şöyle formüle edilir:

SAGP (Türkiye / ABD) =  2 / 2,5 = 0,8 TL / Dolar

Buna göre bir kg domates için ABD’de 1 dolar ödemek gerekirken Türkiye’de 0,8 TL ödenmesi gerekmektedir. 

Burada konuyu basitleştirmek amacıyla yalnızca tek bir mal (domates) için yaptığımız bu hesaplama çok sayıda mal ve hizmetin bulunduğu bir sepet için yapıldığında karşımıza genel bir satınalma gücü oranı çıkar ve bu oranı gelire uyguladığımızda satınalma gücü paritesine göre gelir hesabına ulaşmış oluruz.

Satınalma gücü paritesi üzerindeki çalışmalar oldukça eskiye gidiyor. Bunların en yaygın bilineni Geary – Khamis Doları adı verilen hesaplama biçimidir. Geary – Khamis doları bir yandan satınalma gücü paritesine bir yandan da malların uluslararası ortalama fiyatları üzerine kuruludur. Bu birim ve hesaplama şekli 1958’de Roy C. Geary tarafından ortaya atılmış ve bu kavram 1970’lerin başında Salem H. Khamis tarafından geliştirilmiş bulunuyor. ABD’deki satınalma gücü hesaplamasında baz olarak 1990 veya 2000 yılları esas alınıyor. Geary – Khamis dolarıyla hesaplanan kişi başına gelir hesaplarıyla yapılan uluslararası karşılaştırmalar cari fiyatlarla hesaplanan kişi başına gelirle yapılacak karşılaştırmalara göre daha anlamlı bir yaşam standardı karşılaştırmasına imkân sağlıyor.     

Dünya Bankası, Gayrısafi Ulusal Gelir (Gross National Income -GNI) adını verdiği gelir hesabını satınalma gücü paritesiyle yapmaktadır. Bunu yaparken ABD’yi temel almakta ve ABD’nin GNI’sini satınalma gücü paritesiyle hesaplanmış olan GNI’ye eşit kabul etmektedir. Örneğin Türkiye’nin kişi başına GSYH’sı 2010 yılında 10.079 dolar, satınalma gücü paritesiyle yapılan kişi başına GNI’si 15.530 dolar olarak hesaplanmaktadır. Bu durumda 10.079 dolar yıllık geliri olan bir Türk ile bir Amerikalıyı kıyasladığımızda Türk o parayla 15.530 dolarlık alış veriş yapabilirken Amerikalı 10.079 dolarlık alış veriş yapabilmektedir. Bir başka ifadeyle aynı dolar gelirini elde eden bir Türk, Amerikalıya göre yüzde 50 daha fazla alış veriş yapabilme imkânına sahip bulunmaktadır. İşte bu aradaki fark satınalma gücü farklılığından kaynaklanıyor.   

Aşağıdaki grafikte Türkiye’de kişi başına gelirin 1980’den 2011 sonuna kadar olan gelişimi dolar cinsinden hem cari fiyatlarla (kırmızı çizgi) hem de satınalma gücü paritesine göre hesaplanmış olarak (mavi çizgi) gösterilmektedir. 



Aşağıdaki tabloda IMF’nin WEO Nisan 2012 veri tabanından derlediğim seçişmiş bazı ülkelerin cari fiyatlarla ve SAGP’ye göre 2011 yılı kişi başına GSYH’ları dolar cinsinden gösterilmektedir (Türkiye sayılarında yukarıdaki örneklere göre oluşan farklılık kurumların kullandığı metodolojilerin farklılığından kaynaklanıyor.)  

Ülke
Cari F. KB GSYH (2011)
SAGP KB GSYH (2011)
ABD
48.386
48.386
Arjantin
10.944
17.516
Azerbaycan
6.832
10.201
Çin
5.413
8.382
Almanya
43.741
37.896
Hindistan
1.389
3.693
Türkiye
10.521
14.517
İngiltere
38.592
36.090
Zambia
1.418
1.610


Yukarıda da değindiğim gibi ABD’nin hem cari fiyatlarla hem de SAGP’ye göre aynı kişi başına gelire sahip olmasının tek nedeni bu hesaplamalarda ortak para birimi olarak ABD doları kullanılmasından dolayıdır. Almanya ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde gelirin satınalma gücü düşük, buna karşılık gelişme yolundaki ülkelerde yüksektir. Bu, bize yaşamın gelişme yolundaki ülşkelşerde daha ucuz olduğunu gösteriyor. Hesaplamaya esas alınan sepette ağırlık gıda maddeleri ve giyeceklerde olduğu için bu sonuç normaldir. 

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Kişi Başına Düşen Gelirimiz Kaç Dolar


Ekonomide insanların en az inandığı hesaplamaların başında enflasyon ve işsizlikle birlikte kişi başına düşen gelir hesabı geliyor.

Kişi başına gelir hesabı ekonomi bilimindeki birçok hesaplamada olduğu gibi teorik bir ölçüdür. Sadece bir ortalamayı göstermeyi ve bu ortalamalardan hareketle uluslararası karşılaştırmalar yapmayı hedefler.

Kişi başına gelir ya da daha bilimsel şekliyle kişi başına GSYH şu basit formülle hesaplanır: Kişi Başına Gelir = GSYH / Yıl Ortası Nüfusu. Örneğin Türkiye’de 2011 yılı GSYH’sı 772 milyar dolar ve yıl ortası nüfusu 73,5 milyon kişi olarak bulunmuş ve buna göre de kişi başına yıllık ortalama gelir 10.444 dolar olarak  hesaplanmıştır.

Bu hesaplamada üzerinde durulması gereken iki önemli nokta vardır: (1) Bu gelir yıllık gelirdir. Yani aya bölersek aylık gelir kişi başına 870 dolar eder. (2) Bu gelir ortalama gelirdir. Yani bu ortalama tutarın çok altında veya çok üstünde geliri olanlar olabileceği gibi bu gelir dolayında yıllık gelir elde edenler de vardır. Yani bu gelire bakıp da herkesin bu kadar bir ortalama gelir elde ettiğini düşünmek yanlıştır. Bu yalnızca basit bir ortalamadır. Gelirin adaletli dağılıp dağılmadığı bu hesapların değil gelir dağılımı hesaplarının konusudur. Türkiye'de gelir dağılımının nasıl olduğunu merak edenler bu sitedeki Türkiye’de Gelir Dağılımı başlıklı yazıma bakabilirler.  

Bu hesaptan giderek Türkiye’de kişi başına gelirin yıllar itibariyle nasıl değiştiği ve buna göre gelişme yolunun doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında bir sonuca varmak mümkündür.
Aşağıdaki grafikte Türkiye’nin 1923 ile 2008 yılları arasında kişi başına gelirindeki değişim gösterilmektedir. (Bu grafikte kullanılan veriler Angus Maddison’ın sitesinden http://www.ggdc.net/MADDISON/oriindex.htm alınmıştır. Maddison dünya GSYH ve nüfusunu milattan itibaren hesaplamış ve yayımlamıştır. GSYH hesabını yaparken 1990 yılı uluslar arası Geary – Khamis dolarını kullanmıştır. (Geary – Khamis Doları ya da uluslararası dolar, belirli bir dönemde ABD’deki doların satınalma gücünü baz alan hipotetik bir para birimidir. Geary – Khamis doları bir yandan satınalma gücü paritesine bir yandan da malların uluslararası ortalama fiyatları üzerine kuruludur. Bu birim ve hesaplama şekli 1958’de Roy C. Geary tarafından ortaya atılmış ve bu kavram 1970’lerin başında Salem H. Khamis tarafından geliştirilmiştir. ABD’deki satınalma gücü hesaplamasında baz olarak 1990 veya 2000 yılları esas alınmaktadır. Geary – Khamis dolarıyla hesaplanan kişi başına gelir hesaplarıyla yapılan uluslararası karşılaştırmalar cari fiyatlarla hesaplanan kişi başına gelirle yapılacak karşılaştırmalara göre daha anlamlı bir yaşam standardı karşılaştırmasına imkân sağlar.)    




Grafik bize Türkiye’nin kişi başına gelirini düzenli bir biçimde artırdığını, buna karşılık 2000’li yıllara gelinceye kadar bir sıçrama yapamadığını gösteriyor.

Gelir dağılımında eşitliği ölçmede Gini katsayısı diye bir katsayı kullanıyoruz. Eğer gelir dağılımı tam anlamıyla eşitse, yani bütün değerler mutlak eşitlik çizgisi üzerindeyse o zaman Gini katsayısı sıfır çıkacak demektir. Sıfır ile bir arasında değişen katsayı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımı eşitliğinin, bire yaklaştıkça gelir dağılımı eşitsizliğinin arttığını ifade ediyor.
 
Aşağıdaki tablo 2010 yılı itibariyle OECD ülkelerinde ortalama hane halkı medyan gelirinin yarısının altında yaşayanların oranlarını gösteriyor. Bu anlamda Türkiye OECD ülkeleri arasında en kötü durumda olan 5 ülkeden birisi konumundadır 
(Kaynak:  http://www.oecd-ilibrary.org/sites/soc_glance-2011-en/06/02/g6_eq2-01.html?contentType=&itemId=/content/chapter/soc_glance-2011-17-en&containerItemId=/content/serial/19991290&accessItemIds=/content/book/soc_glance-2011-en&mimeType=text/html )

Gini katsayısı yıllar itibariyle değişim gösterse de 2010 yılındaki gelir dağılımı ölçümünü esas alarak Türkiye’de kabaca 0,40 oranında olduğunu söylememiz mümkündür. Bu oran gelir dağılımının oldukça adaletsiz olduğunu yani bu ortalama gelirin çok üzerinde ve çok altında gelir elde edenler olduğunu gösteriyor bize. TÜİK’in 2010 yılına ilişkin gelir dağılımı araştırmasına göre nüfusun gelirine göre en üstte yer alan yüzde 20’lik bölümü milli gelirden yüzde 46,3 pay alırken nüfusun gelirine göre en altta yer alan yüzde 20’lik bölümü milli gelirden yalnızca yüzde 5,8 pay alabiliyor.

Kişi başına geliri gelir dağılımı sonuçlarıyla birlikte ele alınca kişi başına yıllık gelirin 10.444 dolar olduğunu söylediğimizde niçin bazıların güldüğünü ve niçin bazılarının kızdığını anlamak mümkün oluyor.  

Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923 yılında Türkiye’de kişi başına gelir cari piyasa fiyatlarıyla 50 doların altındaymış. Bu değere 1990 yılı uluslararası Geary – Khamis dolarına göre düzelterek baktığımızda 712 dolarlık bir kişi başına gelir çıkıyor karşımıza

Kişi başına gelirlerde uluslararası karşılaştırma yaparken birbirine yakın noktalardan yarışa başlamış iki ülkeyi almakta yarar olduğunu düşündüm ve o nedenle Türkiye ile Tayvan’ı seçtim. Aşağıdaki grafik Türkiye ile Tayvan’ın Geary Khamis dolarıyla hesaplanmış kişi başına gelirindeki gelişmeyi karşılaştırmalı olarak ortaya koyuyor. Grafiğe baktığımızda 1923 yılını başlangıç olarak alırsak Türkiye ile Tayvan’ın birbirine yakın kişi başına gelirlerle yarışa başladığını görüyoruz. Türkiye, 1970’lerin ikinci yarısına kadar Tayvan’ın önünde gitmiş. O tarihlerden sonra Tayvan müthiş bir atılım içine girerken Türkiye eski düzenle devam etmiş. 2000’lerden sonra Türkiye bir atılım içine girmiş olsa da benzer bir sıçrama Tayvan’da da söz konusu olmuş. 2008’de ise her iki ekonomide de küresel krizin etkisiyle bir aşağı dönüş yaşanmış.



Tayvan’ın böyle bir çıkış yakalamasına karşın Türkiye’nin benzer bir çıkışı yakalayamamasının nedeni nedir? Bu soruya yanıt ararken akla gelen ilk şey nüfus artışı oluyor. Yani eğer Türkiye’nin nüfusu Tayvan’dan hızlı artmışsa o zaman kişi başına düşen geliri daha yavaş artmış olur.

Aşağıdaki grafik Türkiye ve Tayvan’ın 1923’den bu yana yaşadıkları nüfus gelişimini gösteriyor. Grafikten açıkça görüleceği gibi başlangıçta birbiriyle paralel bir nüfus artış eğilimi içinde olan iki ülke 1950’lerden itibaren kopmaya başlıyor ve Tayvan’ın nüfus artış hızı Türkiye’yi geçiyor. Buna karşılık 1980’lerden itibaren Tayvan’ın nüfus artış hızı düşmeye başladığı halde Türkiye eski hızıyla devam ediyor. 2000’lere gelirken de Türkiye mutlak artışta Tayvan’ın önüne geçiyor. Grafiğin tümüne baktığımızda nüfus artış hızının Tayvan’ın kişi başına gelirinin artışı üzerinde Türkiye’ye göre daha olumsuz bir etki yarattığını belirtebiliriz. .   



Nüfus artışının olumsuz etkisi de söz konusu değilse Tayvan’ın kişi başına gelirinin Türkiye’ye göre daha hızlı artmasının nedeni nedir? Kuşkusuz bunun birçok nedeni vardır. Ve bu nedenler içinde ekonomik olmayanlar da en az ekonomik olanlar kadar önemli yer tutabilir. Örneğin bir ülke ötekine göre siyasal istikrarı daha uzun süreli sağlamış olabilir, kişi başına verimlilik bir ekonomide çeşitli nedenlerle çok daha yükselmiş olabilir, bir ülke ötekine göre teknolojide daha ileri gitmiş olabilir, yabancı sermaye girişi bir ülkeye daha fazla yönelmiş olabilir, bir ülkede tasarruflar yatırımlara çok daha fazla kanalize olmuş olabilir. Ya da bunların hepsi etkili olmuş olabilir. Bunları incelemek ve değerlendirmek de ayrı bir araştırmanın konusu.




24 Mayıs 2012 Perşembe

Kayıt Dışı Ekonomi


Kayıt dışı ekonomi hesapları yine güncel konu oldu. Bazılarına göre Türkiye’de kayıt dışılık öylesine büyük ki GSYH’mız gerçeğin yarısını bile göstermiyor. Gerçekten böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Bu soruya yanıt ararken öncelikle kavramların neyi ifade ettiğine bakmamız gerekiyor. Çünkü Türkiye’de kayıt dışılık sözüyle kastedilen şeyler farklı. Büyük çoğunluk kayıt dışılıkla GSYH hesapları dışında kalmış geliri kasdetmekte ve fakat bunu vergi kaydına girmemiş kazançla özdeşleştirmektedir. Çoğu kez akım ve stok kavramları da birbirine karıştırılmaktadır. Birbirine çok yakın kavramlar olan ve o nedenle sık sık birbiri yerine kullanılan milli gelir, GSYH, GSMH gibi kavramlar akım kavramlardır. Yani üç ay ya da bir yıl gibi bir sürede bir ekonomide yapılan üretimi veya harcamaları ya da gelirleri gösterir. Bunlar stoku göstermezler. Stok olan şey ülkenin servetidir. Kayıt dışı ekonomi, milli gelir hesaplarına girmemiş miktarı ölçmeyi hedeflediği için o da akım kavramdır. Eğer bu tür kayıt dışı üretim ya da gelir yine kayıt dışı olarak biriktirilip servete eklenmiş ve buna karşın kayıt dışı kalmaya devam etmişse o zaman kayıt dışı servet stokundan da söz etmek mümkündür. 

Milli gelir başlıca üç biçimde hesaplanır. İlkinde üretim değerleri fiyat cinsinden toplanarak bir hesaplama yapılır. Ülkede belirli bir dönem içinde üretilen bütün mal ve hizmetleri fiyatları cinsinden toplarsanız milli gelire ulaşırsınız. İkincisinde üretim faktörlerinin (emek, doğal kaynaklar, sermaye ve teşebbüs gücü) bir yıl içinde elde ettiği gelirler (ücret, rant, faiz ve kar) toplanarak sonuca ulaşılır. (Sonra bunun üzerine bazı ekleme ve çıkarmalar yapılarak GSYH’ya varılır. Şimdi bunu denklemlerle ifade etmeye çalışalım: Ücretler + Rant + Faiz + Kar = Milli Gelir - Dolaylı Vergiler + Subvansiyolar = Safi Milli Hasıla + Amortismanlar = GSYH + Yurtdışı Net Faktör Gelirleri = GSMH.) Milli gelirin üçüncü hesaplanma yönteminde harcamalardan giderek hesaplama yapılır.  Önce ekonomide bir yıl içinde yapılmış tüketim (C), yatırım (I), devlet (G) harcamaları ve  net ihracat geliri (X – M) toplanarak GSMH bulunur. Buradan bu kez yukarıdaki işlemlerin tersi yapılarak milli gelire ulaşılır. Bunu da denklemler yardımıyla gösterelim: C + I + G + (X – M) = GSMH – Yurtdışı Net Faktör Gelirleri = GSYH – Amortismanlar = Safi Milli Hasıla + Subvansiyonlar – Dolaylı Vergiler = Milli Gelir

Milli gelirin üretim faktörlerinin gelirinden giderek hesaplanan ilk şeklini ele alalım: Milli Gelir = Ücretler + Rant + Faiz + Kar. Buradan kayıt dışılığı formüle etmemiz mümkün. Her bir kalemi kayıt içi (Kİ) ve kayıt dışı (KD) olarak ikiye ayıralım. Bu durumda denklemimiz şöyle olacak: Milli Gelir (Kİ) + MG (KD) = Ücretler (Kİ) + Ücretler (KD) + Rant (Kİ) + Rant (KD) + Faiz (Kİ) + Faiz (KD) + Kar (Kİ) + Kar (KD)

Şimdi bu denklemde kayıt dışı olabilecek gelir unsurlarına bakalım. Kamu görevlilerinin ücretlerinde söz konusu olmayan kayıt dışılık özel kesimde iki türlü olabilir: (1) Çalışanın kayıt dışı tutulması yoluyla hem vergi hem de sosyal güvenlik priminin GSMH hesabı dışında bırakılması, ya da (2) Çalışanın ücretinin bir bölümünün kayıt dışı bırakılması sonucu vergi kaybına ve bu yolla GSYH’nın düşük gösterilmesine neden olunması. Rant gelirlerinde kayıt dışılık büyük ölçüde ev sahiplerinin evlerini kiraya verdikleri halde bunu vergi dairesine beyan etmemeleri sonucu doğar. Bunun Türkiye gibi vergi denetiminin zayıf olduğu ülkelerde yüksek tutarlara varması söz konusudur. Bu denklemde en düşük kayıt dışılık faiz kalemindedir. Çünkü faizler bankalarca ödenirken stopaja tabi tutulmakta ve vergisi yatırılmaktadır. Buradaki kayıt dışılık yalnızca tefecilik olaylarında ortaya çıkar o da sınırlıdır. Kar kaleminde de kayıt dışılık yüksektir. Burada da tümüyle kayıt dışı kalmak söz konusu olabileceği gibi kayıt içindekilerin kayıt dışı işlemleri de söz konusu olabilmektedir. Demek ki kayıt dışı ekonomi açısından en masum kalem her konuda en fazla lanetlediğimiz faiz kalemidir. 

Şimdi gelelim bu kayıt dışılıkların nasıl kayda girdiğine. Herhangi bir işyerinde çalışan bir ücretlinin yarı ücretini kayıt içi yarı ücretini de kayıt dışı olarak aldığını, kendisine kayıt dışı olarak verilen ücret bölümünün patronu tarafından kayıt dışı karla sağlandığını varsayalım. Ve yine düşünelim ki bu ücretli her ay kayıtlı olarak aldığı paranın tümünü harcıyor, kayıt dışı olarak aldığı paranın tümünü de tasarruf ediyor. Bu durumda tasarruf ettiği parasını nerede sakladığı önem kazanır. Bu ücretli, tasarrufunu bankaya yatırıyorsa bu aşamada o para kayda giriyor ve ücret olarak elde edilene göre daha düşük miktarda faiz olarak milli gelir hesaplarına yansıyor demektir.

Ücret için yaptığımız bu kurgulama aynı şekilde diğer gelir türleri için de geçerli. Dolayısıyla herhangi bir üretim faktörünün gelirini elde ederken kayıt dışı kalması söz konusu olsa bile o geliri harcarken ve onun harcamasını gelir olarak elde eden üretim faktörünün bu geliri harcarken kayda girmesi söz konusu.

GSYH harcamalar yönünden hesaplandığında karşımıza Y = C + I + G + (X – M) denklemi çıkar ve burada gelir olarak kayda girmemiş olan kazançlar harcama olarak kayda girer. Milli gelir hesapları harcamalar yöntemiyle tahmin edilen bir ekonomide, kayıt dışılık, iddia edildiği kadar büyük olamaz. Bunun aksini ortaya koyan iddiaların dayanağı olan anketler işin hep gelir yönünden kayıt dışılığı üzerine kuruludur. Oysa milli gelir harcamalar yönünden hesaplandığı sürece kayıt dışılık, milli gelir hesaplarına çok daha az yansır. Kayıt dışılık, bu anlamda, kayıt dışı olarak elde edilen gelirin yurtiçi bankalar dışında tutulan bölümüyle sınırlı kalır.

Özetle şunu söylemek istiyorum: Harcamalar üzerinden de GSYH hesabı yapan bir ekonomide milli gelir açısından kayıt dışılık hiç bir zaman söylendiği kadar yüksek olamaz. Yüksek olan vergi dışılıktır. Bu ikisini birbiriyle karıştırmamak gerekir.  

(Bu yazı ilk kez 21.12.2003 tarihinde Radikal Gazetesinde yayımlanmıştır.) 

23 Mayıs 2012 Çarşamba

En Çok Hangi Yatırım Aracı Kazandırdı?

Son on yılda ve son 2,5 yılda hangi yatırım aracı daha çok kazandırdı? Bu karşılaştırmayı yapacağımız araçlar: Altın, petrol, bakır, Dow Jones Sanayi Endeksi, İMKB 100 Endeksi, USD ve Euro. Bunlar arasına mevduat ve dolayısıyla faiz ile gayrimenkulü de koymak karşılaştırmayı tam yapabilmek için daha uygun olurdu ama ne yazık ki bunu yapabilmenin çok önemli zorlukları var. O nedenle o iki aracı karşılaştırma dışı bıraktım.

Aşağıdaki tabloda bu saydığım yatırım araçlarının 2002 yılından 2011'e kadar yıl sonları itibariyle oluşmuş değerleri yer alıyor. Tabloda yalnızca İMKB 100 endeksi hem TL hem de USD değeriyle gösterilmiş durumda. Öteki veriler ağırlıklı olarak dolar cinsinden olduğu için karşılaştırmayı öyle yapmak isteyenlere kolaylık olsun diye böyle bir gösterime gittim. 



Bu tablodan yararlanarak hazırladığım aşağıdaki tablonun ilk bölümünde bu araçların 2002 yıl sonu değerlerini 100 kabul ederek yaptığım endeks karşılaştırmalarına yer veriyorum.



Tablonun ilk bölümü bize bu 10 yılı aşkın dönemde en yüksek getiriyi İMKB 100 endeksinin getirdiğini gösteriyor. Yani 2002 yılında 100 TL'sını hisse senedine yatırmış olanlar bugün itibariyle en kazançlı yatırımcılar konumunda bulunuyorlar. Buna karşılık 2010 yılında 100 TL'sini hisse senedine yatırmış olanlar en zararlı durumdaki yatırımcıların başında geliyor. 

On yıllık dönemde en büyük ikinci kazancı sağlamış olan bakır yatırımcısı da tıpkı hisse senedi yatırımcısı gibi son iki buçuk yılda en büyük kaybı yaşamış olanlar arasında bulunuyor. 

2002 yılında 100 TL'sini altına yatıran yatırımcı yüzde 354 kazanç sağlamış. Altın yatırımcısı son iki buçuk yılın da kazanç birincisi olmuş görünüyor. 

Parasını Dolar ve Euro'ya yatıranlar on yılda az bir getiri elde etmişler. Aynı yatırımı son iki buçuk yılda yapanlar ise zarar etmişler.

Bu karşılaştırmalar bize birkaç şey söylüyor:
(1) Uzun dönemli yatırım yapılması söz konusuysa altın akıllıca bir yatırım seçimidir
(2) Kısa dönemde para kazanmak hedefleniyorsa hisse senedi yatırımı doğru seçimdir. Buna karşılık bu yatırımı yakından izlemek ve alım satımları zamanında yapmak gereklidir.
(3) Son on yılda döviz tutarak kazanç sağlamak söz konusu olmamıştır. Buna karşılık o alanlarda da hisse senedinde olduğu gibi kısa giriş çıkışlarla iyi kazançlar elde edildiği dönemler olabilmektedir.

O halde bu tür yatırım araçlarına girerken kısa dönemli mi uzun dönemli mi girileceği birinci derecede önem taşımaktadır.



20 Mayıs 2012 Pazar

Altın


Altın, parlak, ağır ve kolay tepkimeye girmeyen bir metaldir. O nedenle dış etkenlerden fazlaca etkilenmez. Örneğin paslanmaz ve kararmaz. Saf haliyle son derecede yumuşak olduğu için kolay şekil verilebilir. Aslında iletkenliği bakırdan çok daha yüksektir ama az bulunduğu için iletken olarak kullanılamayacak kadar pahalıdır. 

National Geographic Dergisi’nde yer alan bir saptamaya göre tarih boyunca çıkarılan altının toplamı 160 bin tonun biraz üzerinde tahmin edilmektedir. Bu miktar ancak iki olimpik havuzu dolduracak büyüklüktedir. Yine aynı tahminlere göre bugüne kadar çıkarılmış bulunan altının yarısı Merkez Bankalarının ve bankaların rezervlerinde yer almaktadır.   

Altının saflık derecesi ayar ya da karat denilen ölçüyle ölçülür. Ayarın formülü şöyledir:

X = 24 (Mg/Mm) Bu formülde; X altının ayarını, Mg alaşımdaki altın miktarını, Mm alaşımın toplam ağırlığını gösteriyor.

Bu formülü kullanarak örneğin 91,6 gram altınla 8,4 gram gümüşün karışımından oluşan bir alaşımın ayarını bulalım:

X = 24 (91,6 / 100) = 21,99 = 22 ayar

24 ayar altın yüzde 100, 22 ayar altın yüzde 91,6, 18 ayar altın yüzde 75,14, 14 ayar altın ise yüzde 58,5 oranında saf altın içerir. Geri kalanı gümüş, nikel, bakır, paladyum ile tamamlanır. Altın gümüş karışımı altına yeşil, altın nikel karşımı beyaz renk verir.

Para sistemi yaklaşık yüzyıl kadar altın standardı esasına dayalı olarak yürütüldü. Para biriminin belirli ağırlıkta altına eşdeğer tutulduğu siteme altın standardı sistemi deniyor. Bu sistem ilk kez 1821 yılında İngiltere’de uygulamaya kondu. 1937 yılından sonra sistemi uygulayan tek ülke olarak ABD kaldı. ABD de 1971 yılında bu sistemi terk edince dünyada parasının karşılığı altın olan ülke kalmadı.

Paraların karşılığından altın kaldırılmış olsa da Merkez Bankaları altını rezerv olarak tutmaya devam ediyor. Bunun bir nedeni geçmişte paranın altın karşılığı olduğu dönemden kalan rezervlerdir, bir nedeni de altının ender bulunan bir metal olması nedeniyle değerli olmasıdır.

Dünya Merkez Bankalarının 2011 itibariyle ellerindeki altın rezervleri aşağıdaki tabloda gösterilmektedir (kaynak http://www.numbersleuth.org/worlds-gold/)

Ülke / Merkez Bankası
Ton
ABD
8.134
Almanya
3.401
IMF
2.814
İtalya
2.452
Fransa
2.435
Çin
1.054
İsviçre
1.040
Türkiye
116    

Dikkat edilecek olursa gelişmiş ülkelerin Merkez Bankalarında daha yüksek miktarlarda altın rezervi bulunmaktadır. Bunun nedeni, yukarıda değindiğimiz geçmişte uygulanmış olan altın para standardı sistemidir. Bu ülkeler bastıkları paranın karşılığında altın rezervi bulundurmuşlar ve karşılık uygulaması kalktıktan sonra da bu rezervleri tutmaya devam etmişlerdir. Buna karşılık gelişme yolundaki ekonomilerde parasallaşma daha geç gerçekleştiği için onlarda altın rezervi düşük kalmıştır. Gelişme yolundaki ekonomilerde altın rezervi değil döviz rezervi yüksektir. Altın rezervinin Çin’de yüksek olmasının nedeni Çin’in son yıllarda rezervlerini çeşitlendirme çabasından kaynaklanmaktadır.

Buna karşılık gelişmiş ekonomilerde halkın altın tutma alışkanlığı pek yoktur. Oysa gelişme yoklundaki ülkelerin önemli bölümünde halkın altın alma ve saklama eğilimi vardır. Dünya Altın Konseyinin tahminlerine göre Türkiye’de yastık altında 5.000 ton altın olduğu öne sürülmektedir. Bugünkü fiyatlarla bu miktarın değeri kabaca 250 milyar dolardan fazla etmektedir.  

Aşağıda 1973 yılından 18 Mayıs 2012’ye kadar altın fiyatlarındaki değişimi gösteren grafiği sunuyorum (kaynak http://goldprice.org/gold-price-history.html#36_year_gold_price:)




















Yaklaşık 40 yıllık bu dönem boyunca altının günlük kapanış fiyatı 63,90 ile 1889,70 dolar/ons arasında değişmiş görünüyor. 1980 yılında yaşanan hızlı sıçramadan sonra altın fiyatları uzun süreli bir durgunluk içine girmiş ve 2005 yılından sonra hızlı bir yükseliş trendi çizmiş bulunuyor.

Günümüzde altın fiyatlarının nasıl bir seyir çizeceği sorusu merak edilen konuların önünde geliyor. Bu konuda iki farklı görüş var. Bazı yorumcular özellikle Avrupa ekonomilerinin içine girdiği sıkıntılı durum nedeniyle altının düşüş seyrinde olduğunu öne sürerken bazı yorumcular da altının yeni bir çıkış eğilimine hazırlandığını iddia ediyorlar. İlk gruptakiler, Avrupa ekonomilerinin içinde bulunduğu sıkıntı nedeniyle Merkez Bankaları ve bankaların altın rezervlerini satışa çıkaracağı ve bu hamlenin fiyat düşüşüne yol açacağı görüşüne dayanıyorlar. İkinci gruptakiler ise Avrupa’daki sıkıntıların bir süre sonra ABD ekonomisini de etkileyeceği ve dolayısıyla insanların yine altına sığınacağı ve bu talep artışının fiyatları artıracağı öngörüsünde bulunuyorlar. Birbirinin tersi sonuçlara varan bu iki görüşün ikisinin de Avrupa’nın içinde olduğu sıkıntılara dayanması işin en ilginç yanını oluşturuyor. 

Dünyada altın tüketiminin en yaygın olduğu ülkeler arasında Hindistan en ön sırada geliyor.  Sıralamada Hindistan’ı Çin, ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan izliyor. Aşağıdaki tabloda altın kullanımındaki önemli ülkeler yer alıyor. (kaynak http://www.numbersleuth.org/worlds-gold/)





















Cumhuriyet altını, Darphane ve Damga Matbaası tarafından basılan, değişik boyutlarda olan 22 ayar altın paradır. İki türü vardır: Ata altını ve ziynet altını. Bu iki altın para, çeşitleri ve ağırlıkları itibariyle karşılaştırmalı olarak aşağıdaki tabloda gösterilmektedir:


Ata altını (Gram)
Ziynet altını (Gram)
500’lük
36,080
35,080
250’lik
18,040
17,540
Tam
7,216
7,016
Yarım
3,608
3,580
Çeyrek
1,804
1,754

Türkiye açısından yalnızca altın fiyatları değil doların hareketi de önem taşıyor. Çünkü Türk yatırımcı altın yatırımını TL ile yapıyor ama altın fiyatları dünyada dolara göre belirleniyor. Altın fiyatı dünyada yükselirken Türkiye’de dolar kuru da yükseliyorsa altın yatırımcısı yüksek kazanç sağlar. TL ile altın yatırımı yapanlar için en iyi durum budur. Altın fiyatı dünyada düşerken Dolar da TL karşısında değer kaybediyorsa TL ile altın yatırımı yapanlar yüksek kayıplar yaşar. TL ile altın yatırımı yapanlar için kâbus senaryosu budur. Bu iki hal arasındaki durumlarda kazançlar da kayıplar da olabilir. Biri düşer öteki sabit kalabilir ya da yükselebilir. Duruma göre kazanç ya da kayıp ortaya çıkabilir.

Altın yatırımını TL ile yapacak olanlar bu yatırıma uzun vadeli ve sabırlı yaklaşmalı aksi halde altın yatırımından uzak durmalıdırlar.

Aşağıdaki grafikte İMKB 100 endeksi ile altın fiyatları (Her ikisi de dolar fiyatlarıyla ve 2002 = 100 alınmak suretiyle endeks ile hesaplanmış değerleriyle grafiğe alınmıştır.)


Bu grafiğin görünümü hisse senedi ağırlıklı ama içinde mutlaka altın da bulunan bir sepet yapılmasının doğru olacağını ortaya koyuyor. Hisse senedi yatırımı kısa dönemde büyük kazançlara ama aynı zamanda büyük kayıplara yol açabiliyor. Çünkü spekülasyona açık bir yatırım aracı. Buna karşılık altın yatırımı fazla kazanç vaad etmese de kayıpları da engelleyen bir yatırım görünümü çiziyor. Yani spekülasyona çok açık görünmüyor. Bu ikili ideal bir sepet arkadaşı olabilir. 

Bu sitede yayımlanan Bakır başlıklı yazımı okumuş olanlar için bir not düşeyim. İMKB 100 endeksi ile bakır fiyatları arasında çok daha uyumlu bir görünüm söz konusu. Aşağıdaki grafikte her ikisi de dolar değeriyle 2002 = 100 olarak endekse bağlanmış olarak yer alıyor. Aralarındaki paralellik bize bakırın da hisse senedi gibi spekülasyona açık bir mal olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu ikili ideal bir sepet arkadaşı olmaz.




19 Mayıs 2012 Cumartesi

Mayısın Ondokuzu


Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta 19 Mayıs’ı anlatıyor:

“1919 yılı Mayısının 19 uncu günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir ‘Ateşkes Anlaşması’ imzalanmış. Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda…

“Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

“İtilâf devletleri, Ateşkes Anlaşması hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar. Birer uydurma nedenle, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana iline Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep’e İngilizler girmişler. Antalya ile Konya’da İtalyan birlikleri, Merzifon’la Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve memurları ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919 da İtilaf devletlerinin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor. Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çalışıyorlar…

“Ordu, adı var, kendi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumunun kıyısında kafaları, çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta...

“Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti…

“Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, kayıtsız, koşulsuz, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak…

“Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez. Oysa Türk'ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir.

Öyleyse,  ya bağımsızlık, ya ölüm! İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı…”

Türk devletinin bağımsızlığının devamı o günkü kararlılıkla mümkün olabildi. Adı Gençlik ve Spor Bayramı olsa da bu aslında Kurtuluş Bayramıdır. Onun için her yıl Mayısın 19’uncu günü büyük coşkuyla kutlanmalıdır.

Bu büyük bayram hepimize kutlu olsun.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...