31 Ekim 2012 Çarşamba

Faiz Dersi


Faiz nedir?
Piyasa açısından bakarsak faizi, tasarruf sahibinin, tasarrufunu, ihtiyacı olana belirli süre için kullandırmasının karşılığı olarak aldığı bedel olarak tanımlayabiliriz. Ekonomi bilimi açısından faiz iki farklı biçimde tanımlanır: (1) Bir borç anlaşmasının satışı sonrasında elde edilen getiri miktarı, (2) Üretim amaçlı olarak kullanılan sermayenin getiri oranı.

Piyasa faizi türleri
Bankaların belirli bir dönem için mevduat karşılığında uyguladıkları faize mevduat ya da borçlanma faizi, topladıkları mevduattan ihtiyaç sahibine verdikleri borçlara uyguladıkları faize de kredi ya da borç verme faizi deniyor.  

Basit faiz
Belirli bir dönem için yatırılan mevduatın o dönem sonunda kazandığı faiz getirine basit faiz deniyor. Basit faiz getirisi şöyle bir formülle hesaplanıyor:

Basit Faiz = Anapara x Faiz Oranı x Süre

Bir yıl vade ve yüzde 8,5 (= 0,085) faiz oranıyla 10.000 TL mevduat yatırdığımızı düşünürsek basit faiz getirisi şöyle hesaplanır:

Basit Faiz Getirisi = 10.000 x 0,085 x 1 = 850 TL

Bileşik Faiz:
Geçmiş dönem faizinin de anaparaya eklenmesiyle yeni dönemde elde edilen faiz getirisine bileşik faiz deniyor.

Bileşik Faiz Getirisi =  (Anapara x Dönem Faizi) ^ Dönem Sayısı

Aylık yüzde 0,8 faizle 10.000 TL mevduatı üç ay boyunca faizini de üzerine eklemek suretiyle bankada tutarsak 3 ay sonunda bileşik faiz getirisi şöyle hesaplanır:  

10.000 x 1,008 = 10.080
10.080 x 1.008 = 10.160
10.160 x 1,008 = 10.241

Bu durumda bileşik faiz oranı da (241 / 10.000 ) = 0,024 yani yüzde 2,4’e denk gelir.  

Nominal faiz
Bankaların mevduata uygulayacaklarını açıkladıkları faiz nominal faizdir. Örneğin bir banka 1 yıl vadeli mevduata yüzde 8,5 faiz vereceğini açıklamışsa bu nominal faizdir.

Net nominal faiz
Bankaların açıkladıkları nominal faizden vade sonunda gelir vergisi stopajı yapılır. Mevduat sahibinin eline geçen faiz getirisi bu kesintiden sonraki tutardır. Türkiye’de mevduat faizlerine yüzde 15 oranında gelir vergisi stopajı uygulanıyor. Bir bankaya yüzde 8,5 nominal faizle bir yıllığına 10.000 TL yatıran bir kişinin net nominal faiz getirisi şöyle hesaplanacaktır:

10.000 x 0,085            = 850,00 TL
850 - (850 x 0.15)       = 722,50 TL   

Ya da net nominal faiz oranını hesaplamak istersek:
0,085 – (0,085 x 0,15) = 0,07225 yani yaklaşık olarak yüzde 7,3 

Reel faiz
Nominal faizden enflasyonun etkisinin giderilmesi yoluyla hesaplanan faizdir. Bir anlamda dönem sonunda ele geçecek olan faizin satınalma gücündeki değişimden arındırılmasıyla hesaplanmış faiz demektir. Burada hesaba katılması gereken enflasyon oranı paranın yatırıldığı anda geçerli olan enflasyon oranı değil dönem sonunda geçerli olması beklenen enflasyon oranıdır. Buna “beklenen enflasyon” deniyor.

Reel faiz şöyle bir formülle hesaplanır:

Reel faiz = (1 + Net Nominal Faiz) / (1 + Beklenen Enflasyon) -1

Bir kişinin bankaya yüzde 8,5 (0,085) nominal faizle bir yıl vadeyle 10.000 TL yatırdığını, paranın yatırıldığı tarihte 12 aylık enflasyon oranının (TÜFE) yüzde 7,5 (0,075) olduğunu ve bir yıllık vadenin sonunda bu oranın yüzde 7 (0,07) olmasının beklendiğini düşünelim. Söz konusu yüzde 8,5 oranındaki nominal faiz oranından yüzde 15 stopajı düşersek net nominal faiz oranı yüzde 7,225 (0,07225) olarak bulunur. Bu durumda reel faiz hesabı şöyle yapılır:

Reel Faiz = (1 + 0,07225) / (1 + 0,07) – 1 = 0,0021 yani yüzde 0,21.

Genellikle piyasada hesaplama yapılırken net nominal faiz değil nominal faiz hesaba alınıyor. Bu doğru bir hesaplama değildir. Çünkü gelir vergisi olarak kesilen tutar kişinin eline geçen miktarın dışında tutulması gereken bir tutardır.

Eğer beklenen enflasyon vade sonunda beklendiği gibi yüzde 7 olarak gerçekleşmişse bu hesaplamaya göre bu kişinin eline vade sonunda yüzde 7,225 net nominal faiz hesabıyla 722,5 TL faiz geliri geçmiş görünecektir. Bu miktarın enflasyondan arındırılmış reel faize göre hesaplanmış satınalma gücü yalnızca 21 TL olacaktır.


Gerçek Getiri
Buraya kadar yaptığım hesaplamalar piyasada yapılan hesaplamalardır. Buradan itibaren piyasada yapılmayan bir hesaplamayı sizlere sunacağım. Ben bunu gerçek getiri olarak adlandırıyorum.

Bu hesap işin içine anaparada vade süresince ortaya çıkacak satınalma gücü yıpranmasını da katmaktadır. Çünkü vade boyunca bankada mevduat olarak tutulan paranın da satınalma gücü enflasyonla birlikte düşmektedir. Bu hesabı yapmazsanız reel faiz size satınalma gücünüzün nasıl geliştiğini gösteremez. Gerçek getiri hesabını şu formülü kullanarak yapabiliriz:

Gerçek Getiri =  Yatırılan Paranın Vade Sonundaki Satınalma Gücü Değeri + Net Nominal Faiz   

Yatırılan Paranın Vade Sonundaki Satınalma Gücü Değeri = (Yatırılan Para) x (1 - Enflasyon)

Ekim 2012 itibariyle bankaların yıllık mevduata verdiği nominal faiz yüzde 7,5, buna göre de stopaj sonrası net nominal faiz yüzde (7,5 – (7,5 x 0.15) = yüzde 6,4 dolayında bulunuyor, bir yıl sonrası için beklenen enflasyon oranı TCMB’nin son beklenti anketine göre yüzde 6,7.  Bir kişinin 10.000 lirasını yüzde 7,5 nominal faizle (yüzde 6,4 net nominal faizle) ve bir yıl vadeyle bankaya yatırdığını düşünelim ve buna göre yukarıda sözünü ettiğim gerçek getiriyi hesaplayalım.

Yatırılan Paranın Vade Sonundaki Satınalma Gücü Değeri = (10.000) x ( 1- 0.067) = 9.330 TL

Net Nominal Faiz Getirisi = 10.000 x 0,064 = 640 TL

Gerçek Getiri = 9.330 + 640 = 9.970 TL 

Bu kişinin, reel faiz hesabıyla bakıldığında küçük de olsa bir faiz getirisi elde etmiş gibi göründüğü, buna karşılık gerçek getiri hesabı yapıldığında aslında bir yılın sonunda toplamda – 30 TL’lik reel satınalma gücü kaybına uğramış olduğu ortaya çıkıyor.   
 
Herkesin böyle sofistike hesaplar yapmadığını varsaysak bile insanların bu durumu hissettiklerini düşünüyorum. Aksi takdirde Türkiye’de tasarrufların GSYH’ya oranının son on yılda yaklaşık on puanlık bir gerileme göstermesini açıklayacak fazla argümanımız olmazdı.   




28 Ekim 2012 Pazar

Cumhuriyet Projesi


Şimdilerde dile getirildiği gibi tek bir proje değildi başlangıçta cumhuriyet. Birçok projeyi içinde taşıyan bir idealler bütünüydü. Projelerden birisi demokrasiyi getirmekti. Asıl olan cumhuriyet değil demokrasi kuşkusuz. Ve demokrasi için cumhuriyetin şart olmadığının en önemli kanıtı da İngiltere ya da İsveç gibi monarşiyle yönetilen ülkeler. Bunların hepsi doğru ama Türkiye açısından cumhuriyet aynı zamanda demokrasi demekti. Çünkü Türkiye’de bugün sahip olduğumuz bütün demokratik haklar cumhuriyetle geldi. Ki bu haklar geldiğinde tek parti iktidarı vardı ve demokrasiden söz etmek mümkün değildi.

O projeler bütününün en önemli parçalarından birisi kadın erkek eşitliğiydi. Hatta Cumhuriyet, tek bir projeye indirgenecekse bir kadın projesi olduğunu bile söylemek mümkün. Kadını, itildiği ikinci sınıf konumdan çekip çıkarmayı, onu toplumun içine katmayı, erkeklerle birlikte, omuz omuza çalışmasını sağlamayı ve böylece toplumun yaratıcılığını artırmayı hedefleyen bir projeydi. Cumhuriyeti kuranlar kadının erkekle birlikte çalışmadığı, evine kapandığı, üretimden çekildiği, yarışmaya girmediği bir ortamda ilerleme olmayacağını görmüşlerdi. Batının bizden en önemli farkının kadının erkekle yan yana olmasıyla ortaya çıktığını, kadının birinci sınıf insan olduğu bir toplumun ileri gittiğini fark etmişlerdi. Osmanlının bütün ortadoğuyla birlikte geri kalmasının temelinde kadının geriye itilmesinin yattığını anlamışlardı. Kadını öne çıkarma projesini hayata geçirdiler. Hala o projenin etkisiyle öne çıkmaya devam ediyor kadınlarımız. 

Son günlerden bir örnek olarak dünya şampiyonasında finallere giden kadın voleybol milli takımımızı gösterebilirim kadın projesinin başarısı konusunda. Türkiye’de kızlar, çeşitli baskılar nedeniyle, erkeklere göre çok daha az sayıda katılıyorlar spora. Rakip takımların çoğunun ülkesinde böyle bir sıkıntı yok. O ülkelerde kızlar herhangi bir baskıyla karşılaşmadan spora girebiliyor. Sınırlı da olsa bizde kızların spora girmesini sağlayan itici güç cumhuriyetin kadın projesi ve çeşitli kuruluşlarımızın kız takımlarına verdikleri doğrudan ya da dolaylı sponsorluklardır. 

Cumhuriyetin projelerinden birisi de kamu iktisadi teşebbüslerini kurmaktı. Bugünlerde geri zekâlılıkla bir tuttuğumuz o proje olmasaydı sanayimiz asla buralara ulaşamazdı. Ben özelleştirmeden yana bir düşünceye sahibim. Ama bu düşünce yapısı o dönemde KİT’lerin kurulmasının gerekliliğini inkâr edecek bir bağnazlığa götürmüyor beni. Hatta şimdilerde özellikle doğu ve güneydoğuda yeni KİT’ler kurmanın doğru olacağını savunuyorum. KİT’ler o bölgede işsizliğin çözümüne yardımcı olarak teröre kayan gençleri kurtarabilir. Bazı KİT’ler özelleştirildikten sonra tarım ve hayvancılığımızda yaşanan çöküş bize kategorik karşı çıkışların doğru olmadığını anlatıyor. 

Bir yandan kızların örtünmesini isteyen, bir yandan onların şortla yaptıkları sporlarda elde ettikleri başarıları alkışlayan, bir yandan KİT’lerin satılmasını savunan bir yandan da hayvancılık çökünce devleti göreve çağıran bir toplumuz biz. Bu, bizim çelişkilerimizden yalnızca iki tanesi. Bunun gibi yüzlerce çelişkimiz var. Bu çelişkilerle bu aşamaya varmış olmamız demokrasinin değil cumhuriyetin başarısıdır. Bundan sonraki başarıları da umarım demokrasi getirir.

Eğer bir projeyse cumhuriyet, ona en çok sahip çıkması gerekenler kadınlardır. Çünkü proje başarısız olursa en çok onlar kaybedecek.

Atatürk'ün dediği gibi en büyük bayram kutlu olsun. 

(Bu yazı ilk kez 04.11.2010 tarihinde Radikal Gazetesinde  yayınlandı. Yazı, Kendime Yazılar kitabımda 206. sayfada yer alıyor. Son cümleyi burada ekledim.) 

22 Ekim 2012 Pazartesi

G-8 ve G-20


G-8
Ekonomik açıdan dünyanın en zengin 7 ülkesinin, küresel sistemin ekonomik ve parasal sorunlarını görüşmek ve bu konularda işbirliği gerçekleştirmek amacıyla oluşturdukları gurubun adıdır. Group of Seven adının kısaltılmış halini ifade eder.

Bu gurubun üyeleri ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada ve Rusya’dır. İlk kez G-6 adı altında 6 üye ile 1975 yılında toplanmış, 1976 yılında Kanada katılınca adı G-7 olmuş ve 1997 yılında Rusya’nın da guruba girmesiyle adı G-8’e dönüşmüştür.

Bu 8 ülkenin Ekonomi Bakanları ve sonra da liderleri yılda bir veya iki kez bir araya gelerek küresel sistemin ekonomik ve parasal sorunları hakkında görüş alış verişinde bulunurlar ve izlenecek ortak politikalar için altyapı oluşturmaya çalışırlar. Her ne kadar burada oluşturulan politikalar bu devletleri bağlar gibi görünse de bu ekonomiler küresel sistemin ekonomik gücünün beşte ikisini oluşturduğu için küresel sistemin tümünü etkileyecek ağırlıktadır.

G-20
Dünyanın 20 büyük ekonomisinin bir araya geldiği guruba G 20 (Group of Twenty) adı veriliyor. Bu grupta 19 büyük ülkenin ekonomiden sorumlu bakanları ya da maliye bakanlarıyla Merkez Bankası Başkanları ve Avrupa Birliği Avrupa Konseyi Başkanı ve Avrupa Merkez Bankası Başkanı bulunuyor. 

G-8 Maliye Bakanlarının Washington’da 25 Eylül 1999 tarihindeki toplantısında kuruluşu açıklanmıştır. Yılın belli zamanlarında Bakanlar ve Merkez Bankası Başkanları düzeyinde toplanmakta ve bu düzeyde belirlenen konular hakkında karar alınmasını sağlamak üzere de yılın belli zamanlarında bu ülkelerin Devlet Başkanları düzeyinde bir araya gelmektedir.

G-20 gurubunun üyeleri şunlardır: ABD, Çin, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Kanada, Rusya, Hindistan, Arjantin, Türkiye, Brezilya, Meksika, Güney Afrika, Suudi, Arabistan, Kore, Avustralya, Endonezya, Avrupa Birliği Dönem Başkanı ve Avrupa Birliği Merkez Bankası Başkanı. 

G-20 toplantılarında alınan kararlar küresel sitemin onda dokuzunu oluşturan ülkelerce alınmış sayıldığı için sisteme yön verici nitelik taşır. Dolayısıyla bu kararlar ülkelerin izleyeceği ekonomi politikası açısından yön gösterici olur. 

Bu oluşumlara niçin ihtiyaç duyuluyor?
Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslar arası parasal sorunların görüşüldüğü, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi uluslar arası ticaret sorunlarının görüşüldüğü, Dünya Bankası (WB) gibi uluslararası kalkınma sorunlarının görüşüldüğü platformlar varken G-8 ve G-20 gibi oluşumlara niçin ihtiyaç duyuluyor? Her şeyden önce IMF, WTO ve WB gibi kuruluşlar üye sayısı çok yüksek olan ve görüşmelerin konferanslar biçiminde yapıldığı platformlardır. Her ne kadar bu kuruluşların içinde dar gruplarda ortak karar almak mümkün olsa da daha küçük gruplar halinde bir araya gelmek çok daha etkin bir çözüm olarak görülmektedir. Örneğin G-8 toplantılarında dünya ekonomisinin beşte ikisine egemen olan 8 ülke, G-20 toplantılarında ise dünya ekonomisinin onda dokuzundan fazlasına egemen olan 20 ekonominin temsilcisi bir araya gelerek çok daha verimli kararlara imza atabilmektedir.

G-20, G-8’in yalnızca en gelişmiş ekonomilerin temsilcilerinden oluşmasına yönelik yükselen piyasaların ve gelişme yolundaki ekonomilerin tepkisinden kaynaklanarak kurulmuştur.

İşbirliğinin sonuçları
Hiç kuşkusuz ekonomik işbirliği birçok açıdan yararlıdır. Her şeyden önce ekonomilerin birbirine zarar verecek uygulamalardan kaçınmalarını ve aynı paralelde uygulama yapmalarını sağlamaya yarar. Buna karşılık bu işbirliği küresel krizin önlenmesine de yayılmasına da engel olamamıştır. Bu durumda işbirliğinin biçimini, ayrıntılarını, uyum süreçlerini yeniden ele alıp ve eksik kalan yanlarını tamamlamak şart olmuştur.   

20 Ekim 2012 Cumartesi

İkiz Açık, Üçüz Açık


İktisatçıların bir bölümü cari açığın, kamu gelir gider dengesinin açık vermesinden kaynaklandığı ve cari açığın da dönüp kamu gelir gider açığını beslediği görüşündedir. Bu neden sonuç ilişkisine ikiz açık hipotezi adı veriliyor. Bu hipotezi savunanlara göre büyük oranlı bütçe açıkları verdiği için cari açığı da giderek büyüyen ABD'nin cari açığını azaltması ancak kamu gelir gider açığını kapatmaya başlanmasıyla mümkün olabilir.

Önce makroekonomik denge denklemini yazalım: (S - I) + (T - G) = (X - M) yani özel kesimin tasarruf (S) ve yatırım (I) dengesi ile kamu kesiminin gelir (T) ve gider (G) dengesinin  toplamı cari dengeye (X - M) eşittir. Denklemin sol tarafındaki iki dengenin toplamı bir ülkenin iç ekonomik dengesini, sağ tarafı ise dış ekonomik dengesini gösterir. Yani bir ülkenin iç ekonomik dengesi ile dış ekonomik dengesi birbirine eşittir ve denklemin kuruluş mantığı gereği bir ülkenin iç ekonomik dengesi ne kadar açık veriyorsa dış ekonomik dengesi de o kadar açık veriyor demektir. Bunun anlamı iç ekonomik denge açığının dış ekonomik denge açığı yoluyla finanse ediliyor olmasıdır. İç ekonomik dengeyi oluşturan dengelerden özel kesimin tasarruf yatırım dengesi (S - I) ya da kamu kesimi gelir gider dengesi (T - G) tek başına açık veriyor ve buna dış ekonomik denge yani cari denge (X - M) açık vererek eşlik ediyorsa ikiz açık söz konusudur. Yok eğer iç ekonomik dengelerin ikisi de açık veriyor ve cari denge de bunlar kadar açık veriyorsa o zaman üçüz açık söz konusu demektir. 

Türkiye ekonomisi için 2012 yılına ilişkin tahminlerimizi kullanarak bu dengeyi oluşturmaya çalışalım. (S – I) dengesi konusunda tahmin yapmamız için eldeki veriler henüz tam oluşmamış durumda. Çünkü henüz GSYH bileşenlerini 6 aylık bazda biliyoruz. Bu durumda diğer iki değişkeni tahmin edersek (S – I) dengesini de denklemden giderek bulabiliriz. Bütçe dengesinin (T – G) 8 aylık sonuçları yılsonunda bütçe açığının GSYH’ya oranının yüzde 2,5 dolayında olacağını gösteriyor (merkezi bütçe açığı üzerinden yaptığımız bu tahminde diğer kamu kesimi dengelerinin açık ve fazlalarının denk olacağını ve sonuçta merkezi bütçenin kamu kesimi finansman dengesini yüzde 5 oranda sapmayla temsil edeceğini düşünüyorum.) Yüzde 2,5 dolayındaki bir bütçe açığı kabaca 34 milyar TL dolayında bir açık demektir. Cari dengedeki düşüşün yılsonunda bir miktar artışa dönüşeceğini ve sonuçta cari açığın kabaca 62 milyar dolar dolayında gerçekleşeceğini tahmin ediyorum. Eğer yılsonu dolar kuru 1,8 dolayında olursa bu açığın TL cinsinden karşılığının yaklaşık 114 milyar TL olmasını bekliyorum. Şimdi bu tahminlerimizi denklemimizde yerine koyalım:

(S – I) + ( T – G) = (X – M)
(S – I) – 34 = - 114
(S – I)’yı solda yalnız bırakırsak (-35 sağ tarafa + 35 olarak geçer);
(S – I) = -114 + 34 = -80
Bu durumda denklemimiz şöyle olur:
-80 -34 = -114
Bu denklemin toplamı sıfıra eşittir (-114’ü sola geçirirsek eşitlik sıfıra eşit hale gelir.)
Ya da bunları bir tabloda gösterirsek şöyle bir görünüm elde etmiş oluruz:    

Dengeler (milyar TL)
2012
(S – I) Tasarruf Yatırım Dengesi
- 80
(T – G) Bütçe Dengesi
-34
(X – M) Cari Denge
-114

Tabloya göre 2012 yılında Türkiye’nin üç dengesi de açık vermiş yani üçüz açık olgusunu yaşamış olacaktır. Bu yeni bir olgu değildir. Önceki yıllarda da Türkiye üçüz açık sorunuyla karşı karşıyaydı. Bununla birlikte açıkların ağırlığı zaman içinde değişim göstermektedir. 2000’li yıllar öncesinde Türkiye’nin en büyük sorunu bütçe dengesinin bozukluğuydu. İzleyen yıllarda bütçe dengesi düzelmeye bu kez de cari dengesi bozulmaya yüz tuttu. 2012 yılında cari dengede iyileşme görülse de bütçe dengesinde bir bozulma söz konusu oluyor.

Üçüz açık tam anlamıyla bir "dengesizliğin dengesi"ni ifade ediyor. İç ekonomik dengeyi oluşturan iki dengenin de açık verdiği ve bunu dış açığın dengelediği bir durum.

Bu yazıda ortaya koymaya çalıştığım görüş ekonomi biliminin hipotezlerinin her zaman her yerde aynı geçerlilikte olmayabileceği görüşüdür. İkiz açık hipotezi bütçe açığındaki artışın, cari açığı artıracağı ve bu biçimde artan cari açığın dönüp bütçe açığını artıracağını ileri sürüyor. Hipotez ABD ekonomisi için doğru görünüyor. Türkiye açısından farklı bir hipotezin geçerli olduğunu düşünüyorum: “Cari açıktaki gerilemenin bütçe açığını artırması” söz konusu. Dolaylı vergilere dayalı Türk bütçe sistemi,  ithalatın düştüğü yıllarda daha düşük ithalat vergileri tahsil edileceği için daha büyük açık verecektir. 2012 yılında yaşadığımız olgu budur. Bu durumda ABD ekonomik sistemi cari açığı kapadıkça bütçe açığını azaltırken, Türkiye ekonomisi cari açığı kapattıkça daha fazla bütçe açığı verecektir.       

18 Ekim 2012 Perşembe

Faiz Düştü Düşmesine de

Türkiye'de brüt nominal mevduat faizi ortalama yüzde 8,5. Bunun vergisi yüzde 15. Bu durumda net nominal faiz yüzde 7,2 oluyor.

Reel faiz şu denklemle hesaplanıyor: 

Reel faiz = (1+Nominal faiz) / (1+Beklenen enflasyon) - 1

Bu denklemde nominal faiz olarak net nominal faizi yani yüzde 7,2'yi kullanmak gerekiyor. 

Beklenen enflasyon mevduatın vadesinin son gününde olması beklenen enflsyon oranını ifade ediyor. Bir yıl boyunca net nominal faizin yüzde 7,2 düzeyinde aynı kalacağını ve yıl sonunda enflasyonun yüzde 6 olacağını tahmin ediyorsak net reel faizi şöyle hesaplarız:

Reel faiz = (1+0,072) / (1+0,06) -1 Reel faiz = Yüzde 1,13

Buna karşılık insanlar hesaplamaya beklenen enflasyonu değil bugünkü enflasyonu alıyor ve ona göre bakıyorlar. Bugünkü enflasyon yüzde 8,5 ise hesaplama şöyle yapılıyor:

Reel faiz = (1+0,072) / (1+0,08) - 1 Reel faiz = Yüzde - 0,74

Türkiye'de tasarrufların GSYH'ya oranı yüzde 12 dolayında bulunuyor. Bu oran. Bundan on yıl önce yüzde 22 idi. Yani son on yılda tasarruf oranı yaklaşık on puan düşmüş bulunuyor. Bunun çeşitli nedenleri var kuşkusuz ama en önemli neden tasarrufun karşılığı olan net reel faiz oranının hızla düşmüş olmasıdır.

İnsanlar geçmişte alıştıkları yüksek net reel faiz oranlarıyla sıfır dolayında bulunan bugünkü faiz oranlarını kıyaslayınca tatmin olmuyor ve tasarruflarını gayrimenkul alımı gibi alanlarda değerlendirmeye çalışıyorlar. Bu alana yapılan yatırımlar giderek şişkinlik yaratıp balona dönüşüyor. Bu kez konut kredileri daraltılıp maliyeti yükseltilince de büyüme etkileniyor.

Merkez Bankası üzerinde ciddi bir faiz indirme baskısı oluşturuldu. Ne var ki faizin daha fazla inmesi zaten düşmüş olan tasarruf oranını daha da düşürebileceği için bu karar Merkez Bankası açısından çok da kolay bir karar değildi. 

Merkez Bankası zor bir dönemeçte gecelik borç verme faizini yarım puan indirerek yüzde 9,5'e düşürme kararı aldı. 

Tasarruf oranını artırmak için birçok önlem almaya çalışan ekonomi yönetimi açısından en kritik nokta enfasyonda önümüzdeki iki ayda  matematiksel olarak yaşanacak düşüşün izleyen dönemde de devam edip etmeyeceğidir. 

17 Ekim 2012 Çarşamba

Düyun-u Umumiye


Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi (Türkçesi; Osmanlı Genel Borçlarına Tahsis Edilmiş Gelirler İdaresi) 1872 ile 1939 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun dış borçlarını denetleyen kurumun adıdır. Kısaca Düyun-u Umumiye olarak anılır. 

Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borçlanmasını Kırım savaşına finansman bulabilmek için 1854 yılında yaptı. Bu yıldan 1874 yılına kadar geçen 20 yıllık sürede 15 ayrı dış borçlanma yapıldı ve toplamda 239 milyon lira borçlanıldı. Bu sürenin sonuna gelinirken Osmanlı İmparatorluğu alınan borçların anaparası bir yana faizlerini bile ödeyemez aşamaya geldi. Bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu bir kararname yayınlayarak vadesi gelen borçların yarısını ödeyeceğini açıklayan bir çeşit moratoryum ilan etti. Ne var ki bu söze de uyulamadı. 1877 – 78 Osmanlı – Rus savaşıyla (93 harbi) birlikte imparatorluk dış borçlarının yanı sıra Galata bankerlerinden almış olduğu iç borçları da ödeyemeyeceğini açıklamak zorunda kaldı. 

Moratoryum ilanının ertesinde Osmanlı İmparatorluğu alacaklılarıyla anlaşmaya gitti. Anlaşma son derecede ağır koşullar taşıyordu. 1879'da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Bu işlemleri yürütmek üzere bir Rüsum-u Sitte İdaresi kuruldu. Resim ya da çoğulu olan rüsum, damga vergisi gibi dolaylı vergileri ifade ediyor. Sitte ise altı anlamına geliyor. Altı adet geliri kapsadığı için idareye bu ad verilmişti.

Dış borçlardan alacaklı Avrupa devletleri yalnızca Galata bankerlerine olan iç borçlar için böyle bir idare kurulmasına tepki gösterdi ve 1881’de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu bazı gelirlerini doğrudan borç ödemelerine tahsis etmek zorunda kalmış oluyordu. İş bu kadarla da bitmedi. Yabancı devletler iç ve dış borçların ödenmesinde kullanılmaya ayrılan bu gelirleri toplama ve alacaklılara ödeme görevinin de Osmanlı devletinden ayrı bir idare kurularak ona devredilmesini istediler. Hükümet yabancı devletlerin baskılarına dayanamadı ve 20 Aralık 1881’de yayınladığı Muharrem Kararnamesi ile Rüsum-u Sitte İdaresi’ni kaldırarak yerine Düyun-u Umumiye İdaresi’ni kurdu. 1882 yılında çalışmaya başlayan Düyun-u Umumiye’nin idare meclisi biri İngiliz ve Hollandalı borç verenlerin, biri Fransız, biri Alman, biri Avusturyalı, biri İtalyan borç verenlerin, biri ayrıcalıklı tahvil sahiplerinin temsilcilerinden ve biri de Osmanlı tebasından olmak üzere 7 kişiden oluşuyordu. İdare binası bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasıydı. Düyun-u Umumiye İdaresi bu gelirleri toplayarak iç ve dış borçların alacaklılarına ödemeye başladı.

Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu. Düyun-u Umumiye İdaresi bu vergileri toplamakla kalmadı, bir süre sonra sanayi ve ticaret alanında yatırımlara da girişmeye başladı. 1912 yılı itibariyle Maliye Bakanlığında 5500 memur görev yaparken, Düyun-u Umumiye İdaresi’nde 9000 memur çalışıyor, Osmanlı İmparatorluğu’nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu idarece tahsil ediliyordu.

Kurtuluş savaşı sırasında Ankara hükümeti Düyun-u Umumiye İdaresinin topladığı bütün gelirlere el koydu. Lozan Antlaşmasıyla bu kurumun işleyişine son verildi. Osmanlı borçları Lozan’da imparatorluğu oluşturan ülkelere paylaştırıldı. En büyük pay Türkiye Cumhuriyeti’ne düştü. Türkiye, Osmanlı borçlarının geri ödenmesini ilk borcu aldığı 1854 yılından tam 100 yıl sonra 1954 yılında tamamladı. Osmanlı borçlarının tasfiyesi Türkiye Cumhuriyeti’nin 30 yılına mal oldu.  

Osmanlı İmparatorluğu’nun batış öyküsü aslında Kanuni Sultan Süleyman’la başlar. Batıştaki ilk adım 1535 yılında Kanuni tarafından Fransızlara tanınan kapitülasyonlardır. Kapitülasyonlar sonradan genişletilerek neredeyse bütün Avrupalılara tanınmak zorunda kalındı. İmparatorluğun sanayi ve ticaret alanındaki batışının başlangıcı kapitülasyonlarsa finansal anlamda batışının başlangıcı da 1854 tarihli dış borçlanmadır. 1882’de faaliyete geçen Düyun-u Umumiye yönetimi ise bu batışın tescilinden ibarettir.

Cumhuriyetin ilk kuşaklarının dış borçlanmadan uzak durmasının en önemli nedeni 1954 yılına kadar ödemesi sürmüş olan Düyun-u Umumiye borçlarıdır.

Osmanlı’dan devralınan borçlar ve ödemesi için bkz:


14 Ekim 2012 Pazar

Türkiye İçin 2013 Falı: Küresel Kıssadan Türkiye'ye Hisse


Küresel sistemdeki sıkıntının Türkiye’ye etkileri
2013 yılı tahminleri açıklandı. Bunları ele alarak Türkiye için bir fal bakmaya çalışalım. Öncelikle küresel sistemdeki gelişmelerden bize yansıyacak sorunlara kısaca değineyim (küresel sistemin 2013’deki görünümüne ilişkin değerlendirmelerim için bkz. http://www.mahfiegilmez.com/2012/10/kuresel-ekonominin-2013-fal.html

Küresel sistem 2013 yılında genel bir toparlanma vaad etmiyor. Özellikle Euro bölgesi sorunlarını çözmeye yetecek bir sıçrama yapabilecek güçten oldukça uzak bir konumda görünüyor. ABD’nin göreli olarak toparlanmasının sürmesi, Çin’in tahminler çerçevesinde yavaşlama eğiliminden çıkması 2013 yılının kazançları olacak ve en azından sonraki yılları küresel sistem genelinde olumlu etkileyebilecek.

Türkiye açısından küresel sistemin yansımalarından bir sonuç çıkarmamız gerekirse sıkıntılı bir yıla hazırlanmakta yarar olduğunu söylememiz gerekiyor. Bunun başlıca iki nedeni var: (1) Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı konumundaki Euro bölgesi ekonomileri yavaşlama hatta daralma içinde oldukları için ithalatları düşüyor. Bu durumda Türkiye’nin ihracat sıkıntısı çekmesi kaçınılmaz görünüyor. (2) Her ne kadar likidite bolluğu ve gelişmiş ekonomilerde düşük faizlerin egemenliği yatırımcıları Türkiye gibi yüksek faiz veren ülkelere itiyorsa da risk yüksekliği bu paraların çok kısa vadeli yani sıcak para biçiminde gelmesine yol açıyor. Sıcak para, dış finansmanın kalitesinin bozulmasına yol açıyor. Bu eğilim 2013’de de devam edecek gibi görünüyor.  

Türkiye tahminleri
Şimdi de IMF’nin raporlarında (World Economic Outlook ve Fiscal Monitor) ve hükümetin Orta Vadeli Programında (OVP) yer alan tahminleri özet bir tablo halinde verip bu verileri kullanarak değerlendirme yapmaya çalışayım.

2013 Tahminleri
IMF
OVP
GSYH (Cari Fiyatlarla milyar TL)

1.571
GSYH (Milyar USD)

858
Kişi Başına GSYH (USD)

11.318
Büyüme (%)
3,5
4,0
Tasarruflar / GSYH (%)

15,0
Yurtiçi Talep Artışı (%)

3,9
TÜFE (Yılsonu, %)
5,7
5,3
Bütçe Açığı (%)
-1,9
-2,2
Kamu Borç Yükü (%)
36,7
35,0
Cari Açık (%)
-7,1
-7,1
İşsizlik (%)
9,9
8,9
USD Kuru (TL)
yok
1,83

Büyüme düşüşü sıkıntılara neden olacak
İster IMF’nin yüzde 3’lük tahminini ister OVP’de öngörülen yüzde 4’lük tahmini alalım Türkiye’nin 2013’de potansiyelinin altında büyümesi bekleniyor. Bu, potansiyelinin altında büyüyeceği ikinci yıl olacak. 2012 yılındaki düşük büyüme hızı, 2010 ve 2011 yıllarının sırasıyla yüzde 9,2 ve 8,5’luk çok yüksek büyüme hızlarının ardından geldiği için onların ivmesiyle pek fazla hissedilmedi. Oysa şimdi ikinci kez düşük hızlı bir büyüme sıkıntıları daha fazla gün yüzüne çıkaracak. Büyümenin düşmesi, geçen yılların ivmesiyle azalan, işsizlik oranını yeniden yükseltmeye başlayacaktır. Bir benzetme yapayım: Hareket halinde kol kırıldığında hareketin yarattığı sıcaklığın etkisiyle acı fazla hissedilmez. Hareket durup sıcaklık yerini soğumaya terk ettiğinde acı hissedilmeye başlanır. İşsizlik konusunda IMF, hükümete göre daha kötümser görünüyor.  

Yüzde 4’lük büyüme hızının potansiyele göre düşük ama konjonktüre göre yüksek olduğunu söylemekte yarar var. Ben büyüme hızının biraz daha düşük olabileceğini tahmin ediyorum.

Cari açığın düşmesi iyi ama yüzde 7’nin altına inilmesi zor
Türkiye’nin ne kadar düşürmeyi başarsa da 7’nin altına düşüremeyeceği tahmin edilen cari açığını karşılamakta gerekli olan dış finansman açısından sorunlu bir yıl yaşaması bekleniyor. Yüzde 10’dan yüzde 7’ye düşüş bir başarı öyküsü olsa da yüzde 7’lik cari açığın hala dünyanın en yüksek cari açıklarından birisi olduğu unutulmamalı. Yurtiçi tasarrufların oranının yüzde 15’i bulması iyimser bir tahmini yansıtıyor ama bu orana çıkılması halinde bile yatırım tasarruf dengesi açığı 5 - 7 puan arasında oluşacak. Orta ve uzun vadeli dış finansman bulma zorluğu ve iç tasarrufların yetersizliği sorununun faizden başka pek bir çözümü olmadığını dikkate alırsak TCMB’nin faizi düşürme ve ekonomik gerçekler arasında iyice sıkışıp kalacağını tahmin etmek zor olmasa gerekir.

Türkiye ihracat kaybının bir bölümünü alternatif pazarlar yoluyla karşılıyor
Türkiye’nin başta Almanya olmak üzere Euro bölgesine yaptığı ihracatın düşmesinin yaratacağı sıkıntıları azaltmaya yönelik alternatif ihracat odakları yaratma hamlesinin ne kadar doğru olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Özellikle yukarıda büyüme potansiyeline değindiğim Gelişen Asya ve Orta ve Güney Afrika bölgelerine yönelik ihracatı artırmakta yarar olduğunu vurgulamak gerekir. Bu, yalnızca 2013 yılını kurtarmaya yönelik bir hamle değil aynı zamanda geleceğe yönelik daha geniş kapsamlı bir hamle olarak alınmalı. 

İkiz açık
Türk vergi sisteminin ithalat vergilerine ağırlık veren yapısı gereği cari açık düşerken bütçe açığı artıyor. Böylece Türkiye ekonomisinin en belirgin özelliklerinden birisi olan ters yönde işleyen ikiz açık olgusu bir kez daha yaşanıyor. Bunu önlemenin yolu yapısal reformlara girişmekten geçiyor. 

Küresel kıssadan Türkiye için hisse
Küresel sistem 2013 yılında 2012 yılından daha iyi bir görünüm sunmuyor. O nedenle sıkıntılı bir yıla hazır olmakta yarar var. Planları, programları ve bütçeleri ayda bir revize edecek şekilde yapmak uygun olur. 

12 Ekim 2012 Cuma

Küresel Ekonominin 2013 Falı


2012 yılının sonuna doğru yaklaşıyoruz. Ekim ayı, bir sonraki yıla ilişkin tahminlerin derlenip toparlandığı, planların, programların yapıldığı dönemin başlangıcıdır. IMF ve diğer uluslar arası kuruluşlar küresel tahminlerini açıklar, devletler ve kamu kurumları gelecek yıla ilişkin bütçe ve program hazırlıklarına, şirketler de işletme bütçelerinin hazırlıklarına başlarlar. Gerek devletlerin ve kamu kurumlarının bütçe ve program hazırlıklarında gerekse şirketlerin işletme bütçesi hazırlıklarında gelecek yılda dünya ekonomisinin nasıl bir yön izleyeceği, petrol fiyatlarının ne olacağı, döviz kurlarının nasıl seyredeceği, ticaret hacminin ne kadar artacağı gibi tahminler önemli yer tutar. İhracatıyla ithalatıyla finansmanıyla hepimizi sarmalayan bir küresel sistem içinde bulunuyoruz.

Küresel sistemle ilgi tahminlerde IMF’nin özel bir yeri vardır. Her ne kadar benzer tahminleri yapan başka kuruluşlar olsa da üyesi olan 188 ülkeden sürekli veri derleyen ve bu üye ülkelerin büyük çoğunluğunda yılda bir kez konsültasyon yaparak bu verileri yorumlarıyla birlikte yılda iki kez üç ayrı raporda yayımlayan başka bir kurum yoktur. Bu raporlar Dünyanın Ekonomik Görünümü Raporu (World Economic Outlook), Küresel Finansal İstikrar Raporu (Global Financial Stability Report) ve Mali Gözlemci (Fiscal Monitor) adını taşır. 2013 yılında dünyanın ekonomik görünümüne ilişkin yorumlarımı bu üç raporda yer alan ayrıntılı verilere dayanarak sunmaya çalışacağım.

Dünya ekonomisinin 2013 yılında % 3,6 oranında büyümesi bekleniyor
1994 – 2012 yılları arasında yılda ortalama yüzde 3,6 oranında büyümüş olan dünya ekonomisinin 2013 yılında yüzde 3,6 oranında büyümesi bekleniyor. Yüzde 3,6’lık büyüme oranı içinde gelişmiş ülkelerin katkısı yüzde 1,5 iken yükselen piyasalar ve gelişen ekonomilerin katkısı yüzde 5,6 olarak ortaya çıkıyor. 1994 – 2012 arasında gelişmiş ülkelerin büyüme ortalamasının yüzde 2,2, yükselen piyasalar ve gelişen ekonomilerin büyüme ortalamasının yüzde 5,5 olduğunu dikkate alırsak bu durumun şaşırtıcı olmadığını görürüz.

2013 yılında dünya GSYH’sının cari fiyatlarla 74,2 trilyon dolara ulaşacağı tahmin ediliyor
2004 yılında 42,2 trilyon dolar olan toplam dünya GSYH’sının 2013 yılı sonunda cari fiyatlarla 74,2 trilyon dolara ulaşması bekleniyor (satınalma gücü paritesiyle 86,8 trilyon dolar.) Dünya nüfusunun 2013 yılında 7,2 milyar kişiye ulaşacağı tahmini de dikkate alındığında cari fiyatlarla kişi başına yıllık dünya geliri ortalaması 10.300 dolar dolayında bulunuyor.

Yükselen piyasalar ve gelişen ekonomiler hızlı büyüyerek farkı kapatıyor
1994 – 2003 yılları arasındaki dönemde yılda ortalama 2,8 oranında büyüme hızı yakalamış olan gelişmiş ülkelerde bu hız 2004 – 2012 yılları arasındaki dönemde yılda ortalama yüzde 1,6’ya gerilemiş bulunuyor. Buna karşılık 1994 – 2003 arasında yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 4,4 olan yükselen piyasalar ve gelişen ekonomilerde büyüme hızı 2004 – 2012 arasında yüzde 6,6’ya yükselmiş görünüyor. Bu gelişmenin sürmesi halinde yükselen piyasalar ve gelişen ekonomilerin gelişmiş ekonomilerle aralarındaki farkı kapatmaları söz konusu olacak.

Asya ve Orta ve Güney Afrika en hızlı büyüyen bölgeler
2013 yılında gelişen Asya olarak nitelenen ve Çin ile Hindistan’ın başını çektiği bölge yine en hızlı büyüyecek bölge olarak öne çıkıyor. 1994 – 2012 arasındaki dönemde yılda ortalama yüzde 7,9 oranında büyüyen bölgenin 2013 yılında 7,2 oranında büyümesi bekleniyor. Bir başka hızlı büyüme olgusu da Orta ve Güney Afrika bölgesinden geliyor. Bölge için 2013 büyüme beklentisi yüzde 5,7.

2013’de en düşük büyümenin Euro Bölgesinde gerçekleşmesi bekleniyor
Euro bölgesi (ya da onu oluşturan ülkelerin toplamı) 1994 – 2003 arasında yılda ortalama yüzde 2,2 oranında, 2004 – 2012 aralığında ise yüzde 1 oranında büyümüş bulunuyor. 2013 yılında bölgenin yüzde 0,2 büyüyeceği tahmin ediliyor. 2013 yılında, Euro bölgesinin en büyük dört ekonomisinden Almanya’nın yüzde 0,9, Fransa’nın yüzde 0,4 büyüyeceği, İtalya’nın yüzde 0,7 ve İspanya’nın yüzde 1,3 oranında küçüleceği öngörülüyor. Bölgenin sorunlu ekonomileri olan Yunanistan’da küçülmenin yüzde 4, Portekiz’de ise yüzde 1 dolayında olması bekleniyor. Bu tahminler çerçevesinde 2013 yılının Euro bölgesi açısından 2012 kadar zor bir yıl olacağı anlaşılıyor.

ABD, Japonya ve İngiltere’de toparlanma umudu
ABD için 2013 büyüme beklentisi yüzde 2,1olarak açıklanış bulunuyor. Yaşanan krizden sonra 2012 yılında yüzde 2,2 büyümesi beklenen ABD ekonomisi açısından üst üste yüzde 2’nin üzerinde büyüme gerçekleşmesi toparlanmanın işareti olarak kabul ediliyor. ABD açısından potansiyel büyüme oranının yüzde 2,5 – 3 arasında olduğu dikkate alınırsa toparlanma beklentisinin abartı olmadığını görmek mümkün. Uzun süredir bir büyüme atağını gerçekleştiremeyen Japonya’da böyle bir atak yine söz konusu olmayacak gibi görünse de beklentilerin gerçekleşmesi halinde yüzde 1 oranındaki bir büyümenin Japonya açısından kötünün iyisi olduğunu ve bir toparlanmanın eşiğini oluşturabileceğini kabul etmek gerekiyor. Yine de Japonya ile toparlanma kelimesini yan yana koyarken ihtiyatlı olmakta yarar var. Krizden önemli darbe yemiş ama Euro bölgesinde olmadığı için krizin etkilerini kıtaya göre daha hafif yaşamış olan İngiltere’nin 2013 yılında tahminler çerçevesinde yüzde 1,1 oranında büyümesi halinde bir toparlanmanın başlangıcına gelmiş olduğu kabul edilebilir.

Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, Türkiye
Büyümede dünya rekorunu sürekli elinde tutan Çin’e ilişkin 2013 büyüme tahmini yüzde 8,2 olarak gösteriliyor. 2012’de yüzde 7,8 büyümesi beklenen Çin eğer 2013’de yüzde 8,2’lik büyüme oranına erişebilirse bu gelişme Çin açısından ortaya çıkan yavaşlama endişelerinin ortadan kalkmasını sağlayabilir. Hindistan’da da 2012 yılında düşmüş olan büyüme hızının (yüzde 4,9) 2013’de yeniden yüzde 6’ya çıkması bu ekonomiye nefes aldıracak ve aynı zamanda da dünya toparlanmasına katkıda bulunacak bir gelişme olabilir. Rusya için 2013 büyüme tahmini aşağı yukarı 2012 performansının tekrarı yönünde (yüzde 3,8.) 2012 yılında yüzde 1,5 gibi oldukça düşük bir büyüme performansı yakalayabilen Brezilya’nın 2013 yılında yüzde 4 oranında büyümesi bekleniyor.

Türkiye, 1994 – 2003 yılları arasında yüzde 2,7 oranında büyüyerek ciddi bir hayal kırıklığı dönemi yaşamıştı. 2004 – 2012 yılları arasında ise yüzde 5,1’lik yıllık ortalama büyüme hızına ulaştı. Türkiye’nin potansiyel büyüme hızının yüzde 5 dolayında olduğunu düşünürsek potansiyeline uygun bir büyüme sergilediği ortaya çıkıyor. Buna karşılık 2013 yılı beklentisi potansiyel büyüme hızının oldukça altında (yüzde 3.) Hükümetin açıkladığı Orta Vadeli Planda bu oran yüzde 4 olarak tahmin ediliyor.     

Dünya ticareti
Küresel sistemde ticaret hacmi 1994 – 2003 yılları arasında yılda ortalama yüzde 6,9 oranında büyüdü. Bu ortalama 2004 – 2013 yıllarını kapsayan dönemde yüzde 5 dolayına geriledi. 2009 yılında yüzde 10,4’lük hacim küçülmesinin ardından 2010 yılında yüzde 12,6’lık rekor bir ticaret hacmi artışı geldi. 2012 yılında ticaret hacmi büyümesinin yüzde 3,2 oranında kalması bekleniyor. 2013 yılı için yüzde 4,5 oranında artış tahmini yapılıyor. Gerçekleşmesi halinde dünya ticaretinde bir toparlanma olduğundan söz etsek de bunun yeterince güçlü olmayacağını kabul etmemiz gerekir.   

Enflasyon
Küresel kriz boyunca enflasyon birkaç ülke dışında sorun oluşturmadı. 2012 yılsonu için gelişmiş ülkelerde enflasyonun ortalama yüzde 1,7 olarak gerçekleşmesi beklenirken 2013 yılsonu tahmini de aynı düzeyde tahmin ediliyor. Talep düşüşünün doruk noktaya çıktığı bu dönemde piyasalara gerek Fed’in enjekte ettiği dolarlar gerekse AMB’nin sürdüğü Eurolar enflasyonist bir etki yaratmadı. Buna karşılık bugünkü görünüme bakarak bu aşırı likiditenin ileride ekonomiler canlanmaya geçildiğinde enflasyonist baskı yaratmayacağını söylemek mümkün değil. 2012 yılsonu için yükselen piyasalar ve gelişen ekonomiler için beklenen enflasyon yüzde 4,8. 2013’de enflasyonun düşeceği ve yüzde 4 ile yılı tamamlayacağı tahmin ediliyor. Gelişmiş ülkelere göre yüksek gibi duran bu oranın yükselen piyasalar ve gelişen ekonomiler için son on yılın en düşük düzeyine işaret ettiğini söylemekte yarar var. 

Borç yükü
Küresel krizin en fazla etkilediği alan gelişmiş ülkelerin kamu kesimi toplam borç yükü oranları oldu. Almanya dışında bütün gelişmiş ekonomilerin borç yükünün 2013’de artması bekleniyor. Japonya 2013 sonunda yüzde 245’lik bir borç oranına ulaşacak gibi görünüyor. ABD’nin borç yükü yüzde 111,7’ye Euro bölgesinin borç yükü ise yüzde 95’e yükselecek. Japonya ile ABD öteden beri yüksek borç yükü taşıyan iki büyük ekonomi. Buna karşılık daha düşük bir borç yüküne sahip olsa da Euro Bölgesinin böyle bir borcu taşıma alışkanlığı henüz oluşmuş değil. O nedenle borç yükü daha düşük olsa da Euro Bölgesinin daha kritik bir konumda olduğunu vurgulamamız gerek. 

Özetin özeti
ABD toparlanmaya devam edecek, Euro bölgesi bugünkü durumunu da arar hale gelecek, yükselen piyasalar ve gelişen ekonomiler küresel krizden biraz daha fazla etkilenmeye başlayacakla. 2013, 2012’den daha iyi bir yıl olmayacak.  

11 Ekim 2012 Perşembe

Fren mi Gaz mı? ya da Cari Açık mı Büyüme mi?


Ocak - Ağustos ödemeler dengesi açıklandı. Önemli gelişmelere değineyim:

1. 2012 yılının 8 aylık cari açığı 36,1milyar dolar. Geçen yılın 8 aylık açığı 52,2 milyar dolardı. Buna göre cari açıkta geçen yılın aynı dönemine göre 16,1 milyar dolarlık (% 31 oranında) düşüş var.

2. Cari açık 12 aylık bazda 60 milyar doların altına indi (59.013 milyon dolar)

3. Hafta içinde açıklanan OVP'de 2012 yılı için yapılan cari açık tahmini 58,7 milyar dolar, GSYH tahmini 799 milyar dolar. Eğer yılsonunda cari açık Ağustos sonundaki 12 aylık miktar gibi çıkarsa cari açık / GSYH oranı yüzde 7,4 çıkacak demektir. 

4. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları ilk 8 ayda 9,6 milyar doları buldu. Geçen yılın ilk sekiz ayında bu miktar 10,5 milyar dolardı. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında görülen yaklaşık 1 milyar dolarlık düşüşe karşılık portföy yatırımlarında (hisse senedi ve borç senetleri) 2,3 milyar dolarlık artış söz konusu olmuş görünüyor. Bu bize cafi açığın finansman kalitesinde bir miktar düşüş olduğunu gösteriyor.

5. Resmi döviz rezervleri ilk sekiz ay sonunda 15,7 milyar doları geçmiş durumda. Geçen yılın aynı döneminde rezerv artışı 4,7 milyar dolardı. Demek ki geçen yıla göre 11 milyar dolarlık bir artış var. Son bir aydaki rezerv artışı 7 milyar dolara yakın bir düzeyi gösteriyor. TCMB'nin döviz rezervlerini artırmayı bir politika aracı haline getirdiği ve bu amaçla karşılık oranlarında yaptığı ROK uygulamasının da yardımıyla rezervleri artırdığı ortaya çıkıyor. TCMB'nin döviz rezervleri bu sayede 90 milyar doları aşmış bulunuyor.

6. Net hata ve noksan ilk sekiz ayda 4,2 milyar dolar düzeyinde. Geçen yılın aynı döneminde bu tutar 9,1 milyar dolar düzeyindeydi. Net hata ve noksan miktarında12 aylık bazda cari açıktaki düşüşe paralel bir düşüş olsa da son bir ayda 1,1 milyar dolarlık bir artış söz konusu olmuş görünüyor.

Cari açıktaki hızlı düşüş büyümenin de hızla düşmesine yol açıyor. Cari açıktaki düşüşün olumlu görünümü büyümedeki hızlı düşüşün yarattığı olumsuz görünümün gölgesi altında kalıyor. Hükümet içinde başlayan fren - gaz kavgasının arkasında da bu konular var. Bu gelişme bize net bir biçimde bir ekonomik ilişkiyi gösteriyor ya da zaten bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha doğruluyor: Türkiye'nin büyümesi ithalatla çok yakından ilişkili. Yani Türkiye potansiyel büyüme hızı olan yüzde 5 oranını yukarı doğru zorladıkça ithalatı ve dolayısıyla cari açığı artıyor. 

Bu durumda yapılması gereken şey bu ilişkiyi koparacak ya da en azından daha esnek hale getirecek olan yapısal reformları yapmak. Yapısal reformları yapıp sonuç almaya başlayana kadar da büyümeyi yüzde 5'lik potansiyel büyüme hızının çok ötesine zorlamamak.

9 Ekim 2012 Salı

Dünyanın Ekonomik Görünümü Değişiyor mu?


Aşağıda IMF World Economic Outlook’tan yararlanarak hazırladığım bir tabloyu sunuyorum. Tablo dünyanın ekonomik görünümünü son iki yılda karşılaştırmalı olarak veriyor. Üst bölümde 2010 yılı görünümü alt bölümde de 2011 yılı görünümü var.  

Öncelikle 2011 yılı görünümünü basit biçimde açıklamaya çalışayım. Dünyayı 100 kişiden oluşan, toplam geliri 100 dolar olan bir köy olarak hayal edersek Köydeki nüfusun 15’inin gelişmiş ekonomiler adıyla, 85’inin ise yükselen ve gelişen ekonomiler adıyla sınıflandırıldığını görürüz. 15 kişilik gelişmiş ekonomiler 100 dolarlık köy gelirinin 51,1 dolarını alıyor buna karşılık 85 kişilik yükselen ve gelişen ekonomiler ise 100 dolarlık köy gelirinin 48,9 dolarını alıyor.

DÜNYA EKONOMİK GÖRÜNÜMÜ
2010
Sayı
GSYH Payı (%)
Nüfus Payı (%)
Toplam Ekonomi
184
100,0
100,0
Gelişmiş Ekonomiler
34
52,3
15,0
     ABD
19,7
4,5
     Euro Bölgesi
14,6
4,8
     Japonya
5,8
1,9
Yükselen Ekonomiler ve Gelişen Ekonomiler
150
47,7
85,0
     Çin
13,6
19,7
     Hindistan
5,4
17,8
     Rusya
3,0
2,1
     Brezilya
2,9
2,8
     Türkiye
1,0
1,1
2011
Sayı
GSYH Payı (%)
Nüfus Payı (%)
Toplam Ekonomi
186
100,0
100,0
Gelişmiş Ekonomiler
35
51,1
15,0
     ABD
19,1
4,5
     Euro Bölgesi
14,3
4,8
     Japonya
5,6
1,9
Yükselen Ekonomiler ve Gelişen Ekonomiler
151
48,9
85,0
     Çin
14,3
19,6
     Hindistan
5,6
17,6
     Rusya
3,0
2,1
     Brezilya
2,9
2,8
     Türkiye
1,0
1,1

2011 yılı görünümüne göre gelişmiş ekonomiler içinde yer alan Amerikalılar kişi başına 4,3 dolar, Euro bölgeliler 3 dolar, Japonlar ise 2,9 dolar elde ediyor. Buna karşılık yükselen ve gelişen ekonomiler arasında yer alan Rusların eline adam başına 1,42 dolar, Brezilyalıların eline 1,03 dolar, Türklerin eline 0,91 dolar, Çinlilerin eline 0,73 dolar, Hintlilerin eline 0,32 dolar, geçiyor.

Oldukça adaletsiz bir dünya ekonomik görünümüyle karşı karşıya bulunuyoruz. Buna karşılık 2010 yılının görünümüyle karşılaştırdığımızda adaletsiz görünümde hafif de olsa bir düzelme gözlemlenebiliyor. İşi biraz daha geri götürüp de 2005 yılındaki dünya ekonomik görünümüne bakarsak 2010 yılı görünümüyle bire bir aynı olduğunu görürüz. Demek ki 2005’den 2010’a kadar pek bir şey değişmemişken küresel krizin etkisiyle son bir yılda değişiklikler olmuş. Bunda yükselen ekonomilerin ve gelişmekte olan ekonomilerin küresel krize daha dayanıklı bir yapıda olmalarının ve krizi daha az hasarla geçirmelerinin önemli etkisi var.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...