30 Ağustos 2012 Perşembe

Özelleştirme


Özelleştirme dar anlamda kamu kesimi elinde bulunan şirket paylarının özel kesime aktarılması, geniş anlamda ise kamu kesimi tarafından yönetilen üretim birimlerinin yönetiminin özel kesime devri olarak tanımlanabilir.

Konuya dar tanım çerçevesinde yani kamu mülkiyetinin ya da şirket paylarının özel kesime aktarılması olarak bakarsak iki durumla karşılaşabiliriz: (1) Kamu kesimi, elinde bulunan bir şirketin mülkiyetini tümüyle özel kesime satarak devredebilir. Bu durumda o şirket artık özel kesim şirketi haline gelir. (2) Kamu kesimi elinde bulunan şirket paylarını (bir bölümünü ya da tamamını) özel kesime satarak devredebilir. Diyelim ki bir anonim şirkette özel kesim yüzde 49, kamu kesimi de yüzde 51 pay sahibi ise ve kamu kesimi yüzde 51 payını özel kesime satarak bu işletmeden çekilirse özelleştirme yapılmış olur. Buna tam özelleştirme diyebiliriz. Kamu kesimi yüzde 51 payının diyelim ki yüzde 31’ini satıp yüzde 20’sini kendisinde tutmaya ve yönetimde söz hakkını muhafaza etmeye devam ederse buna da kısmi özelleştirme diyebiliriz.

Konuya geniş tanım, yani şirket yönetiminin özel kesime devri olarak bakarsak farklı özelleştirme uygulamaları çıkabilir karşımıza: (1) Kamu kurum ve kuruluşlarının özel kesime kiralanması. Bu durumda kiralama süresi boyunca yönetim ve karar alma mekanizması özel kesime geçtiği için bunu süreli özelleştirme olarak tanımlamak mümkündür. (2) Bir mal ya da hizmetin üretim ve dağıtımını sağlamak üzere özel kişilere imtiyaz verilmesi. Örneğin kamu tekeli altında olan elektrik dağıtımı işinin bir özel şirkete imtiyaz olarak verilmesi halinde özelleştirme söz konusudur. (3) Yönetimin özel kesime devri. Bir şirketin mülkiyeti kamuya ait olarak kalmaya devam ettiği halde o şirketin yönetiminin özel kesime devri de özelleştirme olarak kabul ediliyor. Örneğin bir devlet üniversitesinin yemekhanesinin işletilmesi özel bir şirkete bırakılmışsa süreli bir özelleştirme söz konusu olmuştur. (4) Mal ve hizmet üretimindeki kamusal tekellerin kaldırılması. Türkiye için bunun en tipik örneği Tekel idaresinin örneğin rakı üretimi üzerindeki monopol hakkının kaldırılması olmuş, bu monopolün kaldırılmasıyla birlikte birçok özel kesim kuruluşu rakı üretimine girmiştir.

Özelleştirmeyi dar anlamda özelleştirme yani mülkiyetin kamu kesiminden özel kesime devri olarak ele alırsak Türkiye’de bu şekilde özelleştirmede pay devri birkaç yolla yapılıyor. Bunlardan ilki blok satış yöntemidir. Bu yöntemde devre konu işletmedeki bütün kamu payları çoğu kez ihaleyle satışa çıkarılıyor ve en yüksek bedeli teklif edene satılıyor. İkinci yöntem bir şirketin şirket olarak değil de tesis ya da varlıklarının ayrı ayrı satışa sunulması yoludur. 5 farklı fabrikası olan bir kamu üretim holdinginin bu 5 fabrikası ayrı ayrı satışa sunuluyorsa bu yöntem uygulanmış demektir. Üçüncü yöntem kamu kesimi hisselerinin halka arz yoluya satışı, dördüncü yöntem ise bir şirketteki kamu hisselerinin İMKB’de satılması yöntemidir. Bu yöntemde kamu kesimi elindeki şirket hisselerini borsada satışa çıkarır. Bu ana yöntemler dışında yarım kalmış tesislerin satışı veya bedelli devir gibi yöntemler de uygulanmaktadır.

Aşağıdaki tabloda 1985 yılından bu yana yapılan özelleştirmelerin yöntemin şekline göre ve getirdiği getiriye göre sıralamasına yer veriliyor.

  

Milyon USD
1985 - 2010
2011
2012
TOPLAM
Blok Satış
20.257,1
0
170,5
20.427,5
Tesis/Varlık Satışı
12.429,7
1.352,0
63,6
13.845,3
Halka Arz
7.053,3
0
0
7.053,3
İMKB'de Satış
1.261,1
0
0
1.261,1
Yarım Kalmış Tesis Satışı
4,4
0
0
4,4
Bedelli Devirler
713,8
6.,5
77,5
720,3
TOPLAM
41.719,3
1.358,4
234,1
43.311,8

Tablo bize Türkiye’de özelleştirme uygulamalarında kullanılan ana yöntemin blok satışı olduğunu gösteriyor. 43,3 milyar dolarlık özelleştirmenin yarıya yakını blok satış yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Bunu tesis ve varlık satışı yöntemi izlemektedir. En düşük getiri yarım kalmış tesis satışından gelmiş görünüyor.

Tablonun gösterdiği önemli bir durum da 2011 ve 2012 yıllarında yaşanan ivme kaybıdır. Gerek özelleştirilecek kamu paylarının artık azaldığı gerekse küresel krizin etkilerinin arttığı bu yıllarda özelleştirme hız kesmiş görünüyor.

28 Ağustos 2012 Salı

Gelirden Ne Kadar Pay Alıyorsunuz?


Bu yazımda anlattıklarımı tam olarak değerlendirebilmek için önce yine bu blogda yayımlanan Türkiye’de Gelir Dağılımı başlıklı yazımı okumanızı öneririm (http://www.mahfiegilmez.com/2012/03/turkiyede-gelir-daglm.html).

Gelir dağılımı eşitliğini ölçmek için kullanılan araçlardan en çok kullanılanı Gini katsayısıdır. Eğer gelir dağılımı tam anlamıyla eşitse, yani bütün değerler mutlak eşitlik çizgisi üzerindeyse o zaman Gini katsayısı sıfır çıkacak demektir. Sıfır ile bir arasında değişen katsayı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımı eşitliğinin, bire yaklaştıkça gelir dağılımı eşitsizliğinin arttığını söyler bize. 

Türkiye’de gelir dağılımı ve çeşitli grupların gelirden aldıkları paylar aşağıdaki tabloda yer alıyor (Veriler TÜİK.)  

2006
2007
2008
2009
2010
Gini Katsayısı
0,43
0,41
0,41
0,42
0,40
Gelir Dağılımı (Gelir Grupları)
Toplam
100,0
100,0
100,0
100,0
100,0
Maaş, ücret
40,8
39,7
41,9
42,9
43,7
Yevmiye
3,7
4,0
4,1
3,5
3,6
Müteşebbis (kâr)
24,2
23,2
22,4
20,4
20,2
    Tarım
7,1
6,4
6,2
5,4
6,3
    Tarım dışı
17,1
16,8
16,1
15,0
13,8
Gayrimenkul (rant)
3,1
4,1
4,4
5,0
4,2
Menkul değer
6,1
7,0
4,2
5,3
4,5
Sosyal Transferler
17,8
18,2
19,1
19,6
20,5
     Emekli dul yetim aylıkları
16,9
17,0
18,1
18,3
18,6
     Diğer sosyal transferler
0,9
1,1
1,1
1,3
1,8
Hanelerarası  transfer
2,9
2,6
3,1
3,1
3,1
Diğer gelir
1,5
1,1
0,9
0,2
0,2

Önce Türkiye’de Gini katsayısına dayalı olarak hesaplanan gelir dağılımı eşitliğini ele alalım. TÜİK’in yaptığı hesaplama sistemi değişiklikleri nedeniyle geçmişle karşılaştırma yapma şansının pek kalmamış olduğunu ifade etmesine karşın 2005 yılında Gini katsayısının 0,38 olduğunu vurgulamakta yarar var. 2001 krizi öncesinde Gini katsayısı 0,40’ın üzerindeydi. Kriz sonrasında gelir dağılımı eşitsizliği azalmaya başladı. Her krizde böyle olur. Çünkü krizler yüksek gelirlilerin gelirlerini daha fazla törpüler.

Gini katsayısı sonraki yıllarda yeniden yükselmeye yüz tuttu. 2010’da düşük çıkmasının nedeni küresel krizin etkisidir. Muhtemelen birkaç yıl daha düşecek sonra yine artacaktır. Gelir dağılımında eşitliği sağlamanın yolu dolaysız ve dolaylı vergi orantısının dolaysız vergiler lehine yükselmesidir. Ki Türkiye böyle bir şey yaşamamıştır. Bizde Gini katsayısındaki gerilemenin yani gelir dağılımındaki nispi iyileşmenin nedeni krizin etkisidir.

Gelirin gruplar arasındaki dağılımına baktığımızda en büyük payın maaş ve ücret geliri elde edenlere ait olduğu görülüyor. 2006’da payı yüzde 40,8 olan bu grubun elde ettiği pay 2010’da yüzde 43,7’ye yükselmiş bulunuyor. Bu artışın iki nedeni var: Maaş ve ücretle çalışanların sayısındaki artış ve maaş ve ücretlerdeki artış.

İkinci büyük payı müteşebbisler kâr olarak elde ediyor. Buna karşılık kârın toplam içindeki payı 2006’da yüzde 24,2 iken 2010’da yüzde 20,2’ye gerilemiş bulunuyor. Tarım dışı teşebbüs gelirlerindeki gerileme oldukça çarpıcı. Bu gerilemenin de iki nedeni var: Kâr payları eski hızında devam edemiyor ve krizde kârlar düşüyor.

Tabloda dikkati çeken bir başka konu da sosyal transferler. Emekli dul ve yetim aylıklarının payı 2006’dayüzde 16,9 iken 2010’da yüzde 18,6’ya çıkmış bulunuyor. Üç nedeni olduğunu düşünüyorum. Emekli sayısı artıyor, yaşam süresi uzuyor ve emekli aylıkları yükseliyor.

Paradan para kazandığını iddia ettiğimiz faiz ve temettü geliri sahiplerinin gelirden aldığı pay 2010 yılında yüzde 4,5 düzeyindedir ve bu oran 2006’daki yüzde 6,1’lik paya göre oldukça gerilemiştir.

Özetle söylemek gerekirse Türkiye’nin gelir dağılımı bozuk bir görünümdedir. Bütün düzelmeler krizlerle ilintili olarak ortaya çıkmaktadır. Bizim özel çabamızla oluşmuş bir düzelme henüz gözlenebilmiş değildir. Onun olabilmesi büyük ölçüde ağırlığın dolaylı vergilerden dolaysız vergilere kaydırılmasını sağlayacak bir vergi reformuna bağlı bulunmaktadır. Gelirden en yüksek payı sanıldığı gibi kâr ya da faiz elde edenler değil maaşlılar ve ücretliler almaktadır. sabit gelirler dediğimiz maaş ve ücret sahipleri almaktadır. Buna karşılık maaş ve ücret geliri elde edenlerin sayısı ötekilere göre çok daha fazla olduğu için gelirin grup içinde paylaşımda adam başına düşen gelir miktarı ötekilere göre düşük kalmaktadır. Müteşebbis gelirleri düşme eğilimindeyken sosyal transferler artmaktadır. Bu eğilim sürerse Türkiye bir süre sonra yeni bir sosyal güvenlik reformu yapmak zorunda kalacaktır.






26 Ağustos 2012 Pazar

Ben Bernanke Sen Kimsin?


Amerikan Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke Harvard Üniversitesinde ekonomi okudu. Doktora derecesini Massachussetts Institute of Technology’den (MIT) “Long term commitments, dynamic optimization and the business cycle” başlıklı teziyle aldı. Tez danışmanı ünlü iktisatçı, şimdiki İsrail Merkez Bankası Başkanı Stanley Fischer’di.

Bernanke 1979 – 85 arasında Stanford Graduate School of Business’de ders verdi. New York Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı ve ardından Princeton Üniversitesi’ne geçerek orada ekonomi dersleri verdi. 1996 ile 2002 yılları arasında Princeton Üniversitesi ekonomi bölümü başkanlığı yaptı. 2002 yılında ABD Merkez Bankası (Fed) Guvernörler Kurulu üyeliğine seçildi. 2005 yılında üniversitedeki görevinden ayrıldı. 2006 yılında George Bush tarafından Fed başkanlığına atandı. 2010 yılında 4 yıllık süresi doldu ve bu kez Barack Obama tarafından ikinci kez aynı göreve atandı.

Ben Bernanke, siyaseten Cumhuriyetçi bir kişi. Kendisini göreve Cumhuriyetçi Başkan George Bush atadı. Görev süresi dolduğunda Demokrat Başkan Barack Obama baştaydı ve hiçbir tereddüt göstermeden Cumhuriyetçi partiye mensup olduğu halde Bernanke’yi yeniden göreve atadı. Önceki Fed Başkanı Greenspan de benzer biçimde her iki partiye mensup başkanlarca art arda atanmıştı.   

Bernanke göreve geldikten bir süre sonra subprime mortgage kriziyle karşı karşıya kaldı. Bu konu çözüme doğru ilerlerken bu kez Lehman Brothers krizi yaşandı. Bu kriz yumuşamaya yüz tutmuşken Euro bölgesi krizi patladı. Bu krizler bir araya geldiğinde tam anlamıyla bir küresel krizi temsil ediyordu. Ve bütün ülkelerin Merkez Bankası Başkanları ve hatta siyasetçileri Ben Bernanke’nin ağzının içine bakıyordu. Bernanke bir yandan ABD ekonomisini toparlamaya çalışırken bir yandan da dünyadaki öteki ekonomilerin durumunu kollamakla meşguldü.

Bernanke kriz döneminde başarılı oldu mu? Bu tür değerlendirmeler bugün farklı, kriz bittikten sonra farklı olacak kuşkusuz. Benzer bir durum Alan Greenspan için de geçerli oldu. Görevdeyken göklere çıkarılan, adına kitaplar yazılan, maestro ünvanı yakıştırılan Greenspan, sonraları krizi çıkaran adam ilan edildi. Onun için Bernanke’yi başarılı ya da başarısız ilan etmek için biraz daha beklemek gerekse de şu ana kadar başarılı bir Fed başkanlığı yaptığını düşünüyorum. Sakin ve kararlı tavrıyla piyasaların son derecede ciddiye aldığı bir Fed başkanı olmayı başardı ve mesajlarıyla beklentileri yönetebildi. 

Son günlerde ABD Başkan adaylarından Mitt Romney, göreve geldiğinde Ben Bernanke’yi Fed Başkanlığından alacağını ima eden açıklamalar yaptı. Bu açıklama birkaç nedenle çok yanlış görünüyor bana: (1) Romney Cumhuriyetçi, Parti’nin başkan adayı. Bernanke de Cumhuriyetçi. Ama tarafsız tutumu nedeniyle Demokrat Başkan Obama onu tekrar atadı. Romney’in onu görevden alacağını açıklaması Romney’e puan kaybettirir. (2) Amerikalılar Fed Başkanı’nın tarafsız olmasına alışıktırlar. Romney’in Bernanke’yi görevden alacağını açıklaması ileride Fed’in tarafsızlığına müdahale edileceği anlamına yol açıyor ki bu da Romney’e puan kaybettirir. (3) Romney kazanır ve dediklerini yaparsa Fed, dünya çapında prestij kaybeder ve Fed Başkanı’nın etkinliği azalır.

Her ne kadar Romney’in bu açıklaması Bernanke’nin Obama’ya yarayacak bir genişleme paketi uygulamasını önlemeye yönelik olsa da ABD açısından alışılmamış bir tartışmanın önünü açıyor. 

24 Ağustos 2012 Cuma

Neolitik


Taş devri kabaca 2,5 milyon yıl önce başladı ve yine kabaca M.Ö. 5.000’e kadar sürdü. Taş devrini paleolitik (yontma taş devri), mezolitik (orta taş devri) ve neolitik (cilalı taş devri) olarak üçe ayırmak adet olmuştur.  

İnsanın homo sapiens formatında yaklaşık 200 bin yıl önce ortaya çıktığı düşüncesinden yola çıkarsak paleolitik ve mezolitik çağlar boyunca yalnızca bir tüketici olarak yaşamış olduğunu söyleyebiliriz. Bu uzun süre boyunca insanın üretimi; taşlardan, ağaçlardan silah imal etmek, bitki ve hayvan postlarından giyecek yapmak, ağaçlardan, yapraklardan barınak inşa etmek gibi faaliyetlerle sınırlı kalmış görünüyor. Yani üretimi artırma anlamında doğaya hiçbir katkıda bulunmamış.  

Bu çok uzun sürenin ekonomi tarihi ağırlıklı olarak tüketim ve insanın kendisini korumaya yönelik sınırlı üretim faaliyetinden ibarettir.

İnsanın yerleşik yaşama geçişi, hayvanları evcilleştirmesi ve bitkileri ehlileştirmesi yani üretim yapmaya başlaması neolitik çağın başlangıcı olarak kabul ediliyor ve buna Neolitik Devrim adı veriliyor. Paleolitik ve mezolitik çağlar boyunca insan yalnızca tüketiciyken neolitikte yavaş yavaş üretici konumuna geçti. Bu dönemin özelliği insanın, doğanın ürettiklerine katkı yapmaya başlamasıdır. İnsan, yerleşik yaşama geçerek tarım faaliyetine girdi, hayvanların daha hızlı çoğalmasını sağladı ve bu yolla devşirici ve avlayıcı olmaktan uzaklaşarak üretimine katkıda bulunduğu bitkileri ve hayvanları tüketmeye yöneldi.

Neolitik çağın ilk evresi insanın tüketiciliğinin yanına üreticiliğini de eklediği dönemdir.

Neolitik çağla birlikte başlayan yerleşik yaşam yavaş yavaş evlerin yan yana gelerek köylerin oluştuğu sonra da köylerin büyüyerek kentlere dönüştüğü bir yaşam tarzı oldu. Avcılık ve devşiricilik gibi günlük beslenme aşamasından, üreterek stok yapabilme aşamasına geçen insan bu biçimde tasarrufu başardığında başka işlere de zamana ayırabilmeye başladı.  

Kişiler arası değiş tokuşun giderek köy ve kentin içinde kurulan pazarlarla iç ticarete sonra da kentler arasındaki ticarete yani dış ticarete dönüşmesi de bu sıralarda başlamış olmalı.

Bu açıdan bakılınca neolitik yaşam tarzının toprağa yerleşme, tarım, hayvancılığa başlama, kentleşme ve kentler arası ticaretin yani bir anlamda dış ticaretin başlaması gibi birkaç devrimi peş peşe yarattığını görebiliyoruz. Bunlar aşağı yukarı eşanlı olarak gerçekleştiği için hepsine birden neolitik devrim deniyor. Aralarında daha uzun zaman farkları olsaydı bugün her birini ayrı bir ekonomik devrim olarak niteliyor olurduk.

Böylece neolitik çağa girerken yalnızca tüketim yapan insan bu çağ içinde tüketimin yanına önce üretimi sonra tasarrufu, yatırımı, iç ve dış ticareti de ekledi.     

İnsanın doğasında, bütün öteki hayvanlar gibi tüketicilik vardır. Bunun yanına üreticiliği ekleyerek öteki hayvanlardan ayrışması insanın doğasına yabancılaşmasıdır. Bu yönüyle belki de evrimin en önemli halkalarından birisidir. Başka hiçbir hayvanın bu aşamaya geçtiği görülmemiştir. Bugünkü ekonomik faaliyetlerinin tüketim dışında kalanları (üretim, tasarruf, yatırım, iç ticaret, dış ticaret) neolitik çağda ortaya çıktığı için neolitik çağı incelemek ekonominin ortaya çıkışını incelemekle neredeyse eş anlama geliyor.

Taş Çağı

Araçlar
Ekonomi
Yerleşim biçimi
Paleolitik (Yontma Taş Devri) 2,5 milyon yıl – M.Ö. 12.000
Elyapımı kesici, kırıcı, parçalayıcı taş araçlar,
Avcılık ve devşiricilik, bireysel değiş tokuşlar
Göçebe yaşam tarzı, mağaralarda, oyuklarda, kovuklarda
Mezolitik (Orta taş devri) M.Ö. 12.000 – 9.000
Ok ve yay, balık sepeti, kayık
Gelişmiş avcılık ve devşiricilik, evcilleştirme ve ehlileştirme öncesi hayvan ve bitki yetiştiriciliği
Geçici köyler, pazarlar ve benzeri ilkel ekonomik aktiviteler
Neolitik (Cilalı taş devri) M.Ö. 9.000 – 3.000
Cilalı taştan araçlar, saban, mızrak, kama vb
Neolitik devrim: Bitkilerin ehlileştirilmesi ve hayvanların evcilleştirilmesi, savaş araçları, ticaret 
Kalıcı köy yerleşimleri ve etrafı duvarlarla çevrili kale kent yerleşimleri

Not: Bu yazıda konu edilen dönüşüm ya da devrimler kesin tarihlerle belirlenecek kadar hızlı geçişlere sahne olmamıştır. Burada kolaylık olsun diye yapılan tarihlemeler konusunda belirli birikimlerin son aşamaya gelmesi esas alınmıştır. Her devir veya çağ öncekinden ve sonrakinden mutlaka bir şeyler taşır.



21 Ağustos 2012 Salı

Para Politikası Niçin Maliye Politikasına Tercih Ediliyor?



Para politikası denildiğinde üç temel alt politika anlaşılır: (1) Merkez Bankası’nın bankalarla para alış verişinde uyguladığı faizleri değiştirerek piyasa faizlerini etkilemesi. (2) Açık piyasa işlemleri (APİ) yoluyla bankalardan tahvil almak veya onlara tahvil satmak suretiyle piyasadaki para miktarını (likiditeyi) ayarlaması. (3) Bankaları topladığı mevduattan alacağı payı (mevduat zorunlu karşılıkları) artırıp azaltarak açılabilecek kredi miktarını ve maliyetini etkilemesi. Merkez Bankası’nın TL’nin dış değerini ayarlamaya yönelik olarak bir müdahalesi söz konusuysa bunlara ek olarak bir de kur politikasından söz edilebilir.

Maliye politikası denildiğinde dört temel alt politika anlaşılır: (1) Duruma göre ekonomiyi canlandırmak veya soğutmak için daha az ya da çok vergi almaya yönelik vergi politikası. (2) Aynı amaca yönelik olarak artırılan ya da azaltılan harcamaları kapsayan kamu harcama politikası. (3) Ekonomideki likiditeyi çekmeye ya da yeni likidite vermeye yönelik olarak uygulanabilecek borçlanma politikası. (4) Ekonomiyi canlandırmaya ya da soğutmaya yönelik olarak uygulanabilecek teşvik ve dışticaret politikası gibi alt politikalar.

Para politikasını Merkez Bankası, maliye politikasını hükümet adına Maliye Bakanlığı ve onunla birlikte Hazine, Ekonomi Bakanlığı, Gümrük Bakanlığı gibi idareler yürütür. Para politikası Merkez Bankası’nın kararlarına dayalı olarak uygulanır. Örneğin Merkez Bankası ekonomideki duruma bakarak, bankalarla olan parasal ilişkilerinde, faizi artırması ya da düşürmesi gerektiği kanısına varırsa bu kararı alır ve uygular. Bu kararı alırken hükümete danışması gerekmez. Çünkü Merkez Bankası bağımsızdır. Buna karşılık hükümet eğer vergi oranlarını ya da kamu harcamalarını artırmayı ya da düşürmeyi planlarsa bunun için çoğu kez yasa çıkarması ya da bir yasada değişiklik yapması gerekir. Özetle para politikası uygulamaları yasa çıkarmak gibi zor ve zahmetli işlere gerek duyulmaksızın hızla uygulanabilirken maliye politikası tam tersine zor işlemlere ve gecikmiş uygulamalara sahne olur.

Para politikası, hükümetin kararı olmadığı ve Merkez Bankası’nca karara bağlanıp uygulandığı için hükümeti yıpratmaz. Esasen halkın büyük çoğunluğu da Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz, APİ ve karşılıklar politikasını pek anlamaz. Kura müdahale etmediği sürece kamuoyu Merkez Bankası’nın uyguladığı para politikasının farkına bile varmaz. O nedenle para politikasının uygulanması hem kolay hem de siyaseten düşük maliyetlidir. Oysa vergi oranları artırıldığında ya da kamu harcamaları kısıldığında hükümet birçok yönden eleştiriye tabi tutulur. İnsanlar çok vergi ödemekten ya da alacaklılar devletten olan alacaklarını zamanında alamamaktan şikayet ederler. Ve bu şikayetler siyasal iktidarın oy kaybına yol açabilir.

Para politikasının maliye politikasına bir başka üstünlüğü esnekliğidir. Örneğin Merkez Bankası faiz artırdıktan sonra ekonomide daralma görülmeye başlarsa hemen faizi indirerek bu tepkiye karşılık verebilir. Oysa örneğin vergi oranlarını yükseltip düşürmek bu kadar esnek bir uygulama sergilemez. Bu tür kararlar hep yasalarla düzenlenmek zorundadır.

Para politikasının bir üstünlüğü de alınan kararın uygulamaya konduktan sonra hemen etkisini göstermesidir. Örneğin Merkez Bankası mevduat zorunlu karşılıklarını artırıp uygulamaya koyduğunda hemen sonuç alınır. Krediler daralır, faizler yükselir. Buna karşılık örneğin gelir vergisi oranları artırılırsa bunun etkisi bir sonraki yılda görülür. KDV oranları artırılsa çok daha çabuk sonuç alınır ama yine de uygulama değişikliği için bir süre verilmesi gerekir.

Bütün bu farklılıklar para politikasına maliye politikasının yerini almakta önemli bir üstünlük sağlar. O nedenle son 30 yıldır bütün dünyada para politikası maliye politikasına tercih edilir hale gelmiştir. .

Buna karşılık maliye politikasının da para politikasının başarılı olmasını destekleyecek bir yapıya sahip olması gerekir. Örneğin enflasyonla mücadele yönünde para politikası (enflasyon hedeflemesi gibi) uygulanıyorsa maliye politikasının da sıkı tutulması, mümkün mertebe bütçe açığı vermeyecek şekilde yürütülmesi gerekir. Para politikasının sıkı, maliye politikasının gevşek olduğu bir ortamda ekonomi politikasından beklenen sonuç alınamaz.

Önceliği para politikasına vermek ve maliye politikasını da onu destekleyecek biçimde yönlendirmek günümüz ekonomi politikası yaklaşımının temeli haline gelmiş bulunuyor.


İktisatçılar için ek bölüm:
Dalgalı Kur Rejiminde Politika Seçenekleri  

Sermaye hareketlerinin tam serbestliğe sahip olduğu ve dışticaret işlemleri itibariyle dünya ticaretindeki yeri küçük olan bir ülke açısından dalgalı kur rejimi altında maliye politikasının GSYH’yı arttırma olanağı yoktur. Vergiler, kamu harcamaları gibi bir maliye politikası aracını kullanarak yapılan politika uygulaması IS eğrisinin sağa doğru kaymasına ve bu kayma da ülkedeki faiz oranlarının dünya faiz oranlarının üstüne çıkmasına bu da yerel paranın değer kazanmasına ve net ihracatın daralmasına yol açar. Sonuçta bu baskı IS eğrisinin tekrar sola kaymasına ve LM eğrisini dünya faiz oranları düzeyinde kesmesine kadar devam eder. Dolayısıyla dalgalı kur rejiminde maliye politikası araçlarını kullanarak bir yere varmanın olanağı yoktur.


Dalgalı kur rejiminde maliye politikasının etkisizliğini bir şekil yardımıyla açıklamaya çalışalım.

                                                     
Maliye politikası uygulamadan önce ülkenin faiz oranının dünya faiz oranıyla aynı noktada i1’de olduğunu ve bu noktada IS ile LM’in kesişerek Y1 kadar bir GSYH yarattığını varsayalım. Vergi oranlarının düşürülmesi sonucunda IS eğrisinin sağa IS’ olarak kaydığını faiz oranının i2’ye yükseldiğini ve GSYH’nın Y2’ye çıktığını varsayalım. Bu durumda ülkenin faiz oranı (i2) dünya faiz oranının (i1) üzerine çıkmış bulunmaktadır. Bu gelişme yerel paranın değerini yükseltecek, bu da net ihracatın düşmesine yol açacaktır. Çünkü yerel para yabancı paralara karşı değerlenince ihracat azalır, ithalat artar. Bunun sonucunda IS’ eğrisi yeniden sola kayarak eski konumu olan IS konumuna geri dönecektir. Bu yeni durumda, ya da eski duruma dönüş durumunda, faizler yeniden (i1) düzeyine gerilerken GSYH’da yeniden Y1 konumuna dönmüş olacaktır. Özetle ekonomide hiç bir şey değişmemiş olacaktır. Bir başka deyişle sermaye hareketlerinin serbest olduğu ve ülke dışticaretinin dünya ticaretindeki yerinin önemsiz olduğu bir ortamda dalgalı kur rejimi geçerliyse maliye politikası etkili değildir.

Türkiye, bu teorik açıklamadaki tanıma uygundur. Yani sermaye hareketleri serbesttir, dünya ticaret hacmindeki yeri küçüktür ve dalgalı kur rejimi uygulamaktadır. Bu durumda uygulanacak maliye politikası araçlarının GSYH büyümesine hiç bir katkısı olmaması gerekmektedir. Bu, yargı doğrudur. Buna karşılık ülkenin faiz oranları dünya ortalamasının çok üzerindedir. Dolayısıyla maliye politikası Türkiye’de hala etkili sonuçlar verebilmektedir.

Sermaye hareketlerinin tam serbestliğe sahip olduğu ve dışticaret işlemleri itibariyle dünya ticaretindeki yeri küçük olan bir ülke açısından dalgalı kur rejimi altında para politikası, maliye politikasının tam tersine son derecede etkilidir. Ülkenin Merkez Bankası’nın para arzını artırmak suretiyle genişletici bir para politikası izlediğini varsayalım. Bu durumda ülkenin faiz oranları dünya faiz oranlarının altına düşecek ve bu hamle ülke parasının yabancı paralar karşısında değerinin düşmesine yol açacaktır. Ülke parasının yabancı paralara göre değerinin düşmesi demek ihracatın artıp ithalatın azalması ya da özetle net ihracatın artması demektir. Bu durumda IS eğrisi, para ve mal piyasalarında denge sağlanana kadar sağa kayacak ve LM’i ülkenin faiz oranlarının dünya faiz oranlarıyla eşitlendiği noktada kesecektir.

Dalgalı kur rejiminde para politikasının etkinliğini bir şekil yardımıyla açıklayalım.


Ülke ekonomisi (i1) faiz oranı düzeyi ve Y1 GSYH düzeyinde dengede olsun. (i1) aynı zamanda dünya faiz oranı düzeyi olsun. Bu noktada ülke Merkez Bankası para arzını genişletme yolunda para politikası uygulamaya karar vermiş olsun. Bu durumda LM sağa LM’ olarak kayacak IS’yi kestiği yeni noktada faiz oranı (i2) olarak belirlenmiş olacaktır. Bu faiz oranı dünya faiz oranının altında olduğu için ülkenin parası yabancı paralara göre değer kaybedecek demektir. Bunun sonucunda ülkenin net ihracatı artmaya (ihracatı artmaya ithalatı düşmeye) başlayacak ve bu gelişme IS eğrisini IS’ olarak sağa kaydıracak demektir. Bu durumda IS’ eğrisi LM’ eğrisini kestiği noktada faizler yeniden dünya faiz oranına (i1) geri dönmüş olacaktır. Bu noktada aynı zamanda ülkenin GSYH’sı da artarak Y3’e ulaşmıştır.

Sermaye hareketlerinin serbest olduğu ve ülke dışticaretinin dünya ticaretinde önemli bir yer tutmadığı ortamda para politikası uygulaması ülkenin GSYH’sını artıracak biçimde etkin sonuç verebilmektedir.  





17 Ağustos 2012 Cuma

Merkez Bankası ve Para Politikası


Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) yasayla kendisine verilmiş olan temel görevi “fiyat istikrarını sağlamaktır.” Kimileri fiyat istikrarını sağlamak ifadesini enflasyonla mücadele etmek olarak tercüme ediyor. TCMB’nin yürüttüğü enflasyon hedeflemesi uygulamasına bakınca bu tercümenin çok da yanlış olmadığı izlenimi ortaya çıkıyor.  

Merkez Bankası ve para politikası denildiğinde akla üç politika bileşeni gelir: (1) Faiz politikası, (2) Açık piyasa işlemleri (APİ), (3) Karşılıklar politikası. Merkez Bankası halktan mevduat kabul etmez ve halka kredi vermez. Mevduat kabul ettiği ve kredi verdiği kurumlar kural olarak yalnızca bankalardır. Geçmişte kamu kesimine de kredi verirdi ama günümüzde bu uygulama terk edilmiş bulunuyor.

Faiz politikası
Bankalar, gün sonunda ellerinde kalan fazla parayı Merkez Bankası’na yatırır ya da gün sonunda hesapları açık kalmışsa o kadar parayı Merkez Bankası’ndan borç alırlar. TCMB bu işlemlerde kendisine borç verenlere yüzde 5 faiz veriyor, kendisinden borç alanlara ise yüzde 11,50 faiz uyguluyor. Buna “fonlama faizi” adı veriliyor. Sokak dilinde ise alt ve üst limitlerin bir koridor oluşturduğu görüşünden hareketle “koridor faizi” dendiği de oluyor.

TCMB, piyasaya ek likidite vermek istediğinde yüzde 11,5 oranındaki tavan faizi düşürmesi gerekiyor. Bu durumda bankaların daha ucuza fon bulabilecekleri için maliyetlerinin azalması ve dolayısıyla kredi faizlerinin düşmesi bekleniyor. Daha ucuza fon bulan bankalar daha ucuza kredi verince ekonomide canlanma ortaya çıkması bekleniyor. O nedenle ekonominin canlandırılmasını savunanlar fonlama faizi oranının düşürülmesi gerektiğini öne sürüyorlar.

APİ işlemleri
Para politikasının ikinci aracı olan açık piyasa işlemleriyle (APİ) Merkez Bankaları, ellerinde tahvil bulunduranlardan tahvil satın alarak ya da kendi elindeki tahvilleri piyasaya satarak piyasadaki likiditeyi denetleyerek ekonomide etki yaratmayı hedefler.

Günümüzde TCMB, bankaların likidite ihtiyacını gecelik borçlanmadan daha uzun vadeli çözebilmek amacıyla onlarla haftalık repo işlemleri yapıyor. Yani APİ işlemlerini haftalık repo ihalesi aracılığıyla yürütüyor. TCMB’den haftalık fon kullanmak isteyen bankalar ellerindeki tahvilleri TCMB’ye vererek karşılığında ihtiyaç duydukları parayı alıyor ve buna faiz ödüyorlar.  

TCMB, haftalık repo yoluyla yürüttüğü APİ işlemlerine uyguladığı faize “politika faizi” adını veriyor. Bunun da bugünkü oranı yüzde 5,75.

Bir faizin politika faizi adını alabilmesi için piyasa faizini etkileme gücü olması gerekiyor. Bankalar, uzun süredir TCMB’den gecelik fonlama yapıyorlar yani yüzde 11,5 oranıyla gecelik borç alıyorlar. Buna karşılık haftalık repo ihalesiyle fon kullanımları çok daha düşük. Bu durumda piyasaları etkileyen faiz “fonlama faizi” oluyor. O zaman gerçek politika faizinin de APİ’ye uygulanan faiz değil gecelik faiz olması gerekiyor.

Karşılıklar politikası
Bankalar kaydi para yaratırlar. Örneğin yüzde 10 mevduat karşılığı uygulaması olan bir sistemde bir kişi bankadan 100 TL kredi aldığı zaman kişi bu parayı hemen çekip kullanmıyorsa banka bunu o kişinin hesabına mevduat olarak yazar. Banka bu mevduata yüzde 10 üzerinden 10 TL karşılık ayırır ve bu karşılığı Merkez Bankası’na yatırır. Kalan 90 TL’sini bir başkasına kredi olarak verebilir. Bunu yaptığında o parayı yeni kredi kullanan kişi adına mevduat yazar ve bu kez 90 TL’nin yüzde 10 karşılığı olan 9 TL’yi Merkez Bankası’na karşılık olarak yatırır. Bu sistem sonucunda bankaya yatan 100 TL mevduat 1000 TL’lik kredi yaratır. Buna kaydi para deniyor. Bunun karşılığında da Merkez Bankası’na 100 TL karşılık yatırılmış olur.

Merkez Bankası ekonomiyi soğutmak istediğinde kredi hacmini düşürmek için karşılık oranlarını artırır, ekonomiyi canlandırmak istediğinde ise kredi hacmini artırmak için karşılık oranlarını düşürür. Karşılık oranını yüzde 10’dan örneğin yüzde 20’ye çıkardığı zaman ayrılacak karşılık miktarı artacağı için yaratılacak kaydi para miktarı düşer ve bu yolla da daha az kredi açılabilir. Böylece Merkez Bankası kredi piyasasını etkileyerek ekonomiyi soğutmuş olur.

TCMB TL mevduata ve yabancı para cinsinden mevduata farklı oranlarda zorunlu karşılık uygulamaktadır. Bir başka oran farklılığı da mevduatın vadesine göre ortaya çıkmaktadır. TCMB zorunlu karşılık olarak kendisinde bulundurulan paralara faiz ödememektedir.

Vadeye göre değişmekle birlikte TL ve yabancı para mevduatlarda zorunlu karşılık oranı ağırlıklı olarak yüzde 11’dir. Yani bankalar kendilerine yatırılan 100 TL’lik mevduat için 11 TL, 100 USD’lik mevduat için de 11 USD, 100 Euro’luk mevduat için 11 Euro karşılık ayırıp TCMB’ye yatıracaklardır.

TCMB, piyasada TL likiditesi bırakabilme ve döviz rezervini güçlendirmek üzere TL mevduat için belirli bir oranda (son düzenlemeye göre mevduatın yüzde 60’ına kadar) yabancı para karşılık yatırılabilmesini kabul etmektedir. Bu opsiyonu kullananlar için TCMB, TL mevduat için yatırılabilecek döviz karşılıklarını hesaplarken rezerv opsiyonu katsayısı (ROK) denilen bir katsayı uygulamakta ve piyasa kuruyla hesaplanan miktardan daha yüksek bir dolar karşılığı almaktadır.   

Para politikasının dördüncü aracı kura müdahale mi?
Para politikası dediğimiz şey yukarıda değinilen üç enstrümanı kullanarak para miktarını etkilemeyi ve bu yolla genel olarak ekonominin gidişini, özel olarak da fiyat istikrarını sağlamayı hedefler. Merkez Bankası bunlara ek olarak TL’nin dış değerinin istikrarını sağlamak amacıyla doğrudan ya da ihale açmak suretiyle düzenli ya da düzensiz döviz alım satımı da yapabilir. Döviz alım satımı yaparak ilk bakışta fiyat istikrarı hedefinden uzaklaşmış gibi görünse de bu müdahalenin altında TL’nin dış fiyat istikrarını ve oradan giderek de iç fiyat istikrarını sağlamak yatar.

Kimileri kura müdahaleyi kur politikası adı altında ayrı bir para politikası aracı olarak değerlendirirken kimileri de bunu, öteki politikalar açısından tamamlayıcı bir araç olarak nitelendirirler.  

Kura müdahale nitelik ve süre olarak arttıkça dalgalı döviz kuru rejiminden (free float) müdahaleli dalgalı döviz kuru rejimine (dirty float) geçiş söz konusu olmaktadır. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...