31 Aralık 2012 Pazartesi

Türk Usulü Finansman Çözümleri


Kamu kesimi finansmanı – özel kesim finansmanı
Kamu kesimi, finansmanını vergi ve vergi dışı gelirlerle karşılar. Kamu kesimi açısından finansman ihtiyacının çözümünde en önemli gelir kalemi, kamu kesiminin tekelinde bulunan ve karşılıksız olarak alınan vergidir. Onu kamu kesiminin elinde bulunan kamu iktisadi teşebbüsü gibi adlarla adlandırılan üretim birimlerinden elde edilen kârlar ve taşınmazların kiralanmasından sağlanan kira gelirleri, çeşitli cezalar gibi vergi dışı gelirler izler. Bunlar devletin sürekli gelirleridir. Bunların yanında bir de bir yıl içinde tahsil edilen ve sonraki yıllarda tekrarlanmayan vergi dışı gelirler vardır.

Özel kesim, finansmanını karşılamakta temel olarak satış gelirlerini kullanır. Özel kesimin vergi gibi karşılıksız bir imkanı yoktur. Satış gelirleri finansman ihtiyacını karşılamaya yetmediğinde özel kesim finansman açığını tahvil çıkararak, çeşitli banka kredileri alarak ya da diğer yollarla borçlanarak karşılayacağı gibi hisse senedi ihracı yoluyla sermayeye dışarıdan katılım sağlayarak da karşılayabilir.

Özel kesimin finansmanını kamu kesiminin finansman biçiminden ayıran temel fark vergidir. Kamu kesiminde finansmanın büyük bölümü vergi yoluyla karşılıksız olarak elde edilirken özel kesimde finansmanında karşılıksız bir kaynak yoktur. Ya borçlanılarak faiz ödenir ya da hisse satılarak sermayeden pay verilir.

Bu karmaşık görünümü toparlayacak olursak şöyle bir özet tablo yapabiliriz:


İç finansman
Dış finansman
Kamu kesimi
(1)Karşılıksız gelirler (vergi)
(2)Karşılıklı gelirler (kira gelirleri, KİT kârları, cezalar vb)
(3) Borçlanma
(4) Bir seferlik gelirler (özelleştirme vb)
(1) Borçlanma
(2) Hibe, yardım vb
Özel kesim
(1)Faaliyet gelirleri
(2) Faaliyet dışı gelirler
(3)Borçlanma
(4)Sermaye artırımı
(5)Hisse satışı
(1) Borçlanma


Türkiye’nin kamu açığını finanse etme açısından yaşadığı model değişimi  
Eskiden kamu finansman açığını karşılamak için borçlanmaya başvurulurdu. Bazen de af yasaları çıkarılır elde edilen gelirler açığın kapatılmasında kullanılırdı. Özelleştirme gibi gelirler yüksek miktarlar tutmazdı. Son on yılda kamu finansmanında ortaya çıkan açıkları bir sefere özgü, bir anlamda geçici gelirlerle karşılamak süreklilik kazandı. O kadar süreklilik kazandı ki bunların neredeyse bir seferlik olup olmadığı konusu bile karışmaya başladı.

Bu bir seferlik gelirlerin iç finansman açısından en bilinen örnekleri olarak özelleştirme gelirleri, kamu kesimine ait taşınmazların satış gelirleri, ceza afları yoluyla sağlanan gelirler, çeşitli aflar veya paraya çevirmeler ile sağlanan gelirler (2B uygulaması, bedelli askerlik vb) sayılabilir. Bunlara ek olarak kamu kesiminin dış finansmanı orta - uzun vadeli bir borçlanma modeliyle sürdürüldüğü için geçmişteki kısa vadeli borçlanmaya göre daha sağlıklı bir görünüme girdi.    

Özel kesim eski modeli uygulamaya devam ediyor
Türkiye’nin son on yılı özel kesim finansman açıklarının karşılanması açısından geçmişe göre fazla bir değişiklik sergilemedi. Sıcak para bu finansmanın temel kaynağını oluşturuyor. Sıcak para ülkeye kısa vadeyle gelen, risk gördüğünde geri giden yabancı kaynaklar için kullanılan bir deyim. Kimilerine göre doğrudan yabancı sermaye formu altında gelip de bir işletmeyi satın almak ya da sıfırdan kurmakta kullanılan paralar dışındaki yabancı kaynakların tümü sıcak para sayılıyor. Bu durumda tahvil, bono, mevduat gibi faiz elde etmeye yönelik yabancı kaynak girişleri kadar hisse senedi satın almak üzere gelen yabancı kaynak girişleri de sıcak para sayılıyor. Kimileri ise bunlardan yalnızca kısa vadeli olarak gelenleri sıcak para olarak kabul ediyor. Aslında bu sınıflandırma karışık bir konu çünkü örneğin satın alınan tahvil ya da açılan mevduat hesabı ne kadar uzun vadeli olursa olsun istendiği zaman faizinden vazgeçip bozdurmak ve almak mümkün olabiliyor.

Özel kesim finansman açıklarının finansmanında dış borçlanma:


Grafik özel kesimin finansman açıklarını karşılamada başvurduğu dış borçlanmada kısa vadeli borçların miktarının orta – uzun vadeli borçlara oranla arttığını gösteriyor.

Kazanılan zamanı iyi değerlendirmek gerekir
Kamu kesimi açısından bir seferlik gelirler, uygulanabildiği sürece kamu kesimine sistemi reforme etme zamanını kazandırır. Bu süre içinde bu reformlar yapılırsa ekonominin geleceği çok daha sağlıklı hale gelir. Aksi halde gün gelip bir seferlik gelir elde imkanı tükendiğinde yeniden eski borçlanma sarmalına düşülebilir.

Özel kesim açısından da bu kazanılan zamanı iyi değerlendirmek maliyet unsurlarını sürekli gözden geçirmek ve yeni teknolojileri uygulamak gerekir. Kısa vadeli dış borçlanmayı artırarak gidilecek yol fazla uzun değildir. Gün gelir borçlanmada sıkıntıya düşersek finansman sorunları çıkar karşımıza.   

28 Aralık 2012 Cuma

TCMB'nin 2013 Yılı Para Politikası


Para politikası öne çıkıyor
Sermaye hareketlerinin eskiye göre çok daha fazla ve esnek bir biçimde serbest kalmasıyla doruk noktasına çıkan küreselleşme büyük bir sistem değişimi yarattı. Bu değişime teorik altyapı da sistem altyapısı da uygun olmadığı için ortaya çıkan boşluğu doldurabilmek için hızlı ve etkin politika uygulamalarına ihtiyaç duyuldu. Benzer bir durum 1929 Büyük Depresyonu ile de oluşmuş, o dönemde de benzer boşluklar çıkmıştı ortaya. O dönemdeki boşlukları Maliye ya da Hazine Bakanlıklarının önderliğinde uygulanan Keynesyen genişletici maliye politikası uygulamaları doldurmuştu. Küresel krizin yarattığı değişimde ortaya çıkan boşluğu ise merkez bankaları ve onların uyguladığı yeni para politikası yaklaşımları kapatıyor. Özetle diyebiliriz ki 20. yüzyıldaki krizlerin çözümünde anahtar rol maliye politikasındaydı, 21. yüzyılın krizlerinin çözümünde anahtar rol para politikasında bulunuyor.

Para politikası ayrıntılarda çeşitleniyor
Geçmişte faiz, karşılıklar ve APİ araçlarının klasik ve fazla esnek olmayan uygulamaları ile biçimlenen para politikası son birkaç yılda bu uygulamaların çeşitlendirilmesine dayanan gelişmelere sahne oldu. Bunların çoğu aslında bilinen politikaların farklı uygulama biçimleri. Örneğin Fed’in ve AMB’nin yürüttüğü geniş çaplı tahvil alım programlarını, APİ uygulamasının genişletilmiş bir çeşidi olarak sınıflandırmak doğru olur. Ya da TCMB’nin uyguladığı rezerv opsiyon katsayısının, zorunlu karşılıklar uygulamasının değişik bir uygulama biçimi olduğunu söylemek yanlış olmaz.   

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) para politikasını bir süre enflasyon hedeflemesine dayalı olarak fiyat istikrarı odaklı uyguladıktan sonra fiyat istikrarının yanına finansal istikrarı da ekledi. Böylece iki farklı hedefe aynı anda yönelmiş oldu. Bunları bu blogda daha önce yayınlanmış olan Güncellenmiş Para Politikası Uygulamaları başlıklı yazımda ele almıştım (http://www.mahfiegilmez.com/2012/09/guncel-para-politikas.html.)

TCMB’nin 2013 yılı para politikası
TCMB, 2013 yılında fiyat istikrarı ile birlikte finansal istikrarı da hedefleyeceğini açıklıyor. Buna göre 2013 yılı para ve kur politikasının amaçları fiyat istikrarı ve finansal istikrarı sağlamak olacak ve bu amaçlara ulaşmak için kullanacağı araçlar da yapısal araçlar ve konjonktürel araçlar olacak.

Fiyat istikrarı amacının, enflasyonu önlemek, fiyat artışlarının belli bir düzeyden yukarıya gitmemesini sağlamaya çalışmak olduğunu söylemek mümkün. TCMB, bunu sağlamak için enflasyon hedeflemesi uygulamasına başvuruyor. Burada bir nokta ve bu hedeften sapma aralıklarını belirliyor ve para politikasını bu hedefi yakalamaya yönlendirerek uyguluyor. 2013 yılı için nokta hedef % 5 olarak belirlenmiş durumda.    

Finansal istikrarı sağlama amacının, finansal kesimin işleyişine ilişkin makro risklerin giderilmeye çalışılması olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye açısından finansal riskler son yılarda parasal akımların ülkemize yönelmesiyle ortaya çıkıyor. ABD ve Avrupa’nın uyguladığı parasal genişlemenin yarattığı likidite fazlası dünyada faizlerin yüksek olduğu ekonomilere akıyor. Türkiye, yabancı fonlar açısından reel faizin en yüksek olduğu ekonomilerden birisi. O nedenle Türkiye’ye ihtiyacın oldukça üzerinde yabancı kaynak girişi oluyor. Bunun sonucunda döviz kurunda yaşanan dalgalanmalara ek olarak kredilerin de hızla artması ve finans kesiminde risklerin yükselmesi olgusu ortaya çıkıyor. TCMB, finansal istikrarı yakalamaya uğraşırken de bu dalgalanmaları önleyecek araçlar kullanmaya çalışıyor. TCMB’nin son dönemde uyguladığı TL zorunlu karşılıkların belirli bölümünün isteğe bağlı olarak döviz ve altınla ödenebilmesi yaklaşımı bu hedefe yönelik bir yaklaşım. Bu yolla TCMB, bankaların elindeki dövizin bir bölümünü alarak TL’nin daha fazla değerlenmesinin önünü kapatmaya çalışıyor.  

TCMB’nin para politikasının fiyat istikrarına ve finansal istikrara farklı etkileri
Aşağıdaki tabloda TCMB’nin fiyat istikrarını ve finansal istikrarı sağlamak amacıyla uyguladığı para ve kur politikası araçları ve bu araçları fiyat istikrarı ve finansal istikrar üzerindeki olası etkileri yer alıyor. Bu gösterimde + sayısının yüksekliği uygulanan politika aracının o alanda daha fazla etkili olduğuna işaret etmektedir (Tablo bana aittir ve dolayısıyla + işaretleri benim gözlemlerime dayanıyor.)  

Para ve kur politikasının araçları       Politika araçlarının olası etkileri

Fiyat istikrarı
Finansal istikrar
Faiz politikası


    Politika faizi
++
+
    TCMB’nin gecelik borç verme faizi
++
++
    TCMB’nin gecelik borç alma faizi
+
+
Zorunlu karşılıklar


    Normal karşılıklar
++
+
    Rezerv opsiyon katsayısı uygulaması
++
++
    Kaldıraca dayalı zorunlu karşılıklar
+
+++
Açık piyasa işlemleri (APİ) uygulaması
++
++

Yeni düzenleme: Kaldıraca dayalı zorunlu karşılık oranları
TCMB’nin 2013 yılı son çeyreğinden başlayarak uygulamaya koyacağını açıkladığı yeni araç kaldıraca dayalı zorunlu karşılık oranları uygulamasıdır. Küresel kriz, o zamana kadar yapılan Basel I ve Basel II düzenlemelerinin bankaların sermaye yapılarını yeterince güçlendirmediğini ortaya koyunca üçüncü düzenleme yapıldı. TCMB, Basel III düzenlemesiyle yürürlüğe girecek olan uygulamalardan birisi olan kaldıraca dayalı zorunlu karşılık oranını yaşama geçiriyor. Kaldıraç oranı şöyle hesaplanacak: Kaldıraç Oranı = Anasermaye / (Pasif Toplamı +  Bilanço Dışı Kalemler)

Bu denklemin amacı anasermayenin borç ve borç benzeri yükümlülükler karşısındaki ağırlığını ölçmektir. Türkiye’de bankacılık kesiminde ortalama kaldıraç oranı yıllar itibariyle yüzde 8 ile 7 arasında değişiyor. Yani 8 TL’lik anasermaye ile 100 TL’lik borç ve benzeri yükümlülük taşınıyor. Türkiye’de son verilere göre kaldıraç oranı en düşük olan banka yüzde 3 orana sahip, yani 3 TL anasermaye ile 100 TL’lik borç ve benzeri yükümlülük taşıyor.

2013 yılının son çeyreğinde ortalama kaldıraç oranı yüzde 3 ile 3,5 arasında kalan bankalara 2014 yılından başlayarak 1 ile 2 puan aralığında ek zorunlu karşılık yükümlülüğü getirilecek. İzleyen yıllarda bu oranlar arttırılarak yüzde 5’e kadar çıkarılacak ve o düzeyde korunacak. Böylece ek zorunlu karşılık vermekten kurtulmak isteyen bankaların kaldıraç oranını daha makul düzeylere çekmeleri sağlanacak. Bankalar kaldıraç oranlarını şu üç yoldan birisini izleyerek düzeltebilirler: (1) Anasermayelerini güçlendirmeye gidebilirler. (2) Borç ve benzeri yükümlülüklerini azaltmaya çalışabilirler. (3) Bir yandan anasermayelerini güçlendirirken bir yandan da borç ve benzeri yükümlülüklerini azaltmayı hedefleyebilirler.   

Para politikası niçin tek başına kaldı?
Bunun iki nedeni var: (1) Maliye politikasını uygulamak yasa değişikliği gibi uzun sayılabilecek süreçler gerektiriyor ve istikrarsızlıklara anında yanıt veremiyor. Oysa para politikası çok daha basit süreçlerden geçerek hızla yürürlüğe konulabiliyor. (2) Maliye politikasını hükümet ve onun yönetimindeki birimler uyguladığı için maliye politikası uygulamalarında fatura doğrudan siyasetçiye çıkıyor. Oysa para politikasını bağımsız merkez bankaları uyguladığı için siyasetçi sıkıştığı noktada vatandaşla birlik olup merkez bankasını eleştirebiliyor. Bu da siyasetçiye sorumluluktan kurtulma olanağı veriyor.

Merkez bankaları bağımsızlıklarını koruyabilecekler mi?
Para politikasının, ekonomi politikası uygulamasının temel aracı haline gelmesine merkez bankaları hiç karşı çıkmadılar, hatta bu işe gönüllü olarak girdiler. Merkez bankaları eskiden yalnızca fiyat istikrarından sorumluyken şimdilerde bütün ekonomik konulardan sorumlu hale geldiler. Bu gelişme merkez bankalarını bir yandan eskiye göre çok daha önemli bir konuma yükseltirken bir yandan da ateşin içine itti. Bundan böyle ekonomi politikasında işler iyi gitmediğinde fatura merkez bankalarına kesilecek, hükümetler de fatura kesilen taraf olmaktan çıkarak fatura kesen taraf haline gelecekler. Eskiden merkez bankası yalnızca fiyat istikrarından sorumluyken hükümetler para politikasını veri olarak kabul ediyor ve ona göre diğer istikrar önlemlerini alıyorlardı. Tek konuda sorumluluk taşıyan merkez banklarının bağımsız kalabilmesi daha kolaydı. Şimdi artık hükümetler, merkez bankalarına bütün ekonomik istikrarı sipariş verebilecek durumdalar. Bu gelişmenin merkez bankalarının bağımsızlığı üzerinde ileride olumsuz etki yaratacağını düşünüyorum.     

  

Notlar:
Basel bankacılık denetim düzenlemeleri Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) tarafından yürütülen ve ülkelerin merkez bankaları ve bankaların denetiminden sorumlu organlarının katılımıyla yapılan toplantılar sonucunda ulaşılan kararları içermektedir. BIS’in merkezi İsviçre’nin Basel kentinde olduğu için kararlar Basel I, Basel II ve Basel III adıyla anılmaktadır.    

25 Aralık 2012 Salı

Tüketime Övgü


Tüketim insanın doğasından gelir   
İnsanın ortaya çıkışından bu yana yaşadığı toplumsal değişimin aşamalarını izlemek için birkaç dönem arasında ayırım yapmak gerekiyor. İlki insanın yaklaşık on binlerce yıl doğaya hiçbir katkıda bulunmaksızın onu kullanarak ve tüketerek yalnızca bir tüketici olarak yaşadığı dönem. Bu dönem, insanın hayvanları ehlileştirerek ve bitkileri evcilleştirerek yarattığı tarım devrimiyle yani insanın salt tüketici olmaktan çıkıp aynı zamanda üretici de olmasıyla yaklaşık on bin yıl önce sona erdi. Yaklaşık iki yüzyıl önce ortaya çıkan sanayi devrimi, üreticiliğin boyut değiştirmesinden başka bir şey değil aslında. Belki bir devrim olarak kabul edilebilecek kadar önemli bir sıçrama, ama asla insanın tüketicilikten üreticiliğe geçişini temsil eden tarım devrimi kadar büyük bir dönüşümü temsil etmiyor. Sanayi devriminden iki yüz yıl kadar sonra ortaya çıkan bilginin yayılmasına yol açan bilişim devrimi ise oldukça farklı bir gelişim. Bu aşamada üretim kalıpları önemli ölçüde değişime uğruyor.

İnsanın doğasına yabancılaşması ilk kez tarım devrimiyle, yani tüketicilikten tüketici – üretici aşamaya geçmesiyle oldu.

Salt tüketicilikten üretici tüketiciliğe
İnsanın bütün öteki canlılardan farklı olarak tüketicilikten aynı zamanda üreticiliğe de geçmesiyle sonuçlanan bu dönüşüm 'yabancılaşma' kavramının da ilk örneği. Marksist analiz bu kavramı insanın neyi ürettiğini bilmeden üretim yapmasına yol açan sanayi devrimi için kullanmış olsa da asıl yabancılaşmanın, insanın doğasına yabancılaşması anlamına gelen tüketicilikten üreticiliğe geçmesiyle ortaya çıktığını düşünüyorum. İnsandan başka hiçbir canlı böyle bir yabancılaşmayı yaşamamıştır.

Yukarıda ortaya koymaya çalıştığım dönemler ve onları sona erdiren devrimlerden hareket eder ve bu değişimi iki temel görünüme indirgersek insanın izlediği gelişimi iki aşamada özetleyebiliriz: 1. İnsanın yalnızca tüketici olduğu dönem, 2. Hem tüketici hem üretici olduğu dönem. Bu ikinci aşamayı da kendi içinde üçe ayırabiliriz: (a) Tüketiciliğin ağır bastığı tarımsal devrim sonrası, (b) Üreticiliğin ağır bastığı sanayi devrimi sonrası, (c) Tüketiciliğin ağır bastığı bilgi teknolojisi dönemi. Bir sonraki aşamanın yine yalnızca tüketicilik aşaması olup olmayacağını bilmiyoruz. Bu, henüz bilimkurgunun konusunu oluşturuyor. İnsanın bir sonraki aşamada yalnızca tüketici olmaya dönüp dönmeyeceği büyük ölçüde çevreyle olan ilişkilerimize ve iklimlerin gelişimine bağlı olarak ortaya çıkacak.

Tüketiciliğin yeniden ön plana çıkmaya başlaması
Batı dünyasında kapitalizmin geldiği aşamada insanlar artık üretici olmaktan daha çok tüketici olmaya özeniyorlar. Bu, yalnızca tüketici olmak anlamına gelmiyor henüz. Ama tüketimin, üretime karşı ağırlık kazanması anlamına geliyor. Üretim, yaşamın kaybı, tüketim ise kazancı gibi görülüyor. Tüketiciliğin ağır basmaya başladığı günümüz küresel dünyasında bu nedenle hizmet sektörü önem kazanıyor. Aslında bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü günümüz anlayışında toplumsal gelişmenin tarım – sanayi - hizmetler çizgisini izlemesi bekleniyor. Hizmet kesiminin ağırlıklı olduğu bir dünyada ise tüketim öne geçiyor. Bütün gelişmiş ülkelerde buna benzer bir yol izlendi. Gelişmiş ülkeler artık hizmet kesiminin ve dolayısıyla tüketimin ağırlıklı olduğu bir aşamaya ulaşmış durumdalar. Buna karşılık Türkiye gibi gelişme yolundaki ülkeler tarımdan sanayiye geçmeye çabalarken hizmet sektörünün önceliği aldığı bir konumda buldular kendilerini. Bu, tarımdan sanayiye değil doğrudan hizmet üretimine geçiş sonucu tüketimin ağırlık kazandığı bir durumu ifade ediyor.

Gelişmiş dünyada tüketimin GSYH’ya oranı yüzde 60 ile 70 arasında değişiyor. Gelişme yolundaki ekonomilerde “gösteriş tüketiminin” yaygınlığı aşağı yukarı aynı orana ulaşılmasına neden oluyor.

Piyasa mekanizması
Piyasa ilginç bir mekanizmadır. Eğer bir ülkede siyasal istikrar varsa piyasa, ufak tefek aksamalar olsa da, kendiliğinden çalışır. Yani bütün çarklar birbiriyle uyumlu olarak doğru yönde döner. Eğer siyasal istikrarsızlık söz konusuysa ya da siyasal istikrarsızlık bir istikrar halini almışsa piyasa sürekli bir sorgulama içine girer. O zaman çarklar tersine dönmeye başlar ve yeniden doğru yönde dönmeye başlaması artık dışarıdan müdahaleyi gerektirir.

Diyelim ki bir ülkede ekonominin kötüye gittiğine ilişkin beklentiler artmaya başladı. İlk tepki tüketimin kısılması ve tasarrufların artırılmasıdır. İnsanlar bugünden tasarruf ederek göremedikleri geleceği bir ölçüde kurtarmaya çabalarlar. Tüketim, tüketim talebini yapan açısından harcama buna karşılık mal ya da hizmeti satan açısından gelirdir. Dolayısıyla tüketimin kısılması birdenbire gelirlerin de azalması sonucunu getirir. Mal satışı ve dolayısıyla geliri düşen satıcılar iki yönlü bir eyleme girerler. Bir yandan perakende olarak sattıkları malın toptancıdan talebini düşürürlerken bir yandan da maliyetlerini kısmaya başlarlar. Maliyet kısmanın çeşitli yolları arasında işçi çıkarmaktan elektriği tasarruflu kullanmaya kadar birçok eylem vardır. Bu eylemler de işten çıkarılanlar ve örneğin elektrik idaresi açısından gelir kaybı getirir. Perakendecinin mal talebini düşürmesi üreticinin üretimini düşürmesine ve maliyetlerini kısmaya çalışmasına yol açar. Bu aşamada da işten çıkarmalar, ücret düşürmeler ve başka tasarruf eylemleri ve dolayısıyla yeni gelir kayıpları devreye girer.

Tüketimin azalması ekonomiyi durdurur
Gelirini kaybeden kişilerin harcama yapması mümkün değildir. Tüketim kısılır, harcama azalır, gelirler düşer, üretim azalır, yatırım yapılamaz, işsizlik artar ve tüketim daha da kısılır ve böylece bütün bu eylemler birbirini daha da olumsuz olarak etkilemeye devam eder gider.

Piyasanın çarklarının tersine işlemesi basitçe böyle olur. Bu aşamada genellikle ciddi bir yanlış daha yapılır ve kamu kesimi eliyle daha fazla kısıntıya gidilir. Bu eylem daha büyük gelir kayıplarına yol açar ve resesyona girmiş olan ekonomi hızla depresyona sürüklenir. Depresyonun sonuçları daha da kötüdür. Şirketler batmaya, işten çıkarmalar kitlesel boyutlara dönmeye başlar. O zaman tüketim iyice kısılır.

Küresel sistem bu çelişkiyi yaşıyor. İstikrarsızlık insanları gelecek konusunda kaygılandırdığı için daha fazla tasarruf yapmaya itiyor. Üstelik bu tasarrufların bir bölümü ekonomi dışına çıkıyor.

Piyasanın çarklarını doğru yönde çevirebilmek için tüketimin özendirilmesi gerekiyor. Bunun en kestirme yolu satış vergisi oranlarını düşürmek. Bu yolla ekonominin en önemli kalemi olan tüketimi yeniden canlandırmak mümkün olabilir. Tüketim artmadan ne gelirleri ne üretimi ne de yatırımı artırmanın olanağı yok.

Türkiye’de tüketim
Bir ekonominin bir dönemde (üç ay ya da bir yıl olarak alınıyor) yarattığı üretim veya katma değerler toplamı ya da yaptığı harcamaların toplamı demek olan gayrısafi yurtiçi hasıla (GSYH)  harcamalar yoluyla şu denklemle hesaplanıyor

Y = C + I + G + (X-M)

Bunu herkesin anlayacağı şekilde yazalım:

GSYH = Özel nihai tüketim harcamaları + Özel yatırım harcamaları + Kamu cari harcamaları ve yatırım harcamaları + (ihracat – ithalat) 

Elimizdeki en son veri olan 2012 yılının üçüncü çeyreğindeki verileri kullanarak bu denklemde yer alan kalemleri yüzde oranlar olarak yazalım:

GSYH = 67 + 18,5 + 18 -3,5 = 100

Demek ki Türkiye her yıl yarattığı 100 TL’lik GSYH’sının 67 TL’sini tüketime, 18,5 TL’sini özel kesim yatırımlarına, 18 TL’sini kamu kesimi tüketim ve yatırımlarına, 3,5 TL’sini net ihracata (yani ithalata) harcıyor.

Aşağıdaki grafik çeyrek dönemler itibariyle 2005 ile 2012’nin 3.çeyreği arasında tüketim oranı (özel nihai tüketim harcamaları / GSYH) ile büyüme oranı arasındaki ilişkiyi gösteriyor.


Grafiğe gecikmelerin etkisini gidererek bakabilirsek aradaki paralelliği görmemiz mümkün olacaktır.

(Bu yazı daha önce gazetelerde çıkmış olan konuyla ilgili bazı yazılarımın derlenmesi, genişletilmesi ve güncellenmesiyle hazırlanmıştır.)

Not: (27.12.2012'de eklendi.) Burada tüketime yaptığım övgü kuşkusuz çevreyi tahribe, kaynakları tüketmeye yönelik vahşi tüketim güdüsünü övmeyi amaçlamıyor. Hızlı nüfus artışının ve zenginleşmenin getirdiği gereksiz, kaynakları ve çevreyi tahrip edici tüketim övgüye layık değildir. Bu hatırlatmayı okurlar yaptı, ben de yazının amacı dışında yorumlanmasının önüne geçmek için bu eklemeyi yapmayı uygun buldum. 

24 Aralık 2012 Pazartesi

2013 Tahminleri


2012 yılının genel değerlendirmesi
2012 yılına girerken “bu yıl kriz yılı o nedenle tahmin yapmayacağım” demiştim. Aslında her yıl tahmin yapıyorum ve geçen yıl da yapmıştım. Ama kullandığım model bana 2012 yılında bir kriz ortamının oluşacağını işaret ettiği için elde ettiğim sonuçları paylaşmamıştım. Şimdi çıkıp da şunları tutturdum bunları tutturmadım diyecek halim yok. Madem tahminlerimi kamuoyuyla paylaşmadım hangilerinin tutup hangilerinin tutmadığı da bana kalsın.

Buna karşılık kamuoyuyla paylaştığım 2012 kriz yılı olacak tahminimin tutup tutmadığı konusunda bir şeyler söylemem gerekiyor. 2012 yılının kriz yılı olacağını söylerken asıl olarak Avrupa ve yükselen piyasa ekonomilerini kastederek söylemiştim. Avrupa gerçekten de krize girdi ama yükselen piyasa ekonomileri benim tahmin ettiğim spillover etkisinden (yani dışarıdaki olayların içeriye yansıması) kurtulmayı başardı. Oysa ben Avrupa için öngördüğüm krizin özellikle Avrupa’ya ihracat yapan yükselen piyasa ekonomileri başta olmak üzere gelişmekte olan dünyayı daha fazla etkileyeceğini ve onları da anaforun içine çekeceğini düşünüyordum.

2012 yılında küresel sistemin beş büyük parçası ve Türkiye şöyle bir görünüm sergiledi:


ABD
Avrupa
Çin
Japonya
Gelişen ekonomiler
Türkiye
Büyüme
+
-
+
-
+
-
Enflasyon
+
+
+
+ (!)
+
+
İşsizlik
+
-
+
+
+
+/-
Bütçe Dengesi
-
-
+
-
+
+/-
Cari denge
-/ +
+/-
+
+/-
-
-/+
Kamu borcu
-
-
+
-
+
+
Genel görünüm
+ (?)
-
+
- (?)
+
+/-
Notlar:
- / +  İyileşmenin ya yeterli olmadığını ya da tekrar bozulmaya başladığını gösteriyor.
+ / -  İyiden kötüye gidişin olduğunu gösteriyor.
(!) Japonya’da enflasyonun sıfır dolayında olmasının iyi bir şey olup olmadığının tartışmalı olduğunu gösteriyor.
(?) ABD’de mali uçurumun pozitif görünümü bozabileceğini, Japonya’da yeni hükümetin negatif görünümü düzeltme yönünde yeni girişimlerde bulunabileceği olasılıklarını gösteriyor.

Tabloya göre 2012 yılının tartışmasız yıldızı yine Çin. Gelişen ekonomiler, bütün olarak ele alındığında Çin’i izliyorlar. Avrupa, bu beş büyük ekonomi arasında en zayıf görünüme sahip olan ekonomiyi oluşturuyor. Onu Japonya izliyor. Japonya’da örneğin enflasyonun sıfır dolayında olması ve bunun uzun yıllardır devam etmesi artı değer mi yoksa eksi değer mi taşımalıdır? Çünkü bu durum uzun yıllar Japonya’daki resesyonun temel nedenlerinden birisi halini aldı. Ben artı olarak işaretlerken oldukça tereddüt ettim. O nedenle de yanına ünlem işareti koydum.   

Türkiye’yi, aslında gelişen ekonomiler içinde yer alan bir ekonomi olmasına karşılık, karşılaştırma amaçlı olarak ayrıca gösterdim. Türkiye, 2012 yılını en karışık görünüm içinde geçiren ekonomilerden birisi. +/- işaretinin bolluğu bunu gösteriyor. Örneğin işsizlik, başlangıca göre düşüş göstermekle birlikte sonlara doğru yeniden artış içine girdi. Bütçe dengesi, başlangıçta daha büyük açıklar öngörülürken daha düşük bir açığa doğru gidiyor. Buna karşılık geçen yılki açığın üzerinde olacak. Cari açık, hızlı bir gerileme içinde bulunuyor. Buna karşılık oran olarak hala dünyanın en büyük cari açıklarından birisi.

2013 yılı tahminleri
2013 yılında yukarıda sunduğum tabloda ABD, Avrupa ve Japonya açısından çok fazla değişiklik olmayacağını tahmin ediyorum. ABD’nin mali uçurum sorununu çözememesi, siyasal çekişmeye takılıp kalması halinde toparlanma sürecinde kayıplar yaşayabileceğini de göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. Eğer böyle bir olumsuz gelişme olursa bu hem ABD ekonomisi hem de küresel ekonomi açısından daha ileri bozulmalara neden olabilir. Avrupa’nın durumu daha da karışık görünüyor. Her ne kadar Yunanistan sorunu çözülme yoluna girdi gibi bir görünüm ortaya çıkmış olsa da İtalya, İspanya, Portekiz ve hatta Fransa’nın durumu kritik düzeyde durmaya devam ediyor. Avrupa’nın borç sorununu aşması çok zaman alacak. Japonya’da yeni hükümet, genişletici bir maliye politikası uygulamaya hazırlanıyor. Ne var ki geçmişte sürekli olarak bu politika uygulandı ve yüzde 10’lara varan bütçe açıklarına karşın sonuç alınamadı. Japonya tam anlamıyla bir umutsuz vaka görünümü sunuyor. 2013 yılında toparlanmaya geçmesi mucize olur. 

2013 yılında asıl tehlike 2012 yılını Avrupa’daki krize karşın rahat geçiren gelişen ekonomilerin krizden etkilenerek düşüşe geçmeleri olasılığıdır. Ben bu tehlikenin 2012’nin son çeyreğinde ortaya çıkacağını öngörmüştüm ama öngörüm doğru çıkmadı. Tehlikenin 2013 yılı için de aynen geçerli olduğunu düşünüyorum.

2013 tahminlerimi aşağıda OVP, IMF ve OECD tahminleriyle karşılaştırmalı olarak sunuyorum (ME benim tahminlerim.) Aslında her zaman aralıklı tahmin yaparım ama herkesin beklentisi nokta tahmin olduğu için geçmişte yaptığım aralık tahminlerinin orta noktasını tahmin olarak veriyordum. Bu yıl, belirsizliğin yüksekliği nedeniyle, aralıklı tahminlerimi aynen veriyorum.

2013 Tahminleri
OVP
IMF
OECD
ME
Büyüme
4,0
3,5
4,1
2,5 - 3
Enflasyon
5,3
5,7
6,9
5 - 5,5
Bütçe açığı (%)
2,2
1,9
1,9 – 2,2
Cari açık (%)
7,1
7,1
7,3
6 – 6,5
İşsizlik
8,9
9,4
9,3
9 - 10
2013 yılı tahminlerimin dayandığı temel varsayımlar:
(1)Küresel ekonomiyi ya da Türkiye’yi derinden etkileyecek savaş hali, doğal afetler gibi olağanüstü bir olay yaşanmayacak
(2)Emtia fiyatlarında 2012 yılı ortalamalarından büyük sapmalar olmayacak.
(3)Dolar kuru (yıl ortalaması): 1,80.
(4)Ham petrol fiyatı (yıl ortalaması): 110 USD/Varil.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...