31 Temmuz 2012 Salı

Türkiye'de Makroekonomik Denge


Makroekonomik denge denklemi şöyle yazılır:

(S – I) + (T – G) = (X – M)

Bu denklemde;
S; özel kesim tasarruflarını,
I; özel kesim yatırımlarını,
T; başta vergiler olmak üzere kamu gelirlerini,
G; kamu harcamalarını
X; ihracatı 
M; ithalatı gösteriyor. 

(S – I) dengesine özel kesim tasarruf yatırım dengesi ya da kısaca özel kesim dengesi denir. (T – G) dengesine ise kamu kesimi dengesi ya da kısaca bütçe dengesi denir. Bu ikisi ekonominin iç dengesini ya da kısaca iç ekonomik dengeyi meydana getirir.

(X – M) dengesine kısaca dış ticaret dengesi adı verilir. Bu denge ekonominin dış dengesini oluşturur.

Bir ekonominin iç dengesi (S – I) + (T – G) ekonominin dış dengesine (X – M) eşittir. Yani bütün bu alt dengelerin toplamı sıfıra eşittir.

2011 yılsonu itibariyle Türkiye’nin verileri şöyledir:
S = 162 milyar TL
I  = 292 milyar TL
T = 296 milyar TL
G = 313 milyar TL
X = 144 milyar USD = 237 milyar TL
M = 233 milyar USD = 384 milyar TL
Bu durumda denklemimiz şu hali almaktadır:

(S – I) + (T – G) = (X – M)
(162 – 292) + (296 – 313) = (237 - 384)
- 130 – 17 = - 147

Yani iç ve dış denge birbirine eşittir. Sağ taraftaki dış dengeyi işaret değiştirerek sol tarafa taşırsak denklemin toplamı sıfıra eşit olur.

Türkiye’nin 2011 yılındaki GSYH’sı 1.295 milyar TL olduğuna göre; GSYH’sının yüzde 10’u oranında tasarruf yatırım açığı [(S – I) / GSYH], yüzde 1,3 oranında bütçe açığı [(T – G) / GSYH], yüzde 11,3 oranında dışticaret açığı [(X – M) / GSYH ] vermiştir. 2011 yılında ortaya çıkan ve GSYH’nın yüzde 1,3’ü oranına ulaşan bütçe açığının büyük bölümü iç borçlanma ve küçük bölümü dış borçlanma ile finanse edilirken GSYH’nın % 10’u oranına varan dış denge açığının bir bölümü doğrudan yabancı sermaye yatırımı, bir bölümü portföy yatırımı, bir bölümü de kredi yoluyla dış kaynaklardan finanse edilmiştir.

29 Temmuz 2012 Pazar

Yalnız GSYH ile Yaşanmaz


Başlıktaki söz Nobel ödüllü iktisatçı Paul Samuelson’a ait. Biz iktisatçıların her şeyi GSYH veya kişi başına gelirle ölçme takıntımıza olağanüstü bir eleştiri.

Bunu test etme fırsatını bulduğum birkaç yer var. İlki Arjantin ve Brezilya karşılaştırması. Bu iki ülkede makro göstergeler şöyle:


Arjantin
Brezilya
GSYH (milyar USD)
448
2.493
Nüfus (bin kiş)
40.900
194.933
Kişi başına yıllık ortalama gelir (Cari, USD)
10.945
12.790
Kişi başına yıllık ortalama gelir (SGP, USD)
17.516
11,769
Yılsonu enflasyon (%)
9,8
6,5
İşsizlik (%)
7,2
5,9
Bütçe açığı / GSYH (%)
3,3
3,2
Kamu borç stoku / GSYH (%)
44,2
86,2
Cari açık / GSYH (%)
0,5
2,1

Eğer yalnız GSYH’ya ve kişi başına yıllık ortalama gelire bakacak olsak bu tablo bize Brezilya’nın çok daha zengin bir ülke olduğunu anlatıyor. Oysa biraz derine inersek ve mesela kişi başına geliri satınalma gücü paritesine göre ölçersek Arjantinlilerin Brezilyalılardan daha müreffeh olduğunu görürüz. Bir Brezilyalının eline yılda ortalama 12.790 dolar geçerken bir Arjantinlinin eline 10.945 dolar geçiyor. Ama Breazilyalı bu eline geçen 12.790 dolarla 11.769 dolar değerinde mal ve hizmet alabildiği halde, Arjantinli eline geçen 10.945 dolar ile 17.516 dolar değerinde mal ve hizmet alabiliyor. Bu nasıl oluyor? Gayet basit: Çünkü Arjantin, Brezilya’dan ucuz.

26 Temmuz 2012 itibariyle The Economist’in düzenlediği Big Mac indeksine göre Arjantin Pesosu dolara karşı yüzde 25 oranında düşük değerde, buna karşılık Brezilya Reali dolara karşı yüzde 15 dolayında fazla değerli durumda.

Ülkeler GSYH’larını kendi para birimi cinsinden hesaplar ve uluslararası karşılaştırmalar için bu değer o para biriminin yıllık ortalama dolar kuruna bölünerek dolara çevrilir. Arjantin parasını düşük değerde Brezilya yüksek değerde tuttuğuna göre Arjantin’in GSYH’sı dolar cinsinden olduğundan düşük, Brezilya’nın GSYH’sı ise dolar cinsinden olduğundan yüksek gösterilmiş bir GSYH’dır.

Dünya Bankası verilerine göre Arjantin’de Gini Katsayısı 0,46, Brezilya’da 0,54 (Gini katsayısı sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımı düzelir, sıfırdan uzaklaştıkça bozulur.) Brezilya’da günde 2 doların altında geliri oranların toplam içindeki payı yüzde 6, Arjantin’de yüzde 0,9. Gelir dağılımı açısından da Arjantin Brezilya’dan iyi durumda.

Samuelson, yukarıdaki sözüyle tam olarak bunu kastetmiyordu belki ama işin varacağı sonuç budur. Görünüşte Brezilyalı daha zengin olsa da aslında Arjantinli daha refah içinde yaşamaktadır. İki yıl önce peş peşe iki ülkenin iki büyük kentinde gezi amaçlı bulundum. İki kentin (Rio de Janeiro ve Buenos Aires) sokakları, yapıları, sokaktaki insanların kılık kıyafeti gibi görsel göstergeler Arjantin’in daha müreffeh bir ülke olduğunu gösteriyordu.

Demek ki yalnızca GSYH’ya bakarak bir ekonomiye sıralamada yer vermek doğru değil. 

24 Temmuz 2012 Salı

Matematikte Sondan İkinciymişiz


Türkiye’ye bir açık oturumda konuşma yapmak üzere gelmiş olan Nobel ekonomi ödüllü matematikçi John Nash, Türkiye’nin matematik bilgisinde OECD ülkeleri arasında sondan ikinci sırada olduğunu söyleyen gazete muhabirine “İyi matematik bilmeyen ülkelerde adalet yoktur” demiş. Oysa Türkler kadar matematiğe kendini, daha doğrusu çocuklarını adamış görünen başka bir toplum var mıdır bilmem. Ama buralarda adalet olmadığı da bir gerçek olduğuna göre Nash haklı mı diye düşünmekten kendini alamıyor insan. O zaman iki durumdan birisiyle karşı karşıyayız demektir: Ya matematik öğretmiyoruz onu da sosyal bilimler gibi ezbere dayandırıyoruz ya da sınavda kazanmak için öğrenilip hiç uygulanmadan unutulan bir matematik öğretme sistemimiz var.  

Üniversite üçüncü sınıfa kadar yaşamım hep bir cebir geometri karabasanıyla geçti desem yeridir. Orta birden başlayarak her yıl matematik, cebir ve geometriden istisnasız bütünlemeye kaldım ve yaz aylarında hep bu derslerin bütünleme sınavlarına hazırlandım. Daha doğrusu hazırlanır gibi yaptım. Kursta ne öğretilirse o kadarını öğrendim ve sınavlarda orta alıp geçtim. Bizim aile bütçesinde yazın bana aldırılacak özel matematik dersleri için örtülü ödenek vardı. Ailem benim yüzümden yaz tatillerini kısa kesmek zorunda kalırdı.

Matematikten nefret ederdim. Yaşamdan bu kadar kopuk, bu kadar işe yaramaz bir dersin niçin öğretilmeye çalışıldığını bir türlü anlayamazdım. Toplama, çıkarma, çarpma, bölme anlamlıydı tabii. Çünkü bunlar yaşamda işe yarıyordu. Ama integralin, türev almanın ya da sinüs veya tanjant hesaplamanın ne işe yarayacağını anlayamamıştım. Sonuçta bilim adamı olmak ya da matematik öğretmeni olmak isteyenler için anlamlı olabilecek bir dersin niçin bu kadar yaygın olarak öğretilmeye çalışıldığını, her yıl ısrarla niçin okutulduğunu çözememiştim.

Mülkiye’ye girdiğimde birinci sınıf derslerine baktım matematik yok. Derin bir oh çektim. Galiba kurtulmuştum matematikten. Sonra istatistik dersleri başlayınca anladım ki daha kurtulamamışım. Başladım istatistiği çalışmaya. Çalışmak dediysem öyle böyle değil. Ne kadar istatistik kitabı varsa kütüphaneden aldım ve okumaya başladım. Baktım istatistik ekonomide ciddi biçimde kullanılıyor çalışmayı iyice artırdım. Sonuçta istatistiği öğrendim ve korktuğum gibi olmadığını gördüm. Üstelik de istatistik, zaman serileriyle, olasılık hesaplarıyla yaşam boyu mesleğimde işime yaradı.

İkinci sınıfta ekonomi derslerinin içindeki matematik dışında matematikle pek bir işim olmadı. Üçüncü sınıfta ise seçimlik olarak matematik dersi vardı. Bir ara babam “Mülkiye nasıl gidiyor” filan gibi bir soru sordu. Ben de “matematik seçiyorum” dedim. Rahmetlinin yüzü buruştu, bir süre bir yorum yapıp yapmamayı düşündükten sonra dayanamadı söyledi “Bak oğlum, Mülkiye’de geçmişinle kıyaslanamayacak kadar başarılı bir öğrenci oldun ve ben de seninle gurur duydum. Ama matematik senin bütün yaşamında sorunun oldu, üstelik burada okutulacak matematik yüksek matematiktir, iyi düşün ona göre karar ver.” Hiç düşünmedim desem yeridir. Kararımı çoktan vermiştim ve matematiksiz ekonomi olmayacağını düşünüyordum. Aslında bunu babam da biliyordu çünkü onun kütüphanesinde o dönemin gözde matematiksel ekonomi kitapları vardı.

İlk matematik dersine girdiğimde endişeliydim dersem yalan olmaz. Dersi Tuncer Bulutay veriyordu. Mülkiye’de Tuncer hocanın çok zor sorular sorduğu ve hiç acımadan adamı sınıfta bıraktığı efsanesi yaygındı. Üstelik Mülkiye’de o dönemde üssü mizan uygulaması vardı. Eğer ortalamanız 10 üzerinden 7 tutmamışsa 7’nin altındaki bütün derslerden bütünlemeye kalıyordunuz. Yani bütün derslerden 6,5 alsanız hepsinden bütünlemeye kalıyordunuz. O dönemde Mülkiye’de ara sınav, vize filan yoktu. Yıl bitince bir ay ara verilir sonra sınavlar yapılırdı. Bir de bütünleme sınav hakkı vardı. Geçemezsen sınıfta kalırdın. Öyle dersten geçme, arkadan ders getirme filan söz konusu değildi. Aynı sınıfta iki kez kalırsan belge alıp okuldan atılırdın. O yıllarda Mülkiye’den, Hacettepe Tıp’tan, ODTÜ’den ikinci, üçüncü hatta dördüncü sınıftan belge alıp atılmış gençler dolaşırdı Ankara’da.

Tuncer hoca ilk derse girdi, sınıfa baktı. “Bu sınıf çok kalabalık, bu kadar kişiyle matematik dersi yapılmaz” dedi ve tahtaya Taylor teoreminin ispatını yazdı. Yaklaşık on dakika sürdü bunu yazması. Bütün tahta formüllerle dolmuştu. Yazma işlemi bitince “Ben şimdi gidiyorum, ikinci derse geldiğimde bunu öğrenmiş olun, tartışacağız” dedi. Hocanın arkasından sınıfın dörtte üçü boşaldı. Herkes öğrenci işlerine koşup matematik dersinin yerine başka seçimlik dersler almak için sıraya girmişti. Açıkçası benim de gözüm korkmuştu. Ama bir ders daha izleyip kesin kararımı öyle vermeye niyetlendim.

İkinci derste Tuncer Bulutay sınıfa girdiğinde bir baktı ki sınıftaki öğrenci sayısı 20’ye düşmüş “Nereye gitti bunlar” diye sordu? Birisi “Matematiği bırakıp başka ders almaya gittiler” dedi. Tuncer hoca güldü “Evet şimdi matematik çalışacak sayıya geldik” dedi ve başladı o yazdığı formülleri silmeye. Sonra tahtaya bir karekök çizdi içine iki elma resmi yaptı ve dışına da eksi işareti koydu. “Matematik” dedi “uygulama alanı olmayınca böylesine anlamsız kalır. Biz matematiği ekonomiye uygulamak için öğreneceğiz.”

Benim matematiği sevmem bu cümleyle başladı. Matematik seçenler okulda ayrıcalıklı kişiler gibi görülüyordu. İnsan o yaşlarda bu tür şeylerden etkileniyor. Ama yine de babama mahcup olmamak temel hedefimdi. Yaşamım boyunca bana bela olan matematiği kullanmayı başarmalıydım. O dönemde ekonomiye uygulanmış matematikle ilgili ne kadar kitap varsa hepsini okudum, problemler çözdüm. Neredeyse yaşamım matematik ve onun ekonomiye uygulanması olmuştu. Dönemin popüler matematik kitapları arasında Alpha C. Chiang’ın “Fundamental Methods of Mathematical Economics” kitabı vardı. Bu kitap elimden düşmüyordu. Her derse bir çalışıyorsam matematiğe üç çalışıyordum.

Matematik benim açımdan bir araç olmuştu. Türev alıp talep fonksiyonunu buluyordum, integral alıp gelir dağılımı hesabını yapıyordum. O hiçbir işe yaramaz gibi gördüğüm matematik adeta ekonomiye can vermeye başlamış gibiydi. Yılsonunda matematik sınavından 8,5 aldım. Sınıfın en yüksek notu 8,5 idi ve dört kişi almıştı. Bu notu babama söylediğimde ne kadar mutlu olduğunu anlatamam. Zaten iyi notlarla sınıf geçmeme alışmıştı ama matematik başka bir barajdı.

John Nash haklı ama söylediği söz eksik bence. Asıl olan matematiği öğrenmekten çok matematiği yaşama uygulayabilmek yani analiz ve sentez yeteneğini geliştirebilmektir. Eğer matematiği uygulayabilmek için değil de sadece sınavları geçmek için öğrenmek yeterli olsaydı Türkiye adalet açısından dünyada önde gelen ülkeler arasında olurdu.

Not: Ölçüm işleminin nasıl yapıldığını merak edenler için link: http://www.youtube.com/watch?v=q1I9tuScLUA

Türkiye'de Kamu Mali Sistemi


Devlet bir tüzel kişidir. Devletin çeşitli kurumları bu tüzel kişiliği kendi görev ve yetkileri çerçevesinde temsil ederler. Devlet tüzel kişiliğinin mali yönünü Maliye Bakanlığı ve Hazine ortaklaşa temsil eder. Maliye Bakanlığı, mülk sahipliği, devlet gelirlerinin toplanması gibi konularda, Hazine ise devlet harcamalarının ödenmesi ve kamu borçlanması gibi konularda devletin tüzel kişiliğinin temsilini üstlenirler.    

Kamu kesimi iki ana kategoriden ve onların altındaki alt kategorilerden oluşuyor. Bu iki ana kategori genel yönetim ve KİT’ler. Genel yönetim: Merkezi yönetimi, sosyal güvenlik kurumları ve yerel yönetimleri içine alıyor. Merkezi yönetim ise genel bütçeye dahil kamu idareleri, özel bütçe kapsamında yönetilen kamu idareleri ve düzenleyici ve denetleyici kurumlardan oluşuyor.

Önce genel yönetimin ilk parçası olan merkezi yönetimi oluşturan kamu idare ve kurumlarını açıklayalım. Bunlar üç parçadan ibaret. Genel bütçeye dahil kamu idareleri, devlet tüzel kişiliğine dahil olan kamu idareleridir (yani yasama, yargı ve yürütme organını oluşturan birimler.) Özel bütçe kapsamında yönetilen kamu idareleri, bir bakanlığa bağlı ya da bir bakanlıkla ilgili olarak belirli bir kamu hizmetini yürütmek amacıyla kurulan, gelir tahsis edilen, bu gelirlerden harcama yapmak yetkisi verilen, kuruluş ve çalışma esasları kanunla düzenlenen kamu idareleridir (yani tüzel kişiliğe sahip olan YÖK, üniversiteler, Türk Standartları Enstitüsü, DSİ ve Karayolları gibi kurumlar.) Düzenleyici ve denetleyici kurumlar, özel kanunlarla kurul, kurum ya da üst kurul şeklinde teşkilatlanan ve görevleri sektörle ilgili düzenleme ve denetleme yapmak olan kurumları ifade ediyor (yani RTÜK, BDDK, SPK gibi kurumlar.) Bu kuruluşlardan yasama, yargı ve yürütme organını oluşturanlar devlet tüzel kişiliğinin içinde yer alırlar ve kendi adlarına borçlanmaya gidemezler. Bunların kendilerine özgü gelirleri yoktur. Giderlerini karşılamaları için devlet gelirlerinden bunlara ödenek verilir. Buna karşılık YÖK, Üniversiteler, TSE gibi kuruluşların kendilerine ait ayrı tüzel kişilikleri ve öz gelirleri vardır, ancak bu gelirler giderlerini karşılamaya yeterli olmadığı için Hazine’den destek alırlar. Tüzel kişilikleri olmasına karşılık borçlanmaya gidecekleri zaman Hazine garantisi almaları gerekir.   

Bütçe dışı fonlar (Savunma Sanayii Destekleme Fonu, Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşmayı Teşvik Fonu ve Özelleştime Fonu) ile döner sermayeli kuruluşlar da (bunlar ilk sermayesi kamu kesimince verilen genel ve özel bütçeli idarelere bağlı 1421 adet işletmedir) merkezi yönetim içinde kabul edilmektedir.  

Genel yönetimin ikinci büyük parçası sosyal güvenlik kurumlarıdır. Bu kurumlar, sosyal güvenlik sunmak üzere kanunla kurulan kamu idareleridir (SGK, Türkiye İş Kurumu ve Ereğli Amele Birliği Sandığı.) Bu kurumların devlet tüzel kişiliğinden ayrı kendi tüzel kişilikleri vardır.  

Genel yönetimin son parçası da yerel yönetimlerdir. Yerel yönetimler, yerel yönetim kapsamındaki kamu idareleridir (yani belediyeler, il özel idareleri ve bunların oluşturduğu birlikler.) Bu kuruluşlar da ayrı tüzel kişiliğe sahiptirler. Dolayısıyla kendi adlarına borçlanmaya gidebilirler.  

Genel yönetime KİT’lerin dengesini de eklediğimizde kamu kesimi toplam dengesine ulaşıyoruz. KİT’ler kendi tüzel kişiliklerine sahiptir ve kendi adlarına borçlanma yapabilirler.  

Bu açıklamalar çerçevesinde kamu kesiminin özet görünümü şöyle şematize edilebilir:

  1. Genel Yönetim
                                                             a.      Merkezi Yönetim
i.         Genel bütçeye dahil daireler
ii.       Özel bütçeli idareler
iii.      Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar
                                                            b.      Sosyal Güvenlik Kurumları
                                                             c.      Yerel Yönetimler
    1. KİT’ler
                                                             a.      Finansal KİT’ler
                                                            b.      İşletmeci KİT’ler

Bu tanımlardan hareket edersek kamu bütçesi ilişkileri açısından şu formülleri yazabiliriz:

(1) Merkezi yönetim bütçesi = Genel bütçe + Özel bütçe + Bütçe dışı fonlar + döner sermayeli kuruluş bütçeleri + Düzenleyici ve denetleyici kurum bütçeleri.

(2) Genel yönetim dengesi = Merkezi yönetim bütçe dengesi + Sosyal güvenlik kurumlarının bütçe dengesi (işsizlik sigortası fonu dahil) + Yerel yönetimlerin bütçe dengesi.

(3) Kamu kesimi toplam dengesi = Genel yönetim bütçe dengesi  + KİT’lerin dengesi.

Eğer dar anlamlı kamu kesimi borç stokunu merak ediyorsak merkezi yönetim borç stoku bizim için yeterli demektir. AB ülkeleri ve Maastricht krityeri açısından borç stokuna bakacaksak AB tanımlı genel yönetim nominal borç stokuna bakmamız gerekli. O da şöyle hesaplanıyor:

AB tanımlı genel yönetim nominal borç stoku = Merkezi yönetim borç stoku (bütçe dışı fonlar ve döner sermayeler dahil) + yerel yönetimler borç stoku + sosyal güvenlik kurumları borç stoku (işsizlik sigortası fonu dahil) + ayarlama kalemleri (Buradaki ayarlama kalemleri üç ayrı ayarlamayı içeriyor. Genel yönetimi oluşturan kurum ve kuruluşların ellerindeki DİBS’ler brüt borç stokundan düşülüyor. İskontolu olarak ihraç edilen DİBS’lerin nominal değerleri, hesaba katılıyor. Dolaşımdaki bozuk para tutarı merkezi yönetim iç borç stokuna ekleniyor.)

Merkezi yönetim toplam borç stoku 2012 Haziran sonu itibariyle yaklaşık 524 milyar TL’dir. Bunun 378 milyar TL’si iç, 146 milyar TL’si (yaklaşık 81 milyar USD’si) dış borçtur.

AB tanımlı genel yönetim nominal borç stokunun / GSYH’ya oranı 2011 sonu itibariyle yüzde 39,4’dür.





19 Temmuz 2012 Perşembe

Dünya Ekonomisinin Son Durumu


Dünyanın bir yılda yapabildiği üretimin toplam değeri yani dünya GSYH’sı kabaca 70 trilyon dolar. Yani 7 milyar dolayında insan bir yıl çalışıp didinip adam başına yaklaşık 10 bin dolarlık üretim yapıyor. Çocukları, yaşlıları, yani üretimde olmayanları düşerek hesaplarsak adam başına üretim değeri daha yukarılara çıkar kuşkusuz ama ekonomide işleri basitleştirmenin yolu ne yazık ki her şeyi nüfusa bölüp kurtulmaktan geçiyor.

2011 verileriyle baktığımızda ABD bu üretimin 15 trilyon dolarlık bölümünü yapıyor. Yani adam başına yılda yaklaşık 50 bin dolarlık bir üretim katkısında bulunuyor. Euro bölgesi yaklaşık 13 trilyon dolarlık üretim yapıyor, adam başına üretime katkıları 40 bin dolar dolayında. Çin’in dünya üretimindeki payı yaklaşık 7,3 trilyon dolar. Çinlilerin adam başına üretime katkısı 5400 doların biraz üstünde. Japonya aşağı yukarı 6 trilyon dolarlık yıllık üretim yaparak dünya GSYH’sında dördüncü sırada yer alıyor. Japonların bu üretime adam başına katkısı yıllık 46 bin dolar.

Demek ki toplam 70 trilyon dolar dolayındaki dünyanın bir yıllık toplam üretiminin yüzde 60’a yakın bölümü bu dört ekonomiden geliyor (yüzde 21’i ABD, yüzde 19’u Euro bölgesi, yüzde 10’u Çin ve yüzde 9’u Japonya’dan.)        

Türkiye’nin GSYH’sı 766 milyar dolar, nüfusu da 75 milyon kişi olduğuna göre kişi başına üretime katkısı yıllık 10 bin doların biraz üstünde. Türkiye, küresel sistemde hem gelir hem de nüfus bakımından yüzde 1’lik bir yer tutuyor.

Japonya, bu ekonomiler içinde ilk krize giren ekonomi oldu. Yaklaşık 20 yıldır krizden ve durgunluktan çıkıp eski günlerine geri dönemedi. Mali gevşeme ve parasal gevşeme denediler olmadı, tersini yapıp sıkı politikalar denediler olmadı. Birkaç küçük refleks tepkisi dışında Japon ekonomisi bilinen ekonomi politikalarına yanıt vermedi.   

ABD 2006’daki subprime mortgage krizinin ve özellikle de 2008’deki Lehman Brothers krizinin yarattığı olumsuz gidişattan sıyrılıp çıkamadı. ABD Merkez Bankası (FED) çeşitli parasal gevşeme politikaları uygulayıp ortalığa para saçmış olsa da çözüm henüz gelmiş değil. Son dönemde ABD ekonomisi biraz toparlanma içinde görünse de küresel sistemin öte tarafından gelen bozulmaların da etkisiyle bu toparlanma iyileşmeye dönüşemiyor.

Euro bölgesi 2010’dan başlayarak girdiği krizde 2011 yılında zirve yaptı. Artık normale dönüş başlar derken o yıl zirve de aşıldı. Şu sırada Euro bölgesi tarihinin en kötü dönemini yaşıyor. Yunanistan battı ama batmadığı varsayılıyor, İspanya’nın eli kulağında, İtalya için Euro’dan çıkış senaryoları tartışılmaya başlandı. Avrupa Merkez Bankası’nın likidite sağlama çabaları şu sıralarda yetersiz kalmış görünüyor. Avrupa resesyondan çıkamıyor.

Son yıllarda küresel ekonomik sistemin tek itici gücü olarak ayakta kalmayı başaran Çin’den gelen sinyaller ekonomide bozulmayı işaret ediyor. Bozulma asıl olarak büyüme oranında görülüyor. Son yıllarda yüzde 9 gibi oranlarla büyüyen Çin’in bu yılın II. çeyrek büyüme oranı yüzde 7,6 çıkınca telaş başladı. Çin Merkez Bankası, ekonomiyi canlandırabilmek için faiz oranlarını düşürdü. Oysa Çin’in sorunu kendi ekonomisinin canlanması değil. Çin, üretiminin çoğunu ihraç eden bir ekonomi yapısına sahip olduğu için asıl olarak dış talebin artması gerekiyor. Bu da Çin’in elinde olan bir şey değil. Son dönemde Çin ile ilgi asıl endişe verici konu ekonomik göstergelerin gerçekleri yansıtmadığı ve manipüle edildiği iddialarının giderek yoğunluk kazanmış olması. Eğer sayılar ve oranlar açıklananlara göre daha kötüyse Yunanistan’daki gibi, Lehman Brothers olayındaki gibi ya da Libor oranının saptanmasındaki gibi bir sorunla karşı karşıya kalacağız demektir. Böyle bir durum varsa bu, beklentilerin daha da bozulmasına yol açar.   

Türkiye, en son 2001’de krize girdi ve dinamik ekonomisi sayesinde 1 – 2 yıl içinde krizden çıkıp hızlı bir toparlanma içine girdi. Küresel krizden de fazla etkilenmedi çünkü küresel sistem içindeki yeri yüzde 1. 

Demek ki küresel sistemin yüzde 60’ı ekonomik açıdan sorunlar içinde bulunuyor. Çin de bu sorunlarla karşılaşınca işler daha da karıştı. Şimdi iki kritik sorudan ilki şu: Küresel sistemin geri kalan yüzde 40’lık bölümü sorunlu yüzde 60’lık bölümü taşıyabilecek mi? 

İkinci soru sistemin geleceği açısından çok daha önemli görünüyor: Bu kadar müdahaleye, bu kadar ortalığa para dökülmesine, maliye politikası ve para politikası bu kadar gevşetilmesine karşın ekonomiler niçin canlanmıyor?

İlk sorunun yanıtını muhtemelen bu yılın sonları ve gelecek yılın ilk aylarına doğru çok daha net bir biçimde göreceğiz. Benim 2012 yılı için tahmin açıklamama nedenim buydu. Eğer bir mucize gerçekleşmezse 2013 yılı küresel sistem için daha zor bir yıl olacak gibi görünüyor.

İkinci sorunun yanıtını da daha önce çeşitli yazılarımda vermeye çalışmıştım. Küresel sistemin en önemli unsuru olan sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, yani paranın sorgusuz sualsiz istenen yere gönderilebilmesi, sistemin altyapısını değiştirdi. Eski sistemde parayı basıp dağıttığınızda insanlar alıp büyük çoğunluğunu aynı yerde harcarlar ve ekonominin canlanmasına katkıda bulunurlardı. Yani Keynesyen sistem yüzde 80 kapasiteyle çalışırdı. Küresel sistemde sermaye hareketleri serbest kalınca durum değişti. Bugün ABD’de ya da Euro bölgesinde dağıtılan paralar bulunduğu yerde harcanmak yerine faiz nerede yüksekse, getiri nerede fazlaysa oraya gidiyor. Yani Keynesyen politikalar, sorunun olduğu yerde artık örneğin yüzde 20 etkinlikle işleyebiliyor.

Bu ikinci sorunun çözümü için eğer bir yol bulunamazsa kapitalist sistemin kurumları, sermaye hareketlerinin geçici süreyle kısıtlanmasını savunmak durumuna düşebilir. Ki bu da sistemin gelişim hatasını kabul etmek anlamına gelir. İlginç günler bizi bekliyor.   

Kurulduğu günden bu yana sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasını temel misyon edinen, bütün üyelerini bu yola yönlendiren IMF’nin, böyle bir serbestlik halinde ekonomi politikasında nasıl bir mekanizmanın devreye sokulması gerektiğini araştırmamış olması da ayrıca tartışılması gereken bir konu.

Kimbilir belki de sıkıntı halinde görünmez elin gelip imdada yetişeceğini düşünmüşlerdi.  

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Bugün Günlerden Pazar


Aslında bugün günlerden Çarşamba ama bugün Sarıyer pazarının kurulduğu gün olduğu için Pazar günü benim için.

Her Çarşamba, eğer olağanüstü bir durum yoksa ya da İstanbul dışında değilsem mutlaka Sarıyer pazarına giderim. Çok güzel veya gelişmiş bir Pazar olduğu için değil. Hatta tam tersine Sarıyer pazarının öteki semt pazarlarından pek bir farkı yoktur. Belki tek fark Gümüşdere’den pazara getirilen bahçe ürünleri. Bunlar arasında domates, salatalık ve sivribiber en önde gelen ürünler. Gümüşdere’nin sivribiberi olağanüstü güzel. Her pazara gittiğimizde mutlaka alıp hafta boyunca her öğünde yiyoruz.

Sarıyer pazarındaki en ilginç tezgahlardan birisinde iki Fenerbahçeli, iki Galatasaraylı iki de Beşiktaşlı var. Bir de amcaları var ama o takım tutmuyor. Çocukların da tuttukları takımın formalarını giymelerine izin vermiyor. “Her taraftan müşterimiz var, kimseyi kırmaya hakkımız yok” diyor. Galatasaray lig şampiyonu olduğunda Galatasaraylı olana sordum niçin forma giymediğini, bu yanıtı aldım. Tezgahta domatesten enginara, meyvelerden mısıra kadar birçok ürün var. Zaten biz de pazar alış verişimizin ağırlığını buradan yapıyoruz. Ama ben pazarı en baştan en sona mutlaka dolaşıyorum. Fiyatlara bakıyorum, önceki haftalarla karşılaştırıyorum. Göstergelere yansıyan enflasyonla arada fark var mı kontrol ediyorum.  

Pazarda bir başka konu da beni tanıyanların gelip bana başta altın ve dolar olmak üzere yatırım araçlarının ne olacağı sorusunu sormaları. Daha cümlemi tamamlamadan sözü geri alıp kendi görüşlerini açıklıyorlar çoğu kez. Yani sordukları sorunun yanıtını da kendileri veriyor. Önceleri borsa ve hisse senetlerini de soruyorlar borsa ile ilgilenmediğimi söyleyince “hoca cevap vermek istemiyor” diye düşünüyorlardı. Yüzlerindeki ifadeden öyle anlıyordum. Ama artık benim o konuyla gerçekten ilgilenmediğimi anladılar ve borsa sormaz oldular.

Semt pazarları benim açımdan yalnızca alış veriş yapılacak bir yer değil. Ben satıcıların tavırlarını, alıcıların yaklaşımlarını, fiyatları izliyorum. Piyasa ekonomisinin işleyişinin özeti pazarda. Tam anlamıyla serbest piyasa değil. Çünkü giriş çıkış serbest değil. Pazarda tezgah edinebilmek için açık yer olması gerekiyor. Sonra belediyeden izin almak şartı var. Yani öyle evinin bahçesinden topladığın domatesleri getirip pazarda satamazsın. Girişi denetimli bir piyasadan söz ediyoruz özetle. Üstelik istediğiniz fiyatı da koyamazsınız. Narh uygulaması yok ama Belediyenin fiyatlar üzerinde denetimi var. Dolayısıyla yarı serbest bir piyasa ekonomisinin kuralları geçerli pazarlarda.    

Pazar esnafı beni tanıdığı için sıkıntılarını, üzüntülerini, dertlerini anlatırlar. Bu haftaki konumuz çöp vergisi idi. Tezgah başına 32 TL çöp vergisi gelmiş. "Yeni mi geldi bu vergi?" diye sordum "evet yeni geldi" dediler. Yılda 32 TL çevre temizlik vergisi çok bir para değil. 52 hafta pazara giden ve bir tezgah kuran kişi için haftada 61 kuruş eder. Miktar düşük ama pazar esnafı tepkili: “Zaten yılda bin lira dolayında işgaliye harcı ödüyoruz, üstelik çöpleri de toplamamızı şart koşuyorlar” diyor.

Pazarlar sadece sebze ve meyve satılan yerler değil. Şimdilerde neredeyse pazarın üçte ikisi tekstil ürünleri, ayakkabı, terlik, mutfak eşyası satan tezgahlarla dolu. Her hafta bir şeyler bulup alırım ben pazardan. Bazen tişört bazen şort bazen çorap. Bu hafta bambu ağacı liflerinden yapılma çoraplarla kayın ağacı liflerinden yapılma spor çoraplar bulup aldım. Birkaç yıl önce bambudan yapılma bir ceket almıştım Beyoğlu’ndan ve çok beğenmiştim. Onun için çorapları görünce hemen aldım. Tanesi 2 lira. 

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Türkiye’nin Kısır Döngüsü: Cari Açık Düşüyor Bütçe Açığı Yükseliyor


Ocak - Mayıs 2012 itibariyle 5 aylık cari açığımız 27 milyar dolar. Geçen yılın Ocak - Mayıs döneminde cari açığımız 37 milyar dolardı. Demek ki geçen yılın ilk beş ayıyla karşılaştırdığımızda cari açıkta 10 milyar dolarlık azalma olmuş.

Mayıs 2012 itibariyle 5 aylık dönemde oluşan 27 milyar dolarlık cari açığın yaklaşık 4 milyar dolarlık bölümünü net doğrudan sermaye yatırımlarıyla (yani Türkiye’ye yatırım için gelen yabancı sermaye girişiyle), 5,6 milyar dolarlık bölümünü net portföy yatırımlarıyla (yani borsa ya da daha açık olarak hisse senedi satışları yoluyla), 12,6 milyar dolarlık bölümünü diğer net yatırım ve yükümlülüklerle (yani dış borçlanma ve yabancı kredi kullanımı gibi çeşitli kaynaklarla) finanse etmişiz. Kalan farkın 1,3 milyar dolarlık bölümünü nereden finanse ettiğimizi bilemiyoruz (net hata ve noksan kalemi.) Yani böyle bir para gelmiş ama nereden gelmiş bilmiyoruz. 3,1 milyar dolar da döviz rezervlerimizden kullanım yapmışız. Yani kasadaki tasarrufumuzdan harcamışız.

Ocak – Haziran 2012 itibariyle 6 aylık bütçe açığımız 6,7 milyar TL’ye ulaştı. Geçen yılın ilk altı ayında bütçe açığımız yok, 2,9 milyar TL bütçe fazlamız vardı. Demek ki geçen yılın ilk altı ayıyla karşılaştırdığımızda bütçe açığımız 9,6 milyar TL artmış.

İlk altı ayda oluşan bütçe açığımızın en önemli nedenlerinden birisi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18 oranında artmış olan faiz dışı giderler (yani personel giderleri, cari transferler, mal ve hizmet alımı giderleri vb) Aynı dönemde faiz giderleri de yüzde 17 oranında artmış bulunuyor. Geçen yıllarda hızlı artışlar kaydeden vergi gelirleri ise bu yılın ilk altı ayında geçen yılın ilk altı ayına göre yüzde 7 oranında artışla bütçe giderleri artışının, hatta enflasyonun altında kalmış bulunuyor. Geçen yılın ilk altı ayında 25,3 milyar TL olarak gerçekleşmiş bulunan faiz dışı fazla bu yılın ilk altı ayında 19,6 milyar dolarda kalmış durumda.

Demek ki cari açığımız düşüyor diye sevinmeye kalmadan bütçe açığımız artıyor diye üzülmeye başlıyoruz. Bu, şaşırtıcı değil. Yıllardır Türkiye’nin finansal kaderi bu ikiliden birisi azalırken ötekinin artması esasına göre biçimleniyor. Çünkü bizim vergi sistemimiz dolaylı vergilere dayanıyor. Dolaylı vergilerin önemli bölümü de ithalden alınan vergilere bağlı (ithalde alınan KDV ve ÖTV gibi.) Cari açığın azalması demek asıl olarak ithalatın düşmesi demek. İthalatın düşmesi ise bu tür ithalattan alınan vergilerin azalmasına yol açıyor. Bu da cari açık azalırken bütçe açığının yükselmesiyle sonuçlanıyor.

Yıllardır söylemekten usanmadım: Bütçe açığı düştüğünde vergi reformunu yaparak dolaylı vergilerin yükünü hafifletip dolaysız vergileri artırmamız gerekir. Dolaysız vergileri artırmak derken vergi oranlarını artırmaktan söz etmiyorum. Vergi ödemeyenlerin peşine düşmekten yani vergi dışılığı önlemekten söz ediyorum. Vergi Denetleme Kurulu kurulduğunda böyle bir gelişme bekleniyordu. Ama ne yazık ki durum eskisinden daha kötü oldu. Denetim reformunu yapamadık. Bağımsız bir kurul oluşturamadık. Eğer bunu yapabilseydik şimdi bütçe açığı çok daha az korkutucu olacak ve olay bu kısır döngüden çıkacaktı. Ama biz bunu yapacak yerde her yıl yeni bir illüzyonla yani şapkadan tavşan çıkararak durumu idare ettik.

Şapkada tavşan kalmayınca illüzyon biter.

Önümüzdeki dönemde TCMB, bütçe açığının düşürülmesine yardım amacıyla  faiz indirirse şaşırmayın. Ama doğal olarak bunu başka bir amaçla yaptıklarını söyleyeceklerdir. Mesela enflasyon düşüyor o nedenle faiz indirdik diyebilirler.


13 Temmuz 2012 Cuma

Özetle IMF ve Türkiye

IMF'nin Amacı
Kuruluş amacı ülkelerin karşılaştığı geçici ödemeler dengesi krizlerini gidermek ve onların ithalat kısıntılarına gitmelerini önleyerek dünya ticaretinin daralmamasını sağlamak olan IMF 1944 yılında kuruldu.

Kapitalist ekonomi sisteminin temel önermelerinden birisi olan uluslar arası ticaret artışının dünya refahını artıracağı ilkesi (karşılaştırmalı üstünlükler kuramı) doğrultusunda çalışan üç kurumdan birisidir. Dünya Bankası, gelişme yolundaki ekonomilerin altyapı yatırımlarını destekleyerek onların dünya ticaretine ortak olabilmeleri misyonunu, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ise uluslar arası ticaretin rekabet ve hukuk kurallarına göre çalışmasını sağlamak misyonunu üstlenmiş öteki iki kurumdur.

IMF’nin 188 üyesi vardır. Türkiye, IMF’ye 1947 yılında üye olmuştur.

IMF'nin Kaynakları
IMF’ye üye olan ülkelerin ekonomik gücünü yansıtacak bir formülle hesaplanan kotayı IMF’ye taahhüt etmesi ve istenen miktarını da yatırması gerekmektedir. Kota, bir çeşit sermayeye katılma payıdır. IMF’deki kotalar toplamı 238 milyar SDR’dir (SDR ya da özel çekme hakları hem bir rezerv türü hem de IMF’nin hesap birimidir. Dolar, Euro, Pound ve Yen’in belirli ağırlıklarda bir sepette toplanmasıyla oluşturulur.) Bugün itibariyle 1 SDR kabaca 1,5 dolara eşit olduğuna göre kotalar toplamı 357 milyar dolardır. Türkiye’nin IMF’deki kotası 1.456 milyon SDR yani 2.184 milyon dolardır.

IMF’nin temel kaynağı kotadır. Maliyetsiz olduğu için IMF’ye son derecede rahat bir hareket alanı sağlar. Bununla birlikte bu kaynak IMF’ye yetmez. O nedenle de zaman zaman borçlanma yoluna gider. IMF, piyasadan borçlanmaz, üye ülkelerden zengin olanların Merkez Bankalarından borçlanır. IMF son olarak 456 milyar dolar tutarında bir fon kurulması için üye ülkelerden yetki almıştır. Türkiye de bu fona 5 milyar dolarlık  katkı yapmak üzere taahhütte bulunmuştur. IMF ihtiyacı olduğunda bu parayı ya da bir bölümünü isteyecek Türkiye de verecek. IMF bu parayı ihtiyacı olan ülkeye faizi karşılığı kullandıracak ve tahsil ettikçe faiziyle birlikte Türkiye'ye iade edecek. Bu para Türkiye'nin rezervlerinde kabul edilecek. Yani para, Merkez Bankası'nın rezervinde duracağına IMF kullanacak ve işi bittiğinde Merkez Bankası'na iade edecek. Türkiye de faiz almış olacak.

Kotanın önemi başlıca iki alanda ortaya çıkar: (1) IMF’deki oy gücü kotayla belli olur, (2) Ülke IMF’den destek almak istediğinde desteğin hesabı kotaya göre yapılır. Türkiye’nin IMF’deki oy sayısı 15.295’dir. Bu sayı Türkiye’ye IMF’de yüzde 0,61 oranında oy gücü sağlar. En yüksek oy gücü yüzde 16,75 ile ABD’ye aittir.

IMF'nin Organları
IMF’de üç önemli organ vardır: Guvernörler Kurulu, İcra Direktörleri Kurulu ve Başkanlık. IMF’yi bir anonim şirket gibi düşünürsek Guvernörler Kurulu, anonim şirketteki genel kurula, İcra Direktörleri Kurulu, anonim şirketteki yönetim kuruluna ve IMF Başkanı da anonim şirketteki genel müdüre benzetilebilir.

Guvernörler kurulu yılda iki kez toplanır ve IMF’nin kuralları, yönetim şekli gibi genel politika konularında karar verir. İcra direktörleri kurulu IMF’nin guvernörler kurulunun gösterdiği yönde yönetiminden sorumludur. IMF uzmanlarının yaptığı ülke değerlendirme raporlarını inceler görüş bildirirler. Ülkelerle yapılacak düzenlemeleri onaylarlar. IMF Başkanı, IMF’nin günlük yönetimi icra direktörleri kurulu kararları çerçevesinde yürütmekle sorumludur.

Guvernörler kurulu her üye ülkenin belirleyip IMF’ye bildirdiği bir guvernör bir de vekilinden oluşur. Ülkeler genellikle Maliye / Hazine bakanlarını ya da Merkez Bankası Başkanlarını IMF’ye guvernör olarak yollarlar.

İcra direktörleri kurulu 24 kişiden oluşur. Bunların 5’i atamayla (ABD, Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere) üçü tek başına seçimle (Çin, Rusya ve Suudi Arabistan) 16’sı da geri kalan 180 ülkenin oluşturduğu grupların kendi aralarında yapacağı seçimle belirlenir.

Türkiye'nin IMF'deki Temsili
Türkiye IMF’de Belçika, Avusturya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Beyaz Rusya, Lüksemburg, Slovenya ve Kosova ile birlikte bir grup (constituency) oluşturmaktadır. Bu grupta oy oranlarına bakılarak İcra direktörü Belçika’dan icra direktör vekili de Avusturya’dan seçiliyordu. Yapılan değişiklikle artık gelişme yolundaki ekonomilere daha fazla söz hakkı verilmesi, kararlaştırıldığı için Belçika ve Lüksemburg bu gruptan ayrılarak Hollanda’nın bulunduğu gruba gidecekler ve böylece Avusturya, Türkiye, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’ın daha üst düzeyli temsili sağlanmış olacak. Bu yeni düzenlemeye göre Türkiye dönüşümlü olarak icra direktör vekili ve icra direktörü olarak IMF İcra Direktörleri Kurulunda temsil edilebilecek.

Konsültasyonlar
IMF, yerine gönderdiği ekiplerle, üye ülkelerde yılda bir kez konsültasyon çalışması yapar. Bu çalışma sırasında IMF uzmanları ekonomik verileri toplar bunları ülke ekonomisinin yetkilileriyle görüşür ve tartışır ve elde ettiği sonuçları bir ülke değerlendirmesi raporuna yazar. Bu kosültasyonun yapılma şekli ve gerekçesi IMF'nin Anasözleşmesinin 4. maddesinde yer aldığı için bu rapora "Article IV Consultation Report" (Dördüncü Madde Değerlendirme Raporu) denir. Uzmanlarca hazırlanan bu rapor İcra Direktörleri Kurulu'nda kabul görüşülüp onaylandıktan sonra ilgili ülkeye verilir.

IMF Destekleri ve Aldığı Faiz
IMF, ödemeler dengesi sıkıntısına düşen ya da böyle bir sıkıntıya düşmesi konu olan üye ülkelere çeşitli destekler sağlar. Bunlardan en yaygın kullanılanı stand by düzenlemesidir (SBA.) 1 ile 3 yıl arasındaki bir dönemi kapsayan bu düzenlemeyle ülkeleye bir yandan kotasıyla orantılı bir maddi destek sağlanırken bir yandan da yapılan programla politika desteği sağlanmaya çalışılır.

IMF’nin stand by düzenlemelerinde uyguladığı faiz oranı basit faiz oranı adı verilen ve bugün itibariyle yüzde 1,16 oranında olan bir faiz oranıdır. Bu oran kotanın yüzde 300’üne kadar olan borçlanmalar için aynıdır. Kotanın yüzde 300’ünü aşan borçlanmalar için 3 yıla kadar 2 puan, 3 yıldan sonra 3 puan ek faiz uygulanır. Buna ek olarak her borçlanma için bir taahhüt ücreti ödenir. Taahhüt ücreti her 12 ayda bir uygulanır. Kotanın iki katına kadar kullanımlarda 0,15 puan, iki kat ile on kat arası kullanımlar için 0,30 puan ve on katı aşan kullanımlar için 0,60 puan taahhüt ücreti alınır. Bunlara ek olarak her kredi çekilişinden 0,5 puan hizmet ücreti alınır.     

Diyelim ki bir ülke ödemeler dengesi sıkıntısına girdi ve IMF’den destek istedi. IMF de bu ülkeye kotasının üç katı kadar borçlanabilme imkanı veren bir stand by düzenlemesi yaptı. Yine diyelim ki bu ülke bu imkanı üç yılda 8 eşit çekimle kullanacak ve geri ödemesini de 5 yılda yapacak.
            Faiz = Basit Faiz Oranı + Taahhüt ücreti + Hizmet ücreti
            Faiz = 1,16 + 0,675 + 0.5 = % 2,35 (SDR faizi)
            USD Faizi = % 3,59  

Eğer bu ülke kotasının beş katı kredi kullanacaksa bu oran yüzde 6’ya kadar yükselmektedir.     

Türkiye'nin IMF ile Stand By Düzenlemeleri
Aşağıdaki tabloda Türkiye’nin 1961 yılından bugüne kadar IMF ile yaptığı stand by düzenlemelerinin dolar cinsinden tahsis ve kullanım tutarları yer alıyor. 
Tarih
Süre (Ay)
Tahsis  (Milyon USD)
Kullanım (Milyon USD)
1
1961
12
                                  57
                                     24
2
1962
9
                                  47
                                     23
3
1963
11
                                  33
                                     33
4
1964
11
                                  33
                                     29
5
1965
12
                                  33
                                     -  
6
1966
12
                                  33
                                     33
7
1967
11
                                  41
                                     41
8
1968
9
                                  41
                                     41
9
1969
12
                                  41
                                     15
10
1970
12
                                136
                                   136
11
1978
24
                                453
                                   136
12
1979
12
                                378
                                   347
13
1980
36
                             1.888
                                1.888
14
1983
12
                                340
                                     85
15
1984
12
                                340
                                   255
16
1994
14
                                923
                                   696
17
1999
36
                           22.707
                              17.726
18
2002
36
                           19.360
                              17.990
19
2005
36
                           10.060
                              10.060
Toplam
                           56.942
                              49.557

Tabloya göre bugüne kadar IMF, Türkiye’ye 19 stand by düzenlemesi eşliğinde toplam 56,9 milyar dolar destek tahsis etmiş, Türkiye bu toplamın 49,6 milyar dolarlık bölümünü kullanmıştır. 1980 yılına gelene kadarki kullanımlar son derecede düşüktür. Çünkü unutmamak gerekir ki Türkiye’nin o tarihlere kadar başlıca ihraç ürünleri fındık, kuru üzüm, incir gibi tarımsal ürünler ve az sayıda sanayi ürünüdür. Hava koşulları kötü gidip de mahsul düşük olunca ihracat düşmekte, Türkiye ödemeler dengesi sıkıntısına girip ithalat yapamaz konuma gelince IMF’nin kapısını çalmaktadır. 25 – 30 milyon dolarlık desteklerle ekonominin kalkınmasını beklemek tuhaf olur. 1980 yılındaki nispeten büyük destek 24 Ocak kararları ve ekonominin 70 cent’e muhtaç halden kurtarılması amacına dönüktür. 1994 yılındaki destek tümüyle o yıl yaşanan ve büyük ölçüde kendi hatalarımızdan kaynaklanan krizden kurtulmak için alınmıştır. 1999 sonunda başlayan ve 2008 yılında sonuçlanan kredilerin kullanımı ise 2001 krizine giden gelişmeler, 2001 krizi ve sonrası için kullanılmıştır. 

Türkiye’nin son stand by düzenlemesinden IMF’ye 1,7 milyar dolar borcu kalmıştır. Bu borcun yarısı 2012’de yarısı da 2013 yılında ödenerek kapanacaktır.

IMF’nin İki Önemli Sorunu
IMF, bugünkü görünümü itibariyle, kapitalizmin temel kuralı olarak kabul edilebilecek olan “parayı veren düdüğü çalar” ilkesinin tam anlamıyla uygulamaya geçtiği bir kurum görünümündedir. 1990’lara kadar bağımsızlığını bir ölçüde korumuş olan IMF bu tarihten sonra ABD Hazinesi’nin bir uzantısı gibi çalışmaya başlamıştır. Bunun temel nedeni ABD’nin oy gücünün yüzde 17 dolayında olması ve IMF’nin bazı önemli kararları alabilmesi için en az % 85 oy desteğine sahip olma zorunluluğudur. Her ne kadar IMF Başkanı Avrupalılar arasından atansa da ABD’nin özellikle kota artırımlarında ayak sürümesi kaynak artırımı ihtiyacı duyan IMF’yi ister istemez ABD’nin güdümüne sokmaktadır.

Bu çerçeveden bakılınca IMF’de yeni bir yapılanma gereği açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. IMF’nin kuruluşu sırasında Keynes’in öne sürdüğü görüşler bugün birer birer doğrulanmış görünüyor. Keynes, IMF’nin ABD’de kurulmasına karşı çıkmış, bu durumun ileride IMF’nin ABD Hazinesinin güdümüne girmesine yol açacağını savunmuştu.   

IMF’nin bugünkü sorunlarından birisi de kapitalizmin küreselleşmeyle değişen altyapısına uygun politikalar ve sistemler üretememiş olmasıdır. Kurulan onca komiteye, çalışma grubuna karşın denetimi sıkılaştırmaktan öteye somut bir sonuç ortaya çıkmış değil. Sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasını ana felsefesi olarak ilan eden ve yıllarca bu iş için uğraşan IMF, istediği gerçekleşince şaşırıp kaldı. Sermaye hareketlerinin küresel düzende serbestleşmesinin yaratacağı sonuçları hesaba katıp ona göre bir sistem çerçevesi oluşturamamış olduğu açık biçimde ortaya çıktı. Bu ikinci önemli sorunla ilki yani ABD güdümünde olmak sorunu arasında bir bağlantı olabilir. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...