29 Eylül 2014 Pazartesi

Merkez Bankası Müdahaleleri

Merkez Bankası Niçin Faize Dokunmadı?
Geçtiğimiz hafta içinde Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplandı ve piyasanın da beklediği gibi faizleri (haftalık repo faizi ve gecelik borç verme ve borçlanma faizleri), zorunlu karşılıkları, rezerv opsiyon katsayılarını mevcut haliyle bırakmaya karar verdi. Bence iki nedenle doğru bir karardı: (1) Her ne kadar çekirdek enflasyonda (I Endeksi) bir düşüş eğilimi başlamış görünse de manşet enflasyonda (TÜFE) hala yükselme eğilimi görülüyor. Geçen yılın Eylül ve Ekim ayındaki yüksek enflasyonların devreden çıkacak olmasının yaratacağı geçici bir düşüş (baz etkisi) olabilirse de enflasyonun yönü yukarı görünüyor. (2) Başta Dolar olmak üzere kurlar yüksek seyrediyor, yani TL değer kaybediyor.

Gelir Artışı İllüzyonu

Sürekli tekrarlanan bir cümle var: “Cumhuriyet dönemi boyunca ne GSYH’mızda ne de kişi başına düşen gelirimizde son 11 yıldaki kadar önemli artışların sağlandığı bir dönem daha yok.” İlk bakışta doğru bir cümle gibi görünüyor. Ne var ki ilk bakışlar her zaman gerçeği görmemize yetmez. Bazen ilk bakışta görünenlerin arkasında gerçekte farklı şeyler olabilir. 

27 Eylül 2014 Cumartesi

Reform İllüzyonu

İllüzyon ya da yanılsama, gerçek bir nesnenin duyular üzerindeki izlenimlerinin yanlış değerlendirilmesidir. Algılama sırasında oluşan yanılsamalar bazen kendiliğinden ortaya çıkar. Bazen de birisinin yarattığı illüzyonlar algılamamızı etkileyebilir.

25 Eylül 2014 Perşembe

Merkez Bankası Faizi Hızla İndirse

Merkez Bankası’nın haftalık repo faizini (politika faizi) yüzde 4,50’den yüzde 10’a çıkarması sonrasında bir söylem gelişti. Bu söylem, Merkez Bankası’nın bu faizi derhal yeniden eski düzeyine indirmesine yönelik bir söylem. Bu sadece siyasetçiler ve konuya uzak vatandaşlar arasında kalmış bir söylem olsaydı fazla üstelemeden geçip gidiyordum. Ama son zamanlarda bu söylem ekonomi öğrencilerini, derken doktora öğrencilerini ve giderek meslekten iktisatçıları da etkisi altına almaya başladı. Bazı iktisatçılar “ne olacak yani düşürsek?” demeye başladılar. Önce şaka mı yapıyorlar diye bakıyordum ama bakarken fark ettim ki ciddiler. O zaman iş değişti. Bu işi bir kez daha bıkmadan usanmadan anlatmak gerekir diye düşündüm.  

Önce eldeki konuyla ilgili verilere bir göz atalım: (1) 12 aylık enflasyon yüzde 9,54. (2) TCMB Beklenti Anketi sonuçlarına göre 2014 sonu enflasyon beklentisi yüzde 8,89, 12 ay sonrası için enflasyon beklentisi yüzde 7,44. (3) 2014 için tahminlere göre yatırımların GSYH’ya oranı yüzde 20, tasarrufların GSYH’ya oranı yüzde 14, tasarruf açığı (aynı zamanda cari açık ve aynı zamanda dışarıdan bulmamız gereken finansman) yüzde 6. (4) 12 ay vadeli yatırılan tasarruf mevduatına verilen nominal faiz yüzde 9,5, tasarruf mevduatından kesilen gelir vergisi oranı yüzde 15, net nominal tasarruf mevduatı faizi yüzde 8. (5) Reel faiz yüzde 0,5[1] (yani yüzde yarım.) (6) Merkez Bankası’nın politika faizi (haftalık repo karşılığı borç verme faizi) yüzde 8,25, gecelik borç verme faizi yüzde 11,25.

Şimdi diyelim ki Merkez Bankası eski uygulamasına döndü ve politika faizini yüzde 4,5’e indirdi. Bu durumda bankalar Merkez Bankası’ndan yüzde 8,25 yerine yüzde 4,5 ile yani daha ucuza borçlanacaklar ve bir süre sonra yüzde 8 – 9 faizli mevduatı istemeyecekleri için mevduat faizlerini düşürecekler demektir. Daha ucuza borçlanacakları ve kaynak maliyetleri düşeceği için onlar da kredi faizlerini düşürebilecekler demektir. Ne var ki mevduatın ortalama vadesi 1,5 ay iken kredinin ortalama vadesi 1,5 yıl olduğu için bankalar mevduat faizlerini düşürdükleri hızla kredi faizlerini düşüremeyecekler.  

Diyelim ki bankalar da Merkez Bankası gibi yapıp mevduat faizlerini yüzde 4,5’e düşürmüş olsun. Bu durumda tasarruf sahibinin parasını TL olarak mevduatta tutmasının hiçbir anlamı kalmayacaktır. Çünkü reel faiz eksi 2,73[2] olmaktadır. Yani parasını bankada tutanlar bırakın faiz almayı anaparalarının satın alma gücünü kaybedecekler demektir. Bu durumda çoğu insan ya parasını bankadan çekecek ve farklı kaynaklara yönelecek ya da hiç değilse anaparasını korumak için mevduatını dolara ya da euroya döndürmek için bankasına talimat verecektir. Böyle bir gelişme sonucunda TL değer kaybedecek, kurlar yükselecek, yükselen kurlar enflasyonu artıracak demektir. Bu, devam ederse TL’den kaçış hızlanacak, TL mevduat azalmaya, dolarizasyon (para ikamesi) yerleşmeye başlayacak demektir. Kurların yükselmesini ve dolarizasyonu önlemek için faizleri yeniden artırmak gerekecektir. Ne var ki faizi bu şekilde indirip yükseltmek, yatırımcıların kafasında “bunlar ne yaptığını bilmiyor” biçiminde bir izlenim uyandıracağı için bu yükseltmenin o riski de kapsaması için daha da fazla olması zorunluluğu doğabilecektir.   

Tartışmanın bir yönü gelip Türkiye’deki enflasyonun türüne dayanıyor. Türkiye’de talep enflasyonu mu var maliyet enflasyonu mu? İç tüketim ve dolayısıyla iç talep düşük olduğu için enflasyonun altında yatan temel itici gücün maliyetlerdeki artışlar olduğu düşüncesi son derecede makul. Ne var ki maliyetler içinde faizin payı konusu karışık. Daha doğrusu faizin payının sanıldığı kadar yüksek olmadığı araştırmalarla kanıtlanmış bulunuyor. Bu durumda faizi düşürerek maliyetleri düşürmek ve dolayısıyla enflasyonu düşürme düşüncesi pek anlamlı değil. Maliyetleri asıl artıran şey kurlarda yaşanan artışlar. Dolar kuru 14 ayda 1,84’den 2,23’e geldi. Bu artış yüzde 21’den fazla bir artışı işaret ediyor. Faizler yüksek olduğu halde kurdaki artış bu durumda. Faizi düşürsek kurlar yükselir mi düşer mi? Bu koşullar altında yükseleceği kuşkusuz. Çünkü risklerin, jeopolitik nedenler başta olmak üzere, yükseldiği bir yerde getiri de düşerse o yere döviz girişi azalır ve dolayısıyla kurlar yükselir.

Ekonomik konulara futbol takımı tutar gibi bakılmaz. Ekonomi, çeşitli çelişkileri, sorunları olsa da bir bilimdir. Bilimsel konulara, bilimsel bakılmaz ve ona göre davranılmazsa sonuçları acı olabilir.  



[1] Reel faiz = ((1 + Net Nominal Faiz) / (1 + Beklenen Enflasyon) – 1) * 100
Reel faiz = ((1,08) / (1,0744) – 1) * 100  = % 0,5 (artı)
[2] Reel faiz = ((1,045 ) / (1,0744) – 1) * 100 = % 2,73 (eksi)

23 Eylül 2014 Salı

Gelir Dağılımında Son Durumumuz

Gelir dağılımı araştırmaları, bir ekonomide yaratılan gelirin nasıl paylaşıldığını analiz etmek amacıyla birkaç şekilde yapılıyor. En çok kullanılanları kişisel gelir dağılımı analizi ve fonksiyonel gelir dağılımı analizi. Bir ekonomide yaratılan gelirin, o ekonomideki kişiler arasında ne şekilde dağıldığını ortaya koyan değerlendirmeye kişisel gelir dağılımı analizi deniyor. Gelir dağılımı analizleri fonksiyonel olarak yapıldığında; ücret, faiz, rant, kar gibi üretim faktörlerinin yaratılan gelirden ne kadar pay aldığını ölçmek mümkün olabiliyor. Toplumun daha çok ilgisini çeken konu kişisel gelir dağılımı.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Fiyat Yoksa İşlem de Yok

Geçtiğimiz bayram tatilini fırsat bilerek katıldığımız Cebelitarık’ın iki yakasını (Endülüs/İspanya ve Fas) kapsayan yurtdışı turunun son halkasında Marakeş’e gelmiştik. Marakeş’te şehir turu sırasında gezdiğimiz bir pazarda eşim bir tezgahın üzerinde asılı duran çok renkli Marakeş işi bir şalvarı beğendi. Bana fikrimi sordu ben de beğendiğimi söyledim. O sırada satıcı bize bakınca eşim sordu: “Bu ne kadar?” satıcı: “Siz ne kadar verirsiniz?” diye karşı bir soru sordu. Eşim şaşırdı, bir süre sessiz kaldı. Alışmadığı bir cevap – soruydu bu. Sonra toparlandı ve şöyle dedi: “Satıcı sizsiniz siz bir fiyat söyleyeceksiniz, ben de fiyatı uygunsa alacağım” dedi. Satıcı da, “Alıcı sizsiniz, siz bir fiyat söyleyin ben de satıp satmamaya karar vereyim” dedi. Eşim; “O zaman size hayırlı işler, fiyatı belli olmayan bir malı alacak halim yok” dedi ve yürüdü. Satıcı arkasından bağırdı: “Konuşup, anlaşırdık” dedi ama eşim aldırmadı uzaklaşıp gittik. Böylece satışa konulan bir malın fiyatı belirlenemediği için alış veriş gerçekleşmedi.

19 Eylül 2014 Cuma

Türkiye Ekonomisinin Bugünkü Sorunları

I. İki farklı dönem
Türkiye ekonomisi 2003 ile 2014 arasında AKP tarafından yönetildi ve yönetilmeye devam ediyor. Türkiye ekonomisinin bugünkü sorunlarını teşhis edebilmek için bu 13 yıllık dönemi ikiye ayırarak incelemek doğru olacak: 2003 ile 2012 yılları arasındaki 10 yıllık birinci dönem ve 2013 sonrasında şimdilik 2 yılı geride kalan ikinci dönem. Bu ikinci dönemin ilkinden ciddi farklılıkları var ve bu farklar Türkiye ekonomisinin bugünkü sorunlarını oluşturuyor.

16 Eylül 2014 Salı

Son Çeyreğe Girerken Ekonomi

2014 yılının son çeyreğine giriyoruz. 2014 yılı başlangıçta umulduğu gibi düzelmenin başlayacağı bir yıl olmadı. Tam tersine durum daha kötüye gitti. Birçok şeyin daha da bozulduğu, zor ve sıkıntılı bir 9 ayı geride bırakıyoruz. Son çeyrekte bir mucize olmayacağına göre bu yıl geçen yıldan daha kötü bitecek. Sadece Türkiye için değil birçok ekonomi için.

14 Eylül 2014 Pazar

İİBF Sorunu

Son yıllarda Türkiye’nin önemli sorunları arasına üniversitelerin iktisadi ve idari bilimler fakültelerini (İİBF) bitirenlerin iş bulamamaları sorunu da girdi. Her gün çeşitli forumlarda ve özellikle de sanal alemde pek çok kişi tarafından dile getiriliyor bu sorun. Önce sorunu tanımlayalım sonra çözüm önerilerimizi sıralamaya çalışalım.

12 Eylül 2014 Cuma

Kısır Döngü Ekonomisi

Her gün aynı şeyleri konuşuyoruz. Faizi indirmek mi gerekir artırmak mı? Enflasyon mu faizin nedeni yoksa faiz mi enflasyonun sonucu? Doların yükselmesi mi tehlikeli Euronun yükselmesi mi? Fed ne zaman faiz artıracak? Bize etkisi nasıl olacak? Başka konu yok. Varsa faiz, yoksa kurlar.

10 Eylül 2014 Çarşamba

Büyüme Düştü, Merkez Yandı

II. Çeyrek büyümesi beklentilerin (genel olarak yüzde 2,8 dolayındaydı) oldukça altında yüzde 2,1 olarak açıklandı. Geçen yılın ikinci çeyrek büyümesi yüzde 4,6 idi. Bu yılın ikinci çeyreğinde büyüme geçen yılın ikinci çeyreğine göre 2,5 puanlık bir düşüş göstermiş oldu.

7 Eylül 2014 Pazar

Eğitim Şart

Geçtiğimiz günlerde iki önemli rapor yayınlandı. İlki Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 – 2014 Küresel Rekabet Raporu, ikincisi de Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı örgütünün (UNDP) yayınladığı 2014 İnsani Gelişmişlik Raporu.

Küresel Rekabette Yerimiz
2013 – 2014 Küresel Rekabet Raporu’nda karşılaştırmaya alınan ülke sayısı 148. Sıralama en iyiden en kötüye doğru yapılıyor. Buna göre örneğin küresel rekabette Türkiye’nin yeri 148 ülke arasında 45. sırada dediğimizde, bu, bizden iyi durumda 44 ülke, bizden kötü durumda 103 ülke bulunduğunu gösteriyor. .

Aşağıda 2014 yılına ilişkin küresel rekabet endeksinin ayrıntı göstergelerinden seçtiğim bazı göstergelere önceki yılların sonuçlarıyla karşılaştırmalı olarak yer veriyorum.

Gösterge
2012
2013
2014
Küresel rekabet endeksi
43
44
45
İç tasarruflar / GSYH
115
99
117
Enflasyon
93
125
122
Krediye ulaşma kolaylığı
29
52
64
Bankaların sağlamlığı
22
20
38
İnovasyon kapasitesi
48
45
77
Şirketlerin ARGE harcaması
56
68
89
Patent başvurusu
42
41
42
Eğitim sisteminin kalitesi
82
91
89
Yargı bağımsızlığı
83
85
101

Küresel rekabet endeksinde 148 ülke arasında 2012 yılında 43. sıradayken 2013’de 44. Sıraya, 2014’de 45. sıraya gerilemişiz.

Raporda birçok gösterge ele alınıyor. Birkaç gösterge dışında Türkiye hepsinde ya gerilemiş ya da yerinde saymış bulunuyor. Burada en çarpıcı olanlarına yer verdim. İç tasarrufların GSYH’ya oranında ve enflasyonda geri gittiğimizi biliyorduk ama doğrusu ya krediye ulaşmada ve bankaların sağlamlığında bu kadar geri gittiğimizi bilmiyorduk. Özellikle bankalar konusu önemli. Buraya özel dikkat harcamak ve kazanılmış tek avantajı yitirmemek gerekli. Asıl çarpıcı düşüşler buluşlarla, teknolojiyle ilgili olan göstergelerde karşımıza çıkıyor. İnovasyon kapasitesinin düşmesinde kuşkusuz şirketlerin araştırma ve geliştirmeye (ARGE) harcadıkları paraların azalması yatıyor. Şirketlerin, para kazanma yolu olarak, kendi yaptıkları işleri geliştirmek yerine müteahhitlik işine girmesi bu gelişmenin normal olduğunu gösteriyor. Bir başka çarpıcı düşüş de eğitim sisteminin kalitesinde. Eğitim sisteminin kalitesini artırmak bir yana, iyiden iyiye düşürdüğümüz ortaya çıkıyor. Eğitim yatırımı, vergiden düşmenin bir aracı olunca, özel kesimin açtığı okulların çoğunun bilimsel eğitime hizmet etmekten çok şirket kazancına hizmet etmeyi hedeflediği anlaşılabiliyor. Yargı bağımsızlığında geldiğimiz noktayı ise sanırım söylemeye bile gerek yok.

İnsani Gelişmişlikteki Yerimiz
2014 İnsani Gelişmişlik Raporu’nda (2013 sonuçlarını gösteriyor) karşılaştırmaya alınan ülke sayısı 187. Türkiye, insani gelişmişlik sıralamasında, bu 187 ülke arasında 69. sırada bulunuyor. 2012 yılında da aynı sıradaydı. Yani son bir yılda yukarılara gidememiş. Oysa önceki yıllarda Türkiye ciddi sıra yükselmeleri sağlamış, yukarıya tırmanmaya başlamıştı.
Rapor oldukça ayrıntılı tablolar ve analizler içeriyor. Bunları buraya tablolaştırarak taşımam mümkün olmadığı için sadece geçmiş yıllarla ve rakip ekonomilerle karşılaştırmalara değineceğim. Türkiye, 2004 sonrasında raporun kapsadığı alanların çoğunda, eğitimde, kadın katılımında, yaşam kalitesinde vb gelişme sağlamış görünüyor. Ne var ki bu gelişim son yıllarda yavaşlamış, 2013’de ise durmuş bulunuyor. Oysa Türkiye’nin yukarıda küresel rekabet raporuna değinirken de vurguladığım gibi bilimsel eğitimin kalitesini yükseltmesi, kadının sosyal yaşama ve iş yaşamına daha fazla girmesini sağlaması, yaşam kalitesini artırması gerekiyor. Bunlar, orta gelir tuzağından çıkmak için gerekli olan adımlar.

Türkiye’nin orta gelir tuzağından çıkıp çıkamayacağı bence büyük ölçüde buluş yapabilmesine, teknolojiye katkı yapabilmesine, insani gelişmişlik sırasını ileri götürmesine bunlar da en başta da ortalama eğitim süresini ve kalitesini artırmasına bağlı. Tablo bu açılardan oldukça moral bozucu görünüyor.

İki raporun bir arada değerlendirilmesi, çeşitli alanlarda ama asıl olarak eğitim alanında doğru işler yapamadığımızı ortaya koyuyor. Liseleri çağdaş, bilimsel eğitim kurumları haline dönüştüremezsek, üniversite sayısını değil de üniversite eğitiminin kalitesini artırmayı beceremezsek, bilimle ilgisi olmayan, kendi dalındaki temel bilgileri bile tam olarak anlayamamış insanların çoğunlukta olduğu bir ortamla karşılaşmamız kaçınılmaz görünüyor. Böyle bir ortamda, insanlar bilimle uğraşmaz, buluş yapılamaz, teknolojiye katkı getirilemez. Belki, geçmişte olduğu gibi,  mevcut duruma nefes aldıracak yeni organizasyonlarla, bir süreliğine iyi bir makro görünüm yaratılabilir, ne var ki bu tür geçici düzeltmeler, bizi bırakın dünyanın en büyük on ekonomisi arasına sokmayı, içine düştüğümüz orta gelir tuzağından bile çıkarmaya yetmez.  

Kaynaklar:
World Economic Forum, Global Competitiveness Report (2013 – 2104)

UNDP, Human Development Report (2014)


4 Eylül 2014 Perşembe

Türkiye'nin Risk Primi Rusya ile Yarışıyor

Aşağıdaki tablo’da 22 Mayıs 2013’de Fed’in tahvil alımını azaltacağını açıklamasından sonra kırılgan ekonomiler olarak kabul edilen ülkelerin risk derecelerini temsil eden CDS primlerinde yaşanan gelişmeleri ay sonları itibariyle gösteriliyor.

Tarih
Türkiye
Brezilya
Endonezya
G. Afrika
Rusya
22.5.2013
118
130
140
169
136
31.5.2013
131
146
162
191
155
28.6.2013
191
185
207
216
195
31.7.2013
205
191
208
222
186
29.8.2013
240
203
282
240
200
30.9.2013
214
173
220
197
172
31.10.2013
185
166
193
185
161
28.11.2013
207
205
236
211
171
31.12.2013
245
194
237
204
165
31.1.2014
270
206
233
233
203
28.2.2014
230
172
185
204
191
31.3.2014
220
169
175
195
222
30.4.2014
199
146
174
186
260
30.5.2014
180
142
141
172
193
27.6.2014
177
145
161
177
184
31.7.2014
185
157
149
189
239
29.8.2014
178
127
132
167
258
22.5.2013 / 29.8.2014 Artış Oranı (%)
50,8
-2,3
-5,7
-1,2
89,7
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...