30 Kasım 2012 Cuma

Siyaseten Katl


“Egemenliğin mutlak bir şekilde tek elde toplandığı devletlerde, hükümdarın kudretinin son sınırı, kendi takdir hakkını kullanarak ölüm cezası verebilmesidir. Bilhassa İslam ve Türk – İslam devletlerinde bu kurum gelişmiş ve İslam kamu hukukunun önemli bir parçası haline gelerek yaşamıştır. Türk – İslam devlet nazariyesi, hükümdarın bu yetkisine bağlı olarak gelişen kuruma “siyaseten katl” adını vermiştir.” (Ahmet Mumcu, Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl, Giriş kısmı, Birey ve Toplum Yayınları. Katlin Türkçe karşılığı adam öldürmedir.)

Siyaseten katl, siyasal iktidarın mutlak sahibinin emriyle adam öldürülmesi ya da cinayet işlenmesi demektir. Başına siyaseten sözcüğü konulmasının nedeni bu eylemi, cezalandırılmayı gerektiren adi adam öldürme eyleminden ayırmak içindir.

Fatih Sultan Mehmet’in kendi zamanına kadar yürürlükte olan kanunları bir araya toplayarak yazdırdığı ünlü Kanunname-i Ali Osman’ın (Kanunname-i Mehmedi ya da Fatih Kanunnamesi olarak da anılıyor) 37’nci maddesi şöyle diyor: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katletmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecvîz etmişdir. Anınla âmil olalar.” Bunun günümüz Türkçesine çevirisini şöyle yapabiliriz: “Çocuklarımdan hangisi saltanat makamına çıkarsa, dünya düzenini sağlamak amacıyla, kardeşlerini öldürmesi uygundur. Din bilginlerinin çoğu da bunu onaylamıştır. Bu kuralı uygulasınlar.”

Muhtemelen bu kanun maddesi yazılı olmayan bir gelenek olarak Fatih Kanunnamesinden önce de vardı, çünkü ondan önce de kardeş katli yapılmıştır. Örneğin I. Murad (Hüdavendigâr) kardeşleri Halil ve İbrahim beyleri ve kendisine isyan eden oğlu Savcıbey’i öldürtmüştür. Osmanlı imparatorluğunda saltanata geçenlerin katlettirdiği kardeş, oğul ve diğer akraba sayısı sayılamayacak kadar çoktur.  Bu alandaki rekor 19 erkek kardeşini öldürten III. Mehmet’e ait bulunuyor. 

Hükümdara yani bir anlamda devlete karşı başkaldıran kardeş, oğul ve diğer akrabaya uygulanan bu maddeyi o devrin koşulları çerçevesinde anlamak mümkün olmakla birlikte bu tür bir başkaldırının içinde olmayanların siyaseten katlini anlamak mümkün değildir. Örneğin Fatih Sultan Mehmet’in henüz 2 yaşındaki kardeşi Ahmet’i öldürtmesini siyaseten katl çerçevesine sokmak zorlama yorumlarla bile açıklanabilecek bir durum gibi görünmüyor. Ayrıca konu eğer Fatih Kanunnamesi ile düzenlenmişse orada sadece kardeş katli öngörülüyor. Yani o maddeyi esas alacak olursak padişahların başta kendi çocuklarını öldürmeleri olmak üzere kardeş katli dışındaki öldürme emirlerini adi cinayet olarak nitelememiz gerekiyor. Oysa oğulların katli de aynı hızla sürüp gitmiş ve siyaseten katl kapsamında ele alınmıştır. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın 2 oğlunu ve torunlarını boğdurttuğu biliniyor.    

Başka iddialara dayalı tartışmalar da var bu konuda. İlk iddia bunun bir yasa değil bir saray içtüzüğü maddesi olduğu iddiasıdır. Saray içtüzüğü maddesi olduğu iddiasını doğru kabul etsek bile bu maddenin Fatih’in emriyle yazılmış ve uygulanmış olduğu gerçeği değişmez. İster yasa maddesi olsun isterse içtüzük maddesi olsun yol aynı kapıya çıkar. İkinci iddia böyle bir yasanın Fatih tarafından hiç çıkarılmadığı iddiasıdır. Varsayalım ki bu iddia doğru olsun. O zaman durum daha da vahim bir hal alır. Yasa varsa hiç değilse bir yasa var ve ona uyulmuş olur, oysa yasa yoksa uygulama yasa dışı keyfi bir uygulama halini almış olur.

Telipinu, Hitit tahtına kral I. Huzziya’yı öldürerek geçti. Kendisi de cinayetle tahta geçmiş olmasına karşın taht cinayetleri geleneğine bir son vermek istedi ve çeşitli düzenlemeler yaptığı ünlü Telipinu Fermanında bu konuya da yer verdi. Fermanın tahta çıkış düzenini belirleyen bölümü şöyle “Kral ailesinde kan (cinayet) çoğaldı. Ben Telipinu, Hattuşa’daki meclisi toplantıya çağırdım. Artık kraliyet ailesinin çocuğuna kimse kötülük yapmasın. Ona bıçak çekmesin. Birinci sıradaki prens kral olsun. Eğer birinci sırada prens yoksa ikinci sıradaki oğul kral olsun. Eğer bir prens yoksa birinci sıradaki kıza bir içgüveysi alsınlar ve o kral olsun.”

Hukuk sisteminin gelişmesiyle devlet yönetimi sisteminin gelişmesinin tam ortalarında bir yerlerde yar alan Telipinu Fermanı, primogenitur kuralına yani en büyük erkek çocuğun kral olması esasına önderlik etmiş görünüyor. Batıda başlangıçta yaşanan taht kavgaları da aynı yöntemle çözümlenmiş ve en büyük erkek çocuğun kral olması ilkesi benimsenmişken Osmanlı’da bu yönteme ancak İmparatorluğun artık gücünü tümüyle kaybettiği son döneminde geçilebilmiş.

Hitit Kralı Telipinu M.Ö. 1535 ile 1500 arasında, Fatih Sultan Mehmet ise 1451 (ikinci kez tahta çıkışı) ile 1481 arasında hüküm sürdüler. Yani iki hükümdarın siyaseten katl konusuyla ilgili düzenlemeleri arasında yaklaşık olarak 3000 yıl fark var. Aynı topraklarda birbirinden aşağı yukarı üç bin yıl farkla hüküm sürmüş olan bu iki hükümdardan ilkinin binlerce yıl önce daha uygar bir çözüm bulmuş olması ilginçtir.   

28 Kasım 2012 Çarşamba

Tahminler Tutmasın Diye Yapılır


Ekonomik büyümenin belki de en fazla ilgili olduğu alan sanayi kesiminin gidişidir. Bir başka ifadeyle ekonomik büyüme en çok sanayi üretimi büyümesine duyarlıdır.

Türkiye ekonomisinde kesimlerin GSYH içindeki payları (ithalatın ilgili kesimlere dağıtılması kaydıyla) kabaca şöyledir. Tarım kesimi % 10, sanayi kesimi + inşaat kesimi % 30, hizmetler kesimi % 65. Bu görünüm ekonomik büyümenin en fazla hizmetler kesiminden etkileneceği izlenimi verse de sanayi kesimi bütün sistemin lokomotifidir. Sanayi kesiminin üretiminin artması demek mali kesim, ulaştırma kesimi, haberleşme kesimi, ticaret kesimi gibi öteki kesimlere hizmet veren hizmet alt kesimlerinin de üretiminin artması demektir. Bir başka deyişle sanayi kesiminde üretim artışı hizmetler kesimi için itici güç oluşturur.

Aşağıdaki grafik sanayi üretimi endeksindeki değişimlerle (SÜ) ekonomik büyüme (B) arasındaki ilişkiyi çeyrekler itibariyle gösteriyor.  


Grafikten görüleceği gibi sanayi üretimiyle büyüme arsasında çok güçlü ve aynı yönlü bir ilişki bulunmaktadır. Bazen zaman gecikmelerinin etkisi görülmüş olsa da hareket aynı yöne doğru olmaktadır.

Şimdi bu ilişkiyi bir de tablo ile gösterelim.

Sanayi Üretimi
Endeks Değişimi
Ekonomik
Büyüme
2010/1Ç
17,3
12,6
13,9
10,4
10,0
5,3
12,0
9,3
2011/1Ç
14,6
11,9
8,0
9,1
7,6
8,4
6,6
5,0
2012
2,8
3,3
3,5
2,9
2,7

Elimizde son olarak 3. çeyrek sanayi büyüme endeks değişimi var. Buna göre üçüncü çeyrekte sanayi üretimi artışı yüzde 2,7 ile sınırlı kalmış bulunuyor. Elimizde henüz üçüncü çeyrek büyümesi yok. Ama bu grafik ve bu tablo bize üçüncü çeyrek büyümesinin yüzde 2 – 3 arasında bir yerlerde çıkacağını anlatıyor.

Bu tahmini bozabilecek iki gelişme olabilir: (1) Tarım kesiminde büyük bir üretim artışı olmuş olabilir. Eldeki veriler böyle bir artışı göstermiyor. Kaldı ki tarım kesiminde çok büyük artış olmuş olsa bile bunun etkisi GSYH içindeki % 10’luk toplam tarım kesimi payıyla sınırlı kalacaktır. (2) Hizmetler kesiminde bir sonraki çeyreğe yönelik bir canlılık gerçekleşmiş olabilir. Gerçekten de üçüncü çeyrekte kredilerde bir canlanmanın başladığını görebiliyoruz. Dolayısıyla buradan gelecek bir etki söz konusu olabilir. Ne var ki bu etkinin yüzde 2 - 3 arasında tahmin ettiğim üçüncü çeyrek büyümesini yüzde 3 olarak gösterdiğimiz üst sınıra yaklaştırabileceğini ancak bundan ötesini işaret etmediğini söyleyebilirim.

“Tahminler tutmasın diye yapılır, tutarsa anlatılır, tutmazsa unutulmaya terk edilir.” (söz bana ait.)    

26 Kasım 2012 Pazartesi

Tarife Dışı Engeller


Ekonomi politikası uygulamasında maliye politikasının bir parçası olarak kabul edilebileceği gibi ayrı bir dışticaret politikası başlığı altında da ele alınabilecek bir kategori bulunmaktadır: Tarife dışı engeller.

Gümrük tarifesi (yani gümrüklerde uygulanan vergi sistemi) dışında, uluslararası mal ve hizmet akımlarının serbest ticaret koşulları çerçevesinde gerçekleşmesine engel olan her türlü araç ve politikaya tarife dışı engeller (nontariff trade barriers) adı veriliyor. Bunlardan bazıları ihracatta kendi ürünlerini teşvik ederek pazar ele geçirmeye çalışan ülkelere ya da firmalara karşı uygulandığı için serbest ticaret koşullarına engel gibi görünse de rekabet koşullarını sağlamaya ve haksız rekabeti önlemeye yönelik önlemler olarak değerlendiriliyor. 

Kotalar
Tarife dışı engellerin en bilinen biçimi kotalar yani miktar kısıtlamalarıdır. Burada belirli malların ya da bütün malların ülkeye ithalatı için miktar kısıtlamaları getirilir ve buna göre ithalatçılara kotalar dağıtılır. Örneğin bir yıl içinde ülkeye 1200 cc hacminde motor gücüne sahip 3.000 araç ithal edilebileceği kararı alınmışsa ithalatçılara bu 3.000 araç ithal yetkisi kota dağıtılarak paylaştırılır. Buna ithalatta miktar kısıtlaması ya da kota uygulaması deniyor. Bu uygulamadan amaç yerli sanayi korumak ve bir yandan da sanayiyi rekabete açmaktır.

Gönüllü İhracat Kısıtlamaları (voluntary trade restrictions)
Bu politika, birbiriyle dışticaret ilişkisi olan iki ülkenin belirli malların ihracatı konusunda karşılıklı olarak anlaşıp gönüllü bir kısıtlamaya gitmeleri uygulamasıdır. Şimdiye kadar en yaygın uygulamasını çelik ve otomobil ithalatında bulmuştur. Özellikle Japon otomobillerinin ABD ve Avrupa ülkelerinde o ülkelerin otomobil imalatçılarını sıkıntıya sokacak düzeyde olması sonucu bu ülkelerin bir bölümü Japonya ile gönüllü kısıtlama uygulamasına gitmiştir. Bunun sonucu olarak Japonya bu ülkelere yıllık belirli bir miktarın üzerinde otomobil satmamayı kabul etmiştir.

Bu uygulamanın kota ya da ek vergi gibi uygulamaları önlemeyi amaçladığını belirtmemiz gerekiyor. Eğer Japonya bu şekilde bir gönüllü ihracat kısıtlamasını kabul etmemiş olsa bu kez ithalatçı ülkeler daha ağır kısıtlamalara yol açabilecek ve Japonya’yı daha sıkıntıya sokabilecek kota ya da ek vergi uygulamalarına gidebilirlerdi.   

İthalatta Ek Vergi Uygulaması (surcharge)
İthalatta ek vergi uygulaması da oldukça yaygın kullanılan bir tarife dışı engel örneğidir. Bu uygulamada ithalattan normal gümrük vergisinin yanında ek vergi ya da fon adı altında bir ek ödeme alınarak ithalat pahalı hale getirilmeye çalışılır. Bunda da amaç yine yerli sanayiyi korumaktır.

Dengeleyici Vergi (countervailing duties)
Bir malın üreticisi tarafından uygulanan destekler nedeniyle olduğundan daha düşük fiyatla ihraç edilmesi halinde ithalatçı ülkenin yerli sanayi korumak için gümrük vergisine ek olarak uyguladığı vergiye dengeleyici vergi (countervailing duties) deniyor. Dengeleyici verginin ithalatta ek vergi uygulamasından farkı dengeleyici verginin amacının ihracatçının haksız rekabete dayalı yaklaşımını önlemeye çalışmasına karşılık ek verginin amacının sadece yerli sanayiyi korumak olmasıdır.  

İthalatın Zorlaştırılması
Bir başka uygulama ithalatı çeşitli denetimler yoluyla zorlaştırmaktır. Örneğin ithal edilen otomobillerin emisyon denetimleri bu iş için tahsis edilen tek bir gümrükte yapılmaya başlanırsa orada bir yığılma olur ve inceleme uzadıkça ithalat gecikmeye başlar. Bu uygulama ithalatı geciktirerek ve zorlaştırarak bir çeşit yıldırma politikası izlenmesine yol açmış olur. Bu kategoriye giren başlıca uygulama yöntemleri şunlardır: Taşıma yolu güzergahlarını değiştirmek, TIR şoförlerine çok kısa süreli vize vermek, TIR'lar için yüksek geçiş ücretleri uygulamak, TIR geçişlerini kotaya bağlamak, yüksek ürün standartları koymak. Bu uygulamaya bürokratik engeller, ithalat denetimleri gibi adlar da veriliyor.

Anti Damping
Damping iki temele dayanarak tanımlanabilir. Fiyat açısından bakarsak; bir şirketin ürettiği malı iç piyasada sattığı fiyatın altında bir fiyata ihraç etmesi halini damping olarak tanımlayabiliriz. Maliyet açısından bakarsak; bir şirketin ürettiği malı maliyetinin altında bir fiyata ihraç etmesi haline damping diyebiliriz. Damping olgusu başlıca iki şekilde karşımıza çıkar. Eğer bir malın ihraç fiyatı geçici bir süre için düşük tutuluyorsa geçici damping söz konusudur. Burada ihracatçının amacı piyasayı ele geçirmekten çok elindeki stok fazlasını satmak olabilir. Buna karşılık ihraç fiyatı sürekli olarak düşük tutularak rakip üreticileri piyasadan çıkarıp piyasayı ele geçirmek hedefleniyorsa o zaman sürekli damping olgusuyla karşı karşıyayız demektir.

İhracatta damping uygulamasına giren firma ya da ülkeye karşı ithalatçı firma ya da ülkenin soruşturma yoluyla önlem almasına anti damping deniyor.

Herhangibir malın dampingli ihraç edildiği kuşkusunda olan ülke bu durumun önlenmesi için antidamping soruşturması açılmasını talep edebilir. Sruşturma sonucuna göre tazminat davaları açılabilir. Bu soruşturma ve davalar sonuçlanıncaya kadar damping uygulamasına karşı geçici önlemler alınması söz konusu olabilir. Bunlar; geçici vergi ya da tahmin edilen geçici anti damping vergisine eşdeğerde teminat alınması biçiminde karşımıza çıkar. Bunlar; geçici vergi ya da tahmin edilen geçici anti damping vergisine eşdeğerde teminat alınması biçiminde olabilir. 

Diğer Tarife Dışı Engeller
Uluslararası kuruluşların uygulamaları bakımından yukarıda saydıklarımıza ek olarak sayılan tarife dışı kısıtlamalar şunlardır: (1) Devletin dış ticarete müdahale politikası yoluyla bazı belirli mallarda dış ticarette tekel oluşturması ve bu malların ticaretini doğrudan kendi yürütmesi. (2) Selektif dolaysız vergiler. (3) İşletmelerin faaliyetlerini kısıtlayıcı uygulamalar. (4)  Yabancı yatırımlar üzerindeki denetimler. (5) Uluslararası emek ve sermaye hareketlerini kısıtlayıcı politikalar. (6) Selektif parasal kontroller ve ayırımcı döviz kuru politikaları. (7) Selektif dahili yardımlar.

Serbest Ticaret Anlaşması
Biraz daha geniş bir çerçeveden bakıldığında serbest ticaret anlaşmaları ve ikili ticaret anlaşmaları da tarife dışı engeller kapsamına alınabilir. 

Taraflar arasında ticareti kısıtlayan veya engelleyen gümrük vergileri ve tarife dışı engellerin kaldırılarak bir serbest ticaret alanı oluşturulmasını sağlayan, ancak üçüncü ülkelere ortak bir tarife uygulama yükümlülüğünü içermeyen bir anlaşmadır. Bu çerçevede serbest ticaret anlaşmasının gümrük birliklerinden en önemli farkı üçüncü ülkelere ortak bir gümrük tarifesinin uygulanmamasıdır.

Türkiye’nin Tarife Dışı Engel Uygulamaları   
Ekonomi politikası denildiğinde maliye ve para politikasının klasik araçlarını anlamaya programlanmış olan algı sistemimiz bugün artık fazlaca uygulanmayan bu alternatif politika önlemlerini canlandırmakta zorluk çekiyor. Oysa Dünya Ticaret Örgütü’nün devreye girip dünya ticaretinin düzenlenmesine ağırlığını koymasından önce bu önlemler oldukça yaygın bir uygulama alanı buluyordu. Örneğin Türkiye, geçmiş dönemlerde zaman zaman bunların hemen hepsini uyguladı. 1980’lerin ortasına gelene kadar kota uygulaması neredeyse gümrük vergisi uygulaması kadar yaygındı. Ondan sonra ek vergi uygulaması kotaların yerini aldı. 2000’lere doğru bu uygulama da terk edildi. Zaman zaman anti damping ve dengeleyici vergi uygulaması da yapıldı. En yakın uygulama 2011 yılında ucuz uzakdoğu mallarına karşı başlatılan anti damping soruşturmasıyla birlikte dengeleyici vergi uygulamasıdır. 

24 Kasım 2012 Cumartesi

Üç Öğretmen Bir Öğrenci


İlkokul öğretmenim
Ankara’da Yüksel Caddesi’nde Mimar Kemal İlkokuluna gidiyordum. Öğretmenim Nermin hanımdı. O zaman bilemezdim tabii ama sonradan onun kadar kaliteli bir öğretmenden ders aldığım için ne kadar şanslı olduğumu çok düşündüm. Düzgün Türkçesi, saygıyla sevgiyi bir arada uyandıran otoritesi ve bize bir şeyler öğretebilmek için çırpınışını o zaman değilse de sonradan çok takdir ettim.  

Bir gün sınıfta yaptığım bir serserilikten dolayı bana çok kızmış ve o kızgınlıkla annemi görmek istediğini söylemişti. Bizim sınıfta bir akrabamızın kızı vardı. Benim niyetim anneme bir şey söylemeyip Nermin hanımın o konuyu unutmasını beklemekti. Yani olayı zamana yayarak unutulmaya terk edecektim. Ne var ki bizim akraba kızı yemeyip içmeyip anneme gidip “teyzeciğim öğretmen sizinle Mahfi hakkında görüşmek istiyor” deyince benim zamana yayma yaklaşımım çökmüş oldu. Annem bu durumu kendisinden gizlediğim için bana kızdı ama babama söylemedi. Bu gibi durumlarda beni hep korumaya alırdı.

Ertesi gün annem de benimle birlikte geldi okula. Ders başlamadan önce öğretmenler odasına gitti ve Nermim hanımla görüştü. Ben dışarıda heyecanla sonucu bekliyordum. Kafamda hep annemin öğretmenin şikayetini babama söylemesini önlemek için neler yapabileceğimi kurguluyordum. Biraz sonra annem dışarı çıkınca hemen yanına koştum ve “Ne diyor?” diye sordum. “Hiç” dedi “Ben sizi çağırtmadım ama madem geldiniz size bir çay ikram edeyim dedi birer çay içip biraz sohbet ettik o kadar. Galiba bizim kız yanlış anlamış” dedi. Şaşkınlık içindeydim ama bu şaşkınlığımı belli etmeyip “Ben size bir şey yok demedim mi” der gibi bir havaya büründüm.  Demek ki sınıfta bana söylediği sözleri bir anlık kızgınlıkla söylemişti ve hatırlamıyordu bile. Çocuk aklımla onu düşündüm ve Nermin hanımın gösterdiği büyüklüğü bir kenara yazdım.

Lise müdür yardımcısı ve edebiyat öğretmenim
Mimar Kemal Ortaokulu birinci sınıftan itibaren matematik ve fen derslerinden sıkıntım olmaya başladı. Bu sıkıntı liseyi bitirene kadar sürdü. Her yıl 2 – 3 dersten ikmale kalıyordum. Bunlardan birisi mutlaka matematik oluyordu. Her yaz özel dersler alıyor ve ancak öyle geçiyordum sınıfı. Babam hem ablamın hem de benim kolej giderimi karşılayamayacağı için beni devlet okuluna göndermişti ama sonuçta özel derslerin parası da kolej ücretine yakın tutmaya başlamıştı.

Lise 1’de üç dersten ikmale kalmıştım: Coğrafya, kimya, geometri. Coğrafya hocası kurtarma sözlüsü yapacaktı. 20 – 30 sayfalık bir bölüm vermişti çalışmamız için. Benim o gün futbol maçım vardı. Hiç çalışmadım ve zayıf alarak ikmale kaldım. Bütün yaz zehir oldu. Herkes futbol oynuyor, ben ders çalışıyordum. Aslında pek de çalışmıyor, çalışıyor gibi yapıyordum. İkmal sınavlarına girdim peş peşe. Coğrafyadan 6 alıp geçmiştim. Geometriden 2 almış ve kalmıştım. Kimya sınavının sonucunu öğrenmeme gerek bile yoktu. Çünkü geçmiş olsam da fark etmiyordu. Nasıl olsa sınıfta kalmıştım. Babam hiç kızmadı. Oysa zayıf aldığımda çok kızardı. Bana uzun uzun moral verdi: “Bu sana ders olsun” dedi.

Gerçekten de sınıfta kalmak bana ders olmuştu. Daha okul açılmadan başladım çalışmaya. Okul açıldı. Tekrar lise bire gitmek ağırıma gitmişti. Bütün sınıf arkadaşlarım ikiye gidiyordu. Benimle beraber, Karaköseli olduğu için Karaköse adını taktığım bir arkadaşım aynı sınıfa tekrar gidiyorduk. Deli gibi ders çalışıyordum. Hocalar daha konuyu işlemeden ben çalışıp hazırlanıyordum. Okullar açılalı on gün olmuştu ki Milli Eğitim Bakanlığı tek dersten sınıfta kalanlar için bir sınav hakkı daha tanıdı. Sınavlar bir hafta sonra yapılacaktı. Ben sevinemedim bile. Çünkü kimyadan geçip geçmediğimi bilmiyordum.

Notların olduğu dosya müdür yardımcısı Faruk beydeydi. Faruk bey, beden eğitimi öğretmeniydi. Boks yaptığı için adı boksör Faruk’a çıkmıştı. Çok sert bir adamdı. Olur olmaz şeylerde dayak atardı. Herkes korkardı. Çekinerek gittim odasına ve durumumu anlattım. Faruk bey masasından fırladığı gibi yanıma gelip iki tokat attı bana “Defol” dedi “Senin gibi notunu bile öğrenmemiş laubali bir adamın sınıfta kalması gerekir.” Ne kadar yalvarıp yakardıysam da fayda etmedi, kimya notumu öğrenemedim. Babama ne anlatacaktım şimdi ben. Üzgün bir şekilde yürürken edebiyat öğretmenim Enise hanımla karşılaştım. Edebiyat ve Kompozisyon notlarım iyiydi. Beni severdi. Ne olduğunu sordu ben de anlattım. “Gel benimle” dedi. Gittik Faruk beye. Faruk bey, Enise hanımın ricasını kıramadı dosyayı açtı. Ben içimden bildiğim bütün duaları tekrarlıyordum ki geçer not almış olayım diye. Yoksa Faruk beyden bir dayak daha yemem kaçınılmaz görünüyordu. Faruk bey “6 alıp geçmişsin” dedi. “Git şimdi bir haftada geometriyi halletmeye bak. Sonuca ben bizzat bakacağım. Geçemezsen yandın.”

Hemen eve gidip müjdeyi verdim. Babam çaresiz bana geometri hocası tutup yine özel ders aldırdı. Özel dersin saati 20 liraydı. Sonuçta geometriden de 6 alıp geçtim sınıfı. Ve tabii geçer geçmez ders çalışmayı derhal bırakıp tekrar futbolun sihirli çağrısına uydum. Babam zaman zaman anneme “bu çocuğu liseden alıp ta meslek okuluna mı versek” derdi. Annem karşı çıkardı ama her veli toplantısında benim notlarımı gördükten sonra o da aynı düşünceye kapılmaktan kendini alamazdı.

(Bu ikinci öykü Light Günlük (Remzi Kitabevi yayını) adlı kitabımdan alınmıştır.)

Bütün öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.  

23 Kasım 2012 Cuma

Karşılıklar Politikası ve Rezerv Opsiyon Katsayısı


Karşılıklar politikası
Bankalar topladıkları mevduatın ve diğer kaynaklarının merkez bankası tarafından belirlenen oranda belirli bir miktarını, ileride karşılaşabilecekleri zorluklarda talep edip kullanabilmek için merkez bankasına yatırmak zorundadırlar. Buna zorunlu karşılıklar, bunun miktarını belirlemeye yarayan orana da karşılık oranı adı veriliyor. Merkez bankasının, karşılık oranını artırıp azaltarak bankaların açabileceği kredi miktarını ve maliyetini etkilemesi eylemine de karşılıklar politikası adı veriliyor. Merkez bankaları, bankalardan aldıkları bu karşılıklar için belirli bir faiz ödeyebilecekleri gibi herhangi bir ödeme yapmayabiliyorlar.

Eğer bir ülkede para ikamesi (yani yabancı paraların da yerli para ile birlikte kullanımı ya da banka hesaplarında bulunması) yaygınsa merkez bankaları bu mevduatın karşılığını yerli para ile isteyebileceği gibi yabancı para cinsinden de isteyebilir. Hatta yerli para cinsinden karşılıkların bir bölümü ya da tamamı için karşılıkları yabancı para cinsinden ödeme opsiyonu tanıyabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) uyguladığı zorunlu karşılık oranları vadeye ve mevduat cinsine göre değişiklik göstermekle birlikte vadesiz mevduat ve 6 aya kadar vadeli mevduat için uygulanan oran hem TL hem de yabancı para için yüzde 11 olarak belirlenmiş bulunuyor. Demek ki bir banka örneğin bir ay vadeli 100 TL için 11 TL, 100 USD için 11 USD ve 100 Euro için 11 Euro zorunlu karşılık ayırıp bunu TCMB’ye yatırmak zorundadır.

Rezerv opsiyon mekanizması ve rezerv opsiyon katsayısı (ROK)
TCMB, bankaların TL olarak yatırmak zorunda oldukları zorunlu karşılıkların bir bölümünü (bugün itibariyle % 60’ına kadarki bölümünü) döviz ya da altın cinsinden yatırmalarına izin veriyor. Bu, bankalar için bir zorunluluk değil bir opsiyon yani bir alternatif. Bu uygulamaya rezerv opsiyon mekanizması deniyor. Örneğin bir ay vadeli 91 TL mevduat alan bir banka bu paranın karşılığında TCMB’ye isterse (91 x 0,11 =) 10 TL ya da isterse bunun 4 TL’lik bölümünü TL ve kalan 6 TL’lik bölümünü USD veya Euro olarak yatırabiliyor. Bu kalan 6 TL’lik (ya da yüzde 60’lık) bölüm için TCMB, bankalara yukarıda değindiğimiz alternatifi kullanma hakkını veriyor. Bu uygulamayı seçen bankalar yatıracakları döviz tutarını hesaplarken Rezerv Opsiyon Katsayısını (ROK) uyguluyorlar.
   
Diyelim ki 91 TL mevduat alan ve TCMB’ye (91 x 0,11 =) 10 TL zorunlu karşılık yatırmak zorunda olan bir banka bunun yüzde 40’ı olan 4 TL’yi TL olarak ve kalan 6 TL’yi de Dolar olarak yatırmaya karar vermiş olsun. Bu durumda dolar için şöyle bir tablo yapabiliriz:


Bu banka aldığı 91 TL mevduatın zorunlu karşılık tutarının tamamını TCMB’ye TL olarak yatırsaydı 10 TL yatırması gerekecekti. Bu bankanın Dolar üzerinden ROK uygulamasına girdiğini düşünürsek bu durumda 10 TL karşılık miktarının 4 TL’sini TL olarak kalan 6 TL’sini de dolar olarak yatıracak demektir. Eğer 6 TL karşılığında bire bir dolar yatırması sistemi kabul edilseydi 1,8’lik dolar kuruyla 3,33 dolar yatırması gerekecekti. Oysa ROK uygulamasında yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi 5,50 dolar yatırması gerekmektedir. Bu durumda 10 TL’lik karşılık ((4 TL) + (5,50 Dolar x 1,8)) 13,9 TL’ye gelmektedir.   

ROK uygulamasının sonuçları ve yararları
Bankaların TL mevduatı için TCMB’ye yatırmak zorunda oldukları zorunlu karşılıkların bir bölümünü yabancı para veya altınla ödemelerine izin verilmesi bankalar açısından TL likiditesini artırmış oluyor. Günlük işlemlerini ağırlıklı olarak TL ile yapan bankalar açısından TL fonlama maliyeti de düşmüş oluyor. Bu uygulamanın bankaların dışarıdan daha ucuza yabancı para borçlanmalarını teşvik etmesi gibi bir etkisi de söz konusu oluyor.

Bu uygulamanın TCMB açısından yararı ise başlıca iki noktada toplanıyor: (1) TCMB bu yolla döviz rezervlerini artırmış oluyor. (2) Bankaların getirdiği dövizlerin TCMB’de toplanması sonucu para ikamesinin etkisi düşürülmüş oluyor.

Meraklısı için ayrıntı kutusu:
Bankaların mevduat ve diğer kaynaklarla ilgili olarak tutacağı karşılıklar konusunda 4 kavram söz konusudur:

Ankes
Bankaların mevduat çekilişi veya günlük işlemlere ilişkin ödemelerini karşılayabilmeleri amacıyla kasalarında hazır bulundurdukları paraya ankes denir. Bunun miktarı ve şekli bir zorunluluğa değil bankaların kendi karar ve uygulamalarına bağlıdır. Bankalar gün sonunda bu değerleri genellikle TCMB’ye gecelik olarak borç verirler.

Disponibilite
Merkez Bankası’nın bankaların kabul ettiği mevduata karşılık kasalarında tutulmasını zorunlu kıldığı parasal karşılıklardır. Ankes zorunlu olmadığı halde disponibilite zorunludur.

Munzam Karşılık
Merkez bankasının disponibiliteye ek olarak bankaların kaynaklarından kendisine yatırmalarını zorunlu kıldığı miktardır.

Zorunlu Karşılıklar
Merkez bankasının kabul ettikleri mevduat karşılığında bankaların kendisinde tutulmasını zorunlu kıldığı miktarlardır.

Türkiye’de Bugün Geçerli Olan Uygulama
Serbest karşılıklar anlamına gelen ankes uygulaması sürmektedir.
Eskiden Türkiye uygulamasında Disponibilite + Munzam Karşılıklar uygulaması söz konusuydu. Günümüzde disponibilite ve munzam karşılıklar kalkmış, yerini bankaların TCMB’ye yatırmak zorunda oldukları zorunlu karşılıklar (ya da kısaca karşılıklar) almıştır. 

22 Kasım 2012 Perşembe

IMF, Moody's ve Türkiye


Türkiye ekonomisiyle ilgili iki açıklama peş peşe geldi. Önce IMF, Türkiye misyonu tarafından hazırlanan 4. Madde Konsültasyon Raporu üzerine İcra Direktörleri Kurulu’nda yapılan Türkiye görüşmesinin sonuçlarını yayınladı, ardından da Moody’s in Türkiye’nin notu konusundaki açıklamaları geldi.

IMF Raporu ne diyor?
IMF Raporunun satırbaşları şöyle: (1) İç talep ve ithalat eğilimi izlenen sıkı para politikası ve makro ihtiyati önlemler sonucunda düşerken ihracat, ülke çeşitlendirmesi sonucu artmaya devam etti (olumlu.) (2) Daha düşük düzeyli ama daha dengeli büyüme oranı ekonomideki dengesizlikleri gideriyor (olumlu.) (3) Cari açık bir yıllık sürede % 33 oranında daraldı, hem manşet enflasyon hem de çekirdek enflasyon düşme eğiliminde (olumlu.) (4) Faiz dışı fazla geçen yılın aynı dönemine göre ciddi bir düşüş gösterdi. Başta personel giderleri, sağlık ve yatırım giderlerinin etkisi nedeniyle bütçe açığı hedefinde ciddi bir sapma bekleniyor (olumsuz.) (5) Bankacılık kesimi sağlam bir konumda bulunuyor. Sektörün sahip olduğu % 16’lık sermaye yeterlilik oranı Basel düzenlemelerinin getireceği yeni minimum düzeyin oldukça üzerinde rahat bir pozisyonda bulunuyor. Ayrıca sektörün kârlılık oranı yüksek ve son aylarda ortaya çıkan hafif yükselişe karşın karşılıksız kredi oranı da oldukça düşük düzeyde görünüyor (olumlu.) (6) Dış görünüm karışıklığını koruyor ve Türkiye ekonomisi cari açığının yüksekliği nedeniyle bu etkilere açık bulunuyor (olumsuz.)

4. Madde Konsültasyon Raporunda yer alan Bu saptamalar sonrasında IMF İcra Direktörleri Türkiye için görüş ve önerilerini şöyle sıralıyorlar: (1) İç tasarrufları artırmak ve ekonominin potansiyelini geliştirmek orta vadede en önemli hedef olarak ortaya çıkıyor. (2) 2013 bütçesi için öngörülen daha sıkı maliye politikası uygulaması yerinde bir politika. (3) Vergi tabanının genişletilmesi, vergi denetiminin güçlendirilmesi ve bütçe esnekliğinin artırılması yönündeki hedefler ve önlemler doğru önlemler. (4) Faiz dışı fazlayı artıracak gider reformu yapılması gerekli ve OVP’deki hedefler yerinde. (5) Enflasyonun öngörülen bandın üzerinde kalması enflasyon beklentilerini güçlendiriyor. TCMB’nin ileriye hedefli bir para politikası izlemesi gerekli. (6) Konvansiyonel enflasyon hedeflemesi modeli altında pozitif reel politika faizi çerçevesine geri dönülmesi ve bunun daha güçlendirilmiş bir iletişim politikasıyla desteklenmesi yararlı olacak. (7) Tasarruf oranında son on yılda görülen dikkat çekici düşüş çok önemli, bireysel emeklilik sistemiyle ilgili olarak yapılan düzenleme ise olumlu bir gelişme. Bu girişimin yanı sıra maliye politikasına da ağırlık verilmesi gerekli bulunuyor.  

IMF’nin Türkiye Ekonomisine İlişkin Tahminleri
Aynı raporda IMF’nin tahminleri de yer alıyor. Aşağıdaki tabloda özetle bunların en önemlilerine yer veriyorum.

Gösterge
2012
2013
Büyüme oranı (%)
3,0
3,5
Enflasyon (TÜFE, %, yılsonu)
7,5
6,2
Faiz dışı fazla (%)
0,1
0,4
Bütçe dengesi (%)
-2,8
-2,5
Kamu borç yükü (%)
38,5
36,9
Cari denge
-7,5
-7,2
GSYH (Milyar TL)
1.419
1.585

IMF Değerlendirmelerinin Kısaca Değerlendirilmesi
IMF raporunda yer alan saptamaların genel olarak doğru olduğu kanısındayım. Türkiye’nin güçlü ve zayıf yönleri doğru saptanmış ve vurgulanmış. Türkiye’nin en önemli sorunu olarak ortaya çıkan yetersiz tasarruf meselesinin üzerinde durulması doğru bir yaklaşım olmuş. Çünkü bu konu cari açığın finansmanı için dış kaynak aramak zorunda olan Türkiye açısından bu kaynağa alternatif oluşturmanın tek yolu. Özellikle faizlerdeki düşüşün yarattığı ortam nedeniyle tasarrufların düşmesi meselesine de değinilerek “pozitif reel politika faizi” vurgusu yerinde yapılmış. Buna karşılık faizlerin yüksek kalmasının Türkiye’ye dışarıdan sıcak para girişini özendirmesi sorunu üzerinde durulmamış. Bir başka ifadeyle IMF, benim uzun süredir değindiğim “yerli tasarrufçuya düşük, yabancı tasarrufçuya yüksek faiz” uygulamasına yol açan durum için bir çözüm önerisi getirmemiş.

Türkiye ekonomisi için yapılan tahminler konusunda ise enflasyon ve cari açık oranlarının bu yıl için yüksek kalabileceğini düşündüğümü vurgulamak istiyorum.

Moody’s Açıklaması
Moody’s yayınladığı Türkiye Raporu’nda Ba1 (pozitif görünüm) olan kredi notunu değiştirmeyi gerektirecek bir durum olmadığını vurgulamış bulunuyor.

Raporda değinilen önemli noktaları şöylece özetleyebilirim: (1) Kamu finansmanında son on yılda ciddi bir iyileşme var ve bu gelişme dış şokları önleyici bir çerçeve yaratıyor (olumlu.) (2) Kamu maliyesindeki düzelme kamu borç yükünün azalmasına yardımcı oluyor (olumlu.) (3) Ödemeler dengesi (cari açığın yüksekliği) ve bunun fonlanma biçimi Türkiye açısından başlıca riski oluşturuyor (olumsuz.) (4) Türkiye’nin on yıldan uzun vadeli borçlanmalarda hala zorluklar yaşaması ve dolarla borçlanmanın hala avantajlı olması sıkıntı yaratıyor (olumsuz.)

Bu açıklamalara ek olarak cari açıktaki düzelmenin geçici olduğunun altı çizilerek bu düzelmenin kalıcı hale gelebilmesinin yapısal reformların yapılmasına bağlı olduğu vurgulanmış bulunuyor.

Moody’s ayrıca Türkiye’nin 2013 yılında % 3,5 – 4,5 arasında bir büyüme oranı yakalamasını beklediğini de açıklıyor.

Moody’s Açıklamasının Kısaca Değerlendirilmesi
Moody’s in açıklamalarına genel olarak katılmakla birlikte not meselesinin tek başına değil de öteki ekonomilerin göstergeleriyle birlikte ele alınmasının daha doğru bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Yani okullarda uygulanan sınıfın not ortalamasını alarak üst ve alt notların belirlenmesi ve notların nihai olarak bu çerçevede verilmesi (çan eğrisi) uygulamasının burada da geçerli olması halinde Türkiye’nin notunun Baa1 olması gerekirdi.

(Bu yazı 21.11.2012 tarihinde www.cnbce.com da yayınlanmıştır.)




20 Kasım 2012 Salı

Para ve Faiz


Kafaları en çok karıştıran iki konu: Para ve faiz
Bana gelen sorulara baktığımda görüyorum ki Türk toplumunun kafasını en çok karıştıran konuların başında para ve faiz geliyor. Parasını konuta yatırıp aldığı konutu kiraya vererek gelir elde etmek ile parayı bankaya yatırıp faiz elde etmek arasındaki ilişkinin aynılığını bir türlü tam olarak biçimlendiremiyor çoğu kişi. Bankada duran paranın durduğu yerde faiz ürettiğini düşünerek “paradan para kazanmak” gibi bir tanımı benimsiyor insanlar. Oysa banka ihtiyaç fazlası olduğu için tasarruf etmiş olan birinden mevduat diye aldığı parayı yatırım yapmak isteyen bir başkasına kredi olarak veriyor. Krediyi alan konut yapıyor, mevduat sahibi mevduatını çekip o konutu alıyor ve kiraya veriyor. 

Paranın işlevleri ve para tutmanın nedenleri
Paranın üç temel işlevi var: (1) Malların değiş tokuşuna aracılık etmek. (2) Değer ölçüsü görevi görmek. (3) Değer saklama görevi yapmak.  

Para talebi yani insanların parayı tutma isteği üç nedenle doğar: (1) Günlük ihtiyaçlarını karşılamak. (2) Geleceklerini güven altına almak. (3) Spekülasyon yapmak.

Para iki nedenle biriktirilir: (1) Geleceği güven altına almak için. (2) Spekülasyon yapmak ve eldeki para miktarını artırmak için. Her iki nedenle biriktirilen para iki şekilde saklanır: (1) Yastık altında saklanır ya da altın gibi değer artışı dışında getirisi olmayan alanlara yatırılır. (2) Mevduata, tahvile, bonoya, fonlara ya da hisse senedine konularak faiz ya da getiri elde edecek alanlara yatırılır. İlkinde anaparanın değer artışı veya azalışı dışında bir getirisi veya kaybı olmaz. İkincisinde hem anaparanın değeri değişebilir hem de bunun üzerine bir faiz, temettü vb gibi getiri elde edilir.

Tasarruf nedir, niçin yapılır?
Tasarruf (S), gelirin (Y) bir fonksiyonudur: S = f (Y). Gelir arttıkça tasarruf artar, gelir azaldıkça tasarruf azalır. Tasarruf (S), gelirin (Y) tüketimden (C) arta kalan kısmıdır: S = Y - C

Tasarruf iki şekilde olur: (1) Pozitif tasarruf. (2) Negatif tasarruf. Y = C ise S sıfıra eşittir. Y > C ise S pozitiftir. Y < C ise S negatiftir. Negatif tasarruf borçlanma demektir.

İnsanların tasarrufunu üç şey etkiler: (1) Gelirinin düzeyi. (2) Geleceğini güven altına alma arzusunun gücü. (3) Spekülasyon arzusu. Kişinin geliri günlük ihtiyaçlarını karşılamaya ancak yetiyorsa tasarruf yapması söz konusu değildir. Hatta geliri günlük ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmiyorsa o zaman negatif tasarruf yani borçlanmaya gider. Kişinin geliri günlük ihtiyaçlarını karşılamaktan daha fazlaysa o zaman tasarruf söz konusu olur. Bu aşamada birikimini iki şekilde yönlendirebilir: (1) Geleceğini güven altına alabilmek, emeklilik döneminde yaşayacağı gelir düşüşünü karşılayabilmek için tasarruflarını gelir getirecek alanlara yatırabilir (mevduat yapabilir, borsaya girebilir, gayrimenkul alabilir vb.) Bu birikimi çok zorunlu kalmadıkça kullanmaz. (2) Geliri hem günlük ihtiyaçlarını karşılamaya hem de geleceğini güven altına alacak birikimi yapmaya yetiyor ve artıyorsa o zaman spekülasyon güdüsü devreye girer ve o artan parayla gelir getirici alanlara yönelebilir.  

Faiz neyi etkiler?
Faizin yüksek ya da düşük olması günlük ihtiyaçlar için ayrılacak parayı fazla etkilemez. Çünkü bu harcamalar yemek gibi, giyecek gibi ya da ev kirası gibi zorunlu harcamalardır. Bu giderlerin faizden etkilenerek kısılabilmesi ancak aşırı yüksek faiz oranları ve geçici durumlar için mümkün olabilir. O halde faiz ancak günlük ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda gelir elde eden kişilerin üzerinde geliri olanların geleceklerini güven altına almak ve spekülasyon yapmak amacıyla ayırdıkları bölümü etkiler.

Ayda 1.000 TL geliri olan bir kişiyi düşünelim. Diyelim ki bu kişi 500 TL kira veriyor ve kalan 500 TL ile de yemek, giyim, ulaşım vb zorunlu giderlerini karşılıyor. Faizin yüzde 5 ya da 25 olmasının bu kişi açısından bir önemi yoktur. Bu kişi açısından faiz ancak borçla alış veriş yapıyorsa ödeyeceği faiz oranı açısından etkilidir.

Şimdi de ayda 7.000 TL geliri olan bir kişiyi düşünelim. Diyelim ki bu kişi ayda 1500 TL kira gideri ödüyor ve yemek, giyim g,b, zorunlu giderler için 2000 TL harcıyor, otomobiline 500 TL harcıyor, eğlence ve kültür için 1000 TL harcıyor olsun. Yine diyelim ki bu kişi kalan 2000 TL’nin 1000 TL’sini geleceğinin güvencesi olarak bir emekli fonuna yatırıyor, 1000 TL’si ile de yıllık yüzde 7,5 faizli mevduat hesabı tutuyor olsun. Faiz oranındaki değişiklikler bu kişinin 1000 TL’yi nerede ve nasıl tutacağını etkiler. Eğer bir yıl sonrası için beklenen enflasyon yüzde 8 ise bu kişinin bir yıl sonra elde edeceği faiz negatif olacaktır. Bu durumda bu kişinin o parayı mevduat olarak tutması pek akıllıca bir iş değildir. O zaman o parayı kullanmak için önünde üç seçenek olacaktır: (1) Harcamalarını artırmak ve o parayı tüketimde kullanmak. (2) 1000 TL’sini de geleceğini güven altına almakta kullanmak ve emeklilik sistemine yatırdığı parayı artırmak. (3) 1000 TL’sini faiz dışında daha iyi getiri getirecek bir alana yöneltmek.

Eğer faizler düştüğünde bu kişi spekülasyon için ayırdığı parayı emeklilik sistemine aktarmaya karar verirse tasarruflar etkilenmez sadece yer değiştirmiş olur. Kişi bu parayı tüketime harcarsa tasarruflar düşer, tüketim harcamaları artar. Kişi bu parayı mevduattan ya da tahvilden alıp örneğin gayrimenkule harcarsa o zaman da tasarruflar düşer, tüketim harcamaları artar (ekonomi açısından mevcut bir konutun satın alınması yatırım değil tüketim harcamasıdır. Yatırım harcaması olabilmesi için yeni konut inşası olmalıdır.)

Faiz düşerse pozitif tasarruflar düşer, negatif tasarruflar (yani borçlanma) artar. Pozitif tasarruflar azalır çünkü getirisi olmayan bir şeyi kimse tutmak istemez. Negatif tasarruflar yani borçlanma artar çünkü düşük faiz borçlanmayı çekici hale getirir.

Faizin pozitif bir değer taşıması sanıldığı kadar kötü bir şey değildir. Kötü olan, makul düzeyin ötesine geçmiş aşırı yüksek faizdir.      

Türkiye için faiz hesabı
Mevcut veriler:
Bankaların ilan ettiği faiz: % 7,5 (her bankanın farklı faizi olmakla birlikte bu oran ortalamayı gösteriyor)
Faiz gelirinden yapılan nihai gelir vergisi stopajının oranı: % 15
Bir yıl sonrası için beklenen enflasyon yüzde 6,7 (TCMB Beklenti Anketi Kasım ayı sonuçlarına göre)

Net Nominal Faiz = (Nominal Faiz) – (Nominal Faiz x Stopaj)
Net Nominal Faiz = (0,075) – (0,075  x  0,15) = 0,064 = % 6,4

(Basit Faiz = Net Nominal Faiz  = % 6,4)

Yıllık net nominal (basit) faiz oranı % 6,4 olduğuna göre buna 12’ye bölerek aylık faiz oranını bulabiliriz:
Aylık Net Nominal (basit) Faiz Oranı = (0,064 / 12 ) = 0,0053 = % 053

Bileşik Faiz = Anapara x (Dönem Faizi)^Dönem Sayısı
Bileşik Faiz Getirisinin hesaplanması

Dönemler
100
1,0053
Faiz
1. aysonu
100,53
1,0053
0,53
2.aysonu
101,0628
1,0053
1,06
3. aysonu
101,5984
1,0053
1,60
4. aysonu
102,1369
1,0053
2,14
5. aysonu
102,6782
1,0053
2,68
6. aysonu
103,2224
1,0053
3,22
7. aysonu
103,7695
1,0053
3,77
8. aysonu
104,3195
1,0053
4,32
9. aysonu
104,8724
1,0053
4,87
10. aysonu
105,4282
1,0053
5,43
11. aysonu
105,987
1,0053
5,99
12. aysonu
106,5487
1,0053
6,55

Bileşik Faiz = % 6,55

Buna göre % 6,4’lük yıllık faiz yerine 100 TL’yi aylık olarak yatırıp bileşik faizden yararlanmak isteyen kişinin eline % 6,4 değil % 6,54 faiz geçmiş olacaktır.

Reel faiz hesabı
Basit Faiz açısından reel faiz hesabı yapalım:
Reel Basit Faiz = (1 + Net Nominal Basit Faiz) / (1 + Beklenen Enflasyon) – 1
Reel Basit Faiz = (1, 064) / (1,067) – 1 = - 0,0028 = % - 0,28

Bileşik Faiz açısından reel faiz hesabı yapalım:
Reel Bileşik Faiz = (1 +  Net Nominal Bileşik Faiz) / (1 + Beklenen Enflasyon) – 1
Reel Bileşik Faiz = (1,065) / (1,067) -1 = % - 0,19

Demek ki Türkiye’de bugünkü verilerle ve beklentilerle faiz negatiftir. Faizin daha da düşürülmesiyle bu negatiflik büyüyecek ve tasarruf yapmaktansa borçlanmak daha çekici bir hale gelecektir. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...