28 Şubat 2013 Perşembe

Meslek Seçimi


Üniversitede ekonomi, işletme, uluslararası finans, kamu yönetimi, hukuk, çalışma ekonomisi, maliye gibi bölümlerde okuyan öğrenciler meslek seçimini nasıl yapmaları gerektiğini soruyorlar. 

İlk aşamada akademik kariyer mi yoksa mesleki kariyer mi seçeceğiniz konusunu çözümlemeniz gerekiyor. En temel ayrım bu seçimdir. Çünkü akademik kariyer (üniversitede kalıp öğretim üyesi olmak) ile mesleki kariyer (mesleğinizle ilgili bir işe girip orada yükselmek) farklı çalışma ve hazırlıkları gerektiriyor. Eğer akademik kariyer seçmişseniz o zaman seçtiğiniz alanda uzmanlaşmanız gerekiyor. Eğer mesleki kariyer seçmişseniz kendi alanınız dışında bazı konuları da çalışmanız gerekiyor.

Bunu birer örnekle açıklayayım. Diyelim ki ekonomi bölümünde okuyorsunuz ve kendinizi akademik kariyere hazırlamaya karar verdiniz. Bu durumda ekonomi bilginizi derinleştirmeniz ve yüksek lisans ve doktora yapmanız gerekiyor. Akademik kariyere girmeye karar verdiğiniz andan başlayarak ekonomi alanında ve özellikle de ekonominin içinde uzmanlaşmaya karar verdiğiniz alanda bol kitap ve makale okumanız, çevrenizdeki olayları iktisatçı gözlüğüyle değerlendirmeye başlamanız bu değerlendirmeleri not alıp tekrar tekrar yorumlamanız şart. Bana göre ekonomi bilgisinin yanına kamu maliyesi, muhasebe bilgilerini de eklemeniz şarttır. Çünkü bu ikisi ekonomide birçok olayın çözümü için tamamlayıcı bilgi sunan konulardır. Eğer matematik bilginiz yeterli değilse mutlaka yeterli hale getirmeniz gerekecek. Çünkü günümüzde ekonomi matematikle iç içe durumdadır.  

Diyelim ki mesleki kariyer yapmaya karar verdiniz. Bu durumda önünüzde öncelikle iki seçenek olacaktır: Kamu kesiminde mesleki kariyer yapmak ya da özel kesimde mesleki kariyer yapmak. Farklı gibi görünse de ikisi de aşağı yukarı aynı hazırlıkları gerektiriyor. Bu kararı aldığınızda, okuduğunuz bölümde okutulan konular dışındaki konulara çalışmaya başlamalısınız. Örneğin işletme bölümünde okuyorsanız işletme ve muhasebe bilginizin okulda öğrendikleriniz dolayısıyla yeterli olacağını varsayarak, ekonomi, maliye ve hukuk bilginizi derinleştirmek için çalışmalara başlamanızı öneririm. Çünkü bu tür mesleklere sınavla giriliyor ve bu tür sınavlarda ekonomi, işletme, muhasebe, hukuk, maliye temel sınav konuları arasında yer alıyor. Ayrıca bazı kurumlar bazı sınavları için bu listeye matematik, istatistik gibi konuları da ekleyebiliyorlar.

Unutmamak gereken bir şey var: Üniversite, lise gibi değildir. Üniversite eğitimi bir çerçeve verir. O çerçeveden yararlanarak alınacak eğitimi ise siz belirlersiniz. Ne kadar öğrenmek isterseniz o kadar öğrenirsiniz. Her üniversite mezunu okuduklarını analiz edecek ve sonuçlar çıkaracak aşamaya gelmiş olmaz. Örneğin ekonomi bölümünü bitiren herkes ekonomideki olayları anlayacak ve analiz edecek bilgi ya da derinliğe sahip olamaz. Buna ulaşabilmenin yolu üniversitede verilen çerçeveyi kendi başınıza genişletebilmenize bağlıdır.

Benim okuduğum dönemde Mülkiye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) bu çerçeveyi en iyi biçimde veren okuldu. Mülkiye’ye girenler bölüm ayrımı olmaksızın ilk iki yılı ortak okurlardı. Bu iki yılda ekonomi, siyaset bilimi, siyasal tarih, siyasal düşünceler tarihi, sosyoloji, anayasa hukuku, idare hukuku, borçlar hukuku, eşya hukuku, miras hukuku, muhasebe, maliye, istatistik, işletme yönetimi dersleri ortak olarak okunuyordu. Üçüncü sınıfa geçildiğinde öğrenci, iktisat ve maliye, işletmecilik, uluslararası ilişkiler ve kamu yönetimi bölümlerinden birisini seçip oraya gidiyordu. Ne yazık ki bu sistem tüm üniversitelere yaygılaştırılacak yerde Mülkiye’den de kaldırıldı ve uzmanlaşma ağırlık kazandı. Uzmanlaşmaya göre biçimlendirilmiş bir eğitim sisteminde iş büyük ölçüde size kalıyor ve uzmanlık alanınız dışında kalan konuları kendi kendinize çalışmanız gerekiyor.

Mülkiye’de okuduğum yıllarda yaz tatillerinde benzer okullarda (İstanbul İktisat Fakültesi, ODTÜ ekonomi bölümü, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi) okutulan ekonomi, işletme, maliye, muhasebe kitaplarını alıp okudum. Özellikle o dönemde İstanbul İktisat Fakültesi’nde okutulan derslerden kitabını okumadığım ders kalmamıştı. “Sonuçta ikisi de ekonomi kitabı ne fark var?” diye düşünebilirsiniz. Çok fark var. Her şeyden önce bazen anlatım nedeniyle birinde anlayamadığınız konuyu ötekinden daha iyi anlayabiliyorsunuz. Bazen birisindeki anlatım ötekine göre çok daha ayrıntılı ve açıklayıcı olabiliyor. Üçüncü sınıfa geçtiğimde kafamda akademik kariyer yapma düşüncesi ağırlık kazanmaya başlamıştı. Ekonomide derinleşmeye karar verdim. Merak ettiğim konularda makaleler okumaya başladım. Bir yandan da notlar alıyor, kafama takılan konuları araştırıyordum. O zaman böyle bilgisayar, internet, wikipedia filan olmadığı gibi yabancı kitaplara erişmek de sınırlıydı. Herşeyi kütüphanelerde arayıp bulmak durumundaydık. Daha doğrusu kütüphanede ne varsa onunla yetinmek zorundaydık. Akademik kariyer yapmayı düşünmekle birlikte kafamın bir köşesinde Maliye Bakanlığı’nda mesleki kariyer yapma düşüncesi de duruyordu. İkisini de kapsayacak bir çalışma içine girdim. Biraz yorucu olacaktı belki ama seçeneklerim çoğalacaktı. O nedenle seçimlik ders olarak matematiğin yanında işletme, muhasebe ve vergi hukuku dersleri aldım. İlk kendime yazıları Mülkiye’de son sınıfta okurken yazmaya başladım. Ekonomi konuları başta olmak üzere güncel konuları teorik çerçeveye yerleştirmeye çalıştığım yazı denemeleriydi. İleride bu çabamın yararını çok gördüm.

İnsanın yaşamını önceden planlaması çok doğru bir şey olsa da yaşam her zaman planladığınız ya da düşündüğünüz gibi gelişmiyor. Mezun olduktan sonra girdiğim yurtdışı doktora sınavını kazandım. Ne çare ki burs o kadar düşüktü ki o parayla 5 yıl Londra’da doktora yapmak çok zordu. O sırada girdiğim Maliye Müfettiş Yardımcılığı sınavını kazandım. Hem çok prestijli bir meslekti hem de ücreti o zamanlar oldukça iyiydi. Maliye müfettişi olmaya ve bir yandan da doktora yapmaya karar verdim. Tabii hem turnesi olan bir görevde çalışmak hem de doktora yapmak o kadar kolay bir iş değil. Buna karşılık kafamdaki akademik kariyer düşüncesi hep yerinde durduğu için bu kararlılığı sürdürüp doktoramı tamamladım. Böylece hem mesleki kariyer hem de kısmen akademik kariyer yapmış oluyordum.

Bu deneyimden giderek diyebilirim ki akademik kariyer ile mesleki kariyer arasında bir karar verirken çok katı bir ayrım yapmayın. Birbirine geçişe imkân tanıyan kapıyı aralık bırakın. Bakarsınız ileride işler planladığınız gibi gitmez, o zaman bir geçiş yapabilirsiniz. Bu geçiş kapıları için uzmanlaşmaya çalıştığınız ana alanın dışındaki konuları da çalışmanız gerekir.  

Çevremizde üniversite bitirdiği halde aradığını bulamamış çok insan var. İleri sürülebilecek en kolay gerekçe “torpil bulamadığım için böyle oldu” gerekçesidir. Gerçekten de bir takım yerlerde kayırma müessesi işlese de oralara bileğinin gücüyle giren pek çok kişi de var. O zaman hedef torpili olmayan o kişilerin arasına girmek olmalıdır.      

Üniversite yıllarında mutlaka yapılması gereken bir başka şey de yabancı dili geliştirmektir. Eğer İngilizceden başka bir dili biliyorsanız İngilizceyi de öğrenmeye çalışın. İngilizce bilmeyen bir kişinin akademik kariyerde ve özel kesimde üst basamaklara tırmanmasına pek olasılık yok. Kamu kesiminde ise bu olasılık giderek azalıyor.

Özetle söylemem gereken şey şu: Üniversite bir dinlenme yeri değildir. Lisede çok çalışmış, üniversiteye girmek için çok çaba göstermiş olabilirsiniz. Ne yazık ki asıl çaba üniversiteye girdikten sonra gösterilmek zorundadır. Hatta daha fazlası üniversiteden sonra akademik ya da mesleki kariyere başlayınca ortaya konulmak zorundadır.  

Akademik kariyer için ayrıntılı şeyler söylemem kolay değil. Herkes kendi seçtiği, okuduğu ve ilgi duyduğu dala göre kendisini yönlendirebilir. Mesleki kariyer konusunda ise bazı seçeneklere değinebilirim. Burada anahtar sevdiğiniz, ilgi duyduğunuz alana yönelmektir. Çünkü insan ancak sevdiği, ilgi duyduğu alanda başarılı olabilir. Eğer kamu kesiminde çalışmayı seçtiyseniz o zaman önünüzde Hazine, Maliye, TCMB, SPK, BDDK, SGK, TÜİK gibi birçok kurum var demektir. Bunlar arasında ayrım yaparken bir yandan da nasıl bir meslek edineceğinize karar vermek önemlidir. Bazı meslekler insana sadece o kurumda hizmet ettiği sürece değil ileride kendi başına çalışmak için de olanak verirler. Örneğin Maliye Bakanlığı’nda vergi ile ilgili bir işe girerseniz (vergi müfettişliği, gelir uzmanlığı gibi) ileride Maliye’den ayrılıp serbest muhasebeci mali müşavir olup kendi başınıza çalışma olanağı elde edebilirsiniz. Ya da benzeri bir uzmanlığı değerlendirip özel şirketlerde çalışma fırsatı bulabilirsiniz. Yaşamın erken yıllarında bunlar anlamsız gibi gelse de her yerde geçerli bir meslek edinmek çıkış kapılarını çoğaltan bir seçenek oluşturur.  

Özel kesimde çalışmayı seçtiyseniz önünüzde bankalar, sigorta şirketleri, reel kesim şirketleri gibi geniş bir yelpaze var demektir. Eskiden bankalarda müfettişlerin yükselme yolu daha açıktı şimdilerde yükselme koşulları bankaya uzman yardımcısı olarak girenlerle eşitlendi. Bütün mesele nereye girerseniz girin orada sizinle birlikte olan kişiler arasından sivrilebilmektir. Bunun da yolu herkesin öğrendiğinden fazlasını öğrenmektir.

Son bir sır vereyim. Eğer akademik kariyeri seçtiyseniz kendi alanınızla ilgili uygulamaları mutlaka öğrenmeye çalışın. Sizi öteki hocalardan farklı kılacak şey teorik bilgi fazlalığından çok uygulama bilgisidir. Örneğin para politikasını anlatıyorsanız örnek olarak Fed’in uygulamalarını değil TCMB’nin uygulamalarını ele alıp değerlendirecek donanıma sahip olmaya çalışın. Eğer mesleki kariyeri seçtiyseniz teori çalışmaya devam edin. Örneğin eğer SPK’da uzman olduysanız size verilen mevzuat vb bilgileri yanında kendi kendinize ekonomi, hukuk çalışmaya devam edin. Sizinle birlikte orada çalışanlardan sizi farklı kılacak en belirgin şey teorik bilgi fazlasıdır.

Buraya kadar anlattıklarıma daha sayfalar eklemek mümkün. Bu konuda kitap bile yazılabilir. Ama işin gelip dayanacağı yer bilinçli çalışmak ve iyi hazırlanmaktır. İşe girerken ve işte çalışırken başarı için birçok şey sıralanabilir ama bir tanesi çok önemlidir: Sevdiğiniz işi yapın, ya da yaptığınız işi sevmeye çalışın. Bir işi sevmeden yapan kişinin başarılı olma şansı yok denecek kadar düşüktür. O nedenle gireceğiniz işi sevdiğiniz işlerden seçin. 

23 Şubat 2013 Cumartesi

Kur Savaşları


Ekonomide bebek sanayiler tezi diye bir tez var. Bu teze göre bir ülkede yeni kurulmuş bir sanayi dalı uluslararası rekabete açılmadan önce bir süre gümrük vergileriyle veya kotalarla ya da başka yollarla korunmalıdır. Aksi takdirde henüz gelişemeden uluslararası rekabete açılırsa ayakta kalamaz, yıkılır. Bu tıpkı bir erkek aslan yavrusunun başlangıçta annesinin yakın koruması altında kalması gibidir. Büyüyüp, geliştikten ve başkalarıyla rekabet edebilecek aşamaya geldikten sonra sürüden ayrılır ve kendi sürüsünü oluşturmaya çalışır. .

Ekonomide bir de İngilizcesi beggar thy neighbour olan bir uygulama var. Türkçeye “komşudan dilenme” olarak çevrilebilir. Bu politikanın özü korumacılık uygulamalarına dayalıdır. Ödemeler dengesi sıkıntısı çeken, ya da başka bir ekonomik dengesizlikle karşılaşmış olan bir ülke bu dengeleri, başka ülkelerin ödemeler dengesini ya da başka ekonomik dengelerini bozacak bir takım düzenlemelerle düzeltmeye çalışıyorsa buna komşunan dilenme politikası adı veriliyor. Örneğin yüksek ithalatı nedeniyle cari açık veren bir ülke, ithalatını düşürmek için kota, tarife, ya da kur düzenlemelerine girişiyor ve bunların sonucunda ödemeler dengesini başka ülkelerin dengelerini bozacak şekilde düzeltmeye çalışıyorsa uyguladığı bu politikaların tümü bu adla anlıyor.

Bebek sanayiler yaklaşımı ithal ikamesi modelinin bir parçasıdır. Bir malı ithal edecek yerde ülke içinde imal etmek için o malın ithalatını kısıtlayıcı önlemler uygulamak biçiminde kendisini gösterir. Eğer ekonomide bir veya birkaç mal için böyle bir uygulama söz konusuysa gümrük vergileri ya da kota uygulamaları bu amaca hizmet eder. Eğer ekonominin tümü için böyle bir uygulama söz konusuysa o zaman bunlara ek olarak kur düzenlemeleri gündeme gelir. Bu düzenlemeleri geçmişte Türkiye’nin de aralarında olduğu pek çok ülke uygulamıştır. Günümüzde bu uygulamayı en yaygın yürütenlerin başında Çin ve Hindistan geliyor. Her ikisi de paralarını dolara karşı çok düşük değerde tutuyor ve bu yolla ithalatlarını kısıtlarken ihracatlarını artırıyorlar. Başlangıçta sanayilerini yeni kurduklarında bu politikaları hoş görülüyordu. Ne var ki bugün artık ikisinde de bebek sanayiler gelişti, hatta bazıları birer dünya devi haline geldi. O nedenle bu iki ülkenin uygulamayı ısrarla sürdürdüğü düşük kur politikasına tepkiler giderek artıyor.  

Japonya, komşudan dilenme politikasını son dönemde uygulamaya koyan en önemli örnek. Son 20 yılda yaşanan birçok gelişme Japon ekonomisini geriye düşürdü. Para basmayı denedi olmadı, gevşek maliye ve para politikası denedi olmadı. Sonuçta kamu borcunun GSYH’nın % 250’sine, bütçe açıklarının GSYH’nın % 10’una gelip dayandığı bir aşamaya gelmesine karşın ekonomisini canlandırmayı başaramadı. Buna karşın Japonya cari fazla vermeye devam ediyor. Son birkaç yılda Japon Yen’i bütün para birimlerine karşı değer kazandı. Japonya’da yeni hükümet işbaşına gelince ilk işi Yenin eski haline gelmesi için önlemler almak oldu.  Bu durumda Japonya’da ihracat ucuzlarken ithalat pahalı hale geliyor. Ticaret ortaklarının aleyhine bir düzeltme sağlamaya çalıştığı için Japonya’nın bu uygulaması tipik bir komşudan dilenme politikası olarak kabul ediliyor.  

Japonya’nın Yen’in değerini düşürmeye yönelik olarak izlediği politika kur savaşları diye adlandırılan durumu ortaya çıkardı. Aslında kur savaşları öteden beri vardı. Yukarıda verdiğim örnekte Çin ve Hindistan’ın bebek sanayi sorununu aştıktan sonra da kurlarını düşük tutmaları kur savaşlarının süregelen örneğiydi. ABD, yıllardır Çin’i bu konuda uyarıyor ve Çin, ABD’yi zaman zaman kuru düzelteceğini söyleyerek zaman zaman da Dolar rezervlerini Euro’ya veya altına çevireceğini ya da ABD Hazine tahvillerini satacağı yolunda yarı tehdit içeren açıklamalar yaparak ABD’nin baskılarını püskürtmeyi başarıyordu. Ne var ki bu kez Japonya’nın kuru kullanarak ekonomisini öteki ülkelerin dengelerini bozma pahasına düzeltmeye girişmesi, kur savaşlarının çapını artık katlanılabilir olma sınırının ötesine taşımış gibi görünüyor. Bu girişime en açık tepki Fransa’dan geldi.   

Şimdilerde en büyük korku Avrupa’nın kur savaşlarına girip girmeyeceği. Fransa, Euro’nun son dönemde kazandığı yüksek değerden oldukça rahatsız görünüyor. Buna karşılık Almanya Euro’nun Dolar karşısındaki değerinin 1,30 ile 1,40 arasında salınmasından rahatsız olmadığını söylüyor. Son zamanlarda ekonomi konularında Avrupa’da sıklıkla rastlanan bir başka uzlaşmazlık noktasındayız.  

Kapitalizmin en önemli kabullerinden birisi uluslararası ticaretin artmasının genel ekonomik refahı artıracağı kabulüdür. O nedenle kapitalist ekonomik yaklaşımlar uluslararası ticaretin savunucusudur. Genel olarak korumacılık önlemleri adı altında toplanabilecek olan bütün bu yaklaşımlar bu kabulün işlemesini engelleyici yaklaşımlar olarak sınıflandırılıyor. Korumacılık önlemlerinin doruk noktasına çıktığı dönemler ikinci dünya savaşı dönemi ve sonrasıdır. O nedenle Bretton Woods’da geliştirilen yaklaşımla ödemeler dengesi sorunuyla karşılaşan ülkelerin korumacılığa girişmek yerine IMF’den destek almaları öngörülmüştür. Savaş sonrasında gelişme yolundaki ekonomilerin, bebek sanayilerini ithal ikamesi uygulamasıyla korumalarının bozucu etkilerini hafifletmek için Dünya Bankası kredileri devreye sokulmuştur.

Bugün geldiğimiz aşamada yani küreselleşmiş bir sermaye akımları sistemi altında çıkabilecek bir kur savaşının nasıl çözümlenebileceğine ilişkin bir altyapı henüz bulunmuyor. Sistem değişti ama kurumlar ve yaklaşımlar henüz değişmediği gibi sistem değişimine de ayak uyduramadı.

Ve Türkiye
Türkiye, tarihi boyunca kur savaşlarının içinde oldu. 1930’lardan 1980’lere kadar sabit kur rejimine dayalı bir ithal ikamesi modeli uyguladı. Bebek sanayilerini korumaya aldı. Gümrük vergileri, kotalar, ek vergiler (fonlar), ihracatta vergi iadesi ve diğer sübvansiyonların hemen hepsi uygulandı. Ama ne yazık ki o bebek sanayilerin çok azı dünya çapında oyuncu yetiştirebildi. Türkiye, bütün o korumacılık deneyimine karşın dünyaya kendi markalarını çıkaramadı. 1980’lerde model değişikliğine gidildi. Bu kez koruma duvarları yavaş yavaş kaldırılarak serbest kur rejimiyle birlikte ihracata dönük büyüme modeline geçildi. 1980’lerde model değişikliğine gidilirken korumacılık döviz kuruna dönük hale getirilerek biçimlendirildi. Türkiye, 1980’lerden 2000’lere kadar, TL’yi değersiz tutarak, ihracatı destekleyen, ithalatı kısıtlayan bir döviz kuru politikası izledi. Bu aşamada da dünya çapında markalar yaratılamadı. Bugün uygulanan model daha da farklı bir durumu yansıtıyor. TL’yi ne çok düşük değerli ne de aşırı değersiz tutmak hedeflenmiyor. Çünkü TL değersiz olursa belki ihracat artıyor ve ithalat düşüyor ama bu kez de GSYH ve diğer göstergeler düşük çıkıyor. TL aşırı değerli olursa tersi çıkıyor. Bu çerçevede Türkiye, TL’nin hafif değerli olduğu bir politika izliyor. Yani Türkiye, daha geri planda olsa da, kur savaşlarının içinde bulunuyor.    


20 Şubat 2013 Çarşamba

Bütçe Geometrisi


Bütçe Dengesi Geometrisi
Bütçe dengesi basit bir denklemle ifade edilir:
Bütçe Dengesi = Bütçe Gelirleri - Bütçe Harcamaları
Bütçe Gelirleri = Bütçe Harcamaları ise bütçe denktir.
Bütçe Gelirleri > Bütçe Harcamaları ise bütçe fazla veriyor,
Bütçe Gelirleri < Bütçe Harcamaları ise bütçe açık veriyor demektir.

Bu denklemi ve olasılıkları bir şekil üzerine taşıyalım.

Bütçe Dengesi doğrusu BD1 konumundayken, yani her iki eksene de 45 derecelik bir açı yaparken bütçe denk demektir. Şekildeki örnek gelir – harcama miktarına işaret eden 0gAh1 dörtgeni bir karedir. Bu karenin köşegenlerini birleştiren BD1 doğrusu üzerindeki her noktada (örneğin A noktasında) bütçe harcamaları, bütçe gelirlerine denk demektir. A noktasının BD1 üzerinde daha yukarı veya daha aşağı hareket etmesi hem harcamaların hem de gelirlerin aynı miktarda arttığını ya da azaldığını gösterir.

Bütçe Dengesi doğrusu BD2 konumuna geldiğinde (örneğin B denge noktasında) bütçe gelirleri bütçe harcamalarını, BD3 konumuna geldiğinde (örneğin C noktasında) bütçe harcamaları bütçe gelirlerini aşmış demektir. Bu durumda BD2 bütçe fazlasının, BD3 ise bütçe açığının oluştuğu doğrulardır. Denk bütçeyi 0g = 0h1 olarak tanımladığımıza göre denge BD2 üzerinde ve B noktasındayken h2h1 kadar bütçe fazlası; denge BD3 üzerinde ve C noktasındayken h1h3 kadar bütçe açığı verecek demektir.

Eğer bütçe dengesi BD3 üzerinde örneğin C noktasında oluşmuşsa yani h1h3 kadar bütçe açığı varsa o zaman h1h3 kadar yeni borçlanma yapılacak demektir.

Faiz Dışı Denge Geometrisi
Benzer bir gösterimi faiz dışı denge açısından da yapmamız mümkündür.
Faiz Dışı Denge = Bütçe Gelirleri – Faiz Dışı Harcamalar
Bütçe Gelirleri = Faiz Dışı Harcamalar ise faiz dışı denge sıfıra eşitti.
Bütçe Gelirleri > Faiz Dışı Harcamalar ise faiz dışı fazla söz konusudur.
Bütçe Gelirleri < Faiz Dışı Harcamalar ise faiz dışı açık var demektir. 

Şimdi de bu denklemi ve olasılıkları bir şekil üzerine taşıyalım.

Faiz Dışı Denge doğrusu FDD1 konumundayken, yani her iki eksene de 45 derecelik bir açı yaparken faiz dışı denge sıfır denk demektir. Şekildeki örnek bütçe geliri – faiz dışı harcama miktarına işaret eden 0gAh1 dörtgeni bir karedir. Bu karenin köşegenlerini birleştiren FDD1 doğrusu üzerindeki her noktada (örneğin A noktasında) bütçe gelirleri faiz dışı harcamalara denk demektir. A noktasının FDD1 üzerinde daha yukarı veya daha aşağı hareket etmesi hem faiz dışı harcamaların hem de bütçe gelirlerinin aynı miktarda arttığını ya da azaldığını gösterir.

Faiz Dışı Denge doğrusu FDD2 konumuna geldiğinde (örneğin B denge noktasında) bütçe gelirleri faiz dışı harcamaları, BD3 konumuna geldiğinde (örneğin C noktasında) faiz dışı harcamalar bütçe gelirlerini aşmış demektir. Bu durumda FDD2 faiz dışı fazlanın, FDD3 ise faiz dışı açığın oluştuğu doğrulardır.

Faiz dışı dengenin FDD1 doğrusu üzerinde C noktasında oluştuğunu düşünelim. Bu durumda Bütçe gelirleri (0g), faiz dışı harcamalardan (0h3), h1h3 kadar düşük kalmaktadır. Yani bütçe, faiz harcamaları bir yana daha faiz dışı harcamaları karşılayamaz durumdadır. 

Türkiye’de Bütçe ve Faiz Dışı Denge Geometrisi
Türkiye’de 2012 yılında merkezi bütçe gelirleri 331,7, bütçe harcamaları 360,5 ve buna göre bütçe açığı da 28,8 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Bu değerlere göre Türkiye’de bütçe dengesini aşağıdaki şekilde gösterelim.

Eğer gelirler harcamalara eşit olsaydı denge Bütçe Dengesi (BD) doğrusu üzerindeki A noktasında oluşacak ve bütçe denk olacaktı. Oysa gelirler harcamalardan az olduğu için denge C noktasında oluşmakta ve bütçe AC aralığı kadar açık vermektedir. Buna göre Hazine, bu açığı finanse edebilmek için eski borçları çevirmek için yapacağı borçlanmanın yanı sıra AC kadar (28,8 milyar TL) yeni borçlanma yapacak demektir.

2012 yılında 331,7 milyar TL bütçe geliri elde edilmesine karşılık 312,1 milyar TL faiz dışı harcama yapılmış ve sonuçta 19,6 milyar TL faiz dışı fazla elde edilmiştir.

Bu değerlere göre Türkiye’de faiz dışı dengeyi aşağıdaki şekilde gösterelim.

Eğer toplanan gelirlerin tamamı faiz dışı harcamalara gitseydi yani denge A noktasında oluşsaydı o zaman Hazine, faiz harcamaları için (ki 2012’de 48,4 milyar TL’dir) borçlanmak zorunda kalacaktı. Oysa dengenin B noktasında oluşmasıyla Hazine 2012 bütçesinde 19,6 milyar TL’lik faiz dışı fazla için borçlanmayarak aradaki fark olan (48,4 – 19,6 =) 28,8 milyar TL için yeni borçlanma yapacaktır (eski borçların yenilenmesi için yapılacak borçlanmalar konumuz dışındadır.) 

17 Şubat 2013 Pazar

Dünyada Net Hata ve Noksan


Net Hata ve Noksan Nedir?
Bir ülkenin dış dünya ile ekonomik ilişkilerini gösteren ödemeler dengesine ilişkin verilerin derlenmesinde ortaya çıkan hatalar ve eksikliklerin ödemeler dengesi tablosunda gösterildiği kaleme net hata ve noksan adı veriliyor. Çeşitli kayıt hataları veya eksiklikleri nedeniyle bu hesapların toplamı uygulamada sıfırdan büyük ya da küçük çıkar. Ödemeler dengesi, çifte taraflı kayıt yöntemine göre tutulan muhasebe sistemine dayalı bir bilanço olduğu için tanım gereği dengede olması gerekmektedir. O nedenle dengeyi sağlayabilmek için ortaya çıkan fark ters işaretli olarak “net hata ve noksan” adı altında yazılır ve böylece ödemeler dengesi dengeye gelmiş olur.

Ödemeler dengesi denklemi şöyle yazılabilir:

Ödemeler Dengesi = Cari İşlemler Dengesi + Sermaye Hesabı + Finans Hesabı + Rezerv Varlıklar = 0

Yukarıdaki denklemde sonuç sıfırdan büyük çıkmışsa ülkeye kaynağı bilinmeyen bir döviz girişi olmuş demektir. Bu durumda aradaki fark yukarıdaki denkleme net hata ve noksan adıyla eklenir ve denklem şu hali alır:

Ödemeler Dengesi Cari İşlemler Dengesi + Sermaye Hesabı + Finans Hesabı + Net Hata ve Noksan + Rezerv Varlıklar = 0

Net Hata ve Noksan Nereden Kaynaklanır?
Net hata ve noksan kalemi, ölçüm hataları ve tablodaki verilerin eksik veya fazla derlenmesinden kaynaklanır. Net hata ve noksan kaleminin oluşmasının nedenleri arasında şunları sayabiliriz: (1) Zaman uyumsuzlukları (İhraç edilmiş malın gidiş tarihiyle ihraç edilen mal karşılığında alınacak paranın gelişinin farklı dönemlerde olması gibi.) (2) Beyan yanlışlıkları veya hataları (Gümrük beyanlarındaki eksikler ya da yanlışlar gibi.) (3) Kayıt dışılıklar (Gelirlerin kayda girmemesi ya da finansmanın kayıt dışı olarak gerçekleştirilmesi gibi.) (4) Anketlerdeki ölçüm hataları (Turizm gelirlerinin belirlenmesinde uygulanan anketlerin gerçeği tam olarak yansıtamaması gibi.)

Ödemeler dengesi düzenlenirken veriler bankalar, özel kesim kuruluşları, TÜİK ve Merkez Bankası veri tabanlarından derlenir. Ayrıca kişilere veya kurumlara anketler uygulanır. Bu veri kaynaklarının hepsinden doğan hatalar ve eksik ölçmeler söz konusu olabilirse de asıl hata ve eksikliğin özel kesim kuruluşlarından ve kişilere uygulanan anketlerden kaynaklandığı bilinmektedir. Bunun en önemli nedenleri arasında özel kesim kuruluşlarının kayıt dışılığa daha yatkın olması ve kişi ve kuruluşlara uygulanan anketlerin gösterdiği ortalamaların çoğu kez bütünü doğru olarak temsil etmemesi gösterilmektedir.   

Dünyada Net Hata ve Noksan
Net hata ve noksan kalemi için standart bir miktar ya da orandan söz edilemez. Buna karşılık bu miktarın yüksekliği ve sürekli aynı yönde gelişiyor olması kayıtlar, ölçümler, hesaplar ve anketler hakkında kuşkuları artırır.

Aşağıdaki tabloda 2011 yılında çeşitli ülkelerin ödemeler dengesinde yer alan net hata ve noksan miktarlarını, bu ülkelerin GNI (Dünya Bankası’nın GSYH hesaplama yöntemi) miktarlarını ve net hata ve noksan kaleminin ulusal gelir içindeki payını sunuyorum (Tabloyu Dünya Bankası verilerini kullanarak derledim.)

Ülke
GNI (milyar USD)
Net Hata ve Noksan (milyar USD)
NHN/GNI (%)
ABD
15.000
80,6
0,54
Çin
7.318
-35,0
-0,48
Japonya
5.867
-25,4
-0,43
Almanya
3.600
11,0
0,31
Fransa
2.773
-27,7
-1,00
Brezilya
2.477
-1,3
-0,05
İngiltere
2.450
18,4
0,75
Rusya
1.858
-10,0
-0,54
Holanda
836
-7,8
-0,93
Türkiye
775
11,4
1,47
İsviçre
660
-14,3
-2,17
S.Arabistan
577
-48,5
-8,41
Belçika
514
2,1
0,41
Norveç
486
17,8
3,66
Arjantin
446
-4,5
-1,01
Yunanistan
290
-0,4
-0,14
Portekiz
237
1,2
0,51
Çek Cumhuriyeti
217
-0,6
-0,28
Macaristan
140
-2,3
-1,64

Tablodan görüleceği üzere 2011 yılı itibariyle en büyük oran Suudi Arabistan’a aittir. Onu Norveç ve İsviçre izliyorlar. Türkiye, net hata ve noksan kaleminin oransal büyüklüğü itibariyle buraya aldığımız örnek ülkeler arasında 5. sıradadır. Bununla birlikte Türkiye’de net hata ve noksan kaleminin 2011 yılında 11,4 milyar dolarla rekor kırdığını, bu miktarın 2012 yılında 4 milyar dolara (ve şimdi TÜİK’in turizm sektörü tahminlerine ilişkin yaptığı düzeltmeyle 1,8 milyar dolara) düştüğüne dikkat edilmelidir.

15 Şubat 2013 Cuma

2012 Yılında Değişen Cari Açık ve Finansmanı


Ödemeler dengesi şu alt denge ve hesapların bir araya gelmesiyle oluşur:
Ödemeler Dengesi = Genel Denge + Rezerv Varlıklar
Genel Denge = Cari Denge + Sermaye Hesabı + Finans Hesabı + Net Hata ve Noksan
Rezerv Varlıklar = Resmi Rezervler + Uluslararası Para Fonu Kredileri

TCMB’nın Açıkladığı Ödemeler Dengesi Verileri
Cari dengeyi oluşturan alt dengeler şöyle oluşmuş bulunuyor.
Mal Dengesi (Dışticaret Dengesi) = İhracat – İthalat = 163,3 – 228,9 = -65,6 (Türkiye’nin yurtdışına yaptığı mal satışları yoluyla elde ettiği döviz tutarından yurtdışından yaptığı mal alışları için ödediği döviz tutarını düşüyoruz ve mal ya da dışticaret dengesini buluyoruz.)
Hizmetler Dengesi = Hizmet Gelirleri – Hizmet Giderleri = 44,3 – 20,3 = 24,0 (Taşımacılık, turizm, inşaat, sigortacılık, finansal hizmetler ve diğer hizmetlerin gelir ve giderleri bu dengenin içine giriyor.)
Gelir Dengesi = Gelir – Gider = 5,0 – 11,7 = -6,7 (Doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları, ücret ödemeleri gibi kalemlerin gelir ve giderleri bu dengeye giriyor.)
Cari Transferler = 1,4 (yurtdışındaki Türk işçilerinin gelirleri gibi gelirlerle bunların karşıtı olan giderler bu kaleme giriyor.)

Sonuç olarak cari dengeyi şöyle hesaplıyoruz:
Cari Denge = Mal Dengesi + Hizmetler Dengesi + Gelir Dengesi + Cari transferler = -46,9
 
Sermaye hesabı; 43 milyon dolardan ibaret bir kalem.

Finans hesabını oluşturan alt dengelerin özet dökümü de şöyle:
Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımı = Yurtiçinde Doğrudan Yatırım – Yurtdışında Doğrudan Yatırım = 12,4 – 4,1 = 8,3 (Yani yabancı yatırımcıların Türkiye’de yaptıkları doğrudan yatırım için getirdikleri döviz tutarından bizim yatırımcıları yurtdışında yaptıkları yatırımlar için ülkeden çıkardıkları döviz tutarını düşüyor ve doğrudan yatırımlar konusunda ülkeye net döviz girişini hesaplıyoruz.)
Portföy Hesabı = Varlıklar – Yükümlülükler = 2,7 + 38,1 = 40,8 (portföy hesabının içine hisse senetleri ve borç senetleri giriyor. Yabancılara ait olup da bizim elimizde bulunanlar varlık, bizim çıkardıklarımızdan başkalarının elinde bulunanlar ise yükümlülük oluşturuyor.)
Diğer Yatırımlar = Varlıklar – Yükümlülükler =  (-1,2 + 19,9) = 18,7 (Bu dengede varlıklar başlığı altında bizim yabancı ülkelerden kredi alacaklarımız, mevduatımız ve diğer varlıklarımız, yükümlülükler arasında ise yabancıların bizden olan kredi alacakları ve bizim bankalarımızdaki mevduatları yer alıyor.)

Sonuç olarak finans hesabını şöyle hesaplıyoruz:
Finans Hesabı = Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımı + Portföy Hesabı + Diğer Yatırımlar = 8,3 + 40,8 + 18,7 = 67,8

Net hata ve noksan kalemi; 4 milyar dolar (kaynağı bilinmeyen ya da tam olarak hesaplara alınamayan döviz hareketleri. Artı ise ülkeye hesaplara alınandan daha fazla döviz girmiş, eksi, ise ülkeden hesaplara alınandan daha fazla döviz çıkmış demektir. 2012 sonundaki net hata ve noksan kaleminin işareti artı olduğu için Türkiye’ye kaynağı bilinmeyen ya da hesaplara alınandan 4 milyar dolar fazla döviz girişi olmuş demektir.)

Rezerv varlıklar şu iki alt kalemden oluşuyor:
Rezerv Varlıklar = Resmi Rezervler + Uluslararası Para Fonu Kredileri = -20,8 – 2 = -22,8 (Resmi rezervler TCMB’nin döviz rezervlerindeki değişimi gösteriyor. İşareti artı ise döviz rezervlerinde eksilme olmuş, eksi ise döviz rezervlerinde artış olmuş demektir. 2012 yılında bu kalemin işaretinin artı olması TCMB’nin döviz rezervlerine ekleme yaptığı anlamına geliyor. Uluslararası Para Fonu kredilşeri ise IMF’den kullanım ya da ödemeleri gösteriyor. İşareti artı ise IMF’den kullanım yapılıyor, eksi ise IMF’ye geri ödeme yapılıyor demektir. Türkiye IMF’den aldığı destekleri geri ödediği için 2012 yılında bu kalemin işareti eksidir.

Şimdi bu verileri bir kez daha özetle yazalım:
Cari Denge= -46,9
Sermaye Hesabı= 0,04
Finans Hesabı= 67,8
Net Hata ve Noksan= 2,0
Rezerv Varlıklar = -22,8

Buna göre
Genel Denge = -46,9 +,0.04 + 67,8 + 1,9 = 22,8
Rezerv Varlıklar = -22,8
Ödemeler Dengesi = 22,8 – 22,8

TÜİK’in Turizm Gelirlerinde Yaptığı Düzenlemelerle Ödemeler Dengesinde Ortaya Çıkan Değişiklik
TCMB, 2012 yılı ödemeler dengesi verilerini açıkladıktan bir gün sonra TÜİK, üzerinde çalıştığı ve sonuçlandırdığı turizm gelir ve giderleri çalışmasını açıkladı. Buna göre turizm gelir ve giderlerinde hesaba katılmayan ya da eksik katılan bazı kalemlerin eklenmesiyle turizm gelir ve giderlerinde artış oldu. Bu düzenlemeler sonucunda turizm gelir ve giderlerindeki net artış pozitif yönde (gelir yönünde) 5,5 milyar dolara yakın çıktı. Bu yeni düzenlemenin ödemeler dengesine yansıması aynı miktarda olmuyor. Çünkü TCMB, bu artışa giren bazı kalemleri geçmişte hizmetler dengesi içinde turizm dışındaki bazı kalemlerde gösteriyordu. Özetle bu düzeltmenin ödemeler dengesine yansıması 2,2 milyar dolar olacak.

Bu durumda bu 2,2 milyar dolarlık artış yukarıda değindiğimiz cari denge içindeki hizmetler dengesine giriyor ve dolayısıyla cari açık 2012 yılında 48,9 milyar dolardan 46,9 milyar dolara geriliyor. Ödemeler dengesi çift taraflı kayıt esasına göre tutulan bir muhasebe sistemiyle yürütüldüğü için cari dengedeki bu artış bilançonun bir başka dengesinde azalmaya yol açıyor. O da net hata ve noksan kalemi. Eskiden eksik ölçtüğümüz turizm gelirlerini şimdi doğru ölçerek 2,2 milyar dolar fazla bulduğumuza göre bunları ölçemediğimiz için yazdığımız net hata ve noksan kaleminden çıkarmamız gerekiyor. Buna göre net hata ve noksan kalemi 4 milyar dolar değil 1,9 milyar dolar olarak düzeltilmiş oluyor. Bazı başka kalemlerde de ufak tefek düzeltmeler yapılmış bulunuyor. 

12 Şubat 2013 Salı

Üç Güncel Konu

Başbakan “IMF’ye borcumuzu erken ödeyeceğiz” demiş bu ne anlama geliyor?
Türkiye’nin 1999 ile 2008 yılları arasında IMF ile birlikte uyguladığı stand by düzenlemeleri aşağıdaki tabloda yer alıyor:

No
Tarih
Süre (Ay)
Tahsis  (Milyon USD)
Kullanım (Milyon USD)
17
1999
36
22.707
17.726
18
2002
36
19.360
17.990
19
2005
36
10.060
10.060
17,18,19
Toplam
52.127
45.776
1 - 19
Toplam
56.942
49.557

Türkiye’nin 1999 yılı sonunda IMF ile başladığı ve 2008 yılı Mayıs ayına kadar uygulaması süren 17, 18 ve 19 numaralı stand by uygulamalarıyla IMF’den kullandığı desteğin dolar olarak karşılığı 45,8 milyar dolardır. Türkiye 1960 yılından itibaren IMF ile toplam 19 stand by düzenlemesi içine girmiş ve toplam olarak 49,6 milyar dolar destek kullanmıştır. Demek ki 1999 sonundan 2008 yılının Mayıs ayına kadar IMF’den kullanılan 3 stand by düzenlemesiyle alınan desteklerin toplamı tarih boyunca kullanılan stand by destekleri toplamının % 92’sidir.

Türkiye, IMF’den kullanılan stand by desteklerini, prosedür gereği, taksitler halinde geri ödüyor. 31 Ocak 2013 tarihi itibariyle Türkiye’nin IMF’ye kalan borcu (565 milyon SDR) yaklaşık 865 milyon dolardır. Bu miktarın 432,5 milyon doları 14 Şubat ve kalan 432,5 milyon doları da 14 Mayıs tarihlerinde ödenecek ve borç bitecektir.

Eğer Türkiye 14 Şubat’ta 432,5 milyon dolar yerine 865 milyon doların tamamını öderse erken ödeme yapmış ve borcunu erken kapatmış olacaktır. Ödemeler, kullanımlara göre daha uzun zamana yayıldığı ve daha küçük taksitler halinde geri ödendiği için 13 yıldan uzun sürmüştür. Mayıs ayında ödenecek taksitle bitecek olan borcu, bir taksit öne çekerek bitirmek ne kadar erken ödeme sayılır ve ne işe yarar takdiri okura aittir.

Merkez Bankası bağımsızlığı nedir? Niçin tartışma başladı?
Merkez Bankası’nın bağımsızlığı söz konusu olduğunda 4 tür bağımsızlık gündeme gelir: Amaç bağımsızlığı, araç bağımsızlığı, finansal bağımsızlık, kurumsal bağımsızlık. Amaç bağımsızlığı, merkez bankasının amacının ne olacağının seçimiyle ilgilidir. Günümüzde pek çok merkez bankasının yasasında bankanın amacının fiyat istikrarını sağlamak olduğu yazılı bulunuyor. Bu durumda merkez bankasının amaç bağımsızlığı gündemden düşer. Araç bağımsızlığı, merkez bankasının fiyat istikrarını sağlama amacına hangi araçları kullanarak varacağına ilişkin seçimin kendisinin karar vereceğini ifade eden bir bağımsızlıktır. Günümüzde merkez bankası bağımsızlığından genellikle araç bağımsızlığı anlaşılıyor. Finansal bağımsızlık, merkez bankasının finans kaynaklarını kendisinin belirlemesinin, siyasetin eline bakmamasının sağlanması anlamına geliyor. Finansal bağımsızlık olmadan ötekilerin sağlanması zordur. Kurumsal bağımsızlık, merkez bankası yöneticilerinin atanma, görevde kalma süresi gibi konuların açık ve net olarak yasayla belirlenmesi ve tartışmaya açık olmaktan uzak tutulması anlamına geliyor. Bu da yöneticilerin, siyasetten bağımsız kalabilmeleri için ön koşul olarak kabul ediliyor.

Eğer merkez bankasının amacı yasayla belirlenmiş yani amaç bağımsızlığı tanınmamışsa araç bağımsızlığı, finansal bağımsızlık ve kurumsal bağımsızlığın açık biçimde verilmesi gerekir. Finansal bağımsızlık ve kurumsal bağımsızlığın sınırları yasa ile çizilmeli ve ötesine karışılmamalıdır.

Merkez bankalarının amacı arttıkça, yani konu maliye politikasının alanına doğru genişlemeye başladıkça bağımsızlık da yavaş yavaş yitirilir. Bağımsızlığını yitirmiş bir merkez bankası siyasetin emrine girer. Bunun ilk sonuçları kredilerin kamu kesimi emrine tahsisi biçiminde gün yüzüne çıkar, sonraki sonuçları ise hükümetin isteğiyle para basmaya kadar gider. Türkiye, çok yakın zamana kadar kamu kesimini finanse eden bir merkez bankasına sahipti ve o dönemde Türkiye’nin enflasyonu iki haneliydi. O nedenle ben Stiglitz’in “krizde bağımsız olmayan merkez bankaları daha başarılı oldu” söylemine katılmıyorum. Stiglitz’in söylemine örnek olarak gösterdiği Çin ve Hindistan’da Yuan ve Rupi kurlarına baktığımız zaman dolara karşı en düşük tutulan döviz kurlarının bu ikisi olduğu görülüyor. Başarı buysa yarın kur savaşları başlayacak denmektir.

TCMB’nin “Merkez Bankasının Bağımsızlığı” kitapçığını yayınlamasının nedeninin asıl olarak banka üzerinde “faizleri düşürme” yönünde kurulan siyasal baskıya karşı bir tavır sergilemek olduğunu düşünüyorum. Srgilediği tavır nedeniyle TCMB’yi haklı buluyorum.  Türkiye, geçmişte TCMB’nin bağımsız olmamasının sıkıntısını çift haneli enflasyon ve çift haneli reel faizlerle ödemiştir.

Kur savaşları ne anlama geliyor?
Bir ülkenin parasının öteki ülke paralarıyla eşitlendiği değerlere döviz kur ya da parite diyoruz. Örneğin 1 Dolar kaç TL eder diye sorduğumuzda bunun yanıtı 1,78 ise burada TL’nin Dolar kurunun 1,78 olduğu ortaya çıkıyor.  

Burada sözünü ettiğimiz döviz kuru nominal yani görünürdeki kurdur. Reel döviz kur bundan farklı olabilir. Reel döviz kuru, iki ülkenin mallarının göreli fiyatıdır. Reel kur hesabı aslında bir anlamda satınalma gücü karşılaştırmasıdır. Reel kuru tam olarak hesaplayabilmek için ülkelerde üretilen aynı standartta birkaç maldan oluşan bir sepet yapmak gerekir. Bunu bulmak çok kolay değildir. The Economist Dergisi, Big Mac’in bütün dünyada aynı standartta üretildiğinden hareketle bir Big Mac indeksi düzenlemekte ve ülkelerin reel kurlarını buna göre hesaplamaktadır. Bu hesapta Big Mac’in asıl üretim yeri olan ABD’deki fiyatı baz kabul edilmekte ve diğer ülkelerde Big Mac’in satış fiyatları alınarak bu baz fiyatla karşılaştırılarak reel kurlar hesaplanmaktadır. Ocak 2013 itibariyle ABD’de Big Mac fiyatı (dört kentteki fiyatların ortalaması olarak) 4,37 dolardır. Aynı Big Mac, Çin’de (5 kentteki ortalama olarak) 2,57, Hindistan’da 1,67, Brezilya’da 5,64 dolara denk gelen yerel paralarla satılmaktadır. Euro bölgesinde ise Big Mac’in ortalama fiyatı 3,59 Euro ya da 4,88 Dolardır. Bu durumda Çin Yuanı (ya da renminbisi) dolara karşı % 41, Hint Rupisi dolara karşı % 62 düşük değerli, Brezilya Real’i dolara karşı % 29,2, Euro ise dolara karşı % 11,7 yüksek değerli durumdadır. Bu durumda Euro ile Yuan arasındaki çapraz kur farkı % 50’yi geçmektedir. Yani Çin’in Avrupa’ya mal satması çok kolay buna karşılık Avrupa’nın Çin’e mal satması o kadar kolay değildir. 2008’de küresel krizin Lehman Brothers olayıyla birlikte doruk noktasına tırmanmaya başladığı tarihten itibaren Japon Yeni değer kazanmış ve yakın zamana kadar da bu durum devam etmiştir. Ancak son dönemde durum tersine dönmüş ve Yen Dolara karşı biraz değer düşüşü yaşamıştır. Ocak 2013 itibariyle Japon Yeni Dolara karşı % 19,5 düşük değerlidir. Bu geri dönüşe karşın Japonya, Yen’in Dolara karşı zaman içinde değer kazanmış olmasından rahatsızdır çünkü ihracatı düşerken ya da yeterince artmazken ithalatı artmaktadır. Yeni Japon hükümeti Yen’in değerini daha da düşürmek ve Japonya’ya ihracat gücünü yeniden kazandırmak istemektedir. Kurlardan duyulan rahatsızlık son dönemde Euro’nun Dolara karşı hızla değer kazanması nedeniyle Avrupa’ya da sıçramış ve Fransa Euro’nun aşırı değerli olduğunu öne sürerek konuyu Euro Grup toplantılarına ve G20 toplantısına taşımaya karar vermiştir.  

Kur savaşları deyimi, ihracatı artırmak, ithalatı sınırlamak için kendi paralarının değerini öteki paralara karşı düşük tutmak için girişilen çabaları ifade ediyor. Birkaç ülke paralarının değerini düşük tutarak dünya pazarındaki yerini genişletmeye yönelince öteki ülkeler de benzer hamlelere girişiyorlar. Karşılıklı adımların sonunda herkesin zarar göreceği aşamaya kadar gitmesi kur savaşlarının korkulan gelişim sürecini yansıtıyor. Bretton Woods Konferansının amaçlarından birisi de bu olayın dışticaret savaşları versiyonunu önlemekti. Bir ülke, cari açığını gidermek için ithalat kısıtlamalarına giderse öteki ülkeler de aynı yolu izlemeye başlayabilir ve bu durumda dünya ticaret hacmi küçülür. Kapitalizmin temel önermelerinden birisi “dünyada ticaret ne kadar artarsa refah da o kadar artar” olduğu için bu gelişmenin dünyada refahı düşüreceği düşünülmektedir. IMF, Dünya Bankası ve sonradan eklenen WTO bu tür ithalat kısıtlamalarına yol açacak gelişmeleri önlemek için dizayn edilmişlerdir. Günümüzde dışticaret savaşlarının yerini kur savaşları almış bulunuyor.

Ocak 2013 itibariyle Türkiye’de Big Mac fiyatı 8,45 TL’dir. O tarihteki nominal kurla bunun karşılığı 4,78 Dolar etmektedir. Bu durumda TL, Dolara karşı % 9,4 yüksek değerlidir. Ocak ayında TL’nin Dolar kuru 1 Dolar = 1,76 TL idi. Yani bu hesaba göre Ocak 2013’de TL’nin Dolar kurunun 1 Dolar = 1,92 TL olması gerekiyordu.

Burada ele aldığımız Big Mac kurunun sembolik bir anlamı olduğunu, dünyadaki kurları ve fiyatları bir sandviçle ölçmenin çok da anlamlı olmadığını belirtmekte yarar var. Çok anlamlı olmasa da sadece bu sandviç fiyatı, kur savaşlarından merkez bankası bağımsızlığına kadar birçok konuyu kuşbakışı da olsa anlamamıza yardım ediyor.          
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...