27 Nisan 2013 Cumartesi

IMF'ye Borcumuz Bitiyor


Türkiye IMF ilişkileri
Üyelik tarihimiz: 11 Mart 1947
Kotamız: 1.455,8 milyon SDR (yaklaşık 2.184 milyon USD)
Bugüne kadar yaptığımız stand by düzenlemesi sayısı: 19
Bugüne kadar IMF’den kullandığımız destek tutarı: Yaklaşık 50 milyar dolar (Bu konuda ayrıntıları merak edenler için bu blogdaki yazım: http://www.mahfiegilmez.com/2012/06/imf-hakkndaki-sehir-efsaneleri.html.)
Kalan borcumuz (2008 tarihli 19. Stand by düzenlemesinden) 282,10 milyon SDR (yaklaşık 423 milyon USD)
Kalan borcumuzun ödenme tarihi: 14 Mayıs 2013  
Son 3 Stand by düzenlemesi (1 SDR = 1,5 USD.)

Onay Tarihi
Bitiş Tarihi
Onaylanan Tutar (milyon SDR)
Kullanılan Tutar (milyon SDR)
Kullanılan Tutar (milyon USD)
22.12.1999
04.02.2002
15.038
11.739
17.609
04.02.2002
03.02.2005
12.821
11.914
17.871
11.05.2005
10.05.2008
6.662
6.662
9.993
Toplam

34.521
30.315
45.473

Türkiye1960 yılından bugüne kadar IMF ile 19 stand by düzenlemesi içine girmiş, toplamda yaklaşık 50 milyar dolarlık destek kullanmıştır. Bu 50 milyar dolarlık desteğin yaklaşık 45,5 milyar doları son 13 yıl içinde kullanılmıştır. Yani Türkiye’nin IMF’den 2000 – 2008 tarihleri arasında yaptığı kullanım 1960 – 2013 tarihleri arasındaki kullanımının yaklaşık % 90’ıdır.

Bundan Sonra İlişkiler Nasıl Olacak?
Türkiye, IMF’nin 188 üyesinden birisidir. IMF’de sermaye anlamına gelen kotaların toplamı 238,1 milyar SDR’dir (yaklaşık 357 milyar USD.) Türkiye’nin 1.455,8 milyon SDR’lik kotası toplam kotaların yüzde 0,61’ini oluşturmaktadır. Bu oran aynı zamanda Türkiye’nin IMF’deki oy oranıdır.

IMF, üye ülkelerden istatistikleri düzenli olarak alır ve yılda bir kez bir uzmanlar kurulu ile üye ülkeyi ziyaret ederek görüş alış verişinde bulunur ve o ülkenin ekonomik durumu hakkında bir rapor yazar. Bu raporda üye ülkenin ekonomisinin değerlendirilmesinin yanı sıra ülkeye önerilerde bulunur. Bu, IMF’nin anasözleşmesinin 4. maddesinde yer alan konsültasyon raporu yazmanın gereğidir. IMF, bu işlemi bütün üye ülkelerde yapar.

Ayrıca Türkiye IMF üyesi olarak yılda iki kez IMF Guvernörler Kurulu toplantısına katılmaya devam edecek (Türkiye’nin IMF nezdindeki Guvernörü Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Guvernör Vekili de TCMB Başkanı Erdem Başçı’dır) bu toplantılarda görüşlerini belirtecektir. Türkiye, IMF’de Belçikalı İcra Direktörünün başkanlık ettiği bir grup içinde yer almaktadır. İcra Direktörlüğü kadrosunda Türk asistanlar da bulunmaktadır. Belçikalı İcra Direktörü, IMF’nin İcra Direktörleri Kurulu (IMF’nin yönetim kurulu gibi düşünülebilir) toplantılarında bizim de görüşlerimizi dile getirmektedir.    

Türkiye, IMF’den son kullandığı stand by düzenlemesi desteğinin son taksitini 14 Mayıs’ta ödedikten sonra IMF ile ilişkileri bu şekilde yürüyecektir.

IMF’nin Geleceğine Dönük Çalışmalar ve Türkiye
IMF’de kotalarla ve ülkelerim temsiliyle ilgili yeni çalışmalar sürmektedir. Teklifler çerçevesinde karar alınırsa G 20 ülkeleri IMF’de de en yüksek kotalara sahip ve en yüksek temsile sahip ülkeler konumuna gelecektir. Eğer gelişmeler bu yönde gerçekleşirse Türkiye IMF’de en yüksek kotaya ve oy gücüne sahip 20. ülke konumuna yükselecektir. Bu değişikliklerle Türkiye’nin kendi İcra Direktörüne ya daimi olarak ya da başka ülkelerle dönüşümlü olarak sahip olması olasılığı vardır. Eğer bu gerçekleşirse IMF’deki temsilimiz daha üst düzeye çıkmış olacaktır.  

Bir yandan IMF’ye borcumuzu bitirmeyi IMF’yi denize dökmekle bir tutmak, bir yandan da IMF’de daha yüksek düzeyde temsil edilmeyi istemek de neyin nesidir derseniz bunun Türklere mahsus yüzlerce çelişkiden birisi olduğunu söyleyebilirim.  


23 Nisan 2013 Salı

Tutankhamun'un Gizemli Ölümü


Tutankhamun’u Mısır’ın en çok konuşulan firavunlarından biri konumuna getiren iki şey var: (1) En zengin kalıntılar onun mezarında bulundu, (2) 19 yaşında öldüğü ve ölüm nedeni bilinmediği için hakkında en fazla spekülasyon yapılan firavun konumuna geldi (aşağıda solda Tutankhamun’un mezarından çıkan Lapis Lazilu taşlarıyla bezeli altından yapılmış maskesi, sağda altından yapılmış ve sırt kısmında kendisinin ve karısı ve kızkardeşi Ankasenamun’un resimleri olan tahtı.).


Tutankhamun’un ölümü konusunda bugüne kadar başlıca üç kuram ortaya atıldı. Bunları ve ardında yer alan kanıtları sıralayalım.

İlk kuram atlı arabadan düşerek öldüğü iddiasına dayanıyor. Tutankhamun’un mumyası üzerinde yapılan incelemeler ve çekilen röntgen filmlerindeki görüntüler başının arka tarafında bir darbe izi olduğunu, bacağında bir kırık olduğunu ve kaburga kemiklerinde de çeşitli zedelenmeler olduğunu gösteriyor. Buradan hareketle ileri sürülen kurama göre Tutankhamun’un atlı arabadan düşerek ağır yaralandığı ve bir süre sonradan yaraların etkisiyle öldüğü tezi öne sürülüyor. Tutankhamun’un avlanmayı çok sevdiği ve atlı arabasını hızlı kullandığı yolundaki bilgiler atlı araba üzerindeki resimleri ve mumyasında saptanan kemik kırıklarıyla bir araya gelince bu tezin en önemli kanıtları halini alıyor. Buna karşın bu kırıkların ölümden önce mi yoksa sonra mı olduğu konusu bir türlü çözülemiyor.    

İkinci kuram genç firavunun bir nedenle bacağının kırıldığı, kırık yarasının mikrop kaptığı ve tedavi edilemediği için öldüğü iddiasına dayanıyor. Mısır tıbbının ne kadar ileri gittiğini ve böyle bir yarayı iyileştirmekte hiçbir sorun olmayacağını bilenler için bu iddia çok fazla taraftar bulmuyor.   

Üçüncü kuram genç firavunun bir cinayete kurban gitmiş olabileceği iddiasına dayanıyor. Tutankhamun’dan sonra karısı Ankesenamun Hitit kralı Şuppiluliuma’ya bir mektup yazarak kendisiyle evlenip firavun olması için bir oğlunu Mısır’a yollamasını istiyor. Şuppiluliuma prens Zannanza’yı Mısır’a yolluyor ama Zannanza öldürülüyor ve Mısır tahtına yaşlı başvezir Ay geçiyor. Ay, tahta geçebilmek için Ankesenamun’la evleniyor. Bu gelişim çizgisi Tutankhamun’un Ay tarafından organize edilen bir cinayete kurban gittiği izlenimi doğuruyor.

Tutankhamun, sapkın firavun olarak bilinen ve çok tanrılı Amon dinini terk ederek tek tanrılı Aton dinini kuran Akhenaton’un oğlu. DNA testlerine gelinceye kadar Tutankhamun’un annesinin Kiya olduğu düşünülüyor ama Tutankhamun’un doğduğu sırada Kiya’nın 50 yaş dolayında olması bu inancı sarsıyordu. KV35 numaralı mezarda bulunan isimsiz kadın mumyası üzerinde yapılan DNA testleri bu kadının Tutankhamun’un annesi ve Akhenaton’un de kız kardeşi olduğunu ortaya koydu. Bu durumda Tutankhamun, Akhenaton ile Akhenaton’un kız kardeşi olan bu isimsiz kadının çocukları. Tutankhamun’un mumyasından alınan örnekler üzerinde yapılan testler ayrıca genç firavunun kanında sıtma mikrobu bulunduğunu da ortaya koydu. Eski Mısır’da kardeşler arası evlilik normal karşılanıyordu. Tutankhamun da kendi kız kardeşi Ankesenamun ile evlenmişti (Aşağıda solda Akhenaton’un Kahire Müzesinde sergilenen belden aşağısı kayıp heykeli, sağda Tutankhamun’un annesi olduğu belirlenen isimsiz kadının Firavunlar Vadisindeki KV35 numaralı mezarda bulunan mumyası.)


Kardeşler arası evlilik o dönemlerde yalnızca Mısır’da değil başka yerlerde de normal karşılanıyordu. Yalnızca Hititler, kardeşlerin birbiriyle evliliğini yani ensest ilişkiyi yasaklamış ve bunun karşılığını ölüm cezası olarak yasalarına yazmışlardı.

DNA testleri Tutankhamun’un ölüm nedenlerine ilişkin kuramlara bir yenisini ekliyor: Kardeşler arası evliliğin getirdiği hastalıklar. Her ne kadar kanında sıtma mikrobu bulunmuş olsa da Tutankhamun’un sıtmadan değil kardeşler arası evliliğin getirdiği sorunlardan öldüğü anlaşılıyor. Tutankhamun, Kohler 2 olarak anılan bir çeşit kemik erimesinden muzdaripti. Mezarında bulunan yüzden fazla baston onun yürüme zorlukları çektiğini ortaya koyuyor. Mısır tıbbının sıtma ya da kırıkları iyileştirebileceğini ama kardeş evliliğinin sorunlarına çare bulamayacağını varsaymak bu yeni iddiayı daha kabul edilebilir bir tez haline getiriyor.   

21 Nisan 2013 Pazar

Küresel Krizin Neresindeyiz?


Tarihin ilk küresel ekonomik krizi
Bazı yorumcular küresel krizin ABD’de 2006 yılında ortaya çıkan subprime mortgage kriziyle başladığını, bazı yorumcular da yine ABD’de ortaya çıkan Lehman Brothers’ın batışının gerçekleştiği 2008 yılında başladığını kabul ediyor. Bence krizin başladığı yıldan çok küreselleşmesi önem taşıyor. Bu da 2008 yılında gerçekleşmiş görünüyor. O nedenle başlangıç yılı olarak 2008 yılını almak daha doğru bir yaklaşım olacak.  

Küresel kriz, başlangıçta finansal bir kriz olarak ortaya çıktı ve bir süre o çerçevede devam etti. Sonraları giderek reel sektöre de yayıldı ve bir ekonomik krize dönüştü.  

Bu krize üç ayrı isim yakıştırılıyor: Küresel Finans Krizi, Küresel Kriz, Büyük Resesyon. Büyük Resesyon IMF tarafından verilmiş olan isim. Ben bu krizin gerçek adının Küresel Ekonomik Kriz olduğunu düşünüyorum. Bu isim hem finans krizini hem de resesyonu kapsıyor. Kriz ülkeden ülkeye ekonomiden ekonomiye sektörden sektöre farklı görünümler sergilese de bütün dünya ekonomiklerini ve bütün sektörleri etkilediği için Küresel Kriz adını koyarak makro bir çerçeveye oturtmak daha anlamlı görünüyor.  

Bu krizin bütün öteki krizlerden en önemli farkı ilk küresel kriz olmasıdır. Çünkü dünya ilk kez bu kriz öncesinde kapitalizmin küresel sistem haline geldiği bir yapıya bürünmüştür. Örneğin 1929 Büyük Depresyon’u kapitalizmin krizi olarak çıkmış ve orada kalmış o zaman var olan, kendi içine kapalı sosyalist dünyayı pek etkilememiştir. Dolayısıyla 1929 krizi bir küresel kriz değildir.

Dünya nasıl etkilendi?
Aşağıda sunduğum tablodaki veriler dünyanın kriz öncesi ve kriz süresince geçirdiği değişimleri özet olarak ortaya koymaktadır. (her üç tablodaki verileri IMF’nin “Dünyanın Ekonomik Görünümü Nisan 2013” veri setinden derledim. Tablolardaki veriler yüzde olarak okunmalıdır.)

Dünya
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012
Büyüme
4,0
4,0
1,5
-2,2
4,1
2,9
2,5
Enflasyon
3,7
4,1
6,0
2,4
3,7
4,9
3,9
Ticaret artışı
9,2
8,0
3,1
-10,6
12,5
6,0
2,5
  
Tablo bize 2006 ve 2008 yıllarında ABD’de yaşanan iki kriz sonrasında dünyanın nasıl etkilendiğini kabaca da olsa gösteriyor. 2006’daki subprime mortgage krizine karşın dünyanın ekonomik büyümesi pek fazla etki altında kalmadan peş peşe iki yıl yüzde 4 oranında gerçekleşmiş. Enflasyon, 2007 yılında biraz kıpırdanmışsa da çok önemli bir artış sergilememiş. Dünya ticareti biraz düşüş gösterse de yüksek oranda büyümeye devam etmiş. 2008’de ABD’de baş gösteren Lehman Brothers krizi ise küresel sistemde ciddi bir etki yaratmış görünüyor. Büyüme yüzde 1,5’a düşmüş, dünya ticaretindeki artış 3,1’e gerilemiş ve dünya enflasyonu yüzde 6’ya çıkmış. Krizin öteki ülkelere yayılmasıyla birlikte 2009 yılında büyüme küçülmeye dönüşmüş, talepteki büyük düşüş enflasyonun da gerilemesine yol açmış, dünya ticareti ise büyümek bir yana yüzde 10,6 oranında daralma göstermiş. Bu kadar büyük bir çöküşün ardından 2010 yılında büyük ölçüde baz etkisiyle dünyada bir toparlanma yaşanmış, izleyen iki yılda baz etkisinin kaybolmasıyla yeniden düşük düzeyli büyümelere geri dönülmüş.   

Gelişmiş ülkeler ve küresel kriz
Küresel ekonomik krizden gelişmiş dünya mı yoksa gelişme yolundaki dünya mı daha çok etkilendi? Bu sorunun yanıtı bize bu tür krizlerden kimin daha çok etkilendiğini göstermesi açısından önem taşıyor. IMF’nin sınıflandırmasına göre dünya nüfusunun yüzde 15’ini temsil eden ve 71,7 trilyon dolarlık dünya hasılasının 44,4 trilyon dolarlık bölümüne sahip olan 35 gelişmiş ülkenin kriz öncesi ve sonrası raporu aşağıdaki tabloda özetleniyor.

Gelişmiş ekonomiler
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012
Büyüme
3,0
2,8
0,0
-3,5
3,0
1,6
1,2
Enflasyon
2,3
2,2
3,4
0,1
1,5
2,7
2,0
Ticaret artışı
7,7
5,5
1,0
-12,4
11,5
4,7
1,0

Gelişmiş ekonomiler tablosunu dünya tablosuyla karşılaştırdığımızda 35 gelişmiş ülkenin küresel krizden dünya genelinden daha fazla etkilendiğini görebiliyoruz. Büyüme de bu ekonomilerin ticaret hacimleri de çok daha sert bir düşüş sergilemiş. Yalnızca 2010 yılında gerek büyümede gerekse ticaret hacminde hızlı toparlanmalar ortaya çıkmış. Bunun nedeni yukarıda da değindiğim gibi büyük ölçüde baz etkisidir. Bu ekonomilerde para ve maliye politikaları hızla gevşetilmiş olsa da bunun enflasyon yaratmadığını tablo ortaya koyuyor.  

Gelişme yolundaki ülkeler ve küresel kriz
Aşağıdaki tablo dünya nüfusunun yüzde 85’ini temsil eden ve dünya hasılasının 27,3 trilyon dolarlık bölümüne sahip olan gelişme yolundaki 153 ekonominin kriz öncesi ve kriz süresince karşılaştığı durumu topluca gösteriyor.

Gelişme yolundaki ekonomiler
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012
Büyüme
8,3
8,8
6,1
2,7
7,6
6,4
5,1
Enflasyon
5,5
6,5
9,2
5,1
6,0
7,2
5,9
Ticaret artışı
12,3
14,8
8,4
-8,3
14,8
8,6
4,9

Bu ekonomilerde büyüme kriz süresince eksiye düşmemiş. Kuşkusuz bazılarında eksi büyüme görülmüşse de (örneğin 2009 yılında Türkiye’nin büyümesi - 4,7 idi) toplam büyüme artı olarak kalmaya devam etmiş. Enflasyonda bazı sıçramalar olsa da yeniden gerileme ortaya çıkmış. Bu ekonomiler ticareti kendi aralarında yapmaktan çok gelişmiş ekonomilerle yaptıkları için onların ticaret hacmindeki gerileme bu ekonomilerin ticaret hacimlerinin de gerilemesine yol açmış. Bununla birlikte gerileme gelişmiş ekonomilerdeki gerileme düzeyinde gerçekleşmemiş.

Son birkaç söz
2008 yılında başladığını kabul ettiğimiz Küresel Ekonomik Kriz tarihin ilk küresel krizidir.

Bütün dünyayı farklı biçimlerde de olsa etkisi altına almıştır.

Krizden gelişmiş dünya gelişmekte olan dünyaya göre çok daha fazla etkilenmiştir.

Krizin ne kadar süreceği gelişmiş dünyanın en önemli parçasını oluşturan Avrupa’nın ne zaman toparlanacağı sorusunun yanıtı kadar gelişmekte olan dünyanın şimdiye kadar hafif atlattığı krize direnişinin gücünün devam edip etmeyeceği sorusunun yanıtına da bağlı görünmektedir. 

18 Nisan 2013 Perşembe

Küresel Ekonomik Görünüm


IMF, ara dönem (Nisan ayı) toplantıları için Dünyanın Ekonomik Görünümü Raporu, Finansal İstikrar Raporu ve Mali Gözlem Raporunu yayınladı. Bu raporlarda IMF’nin 2013 yılı için revize tahminleri ve görüşleri yer alıyor.

IMF’nin 188 üye ülkesinin 35’i gelişmiş ekonomi. 153’ü gelişme yolundaki ekonomi. Dünyanın toplam GSYH’sı 71,7 trilyon dolar. Dünya nüfusunun yüzde 15’ini temsil eden 35 gelişmiş ekonomi toplam GSYH’nın 44,4 trilyon dolarına yani yüzde 62’sine sahip bulunuyor (satın alma gücü paritesiyle hesaplama yapıldığında bu oran yüzde 50,1’e düşüyor.) Dünya nüfusunun yüzde 85’ini temsil eden 153 ekonominin toplam GSYH’sı 27,3 trilyon dolar yani dünya toplam GSYH’sının yüzde 38’ine eşit bulunuyor (hesaplama satın alma gücü paritesine göre yapılınca oran yüzde 49,9’a çıkıyor.)  

Satın alma gücü paritesi gelişme yolundaki ekonomilerin gelişmiş ekonomilere yaklaşmaya başladığı izlenimi yaratarak onların ithalat kısıtlamalarına gitmek veya ihracat teşvikleri uygulamak ya da doğal kaynaklarının gelişmiş ekonomiler tarafından kullanılmasını önlemek gibi bir takım önlemler alarak kapitalizmin işleyişini bozmalarını önlemek açısından önemli bir işlev görüyor.

IMF, Nisan ayı revizyonuyla 2013 yılında dünyanın yüzde 3,3 büyüyeceğini tahmin ediyor. 35 gelişmiş ekonominin ortalama yüzde 1,2 büyümesi beklenirken gelişme yolundaki ekonomilerin büyüme ortalamasının yüzde 5,3 olacağı tahmin ediliyor. IMF’nin Türkiye için 2013 büyüme tahmini yüzde 3,4.

2013 yılında gelişmiş ekonomiler için enflasyon beklentisi hala çok düşük (yüzde 1,7.) Buna karşılık gelişmekte olan ekonomiklerde yüzde 5,9. Gelişme yolundaki ekonomilerde enfasyon yüksek gibi görünse de geçmiş yıllara bakıldığında bu enflasyon oranının bu ekonomiler için düşük sayılabileceğini kabul etmek gerekiyor. IMF’nin Türkiye için 2013 yılsonu enflasyon beklentisi yüzde 5,5.

IMF, 2013 yılında dünya ticaretinin yüzde 3,6 oranında artacağını tahmin ediyor. Geçmişte yaşanan ticaret hacmi büyümelerine göre düşük sayılabilecek bir artış bu. Buna bağlı olarak gelişmiş ekonomilerde cari açığın gelişme yolundaki ülkelerden gelen fazla ile kapanacağı tahmin ediliyor. Türkiye için 2013 yılında beklenen cari açık oranı yüzde 6,8.

2013 yılındaki görünüm itibariyle dünyanın en borçlu devleti Japonya. Japonya’nın brüt kamu borç stokunun GSYH’sına oranı yüzde 245,4. Onu yüzde 179,5 ile Yunanistan, yüzde 130,6 ile İtalya, yüzde 122,3 ile Portekiz izliyor. ABD’nin kamu kesimi borç yükü yüzde 108,1, Euro bölgesinin yüzde 95. Gelişme yolundaki ekonomiler içinde en yüksek borç yükü Mısır’da (yüzde 83,8) en düşük borç yükü ise Suudi Arabistan’da bulunuyor (yüzde 3,5.) Türkiye’nin brüt borç yükü yüzde 35,5. 

Bu tahminler çerçevesinde dünyanın 2013 yılı için ekonomik görünümü büyük ölçüde 2012 yılının görünümüne benzeyecek gibi duruyor. Aşırı zorlanmış büyümelerin yarattığı balonlar sonucunda ortaya çıkmış bulunan borç stokları bu yıl da dünyanın önemli bir bölümünün başında sıkıntı yaratmaya devam edecek. Balonun şişirilmesi yaklaşık on yıl sürmüştü. Bakalım inmesi ne kadar sürecek. 

16 Nisan 2013 Salı

Döviz Yoksa Ne Olur?


Burada yazdığım yazılara gelen yorumlar ve sorular içinde ne kadar yanıtlamaya çalışsam da bir türlü anlaşılamadığını düşündüğüm bir konu var: Döviz ihtiyacımız olduğuna ve dışarıdan mal alırsak ödemeyi dövizle yapacağımıza göre nasıl oluyor da iç tasarrufları artırırsak cari açığımız kapanıyor?

Döviz kuru dalgalı kur rejiminde piyasada belirleniyor. Merkez bankaları biraz karışsa da bu karışım sadece dalgalanmayı önlemeye yönelik. Dolayısıyla bir ülkenin elindeki döviz, ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyorsa o zaman kur değişecek demektir. Diyelim ki 1 USD = 1,8 TL iken yeterli döviz bulunamıyorsa o zaman kur değişecek, örneğin 1 USD = 1,9 TL olacaktır. Bu durumda kur (yani döviz fiyatı) yükseldiği için ithalat pahalı hale gelecek ve ithalat miktarı düşecek, buna karşılık ihracat karşılığı elde edilecek TL artacak demektir.

Yurt dışından ithalat yapacak olan bir şirketin elinde yeterli döviz yoksa o ithalatı yapamaz diye düşünmek yanlıştır. Şirketin TL’si veya bankada hesabı varsa dövizle ödeme talimatını bankaya verecek, ödemeyi banka yapacak, karşılığı TL’yi şirketten alacaktır. Eğer ülkede genel olarak döviz eksikliği varsa o zaman yukarıdaki mekanizma çalışacak döviz kuru yükselecek, ithal edilecek mal pahalı hale gelecek ve bu şirket ithalatının bir bölümünden vazgeçecektir.

Türkiye’ye döviz girişi birçok nedenle olur: İhracat gelirleri, turizm gelirleri, yurtdışındaki işçilerin yolladığı dövizler, yurtdışındaki yatırımlardan elde edilen faiz, temettü, kâr gelirleri, yurtdışına sunulan taşımacılık, sigortacılık vb gibi hizmetlerden elde edilen dövizler, yabancıların Türkiye’de yapacakları yatırımlar için getirdikleri dövizler, hisse senedi almak için borsaya yapılan portföy yatırımları için gelen dövizler, bankalara mevduat olarak yatırılmak üzere getirilen dövizler ya da faiz geliri elde etmek amacıyla tahvil ve bono satın almak üzere getirilen dövizler gibi. Bu şekilde gelen dövizlerin yabancı sermaye yatırımı, portföy yatırımı veya borç (mevduat) şeklinde gelenleri finansman kalemidir. Bu dövizlerin bir bölümü döviz olarak saklanır bir bölümü TL’ye çevrilir. Türkiye bir yandan yüksek borsa getirisi ya da yüksek kâr bir yandan da yüksek faiz elde edilmeye uygun bir ülke olduğu için genellikle ülkeye giren döviz miktarı çıkan döviz miktarından fazla olur. Bu durumda ülkenin eğer risklerinde bir artış olmayacaksa döviz sıkıntısı da pek olmayacak demektir.  

Eğer bir ülkenin iç tasarrufları yatırımlarını karşılamaya yetmiyorsa o zaman iki gelişmeden birisi (ya da parça parça ikisi birden) yaşanır: Ya yatırımlar iç tasarrufların düzeyine kadar düşer ya da iç tasarrufların yetmediği yatırımları yapabilmek için dışarıdan tasarruf ithal edilir. Türkiye’de 2012 yılında yatırımların GSYH’ya oranı yaklaşık % 20, tasarrufların GSYH’ya oranı ise yaklaşık % 14 dolayındadır. Bu durumda Türkiye 2012 yılında, GSYH’sının % 6’sı dolayında bir tasarruf açığı vermiş demektir. Yatırımlar kısılmadığına göre bu miktar dışarıdan ithal edilmiş demektir. Bu da zaten bizim cari açığımızı oluşturur. Bu tasarruflar yukarıda anlattığım gibi yabancı sermaye yatırımı, portföy yatırımı, mevduat, borç vb şeklinde ithal edilmiştir. Bunlar faiz ya da benzer bir getiri (kâr, temettü, değer artışı) elde etmek için gelmiştir.

Eğer bir ülkenin ithalatını yapacak kadar döviz geliri yoksa o zaman o ülkede faizler yükselecek, artan faizden yararlanmak için döviz girişi olacak demektir. Döviz girişi arttıkça TL değerlenir ve bu kez ithalat (TL cinsinden) ucuzlayacağı için ithalat artar.

İç tasarrufların artması yatırımlar için gerekli tasarrufun içeriden sağlanması için gereklidir. Yoksa dövizin girişi faize, kura, yatırımların getirisine bağlıdır. İç tasarruflar yükselirse Türkiye yapacağı yatırımların gereği olan kaynakları dışarıdan değil içeriden karşılar.  

Özetle şunu söylememiz gerekiyor. Döviz de bir maldır. Her mal gibi onun da fiyatı vardır. Bir ülkeye döviz girişini kurun istikrarı, faiz düzeyi ve ülkenin risk durumu belirler. Eğer kur istikrarlı faiz düzeyi dünya faiz düzeyinin üzerinde ve ekonomideki riskler düşükse o ülkeye ihtiyacının ötesinde döviz girer. Bu durum bu saydığım üçlüden herhangi birinde bozulma ortaya çıktığında değişmeye başlar. 

14 Nisan 2013 Pazar

Kimin Borcu Artıyor


Toplumda borçlar konusunda uzun süredir bir tartışma var. Herkes borç tutarlarını kendine göre sınıflandırıyor, eğiyor büküyor. Kimi borçların azaldığını söylüyor kimisi arttığını. Bu tartışmaya bir son verebilmek amacıyla aşağıdaki iki tabloyu sunuyorum (Tablolardaki veriler TÜİK ve Hazine Müsteşarlığı sitelerinden derlenmiş ve hesaplanmıştır.)  

Tablo 1: Borç Verileri

Yıllar
GSYH (TL)
USD Kuru
GSYH (Milyar $)
Kişi Başına GSYH ($)
Dış Borç Stoku (Milyar $)
Kamu Borç Stoku (Milyar TL)
Hane Halkı Borç Yükü (Milyar TL)
2002
350.476
1,51
231
2.619
130
257
6
2003
454.781
1,50
305
3.383
144
298
13
2004
559.033
1,43
390
4.172
161
333
27
2005
648.932
1,35
482
4.964
171
351
46
2006
758.391
1,44
526
7.500
208
366
67
2007
856.387
1,30
659
9.333
250
356
91
2008
950.500
1,28
742
10.376
281
408
114
2009
954.000
1,55
618
8.456
269
466
125
2010
1.105.100
1,50
736
10.079
292
497
168
2011
1.297.700
1,67
774
10.444
304
547
216
2012
1.416.800
1,79
786
10.504
337
563
255
2002 – 12 Büyüme (%)
304
19
240
301
159
119
4150


Tablo 2: Borçların GSYH’ya Oranları

Yıllar
Kamu Borcu /
GSYH (TL, %)
Dış Borç /
GSYH ($, %)
Hane H Borç Stoku  /
GSYH (TL, %)
Kamu Dış Borç Stoku / GSYH (%)
Özel K. Dış Borç Stoku / GSYH (%)
2002
73
56
2
28
19
2003
65
47
3
23
16
2004
60
41
5
19
16
2005
54
35
7
15
18
2006
48
40
9
14
23
2007
42
38
11
11
24
2008
43
38
12
11
25
2009
49
44
13
13
28
2010
45
40
15
12
26
2011
42
39
17
12
26
2012
40
43
18
13
29


Birinci tablo bize son 11 yılda cari fiyatlarla TL cinsinden GSYH’nın % 304, USD cinsinden cari fiyatlarla GSYH’nın % 240, cari fiyatlarla kişi başına GSYH’nın % 301, Türkiye’nin toplam dış borç stokunun aynı dönemde cari fiyatlarla % 150, kamu kesimi iç ve dış borç stokunun TL cinsinden % 119 arttığını gösteriyor. Buraya kadar her şey yolunda gitmiş görünüyor. Birinci tabloda dikkati çeken iki konu var: (1) Herşey katlanarak artarken dolar kuru sadece % 19 artmış. Yani aşağı yukarı sabit kur rejimi uygulamasına benzer bir uygulama göstermiş. (2) 2002 yılında pek fazla borcu olmayan hane halkı 2012 yılı sonunda ciddi anlamda bir borç yükü altına girmiş. Hane halkının borç tutarındaki artış % 4150 ile dönemin rekorlarını alt üst etmiş görünüyor.  

İkinci tablo bize son 11 yılda kamu kesimi borcunun ve Türkiye’nin toplam dış borç stokunun GSYH içindeki payının azaldığını buna karşılık hane halkının borç yükünün hızlı bir artış sergilediğini gösteriyor. İkinci tabloda da dikkati çeken bir konu var: Kamu kesiminin borç yükü son 11 yılda azalmış buna karşılık hane halklarının ve özel kesimin borçları son 11 yılda hızla artmış.

Son 11 yıldaki gelişmelere bakarak borçlar konusunda şunu söylemek mümkün: Önceki dönemlerde borçlu olan kamu kesimiyken bu dönemde borçlar el değiştirmiş ve özel kesim ile bireyler borçlu konumuna gelmişler. Bu durum; Türkiye’nin 2000’lere kadar uyguladığı kamu kesimi ağırlıklı, bütçe açıklarına ve kamu kesimi borçlanmasına dayalı büyüme modelinin yerine özel kesim ağırlıklı, özel kesim yatırım ve tasarruf açıklarına yani cari açığa ve dolayısıyla özel kesim borçlanmasına dayalı büyüme modelinin konulmuş olması yönündeki yorumlarımla bire bir örtüşmektedir.

Bu yeni modelin eskisinden en belirgin farkı borçlanmanın kamu kesiminden özel kesime kaymasının yanı sıra hane halklarının da borçlu hale gelmesidir. Eskiden insanlar “bu borç nasıl ödenir?” diye kamu kesiminin borçlarını dert edinirlerdi şimdi, kendi borçlarını nasıl ödeyeceklerini düşünmelerinin zamanıdır. Çünkü kamu kesiminin borcunu ödemek için vergi koymak, para basmak, enflasyon yaratarak borcu hafifletmek gibi birçok yöntemi uygulama yeteneği olduğu halde özel kesimin ve hane halklarının böyle yetenekleri bulunmamaktadır.     
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...