30 Haziran 2012 Cumartesi

Özetle Ödemeler Dengesi (1975 - 2011)


Bir ülkenin ödemeler dengesi o ülkede yerleşik kişilerin ve kurumların yurt dışında yerleşik kişi ve kurumlardan aldığı ve onlara sattığı mal ve hizmetler ile bu işlemleri yürütebilmek üzere yaptığı finansal faaliyetlerin toplamıdır. 

1975 yılından 2011 yılı sonuna kadar Türkiye’nin ödemeler dengesinin gelişimi aşağıdaki grafiklerde özetlenmektedir.


FOB İhracat (mavi çizgi), FOB ithalat (kırmızı çizgi), dışticaret açığı (yeşil çizgi)
1980'lerin ortasına kadar aşağı yukarı paralel bir gelişim çizen ihracat ve ithalat o tarihten sonra kopmaya başlamış görünüyor. Bunun temel nedeni 1980'lere kadar ithal ikamesine dayalı bir sanayileşme politikası izleyen Türkiye'nin 1980'lerin ortasına doğru bu modeli terk ederek ihracata dayalı sanayileşme modeline geçmiş olmasıdır. Daha çok ihracat belirli ürünleri ve özellikle de enerji gibi girdileri üretemeyen Türkiye açısından daha çok ithalat anlamına gelmeye başlamıştır. Dışa açılma ister istemez iç tüketimi de dışarıya açmış ve ithalatın bir bölümü de iç tüketimi karşılamak için yapılmaya başlamıştır. Bunun sonucunda ithalat, ihracattan daha hızlı artmaya başlamıştır. Dışticaret açığında ortaya çıkan artış bunun sonucudur. 
Cari Açık
Dışticaret açığına ek olarak görünmeyen kalemleri de içeren cari açık, 1975'den 2000 yılına kadar 1994 krizi sırasındaki artış dışında makul düzeyde kalmaya devam etmiştir. Cari açıktaki ilk büyük sıçrama 2001 kriziyle yaşanmış ve izleyen yıllarda cari açık büyümeye devam etmiştir. 2009 yılındaki toparlanmanın temel nedeni küresel krizin getirdiği ekonomik küçülmenin sonucudur. 



Açığın Finansmanı: Doğrudan yabancı sermaye (mavi çizgi) ve portföy yatırımları (kırmızı çizgi)
Cari açığın finansmanında en önemli kaynaklardan birisi Türkiye'ye yatırım amacıyla gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımı, ikincisi krediler (bankalara yollanan yabancı mevduat da bunun bir parçasıdır) ve borsada hisse almak amacıyla getirilen portföy yatırımıdır. 1990'lara kadar oldukça düşük düzeylerde seyreden bu iki kalem 2000'lerden itibaren sıçrama göstermiştir. Cari açık büyüdükçe bu finansmanın artması da normaldir. Çünkü daha yüksek cari açık demek daha fazla ithalat demektir. Ve eğer iç tasarrufları artırma olanağı yoksa (ki Türkiye'de tam tersine 2000'lerde tasarruf oranı düşmüştür) daha fazla ithalat ancak daha fazla dış finansmanla mümkün olabilir.   


Net Hata ve Noksan
Ödemeler dengesinde kaynağı bilinmeyen giriş ve çıkışları gösteren net hata ve noksan kalemi 2000'lere gelinceye kadar inişli çıkışlı bir gelişim izlemiştir. Kriz yıllarında eksi değer alan bu kalem krizlerden hemen sonraki yıllarda artı değer almıştır. 2001 krizinden sonra sürekli artı değer taşıyan net hata ve noksan bu dönemde ülkeye kaynağı saptanamayan döviz girişleri olduğunu göstermektedir. Kaynağı saptanamayan döviz girişleri 2011 yılında 12 milyar dolara yakın bir düzeyle zirve yapmıştır.  





25 Haziran 2012 Pazartesi

Ekonomilerin Yükselişi ve Düşüşü


Günümüzde üç ekonominin birbiriyle yarışı ilginç görünüyor: ABD, Çin ve Hindistan. ABD, kapitalist sisteme örnek verilen bir ekonomi, Çin ise bir anlamda sosyalist piyasa ekonomisi örneği olarak değerlendiriliyor. Hindistan, ikisinin ortasında; kapitalist sistemin ve sosyalist sistemin unsurlarını birlikte barındırıyor. Hindistan, çoklu bir ekonomik model içinde karmaşık bir yapıya sahip olmasına karşın büyük bir ekonomik güç olarak öne çıkıyor.  

Aşağıdaki grafik bu üç ekonominin Milatla birlikte başlayan gelişimini ortaya koyuyor (Dünya GSYH’sı içinde yüzde paylar.)


Milattan sonra 1’de ABD’nin GSYH’sının (burada ABD olarak kuşkusuz bugünkü ABD’nin yerinde bulunan kızılderililerin geliri alınıyor) dünya gelirindeki payı yüzde 0,3’ün altında, buna karşılık Çin’in GSYH’sının payı yüzde 26, Hindistan’ın GSYH’sının payı ise yüzde 33 dolayında görünüyor. O tarihte bu üç ekonomi içinde en güçlü olanı Hindistan. Bu görünüm M.S. 1000 dolaylarında hemen hemen hiç değişmemiş bulunuyor. 1500 yılına gelindiğinde Çin, Hindistan’ın önüne geçiyor. 913 yılında yani 1. Dünya Savaşının hemen öncesinde ABD, Çin ve Hindistan’ın oldukça farklı bir biçimde önüne geçmiş bulunuyor. 1973 yılı ABD’nin farkı iyice açtığı yıl. 1973’de Çin ve Hindistan’daki düşüş devam ediyor. Buna karşılık 2009 yılına gelindiğinde ABD ekonomisinde bir düşüş, Çin ve Hindistan ekonomilerinde hızlı bir yükseliş dikkati çekiyor.

Şimdi de aynı verilerden yararlanarak ve bunlara 2050 için yapılan tahminleri ekleyerek kıtaların durumuna bir bakalım.


1500 yılında GSYH açısından Asya kıtasının açık bir üstünlüğü var. Onu Avrupa izliyor. Afrika o tarihte Amerika kıtasından daha zengin. 1913’de Avrupa kıtası birinci sıraya yükseliyor ve Amerika kıtası hemen onun ardına yerleşiyor. Asya düşüşte olsa da yine de Amerika kıtasıyla aşağı yukarı aynı konumda. 1973’de Avrupa kıtası gerilmeye Amerika kıtası yükselmeye başlıyor. Asya kıtasında pek bir değişiklik yok. 2009’da Amerika ve Avrupa’nın gerileyişine karşılık Asya’nın yükselişiyle üç kıta birbiriyle eşitleniyor. Bir tek Afrika olduğu yerde sayıyor ya da çok az bir ilerleme keydedebiliyor. 2050 için yapılan tahminlerde durumun yavaş yavaş 1500’lerdeki haline dönmeye başladığı görülüyor. Avrupa hızla geriliyor, Amerika da geriliyor Asya müthiş bir çıkış yakalıyor ve Afrika da yavaş yavaş da olsa çıkışa başlıyor.

Bu grafikler bize “tarihin tekerrür ettiği” tezinin ekonomi alanında da geçerli olduğunun ipuçlarını veriyor.

Dünya nüfusu bugün 7 milyarın biraz üstünde. Çin ve Hindistan’ın nüfusları toplamı 2,6 milyar. Yani dünya nüfusunun yüzde 37’si bu iki ülkede bulunuyor. Geleceğin dünyasını bu iki ülkenin nüfusunun ne kadarının Avrupalı veya Amerikalının standardında yaşayacağı belirleyecek. Onların standardı arttıkça büyük olasılıkla dünya satandartları düşecek. Tuhaf bir ekonomik çelişki daha.


Kaynak: Yazıda kullandığım grafikleri “Angus Maddison’un Historical Statistics of the World Economy 1 – 2008 AD” çalışmasından derlediğim verilerle hazırladım. Meraklısı için link: http://www.ggdc.net/MADDISON/oriindex.htm

22 Haziran 2012 Cuma

Ne Kadar Dış Açık O Kadar Büyüme


Bir ekonominin iki temel dengesi vardır: İç ekonomik denge, dış ekonomik denge. İç ekonomik denge iki alt dengeden oluşur: Kamu kesimi dengesi (bütçe dengesi), özel kesim dengesi (tasarruf yatırım dengesi.) Dış ekonomik denge kamu kesimi ve özel kesimin dış dünyayla olan ekonomik ilişkilerinin toplam dengesini ifade eder.

Türkiye’de iç ekonomik denge kimi zaman kamu dengesi kimi zaman özel kesim dengesi çoğu zaman da her iki denge açısından açık verir. İç ekonomik denge açığı dış ekonomik denge açığına ve dolayısıyla dışarıdan finansman arayışına yol açar.

Türkiye, dışarıdan finansman bulup bu açıklarını finanse edebildiği sürece büyür, edemeyince de küçülür.

Aşağıdaki iki grafik 1923 yılından 2010 yılına kadar Türkiye’nin ekonomik büyüme oranlarını ve dışticaret açığının GSYH’ya oranlarını (%) gösteriyor.    



Bu iki grafiğe birlikte baktığımız zaman iki veri seti arasındaki ters korelasyon açık bir biçimde görülebiliyor. Yani Türkiye’nin yüksek oranlı büyümesi hemen daima yüksek oranlı dışticaret açığıyla mümkün olmuş, dışticaret açığının kapandığı yıllarda Türkiye ya yeterince büyüyememiş ya da küçülmüştür.

Bu grafikler Türkiye ekonomisinde büyümenin ithalat bağımlısı bir büyüme olduğunu göstermektedir.

Aşağıdaki grafik büyüme oranı ve dışticaret açığı arasındaki ters korelasyonu bir başka açıdan ortaya koyuyor.


Türkiye’nin tasarrufları yatırımlarını karşılayamamaktadır. Yatırımlar için gerekli girdilerin hepsi içeride üretilemediği için ithal edilmekte, bu ithalatı karşılamaya yetecek iç tasarruf olmayınca da dışarıdan tasarruf ithal edilmektedir. 

Türkiye’nin son on yıldaki ekonomik başarısını gelecek on yılda da devam ettirebilmesi artık bu “ne kadar dış açık o kadar büyüme” modeliyle pek mümkün görünmemektedir. Bu modelden “daha az cari açık daha çok iç üretim” modeline geçilmesi gerekmektedir. Ne var ki bunu dış rekabete açıklığı sağlayarak yapamazsak, yani ne pahasına olursa olsun iç üretim modelini uygularsak bu kez de kamu kesimi açıkları vermemiz kaçınılmaz olur.

Türkiye 1980’lere kadar ithal ikameci “ne pahasına olursa olsun yerli üretim modeli” ile geldi. 1980’lerden 2000’lere kadar “içeride üretemiyorsak dışarıdan ithal ederiz modeli” uygulandı. 2000’lerde “kamu kesimi borçlanacağına özel kesim borçlansın modeline” geçildi. Şimdi artık “dış rekabete açık yerli üretim modeli” uygulamanın zamanıdır.    

20 Haziran 2012 Çarşamba

IMF Hakkındaki Şehir Efsaneleri


Birinci efsane: IMF verdiği desteklere çok yüksek faiz alıyor.
Gerçek: IMF, batık veya sorunlu ekonomilere dünyada en düşük faizle kredi veren kuruluştur. 
IMF’nin stand by düzenlemelerinde uyguladığı faiz oranı basit faiz oranı adı verilen ve bugün itibariyle yüzde 1,16 oranında olan bir faiz oranıdır. Bu oran kotanın yüzde 300’üne kadar olan borçlanmalar için aynıdır. Kotanın yüzde 300’ünü aşan borçlanmalar için 3 yıla kadar 2 puan, 3 yıldan sonra 3 puan ek faiz uygulanır. Buna ek olarak her borçlanma için bir taahhüt ücreti ödenir. Taahhüt ücreti her 12 ayda bir uygulanır. Kotanın iki katına kadar kullanımlarda 0,15 puan, iki kat ile on kat arası kullanımlar için 0,30 puan ve on katı aşan kullanımlar için 0,60 puan taahhüt ücreti alınır. Bunlara ek olarak her kredi çekilişinden 0,5 puan hizmet ücreti alınır.     

Diyelim ki bir ülke ödemeler dengesi sıkıntısına girdi ve IMF’den destek istedi. IMF de bu ülkeye kotasının üç katı kadar borçlanabilme imkanı veren bir stand by düzenlemesi yaptı. Yine diyelim ki bu ülke bu imkanı üç yılda 8 eşit çekimle kullanacak ve geri ödemesini de 5 yılda yapacak.

            Faiz = Basit Faiz Oranı + Taahhüt ücreti + Hizmet ücreti
            Faiz = 1,16 + 0,675 + 0.5 = % 2,35 (SDR faizi)
            USD Faizi = % 3,59  

Eğer bu ülke kotasının beş katı kredi kullanacaksa bu oran yüzde 6’ya kadar yükselmektedir. Bu ülkenin uluslararası piyasadan tahvil ihracı yoluyla borçlanmasının maliyeti dolar bazında bunun biraz üzerinde olabilir. Burada akla şu soru gelir: Bu ülke aşağı yukarı aynı koşullarla piyasadan borçlanabildiğine göre niçin kendisine daha ağır koşullar ileri süren IMF’den destek istesin? Çok doğru bir sorudur ve yanıtı da içinde saklıdır. Bu ülke bu kadar yüksek bir miktar için piyasadan aynı koşullarla borçlanabilse zaten IMF’ye gitmez.    

İkinci efsane: IMF politikaları başarısızdır.
Gerçek: IMF politikaları bazı ekonomiler için başarılı bazı ekonomiler için başarısız olmuştur.
Ne var ki IMF’nin asıl görevi bir ülkenin içine düştüğü ödemeler dengesi krizini çözmektir. Eğer bir ülkenin siyasetçileri popülist uygulamalara devam ederlerse IMF’nin desteği hiçbir işe yaramaz. IMF desteği ve bu destekle birlikte önerdiği ekonomi politikalarının başarılı olabilmesi bu politikaları uygulayacak olan ülke siyasetçilerinin bu politikaları tavizsiz uygulamaları gerekir. Genellikle siyasetçiler kendi uygulama eksiklik ve hatalarını IMF’nin programına çıkardıkları ve halkı da ikna ettikleri için başarısızlığın faturası IMF’ye çıkarılır.

Üçüncü efsane: IMF, Türkiye’de 19 stand by uyguladığı halde Türkiye’de başarılı olamamış ve ekonominin sorunlarını çözememiştir.
Gerçek: Dünyada IMF’nin başarısız olduğunu söyleyebilecek son ülke Türkiye’dir.   
IMF’nin asli görevi bir ülkenin içine düştüğü ödemeler dengesi krizlerini çözmede yardımcı olmaktır. Öteki öneriler hep bu asli görevle bağlantılıdır. Bir başka ifadeyle ülkenin ekonomik sorunlarını çözmek asıl olarak o ülkenin siyasetçilerinin işidir. IMF sadece parasal ve düşünsel anlamda yardımcı olmaya çalışır. Aşağıdaki tabloda Türkiye’nin 1961 yılından bugüne kadar IMF ile yaptığı stand by düzenlemelerinin dolar cinsinden tahsis ve kullanım tutarları yer alıyor.

Tarih
Süre (Ay)
Tahsis  (Milyon USD)
Kullanım (Milyon USD)
1
1961
12
                                  57
                                     24
2
1962
9
                                  47
                                     23
3
1963
11
                                  33
                                     33
4
1964
11
                                  33
                                     29
5
1965
12
                                  33
                                     -  
6
1966
12
                                  33
                                     33
7
1967
11
                                  41
                                     41
8
1968
9
                                  41
                                     41
9
1969
12
                                  41
                                     15
10
1970
12
                                136
                                   136
11
1978
24
                                453
                                   136
12
1979
12
                                378
                                   347
13
1980
36
                             1.888
                                1.888
14
1983
12
                                340
                                     85
15
1984
12
                                340
                                   255
16
1994
14
                                923
                                   696
17
1999
36
                           22.707
                              17.726
18
2002
36
                           19.360
                              17.990
19
2005
36
                           10.060
                              10.060
Toplam
                           56.942
                              49.557

Tabloya göre bugüne kadar IMF, Türkiye’ye 19 stand by düzenlemesi eşliğinde toplam 56,9 milyar dolar destek tahsis etmiş, Türkiye bu toplamın 49,6 milyar dolarlık bölümünü kullanmıştır. 1980 yılına gelene kadarki kullanımlar son derecede düşüktür. Çünkü unutmamak gerekir ki Türkiye’nin o tarihlere kadar başlıca ihraç ürünleri fındık, kuru üzüm, incir gibi tarımsal ürünler ve az sayıda sanayi ürünüdür. Hava koşulları kötü gidip de mahsul düşük olunca ihracat düşmekte, Türkiye ödemeler dengesi sıkıntısına girip ithalat yapamaz konuma gelince IMF’nin kapısını çalmaktadır. 25 – 30 milyon dolarlık desteklerle ekonominin kalkınmasını beklemek tuhaf olur. 1980 yılındaki nispeten büyük destek 24 Ocak kararları ve ekonominin 70 cent’e muhtaç halden kurtarılması amacına dönüktür. 1994 yılındaki destek tümüyle o yıl yaşanan ve büyük ölçüde kendi hatalarımızdan kaynaklanan krizden kurtulmak için alınmıştır. 1999 sonunda başlayan ve 2008 yılında sonuçlanan kredilerin kullanımı ise 2001 krizine giden gelişmeler, 2001 krizi ve sonrası için kullanılmıştır. IMF, Türkiye’nin 1980 ve 1994 krizinden çıkışında çok önemli, katkı sağlamıştır.

Özetle söylemek gerekirse 1961’den bu yana kullandığımız toplam 50 milyar dolara yakın kullanımın 46 milyar dolara yakın bölümü (yüzde 91’i) 2001 krizi ve sonrası için kullanılmıştır. Ve bu tutar Türkiye’nin ekonomik sorunlarını oldukça önemli bir bölümünün çözümünü sağlamıştır.

Aşağıdaki tabloda IMF’nin son üç stand by düzenlemesinin uygulandığı 1999 sonu ile 20008 yılları arasındaki döneme ilişkin başlıca makroekonomik göstergeler yer almaktadır. Ki bu dönem IMF'nin kapsamlı bir makroekonomik politika programı uygulamasının en belirgin örneği olan dönemdir. Bundan öncekiler çok daha sınırlı amaçlara yönelik programlardı.  

1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
GSYH Milyar $
250
266
196
232
303
392
483
529
649
730
Enflasyon (%)
69
39
68
30
18
9
8
10
8
10
İşsizlik (%)
8
6
8
10
10
10
11
10
10
11
Borç Stoku/GSYH
58
52
78
74
68
60
53
47
40
40
Cari Açık/GSYH
0
-4
2
0
-2
-4
-5
-6
-6
-6

Tablo bize Türkiye’nin IMF programı öncesindeki durumu (1999 verileri) ile sonrasındaki verileri arasındaki değişimi gösteriyor. Dönem boyunca GSYH 3 katına çıkmış, enflasyon yüzde 69’dan yüzde 10’a gerilemiş, işsizlik yüzde 8’den 11’e yükselmiş, borç stokunun GSYH’ya oranı yüzde 58’den yüzde 40’a düşmüş, cari açığın GSYH’ya oranı ise 0 düzeyinden yüzde 6’ya çıkmıştır.

Yani IMF programları boyunca Türkiye’de olumlu gelişmelerin yanında olumsuz ekonomik gelişmeler de olmuştur. Buna karşılık olumlu gelişmelerin daha ağırlıklı olduğunu söylememiz mümkündür. Bu tablo bize IMF’nin Türkiye’de uyguladığı programın başarılı olduğunu göstermektedir.

Dördüncü efsane: IMF, ülkelere çok ağır koşullar empoze eder.
Gerçek: O koşullar ülkenin geçmişte yaşadığı imkanlarının üzerindeki hayatın bir sonucudur.
Hiç bir ülke, ekonomisi büyük sıkıntılara girmeden IMF'nin kapısını destek aramak için çalmaz. IMF, bir çeşit son başvuru merciidir. Yani artık kimsenin düşük hatta normal faizle kredi vermediği bir ülkeye destek olur. Bunu yaparken de o ülkenin bir daha aynı duruma düşmemesi için bir program hazırlar. Bu program ülke yetkilileriyle birlikte hazırlanır ve uygulanması o yetkililerce taahhüt edilir. Dolayısıyla bir ülkenin IMF'den yardım istemeye muhtaç hale gelmesinin de o desteğin getirdiği ağır koşullu programın uygulanmasının da sorumlusu ülkenin siyasetçileridir. Bunun günümüzdeki en tipik örneği Yunanistan'dır. Yunanistan, uzun süre imkanlarının ötesinde yaşamış, bu farkı borçlanmayla karşılamıştır. Sonunda borçlarını ödeyemez ve yeniden borçlanamaz hale gelince de IMF'nin kapısını çalıp yardım istemiştir. IMF, şimdi Yunanistan'a geçmiş 10 - 15 yılda borç parayla yaşadığı hovardalığın bedelini ödemesi için destek olmakta ama bir daha bu duruma düşmemesi için de o hovarda hayata son vermesini istemektedir. Yunan halkı kendilerine ağır koşullar süren IMF'yi protesto etmektedir. Burada protesto edilmesi gereken kimdir? İmdat diyerek çağrılan IMF'mi, Yunanistan'a sürekli borçlanarak imkanlarının ötesinde bir hayat yaşatan siyasetçiler mi? Yoksa o siyasetçilere oy vererek bu hovardalığın devamını destekleyen Yunan halkı mı? Bu sorunun yanıtı Yunan halkının bugün karşı karşıya kaldığı ağır koşullara kimin neden olduğunun yanıtıdır. Yanıtı siz verin ve kimin sorumlu olduğunu siz belirleyin.  

Beşinci ve en yeni efsane: Eskiden IMF'nin kapısında dilenirdik şimdi biz borç veriyoruz.
Gerçek: Güney Kıbrıs, IMF'den hem yardım istiyor hem de borç veriyor.
Türkiye, IMF'nin 188 üyesinden birisidir. Bu üye ülkelerin IMF'de kota adı verilen sermaye payları vardır. IMF anasözleşmesine göre her 5 yılda bir kotalar artırılır ve üye ülkeler bu kota artışlarına katılmak zorundadır. IMF'nin kaynaklarının önemli bölümünü bu kotalar oluşturur. Bu kaynaklar yetmediği için IMF üye ülkelerin bazılarının Merkez Bankalarından borçlanır ve bu borcuna da faiz öder. ABD, IMF'nin kota artırmasına karşı çıkmaktadır. Çünkü Amerikan halkı, ödediği vergilerin başka ülkelerin ekonomilerini kurtarmak amacıyla kullanıldığı izlenimi taşımaktadır. Kota artırımı yüzde 85 oy desteği istediği ve ABD'nin IMF'deki oy oranı yüzde 17 olduğu için bu karşı çıkma kota artırımının yapılamaması sonucunu getirmektedir. Kota artırımı yapamayan ve küresel kriz nedeniyle de kaynakları yetersiz kalan IMF bu yeni formülü ortaya atmış ve üyelerinden destek istemiştir. Aralarında Türkiye ve Güney Kıbrıs'ın da bulunduğu 37 ülke bu desteği vermeye talip olmuştur. Toplam 456 milyar dolar tutan bu yeni destekte en büyük pay 60 milyar dolarla Japonya'ya aittir. Onu 55 milyar dolarla Almanya ve 43 milyar dolarla Çin izlemektedir. ABD bu desteğe katılmamıştır. Bu destek bir taahhüttür, IMF'ye bu aşamada para verilmesi söz konusu değildir. İhtiyaç halinde IMF bu paraları taahhüt eden ülkelerden isteyecek ve ilgili ülkenin Merkez Bankası da kendi rezervindeki bu miktarı IMF'ye ödünç olarak verecektir. IMF, bu parayı ihtiyaç duyan bir ülkeye kullandırırsa parasını kullandığı ülkeye faiz ödeyecektir. Bu para kullanılsın ya da kullanılmasın ilgili ülkenin Merkez Bankası'nın uluslararası döviz rezervlerinde görünmeye devam edecektir. IMF'nin, bu paraları hiç kullanmama olasılığı da vardır. "Bu parayı IMF'ye vereceğimize okul yaptıralım" demek doğru değil, çünkü ortada verilmiş bir para yok. Bu para sadece taahhüt edilmiştir ve verilse bile geri alınacak bir paradır. Bu parayla okul yaptıralım demek Merkez Bankası'ndaki rezervlerle okul yaptıralım demekten farksızdır. "IMF'ye borç vereceğimize kalan 1,7 milyar dolarlık borcumuzu ödeyelim" demek de doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü borcumuzu taksitlerle ve döviz kazançlarımızla ödemeye devam ederken  bir yandan da Merkez Bankası'ndaki döviz rezervlerimizi artırmaya devam edeceğiz. Oysa rezervleri borç ödemede kullanırsak rezervlerimiz azalır. Günümüzde rezerv azalması bizim gibi gelişmekte olan ülkeler açısından olumlu algılanmayan bir durumdur. 


Özetle söylemek gerekirse IMF'ye, onun ihtiyaç duyması halinde verilecek olan 5 milyar dolarlık para bizim alacağımız olarak kalacak, Merkez Bankası rezervlerinde kabul edilmeye devam ederek rezervlerimizde bir azalmaya neden olmayacak ve kullanımı bittiğinde geri alınacaktır. Paramızın kullanımı halinde alacağımız faiz ise rezervlerimizin çoğunu tuttuğumuz ABD Hazine tahvil faizinden az olmayacaktır.     


Türkiye IMF ilişkileri (31 Mayıs 2012)
Üyelik tarihi: 11 Mart 1947
Kota: 1.455 milyon SDR (2.222 milyon USD)
Kalan borç: 1.133 milyon SDR (1.730 milyon USD)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...