29 Temmuz 2016 Cuma

467 Puan İle 155 Puan Arasındaki Fark

Bana çok sorulan sorular arasında “üniversiteler arasında ne gibi farklar olduğu” sorusu da var. Bir örnek vermem gerekirse öğrenciler Boğaziçi Üniversitesi’nde okumakla Ankara Üniversitesi’nde aynı bölümü okumak arasında bir fark olup olmadığını soruyorlar. Birçok fark sıralanabilir. Bu farklar; okulun bulunduğu konumdan tutun, hocaların kalitesine, sağlanan imkânlara, eğitimin kalitesine, sınıflardaki sayının azlığı veya çokluğuna kadar birçok alanı kapsayabilir. Ama bana sorarsanız en net fark bu bölümlere girişteki taban puanlar arasındaki farktır. 

28 Temmuz 2016 Perşembe

Üniversitelerin Durumu

Türkiye’de pek çok kurum son 20 – 30 yılda itibar kaybetti. Dünyadaki gelişmelerin tersine Türkiye birçok alanda geriye gitti. Maddi imkânlar arttığı halde böyle bir gelişmenin yaşanması anlaşılması pek kolay olmayan bir durum gibi görünse de gerçek bu.

Bana sorarsanız en fazla itibar kaybeden kurumlardan birisi üniversite oldu. Ben bunda YÖK’ün büyük sorumluluğunun olduğunu düşünüyorum. 12 Eylül darbesi sonrasında üniversitelerde anarşiyi önleme amacıyla kurulan YÖK, ne yazık ki bilimsel özgürlüğü önledi. Bugün üniversitelerin çoğu bilimsel araştırma yapmayan, topluma yeni bir şeyler sunamayan kurumlar durumunda. Bunda ortaöğretimin giderek zayıflamasının ve tümüyle ezbere dayalı bir yapıya dönüşmesinin büyük etkisi var. Ortaöğretimden gerekli bilimsel altyapıyı, analiz yeteneğini almadan gelen ve sorgulamayı bilmeyen öğrencilerin bu eksiklerini üniversitede tamamlamak mümkün olamıyor. O nedenle çoğu üniversite, ders ezberleten, sınav yapan ve öğrenci mezun eden okullar haline gelmiş bulunuyor. Böyle bir üniversiteden topluma katkı yapacak araştırmalar yapmasını, analiz yapan, sorgulayan, bilimle uğraşan öğrenciler yetiştirmesini beklemek mümkün değil. Öyle olunca nedenlerle sonuçlar birbirine karışıyor, safsatalar, şehir efsaneleri ve komplo teorileri bilimin yerini kolayca alıveriyor.

Son yıllarda her köşede üniversite açıldı, bölüm kontenjanları inanılmayacak kadar artırıldı. Sınıflarda öğrenci sayısı arttıkça hoca öğrenciyi tanıyamaz, öğrenci de derse ilgi gösteremez hale geliyor. Sonunda hoca sıkılıyor ve kitapta ne varsa onu kısaca anlatıp gidiyor, yılsonunda da yüzeysel bir sınavla herkesi geçirip ortalığa salıveriyor. Sonra üniversite bitirdiğini ve dolayısıyla konuları bildiğini zanneden ama aslında temel ilkeleri bile öğrenememiş onbinlerce öğrenci iş bulamadığı için yaşama küsmüş olarak dolaşıyor.

Üniversite insana meslek değil bilim öğretmeli. Üniversiteyi bitiren kişi kendi alanıyla ilgili olarak önüne çıkan konuları alıp analiz edebilmeli. Ne var ki bunu yapabilen mezun sayısı son derecede az. Konuları bilse de ezber yöntemiyle öğrendiği, sorgulama ve analiz öğrenmediği için çoğu öğrenci karşısına çıkan olaylarda hemen ters sonuçlara ulaşabiliyor. Faiz yükseldiğinde kısa dönemde bankalar zarar mı eder kâr mı diye sorduğunuzda hiç düşünmeden kâr eder diye yanıtlayan öğrenci sayısını tahmin edemezsiniz. Aynı soruyu sokaktaki vatandaş da aynı şekilde yanıtlıyor. Dolayısıyla o çocuğun üniversitede ekonomi okumasının hiçbir anlamı kalmıyor. Suçlu bu gençler mi? Kesinlikle değil. Suç onlara sorgulamayı, inançla değil akılla hareket etmeyi, analiz yaparak sonuca varmayı öğretemeyen eğitim sisteminde.

1980’ler öncesinde üniversite daha bilgili, daha sorgulayıcı, analiz yeteneği kazanmış insanlar yetiştiriyordu. YÖK’ün kurulmasıyla birlikte üniversiteyi depolitize etmek, öğrenciyi büyüklerinin dediklerine göre hareket etmeye programlamak üzere biçimlendirilmiş bir modele geçildi. Sonuçta bugüne kadar geldik. Sorgulayamayan, analiz yapamayan, olaylara bilimsel açıdan bakmak yerine inanç açısından bakan ve objektif olamayan insanlarla buluş yapamayız. Buluş yapamazsak hiçbir şey yapamayız.  

Eğitim alanında yapılacak yapısal reform; ortaöğretimden başlayarak üniversiteye kadar bilimsel, sorgulayıcı ve analitik eğitimi yerleştirmekten ibarettir. Bunu yapabilirsek buluş yapan ve hızla ilerleyen bir toplumsal yapıya geçebiliriz. Aksi takdirde “bir zamanlar kurtarmaya gittiğimiz Kore’ye bak nerelere geldi” sohbetini yaparak uzun yılları daha geride bırakırız.

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Türkiye'nin Kredi Notu ve CDS Primi

Standard and Poor’s (S&P) adlı kredi ölçüm kuruluşunun Türkiye’nin uzun vadeli yabancı para cinsinden tahvillerine verdiği kredi notunu BB + (Durağan) konumundan BB (Negatif) konumuna indirmesiyle başlayan tartışma devam ediyor. Genel kanı S&P’nin bu kararını siyasal gerekçelerle aldığı yönünde oluşuyor. Başarısız darbe girişiminin ardından gelen bu not indirimi çok büyük bir önem taşımamakla birlikte devamında gelebilecek başka bazı eylemler için bir işaret oluşturabileceği düşüncesiyle kaygı yaratıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün itibarıyla önde gelen üç reyting kuruluşundan aldığı yabancı para cinsinden uzun vadeli kredi notları şöyledir:

Reyting kuruluşu
Kredi Notu
Standard and Poor’s (S&P)
BB (negatif)
Moody’s
Baa3 (negatif)
Fitch Rating
BBB- (durağan)

24 Temmuz 2016 Pazar

Üniversiteye Girdiğiniz Gibi Çıkmayın

“Keşke yazdıklarınızı daha önce okusaymışım, koskoca bir üniversite yaşamını boşa geçirdim. Liseden sonra üniversiteyi kazanınca her şey bitti sanıp ders çalışmayı bir yana bırakmıştım. Sadece okutulanları ezberleyip sınıf geçerek okulu bitirdim. Şimdi hiçbir şey bilmediğimi hissediyorum.” Bana böyle yazan pek çok kişi var. Ne yazık ki bu ifadeler üniversiteye bilinçsizce başlayan öğrencilerin pek çoğunu bekleyen tuzağın bir özeti.

Çoğu öğrenci lisede çok yoruluyor. Bu yorgunluk bir yandan lise dersleriyle uğraşmanın, bir yandan da üniversiteye hazırlanmak için ek çalışmalar yapmanın, kurslara, dershanelere gidip konuları en baştan ele almanın, yüzlerce binlerce test çözmeye çalışmanın yarattığı bir sonuç. Gencecik insanlar, liseyi, kendilerine hemen hemen hiç zaman ayıramadan, hep ders çalışarak ve çoğu kez ileride ne işe yarayacağını bilmedikleri denklemleri, formülleri ezberleyerek geçiriyorlar. Sonuçta üniversiteyi kazandıklarında ya hedefe ulaştıklarını düşündükleri ya da artık enerjilerini tükenmiş hissettikleri için çalışmayı minimum düzeye indiriyorlar. Üniversite eğitimini, oraya girmek için harcadıkları çabadan çok daha az çaba harcayarak ve üstünkörü bilgi edinerek tamamlıyorlar. Bunun sonucunda da mezun olduklarında yukarıya aldığım ifadelerle özetlenen durumla karşılaşıyorlar.

23 Temmuz 2016 Cumartesi

İİBF'de Bölüm Seçimi Yaparken

Giriş sınavını kazanmış öğrenciler bugünlerde üniversite ve bölüm seçimiyle uğraşıyorlar. Geçmişte bu konuda yazdığım yazımı güncelleyerek tekrar yazmamı isteyen çok kişi oldu. Ekonomi (iktisat), maliye, işletme, finans veya uluslararası finans, çalışma ekonomisi ve endüstri ilişkileri, siyaset bilimi ve kamu yönetimi ve ekonometri bölümleriyle sınırlı kalmak üzere deneyimlerime dayanarak durumu özetleyeyim.

Her şeyden önce üniversiteyi bitirince ne yapmak istediğinizi düşünmeniz ve bu yolda bir karar vermeniz gerekiyor.

22 Temmuz 2016 Cuma

Gelişmiş Ekonomilerin Görünümü

İster istemez iç gelişmelere odaklandığımız bugünlerde dünyada neler olduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Özellikle son dönemde olayların akışı öylesine hızlandı ki bir başka tarafa odaklanınca öteki tarafta neler olduğunu kaçırıyoruz.

ABD ekonomisi, krize ilk giren ekonomiydi. Başlangıçta oldukça sıkıntı çekmiş olsa da aldığı hızlı önlemlerle toparlanmaya başladı. Önlemler geçmişte görülmediği kadar büyük ve yaygın olmasına, Fed’in bilançosu neredeyse 5 kat artmış olmasına karşın ABD ekonomisi henüz tam olarak krizden çıkmış gibi görünmüyor. Bunun birçok nedeni var. Her şeyden önce ekonomi likidite tuzağı denilen olguya benzer bir durumu yaşıyor. İnsanlar, enflasyonun ve faizlerin çok düşük olduğu bir ortamda harcama yapmak için acele etmiyorlar. Öyle olunca ekonomi tam olarak canlanamıyor, enflasyon artmıyor. ABD ekonomisi, bir ara yüzde 9’un üzerine çıkan işsizlik oranını yüzde 5’in altına çekmeyi başarmış, bir ara küçülmeye dönmüş ekonomiyi yeniden yüzde 2 dolayında bir büyüme rayına oturtmuş görünse de sağlıklı bir toparlanmanın görünümünü henüz veremiyor. Mayıs ayında yüzde 4,7’ye kadar gerilemiş olan işsizlik oranı Haziran’da yeniden yüzde 4,9’a geldi. 2016 yılı için yüzde 2’nin üzerinde tahmin edilen büyüme oranı yüzde 1,8’e düşürüldü. Yılbaşında 1,6 – 1,8 arasında tahmin edilen 2016 yılı enflasyon oranı yüzde 1,4’e düşürüldü. Bütün bu değişiklikler beklentilerin bozulduğunu ve ekonominin tahmin edilen hızla toparlanamayacağını ortaya koyuyor. Bu değişimin bir sonucu olarak da yılın başlarında Fed’in faizi yıl içinde 3 – 4 kez artırması biçiminde ortaya konan beklentiler tümüyle değişti. Şimdiki beklenti Fed’in bu yıl hiç faiz artışı yapmayacağı ve hatta 2017 yılının ilk çeyreğinde de yapmayabileceği biçimine dönüştü.

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Piyasalar Karışık

Cuma gecesi yaşanan ve sabah olmadan başarısızlığa uğratılan darbe girişiminin ardından ilk işlem gününde piyasalarda görülen etkiler şöyleydi: (1) TL, başlıca döviz kurlarına karşı Cuma akşamı itibariyle kaybettiklerini geri kazanmaya başlamıştı. Gerçekten de örneğin Cuma gecesi 3.016’yı gören Dolar – TL kuru Pazartesi günü piyasalar açıldıktan sonra hızla gerilemeye başlamış ve 2,92’ye kadar düşmüştü. Benzer bir durum Euro – TL kurunda da ortaya çıkmıştı. Bu düşüşte Merkez Bankası’nın hafta sonunda döviz ve TL likiditesi konusunda yaptığı açıklamaların da etkisi vardı. (2) Cuma akşamı 82.825 düzeyinde kapanan BIST 100 endeksi, Pazartesi günü hızlı bir değer kaybı yaşamaya başlamıştı. (3) Cuma akşamı kapanışta yüzde 8,60 düzeyinde olan gösterge faiz Pazartesi günü açılışla birlikte yükselişe geçmişti.  

17 Temmuz 2016 Pazar

Son Olaylar ve Ekonomiye Olası Etkileri

Son dönemde üç önemli olay gerçekleşti: Brexit ve Birleşik Krallık’ta buna dayalı olarak hükümet değişimi, Rusya ile ilişkilerin normale dönmesi ve Cuma gecesi yaşanan darbe girişimi. İlkinin etkilerini daha önce yayınladığım yazılarımda ele almıştım:

15 Temmuz 2016 Cuma

Ödediği Vergiyi Bilmeyen Toplum

Blogda yazdığım bir yazının altında “Osmangazi Köprüsünün hangi kaynakla yapıldığını” soran bir izleyiciye bir başka izleyicinin yanıtı “Senin vergilerinle” olmuştu. Bu yorumlara katılan bir izleyici ise “Ne vergisi? Biz vergi ödemiyoruz ki zenginler düşünsün” diye yazmıştı. Bu görüş Türk toplumunda oldukça yaygın. Oysa gerçek öyle değil. Ödenen vergiyi gelire oranlarsak göreceğiz ki asıl vergiyi orta halliler ile düşük gelirliler ödüyor. 

Sosyal güvenlik primlerini katmaz da yalnızca vergilere bakarsak, ortalama olarak, Türkiye’de toplam vergi gelirlerinin yüzde 65’ini dolaylı vergilerin, yüzde 35’ini de dolaysız vergilerin oluşturduğunu görebiliriz. Dolaysız vergilerin yaklaşık yüzde 60’ı da stopaj yoluyla tahsil edilir (ücretlerden ve faiz gelirlerinden alınan gelir vergisinde olduğu gibi.) Bu durumda dolaylı vergiler ile stopaj yoluyla tahsil edilen vergiler, toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 85’ine ulaşır.  

3 Temmuz 2016 Pazar

Lozan Antlaşması 2023'de Bitecek, Biz de Madenlerimizi Çıkarabileceğiz

Son yıllarda nereye dönsek şöyle bir iddiayla karşılaşıyoruz: ‘Lozan Antlaşması 100 yıl süreli yapılmıştır. Antlaşmaya ekli gizli maddelerde, Türkiye’nin bor ve petrol başta olmak üzere madenlerini çıkarması yasaklandığı için biz bunlardan yararlanamıyoruz. Antlaşmanın süresi 2023 yılında dolacak, dolayısıyla 2023’den itibaren madenlerimizi yer üstüne çıkarıp kullanarak ve ihraç ederek hızla gelişmiş ülke statüsüne geçeceğiz.’

Bu iddia doğru mu yoksa bir şehir efsanesi mi? Eğer doğruysa bugüne kadar çıkaramadığımız madenlerimizi çıkararak 2023’den sonra zengin olacağız demektir. Eğer bu bir şehir efsanesiyse o zaman bunu kanıtlayalım ve tarihin çöplüğüne atalım.  

1 Temmuz 2016 Cuma

Öngörü ve Gerçekleşme

Bu blogda 16 Mart 2014 günü Türkiye’deki Değişimin Sosyo Ekonomik Analizi başlığı altında yayınlanmış olan uzun bir analiz yazım var. Bu yazım aslında 3 Kasım 2007 tarihinde Osmanlı Bankası Voyvoda Caddesi toplantıları çerçevesinde düzenlenen Yeni Türkiye'nin Değişkenleri başlıklı oturumun panel tartışması bölümünde yaptığım konuşma ile 13 Kasım 2009 tarihinde şimdi tarihe karışmış bulunan Maliye Teftiş Kurulu’nun 130’uncu kuruluş yıldönümünde yaptığım konuşmanın gözden geçirilip güncellenmesiyle yazılmıştı. Yani buradaki görüşlerim 2007 yılına kadar geri gidiyor. Bu yazımda Türkiye’nin Ortadoğu’daki Yeni Konumu adlı alt başlıktaki değerlendirmem aynen şöyleydi:
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...