Hizmet Arzı Artışı da Düşerse Ne Olacak?
Ekonomide arz, belirli bir dönemde piyasaya satılmak üzere sunulan mal ve hizmet miktarını ifade eder. Bu nedenle her üretim arz değildir. Kendi ihtiyacı için bahçesinde limon yetiştiren birinin yaptığı şey üretimdir ama satışa sunulmadığı sürece arz sayılmaz. Aynı şekilde evde aile için yapılan yemek de bir hizmet üretimidir; ancak piyasa için üretilmediği için ekonomik anlamda arz kapsamında değerlendirilmez.
Talep kavramı da çoğu zaman benzer
biçimde yanlış anlaşılır. Ekonomide talep, sadece bir şeyi istemek değildir.
Talep, satın
alma gücüyle desteklenen istemektir. Birinin Rolls Royce istemesi başka bir şeydir, gelirine uygun bir
otomobile yönelmesi başka. Ekonomik anlamda talep, ancak arkasında ödeme gücü
varsa talep niteliği kazanır.
Türkiye’de arz ve talebin seyrini izlemek için üç
temel göstergeye bakıyoruz: Sanayi Üretim Endeksi (SÜE), Hizmet Üretim Endeksi (HÜE) ve Ticaret Satış
Hacmi Endeksi TSHE). Sanayi
ve hizmet üretimi birlikte ekonominin arz yönünün yaklaşık yüzde 85’ini temsil
ediyor. Ticaret satış hacmi ise ağırlıklı olarak hane halkı iç talebinin
gidişatını gösteriyor.
Hizmet üretimi dönem dönem dalgalansa da genel olarak
artış eğilimini koruyor, sanayi üretimi ise uzun süredir değişmiyor. Buna
karşılık ticaret satış hacmi, yani iç talep, artış eğilimi sergiliyor (burada
ölçülen talebin kamu harcamalarından ziyade hane halkı talebini
yansıttığını da not etmek gerekiyor.)
Demek ki ülke ekonomisini asıl canlı gösteren
hizmet arzı, talebi canlı gösteren de hizmetlere yönelik talep. Hizmetlere yönelik
talebi canlı tutan nedenlerden birisi kredi kartlarıyla yapılan alış
verişler. Bu, böyle devam eder mi? Bunu anlayabilmenin bir yolu kredi kartı
kullanımının gelişimine bakmaktan geçiyor.
Yüksek enflasyon ortamında hane halkları bir süre
tüketimi borçlanarak sürdürdü. Ancak kredi kartı limitlerinin zorlanması ve
borçlanma imkânlarının daralması, artık talebi aşağı çeken bir faktör hâline
gelmiş görünüyor.
Önümüzdeki döneme bakıldığında üç eğilim öne
çıkıyor. Birincisi, gösteriş tüketimi,
sürü etkisi, enflasyon beklentileri ve “ruj etkisi” gibi unsurların etkili
olduğu hizmetler sektöründe eski canlılığın devam etmesi pek mümkün görünmüyor. İkincisi,
iç talep ve ihracatın birlikte zayıf kalması hâlinde sanayi üretiminin de toparlanması zor. Üçüncüsü ise bu sürecin istihdam piyasasına gecikmeli bir baskı
olarak yansıma olasılığı söz konusu olacak gibi duruyor..
Sonuç olarak Türkiye ekonomisi, önümüzdeki
dönemde enflasyonla
mücadele ile büyüme arasında siyasetçiyi giderek zorlayacak bir aşamaya geçiş
sürecinde bulunuyor. Bu nedenle hem iç talebi denetimli biçimde
destekleyen hem de sanayi üretimi ve istihdamda ani bir duruşu önleyen politika
bileşimlerine ve bunları kalıcı hâle getirecek yapısal reformlara her
zamankinden daha fazla ihtiyaç var.
Grafikler için kaynaklar:
TÜİK; Sanayi Üretim Endeksi,
Hizmet Üretim Endeksi, Ticaret Satış Hacmi Endeksi verileri, Bankalararası Kart
Merkezi Kartmetre verileri.
Hocam son zamanlarda yazı sayınız ve çeşitliliğiniz çok arttı. İyi ki varsınız. Sağlığınıza dikkat edin.
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim. Sevgiler.
SilTürkiye'nin basarılı olduğu alanlardan birisi de hizmet ihracatıdır. Çoğu insan hizmet ihracatının 120 milyar dolar olduğunun farkında değil. Bu 120 milyar dolar bize büyük döviz girdisi sağlayıp cari açığa adeta ilaç olmaktadır.
SilEvet, 120 milyar dolarlık hizmet ihracatı devasa bir kalemdir. Ancak Türkiye'nin sanayi üretimi ve mal ihracatı için yapmak zorunda olduğu ara malı ithalatı o kadar yüksektir ki, hizmetlerden gelen döviz adeta delik bir kovayı doldurmaya benzemektedir. Mal ticaretindeki dış ticaret açığı, hizmetler dengesindeki bu başarıyı yutmaktadır.
SilHizmet ihracatından gelen 120 milyar doların önemli bir kısmı, Türkiye'nin vadesi gelen dış borç anapara ve faiz ödemelerine gitmektedir. Cari açığın ''ilaçla'' kapanması için net hata noksan kalemlerinden ziyade, kalıcı ve sürdürülebilir doğrudan yabancı sermaye girişine ihtiyaç vardır.
120 milyar doların kompozisyonuna bakmak gerekir. Eğer bu gelir ağırlıklı olarak turizm ve taşımacılık gibi düşük katma değerli ve dış şoklara (salgın, savaş, kriz) çok duyarlı sektörlerden geliyorsa, ekonomiyi kırılganlıktan kurtarmaz. Yazılım ve yüksek teknoloji hizmetlerinin payı artmadığı sürece bu döviz girişi yapısal bir dönüşüm sağlamaz.
Döviz girişi miktar olarak artsa da, bu paranın yurt içindeki enflasyonist baskıyı azaltmadığını görüyoruz. Aksine, hizmet ihracatı güçlü olmasına rağmen TL'nin reel olarak aşırı değerlenmesi, bir süre sonra bu ihracatçıların maliyetlerini karşılayamaz hale gelmesine ve rekabet gücünü kaybetmesine neden olabilir.
Hizmet ihracatındaki 120 milyar dolarlık başarı takdire şayandır, ancak bu rakam bir ''başarı hikayesi'' olmaktan ziyade ekonominin ayakta kalmasını sağlayan zorunlu bir pansumandır. Türkiye'nin asıl sorunu hizmet satamamak değil, mal üretirken dışarıya (ithalata) olan bağımlılığını kıramamasıdır. Hizmetten gelen döviz, sanayideki yapısal açığı kapatmaya yetmediği sürece cari açık kronik bir sorun olmaya devam edecektir.
Teorik olarak arz artışının fiyatları aşağı çekmesi beklense de, Türkiye gibi yüksek enflasyon beklentisinin kemikleştiği bir ortamda bu mekanizma maalesef işlemiyor. Satıcıların, malını sattıktan sonra ''yerine daha yüksek maliyetle koyma'' endişesi ve gelecekte fiyatların daha da artacağı kaygısı, arz artsa dahi fiyat indiriminden kaçınmalarına yol açıyor. Bu psikolojik bariyer, klasik arz-talep yasasının işleyişini bozarak rasyonel ekonomik dengelerin kurulmasını engelliyor.
YanıtlaSilÇok doğru
SilArz artışının gerçekleşmesi kadar, bu artışın hangi kaynaklardan beslendiği de hayati önem taşıyor. Eğer arz; hukuk, adalet ve verimlilik odaklı yapısal reformlarla desteklenen yerli üretimden değil de dış borçla finanse edilen ithalattan besleniyorsa, ulaşılan denge kırılgan kalmaya mahkumdur. Zira sürdürülebilir bir fiyat istikrarı, arzın miktarından ziyade, o arzı oluşturan üretim yapısının sağlamlığına bağlıdır.
YanıtlaSil👍
SilTalepteki durgunluğun sağlıklı bir dengelenme mi, yoksa geniş halk kitlelerinin alım gücünü yitirmesinden kaynaklanan zorunlu bir daralma mı olduğu sorusu hayati önem taşıyor. Mevcut tablo, bu durgunluğun rasyonel bir tüketici tercihinden ziyade, derinleşen geçim derdiyle şekillenen bir mecburiyet olduğunu acı bir şekilde ortaya koyuyor.
YanıtlaSilÇok doğru.
SilTalep durgunluğunun sebebi her zaman ve dünyanın her yerinde alım gücünün yitirilmesidir. Sadece tüketici tercihleri yüzünden toplam tüketimin durduğu veya düştüğü bir ülke yok.
SilVar, Japonya.
SilTürkiye'de tüketim canlı inşaat sıfır araç satışları rekorlar kırıyor. Ayrıca tüm Türkiye'de yılbasında herkesin maaşına zam yapıldığına göre tüketim doğal olarak yükselecektir.
SilEnflasyonla mücadele ile büyüme arasındaki fasit daire sürekli dönüyor. " Kendi ihtiyacı için bahçesinde üreten ailelerin yaptığı şey üretimdir ama satışa sunulmadığı sürece arz sayılmaz. " demişsiniz , milyonlarca aile bu yola başvurunca arzı artırmaz ama o kadar miktar talep azalır . Artık küçük çiftçiler kendi ihtiyaçlarına yetecek ve biraz da satacak ürünü aile iş gücü ile karşılıyor.
YanıtlaSil👍
SilHocam, arz artışı yaşansa bile piyasadaki tekelleşme veya oligopol yapıların (zincir marketler vb.) bu bolluğu fiyatlara yansıtmasını engellediği bir ''piyasa başarısızlığı'' döneminde miyiz? Teşekkürler.
YanıtlaSilDoğru tespit.
SilMerhaba değerli hocam, elinize sağlık. İlk grafikte SÜE yatay bir seyir izliyor. İşaretlemede bir yanlışlık olabilir mi ? Saygılarımla..
YanıtlaSilHaklısınız yanlışlıklar var. Düzelttim. Çok teşekkür ederim.
Silİlk şekilde SÜE artış göstermiyor, ama TSHE artıyor. Sanayi üretimi değişmemesine rağmen tüketim artıyor.
YanıtlaSilEvet ekonomi tümüyle hizmetler üzerinden yol alıyor gibi.
SilSayın hocam kur baskı altında oldukça ihraçat düşüyor,kur baskı altında olmasa üretim maliyeti ve enflasyon yükseliyor,harcama yapamıyoruz gelirler düştü reelde geliri artımak için vergi indirmleri maaşlar teşvikler vs.devletin gücü yok olan parada faiz, kamu garantili projelere vs gidiyor cok derin bi sarmaldayız dedginiz gibi yapısal reformlar odak noktası olmalı benim ümüdim yok ama .sorum şu çift kur uyğulanabilirmi daha hızlı bir sonuç vermezmi ihracatcıya yani ülkeye döviz kazandırırken içeride maliyetler diger belirlenen kurla baskı altında tutulamazmı bu pansuman tedavısı kısa sürede kanamayı durdurabilirmi?
YanıtlaSilMahfi bey, bilgilendirici yazılarınız için teşekkür ederim, talebe bağlı olarak çıkan gösteriş tüketimi, sürü etkisi ve ruj etkisinin komşu komşuya bakar ayranına su katar atasözümüz doğrular nitelikte selamlar,
YanıtlaSilTeşekkürler
SilDeğerli hocam, bizim gibi ekonomilerde altın fiyatlarının yukarı yönlü seyri, hem maliyetleri hem de enflasyon beklentisini diri tuttuğu için arz artışının fiyat düşürücü etkisi gölgede kalıyor diyebilir miyiz? Özellikle 2026 başı itibarıyla Trump’ın hamleleri ve artan küresel riskler, kırılganlıklarımızı tetikleyerek arz yönlü iyileşmelerin fiyatlara yansımasını zorlaştırıyor diyebilir miyiz?
YanıtlaSilDiyebiliriz.
SilMahfi bey, talep artışını ithalat ve dış borca bağlı olarak karşılamak ve bunu itibar unsuru göstermenin, istihdam ve işsizlik üzerine nasıl bir etkisi olur, ithalata bağımlılık kendi işçine vermediğin ücreti başka ülke işçisine vermek olmazmı selamlar,
YanıtlaSilÇok doğru bir tespit. En tipik örneği mercimek üreticisine Türk Lirasıyla vermediğimiz desteği Kanada'daki üreticiye dolarla verip mercimeği ithal ediyor olmamız.
SilÜlkemiz mercimek üretimi ile dünyada Kanada, Hindistan ve Avustralya'dan sonra dördüncü sırada bulunuyor. Bizim ithal ettiğimiz mercimeğin yüzde 90'ı re export ile yurtdışına satılmaktadır. Dünya dördüncüsü bir ülkeyi suclayana kadar bizim gerimizde kalan yüzlerce ülke bulunuyor.
SilBiz son 6 - 7 yıldır ne zaman mercimek alsak arkasında menşei Kanada ya da imported from Canada yazıyor.
SilSizin alışveriş yaptığınız market Kanada menşeli mercimek alıyordur. Kaliteli olan Türk mercimeği. Bunu renginin parlak olmasından anlayabiliriz. Tüketimin yüzde 90'í yerli mercimekten karsılanmaktadır. Türkiye dünya mercimek üretiminde 4. ve dünya üretiminin yüzde 5'ini yapıyor. Biz üretimde iyi durumdayız Ancak tüketim ortalamamız yüksek olduğu için yüzde 10 açığımız olabilir.
SilÇevremizde 4 farklı market var, hepsinden alış veriş yapıyoruz, şimdiye kadar Türk mercimeğine bir kez rast geldik.
SilHocam kalite yerli mercimek için mısır çarşısına inmeniz lazım.
SilDoğrudur Hocam burada üretilen yurtdışına da ihraç ediliyor. İthal edilen de iç piyasaya veriliyor.Bu sene kuraklık ta etkili oldu.
SilGeçen gün pirinç ve bulgur almak istedim. Pirince baktım menşei uruguay. Bir tanesi hindistan di. Bulgura baktım uruguay yine var . Meksika da vardi. Mercimek deseniz kanada mısır abd. Yazıklar olsun. Tarim hayvancilik ülkesi olmus tarim hayvancilik sömürgesi. Şimdi de 500 000 sığır ithal edilecek. Sadece bunlar dahi ülkemizin üretim kültürünün nasil yok edildiğini ortaya koymaya yeter. Yani ulke uretimin en basitini bile yapamaz hale getirilmiş durumda.
SilYazınız için teşekkür ederim.
YanıtlaSilHocam Türkiye, dünya fındık arzının yaklaşık %70'ini tek başına karşılıyor. Bu pay, iklim koşullarına bağlı olarak yıllık bazda %60 ile %75 arasında dalgalanabiliyor. Dolayısıyla ülkede bu kadar fındık bolluğu varken, kendi insanımız fındığı neden ucuza yiyemiyor? Fındık şu anda ithal edilen kajudan bile daha pahalı konumda. En ucuz zincir kuruyemişlerde bile kilosu 1000 TL olmuş durumda. Ben ilkokula giderken okul bize haftada bir kez 50 gramlık küçük poşetlerde fındık dağıtırdı. Daha sonra büyüyünce bu konuyu araştırdım. En yoğun fındık dağıtımı 1987 - 1992 arasında gerçekleştirilmiş. Bu uygulamanın temel sebebi ise, 1986'daki Çernobil faciası sonrası Avrupa'ya ihraç edilemeyen ve elde kalan fındık stoklarının iç piyasada tüketilmek istenmesiymiş. Fakat yine de en azından okullarda dağıtılmış. Şu anda mesela yer fıstığı diğer kuruyemişlere göre ucuz fakat okullarda yer fıstığı bile dağıtılmıyor. Dünya kuru üzüm ihracatının yaklaşık %30 ile %45'ini gerçekleştirecek bollukta bu topraklarda üzüm de yetişiyor. Üstelik kuru üzüm; kuru kayısı ya da kuru incir gibi diğer kuru meyvelere göre çok daha ucuzken yine de okullarda dağıtılmıyor. Her şey para mı hocam? Ben fakir bir ailede büyümüştüm ve hayatımda ilk defa okulda fındık yemiştim. Çocuklarımız bu ürünlere ulaşamıyorlar. Sonuçta biz kaju dağıtılsın demiyoruz ki bu topraklarda dünyaya göre bolca yetişen ürünler dağıtılsın diyoruz. Devlet için bu durum çok ağır bir yük mü? Eğer ağır bir yükse, alternatif olarak devlet; üreticileri, toplam rekoltenin %0,05'ini okul bazlı dağıtım projelerine tahsis etmeleri yönünde teşvik edemez mi?
YanıtlaSilDeğerli kardeşim, bizde ilk okulda a Amerikan marşal yardımı süt tozlarını kaynatılıp sınıfta dağıtılan bir neslin çocuklarıyız, ilaveten her ögrenci sırayla evinden bir tepsi ekmek getirip dağıtılırdı, şimdi lüksten, israftan biraz kesip her çoçuğa bir simit bir bardak su veremiyoruz, maalesef, çok haklı bir konuya değinmişsin,
Sil50 gram kavrulmuş fındık fiyatı 40 veya 50 lira etmez.
SilMesele fındık fıstık değil.
SilTürkiye üretim kültürünü kaybediyor. Hatta dünya ekonomisi de kaybediyor. Hatta şöyle diyebiliriz kanaatimce somut üretim giderek azalıyor soyut üretim de diyebileceğimiz dijital üretim artıyor. Hizmet üretimi artışı beraberinde stoklanamayan dolayısıyla hizli tüketilmesi gereken bir arz yapısına sahiptir. Dünyada Hizmet ekonomisi büyümesi beraberinde daha hızlı talep gerektirdiği için başta bizim gibi ekonomiler olmak üzere küresel çapta kredi patlamasini da getirmistir. Hizmet in sanayinin yerine gecmeye başlamasıyla ekonomilerin borç ekonomisine dönüşmesi de ayni hizda artmıştır. Ayrica hizmet sektörü daha az istihdama dayalı olduğu için bireysel gelirlerin ortalama artış hizini da düşürmüş ve talep için ek finansman gereksinimi getirmiştir. Somut ekonominin getirmiş olduğu belli bir refah düzeyi vardı fakat hizmet sektörü bu düzeyi giderek düşürdü. Düşürmeye de devam etmektedir.
SilMahfi Hocam, arz-talep dengesini mal ve hizmet ayrımıyla ele aldığınız bu analiz, özellikle İngiltere gibi hizmet yoğunluklu ekonomilerin neden enflasyonu düşürmekte zorlandığını çok iyi açıklıyor. GSYİH'sinin %80'inden fazlası hizmetlere dayalı olan İngiltere'de, mal fiyatları (arz artışıyla) düşse bile, hizmet arzındaki katılık (iş gücü eksikliği, yapısal sorunlar) enflasyonu kronik hale getiriyor.
YanıtlaSilBu tabloyu Türkiye açısından okuduğumuzda durum daha da kritikleşiyor. Türkiye, gelişmiş bir hizmetler sektörüne (turizm, ulaşım, finans) sahip olsa da, mal arzında dışa bağımlılığı yüksek bir ülke. Sizin de belirttiğiniz gibi hizmet arzı artışı yavaşladığında veya düştüğünde, bu durum bizde sadece fiyat artışına değil, doğrudan bir ''geçim krizine'' dönüşüyor.
İngiltere örneğinden almamız gereken ders şu: Mal üretimini ve arzını artırmak (teknolojiyle) nispeten daha hızlı sonuç verebilir; ancak hizmet arzını artırmak, nitelikli insan kaynağı ve yapısal reformlar gerektirir. Eğer biz hizmet arzını artıracak (verimlilik odaklı) adımları atamazsak, mal fiyatları dünyada düşse bile, Türkiye'de hizmet enflasyonu kaynaklı yapışkan bir pahalılıkla yaşamaya devam ederiz. Yazınız için teşekkürler.
Gelir dağılımında devam eden bozulma talep bakımından değerlendirildiğinde belirli bir kesimde artış şeklinde diğer çoğunlukta kalan kesimde de düşüş olarak etkisini göstermektedir. Her ne kadar artış ve düşüş birbirini dengelemese de grafiğe bakıp sokaktaki durumu da öğrenerek yorum yapmak sosyal durumu analiz etmek bakımından daha gerçekçi olacaktır diye düşünüyorum. Grafiklerde görülen aşağı yönlü sarkmaların etkileri geliri düşen kesimlerde çok daha ağır bir şekilde hissedilmektedir. Her geçen gün bu kesime yeni bireylerin katılması da sosyal yapıdaki riski eklenen-eklenmekte olan diğer etmenlerle birlikte artırmaktadır.
YanıtlaSilÜSTAD selamlar bizim en büyük sorunumuz bence finansman ülke olarak her şeye sahibiz hülasa edecek olursak tarlamız var ektik çalıştık emek verdik ama suyumuz yoksa verim olmaz su burada finansmandır. arı gibi çalışıp bal üretemiyoruz üretsek bile ithalat ile balımızın değersiz kalıyor. finansman için serbest liberal olmalıyız başta bankalar, vergi daireleri paranın kaynağını sorgulamayı bırakması akabinde gelen paraya da giden paraya da karışılmaması banka ücretlerinin minimum seviyeye düşürülmesi işletme türü ne olursa olsun kurumlar vergisinin en fazla %10 oranında olup bölgelere göre düşürülmesi KDV'nin tek tipi olup %5 oranında düşürülmesi naylon fatura olayına darbe yapıp gelirlerin arttırılması ayrıca kira stopaj oranı kaldırılması damga vergilerinin kaldırılması SGK primlerinin azıltılması gibi unsurlar refah seviyesini ve yabancı yatırımı arttıracağına inanıyorum bu sistem parası olmayanı vergi ile batıran bir sistem parası olan işletmeler yıl sonunda mal ve hizmet alarak vergiden kaçınırken parası olmayan işletmeler vergi yükü altında kalıp iflas etmekten başka çareleri kalmıyor. ibn haldunun dediği gibi vergi az ise refah yüksektir.
YanıtlaSilHocam kart kullanım endeksi grafiğinin doğru olduğuna emin misiniz acaba? BKM verileri kart kullanımında "reel" olarak ciddi artış olduğunu gösteriyor da.
YanıtlaSilBu veriler BKM nin genel kart kullanım endeksinde bir önceki aya göre değişimleri gösteriyor. Doğrudur kullanım artıyor ama artış hızı giderek geriliyor.
SilEğer hizmet arzı artışı düşerse, can damarımız kesilir. Çünkü şu anki ekonomik tabloda sanayi üretimi uzun süredir yerinde sayıyor. Ekonomiyi kağıt üzerinde büyüten ve canlı gösteren asıl güç; turizm, ulaşım, sağlık ve yeme-içme gibi alanları kapsayan hizmet sektörüydü. Eğer hizmet arzındaki bu artış hızı yavaşlarsa, Türkiye ekonomisini sırtlayan ana motor durma noktasına gelecek ve büyüme rakamları sert bir inişe geçecektir.
YanıtlaSilSanayi zaten zayıfken ve ihracat kanallarında zorlanmalar yaşanırken, hizmet sektörünün de ivme kaybetmesi ekonomiyi en korkulan senaryoya, yani stagflasyona sürükleyebilir. Bu, fiyatların hızla yükselmeye devam ettiği ancak üretimin ve ekonominin durduğu sancılı bir süreci ifade eder.
Hizmet sektörü, Türkiye'de iş gücünün en yoğun olduğu alandır. Sanayideki durağanlık şimdiye kadar hizmet sektöründeki hareketlilikle dengeleniyordu. Ancak hizmet arzındaki artışın durmasıyla birlikte işletmelerin kapasite küçültme yoluna gitmesi; sadece yeni iş imkanlarının önünü kesmekle kalmayacak, aynı zamanda kitlesel işten çıkarmaları da kaçınılmaz bir risk olarak karşımıza çıkaracaktır.
Bugüne kadar iç talep, büyük oranda kredi kartları ve borçlanma yoluyla canlı tutuldu ve borçla sahte refah yaratıldı. Ancak gelinen noktada limitlerin dolması, faizlerin yükselmesi ve kart harcamalarındaki ivme kaybı, tüketicinin artık borçlanarak dahi harcama yapamayacağını gösteriyor. Talep tarafındaki bu tıkanma, hizmet arzındaki düşüşle birleştiğinde piyasadaki nakit akışı ciddi şekilde kesilecektir.
Hizmet arzındaki düşüş ekonomi yönetimini ve karar alıcıları da çok zorlu bir yol ayrımına getirecektir: Ya enflasyonla mücadele uğruna daralmaya ve işsizliğin artışına göz yumulacak ya da büyümeyi kurtarmak için musluklar açılıp enflasyonun kontrolsüzce yükselmesine izin verilecek.
Sonuç olarak, Türkiye ekonomisi için sadece faiz kararları gibi para politikalarıyla zaman kazanma dönemi artık sona ermektedir. Çünkü hizmet arzındaki olası bir çözülme, ekonomik durgunluğun toplumsal bir krize dönüşmesine yol açacak en kritik eşiktir. Bu sarmaldan çıkışın yolu, günü kurtaran geçici pansumanlar yerine köklü yapısal reformları tereddütsüz hayata geçirmektir. Bu reformlar; sadece rakamları düzeltmeyi değil; yargı bağımsızlığını sağlayarak yatırımcıya güven vermeyi, eğitim sistemini iş gücü piyasasının ihtiyaçlarına göre modernize etmeyi ve ekonomiyi borçla tüketimden kurtarıp yüksek katma değerli üretime odaklamayı hedeflemelidir. Eğer bu temel değişimler yapılamazsa, sadece ekonomik göstergelerin değil, toplumsal refahın da sert bir inişe geçtiği karanlık bir döneme girmemiz kaçınılmaz olacaktır.
Hocam, arzın artıp talebin sabit kaldığı bu denklemi Türkiye'nin mevcut makroekonomik görünümüyle birleştirdiğimizde karşımıza oldukça kritik bir tablo çıkıyor. Yazınızda belirttiğiniz, arz artışına rağmen fiyatların düşmemesi durumu, aslında ekonominin bir stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) sarmalına ne kadar yakın olduğunu kanıtlar nitelikte. Teorik olarak fiyatların düşmesi beklense de Türkiye'deki yüksek üretim maliyetleri ve beklenti enflasyonu nedeniyle fiyatlar aşağı inmiyor. Eğer talep bu şekilde baskılanmaya devam eder ve üretici ''nasıl olsa satamıyorum'' diyerek üretim kapasitesini düşürürse, sadece yerimizde saymakla kalmayıp ekonominin küçüldüğü ve enflasyonun yüksek kalmaya devam ettiği slumpflasyon tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz.
YanıtlaSilÖzetle analiziniz; sadece bir arz-talep dengesini değil, aynı zamanda büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürmenin, yapısal reformlar ve maliyet yönetimi olmadan ne kadar zor olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Emeğinize sağlık.
Çok doğru, teşekkür ederim.
SilBunların hepsini bir arada yapmanın tek bir yolu var: Beklentileri düzeltmek. 2001 sonrası ekonomideki hızlı toparlanmanın mucizesi oradaydı.
Mahfi hocam 2001 olsun 1994 olsun 1979 olsun fark etmez. Krizler oldu ancak şunu da asla unutmamak lazım kanaatimce. O dönemlerde devlet vardı. Yani ağır aksak da çalışsa kurumlarimiz vardı. Devlet dediğimiz en üst organizasyon kurumlarla var olabilir. Ben diyorum ki devlet yok artik. Dünyada devlet kavrami yok ediliyor ve pilot ülke de maalesef türkiyemiz oldu. Zira: Bir şahsın iki dudağı arasinda devlet olmaz olamaz.
SilHocam Türkiye'de ülkeyi ve ekonomiyi yönetenler, yapısal reformları yapmadıkça ekonominin sağlam bir zemine oturamayacağını bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Eğer yaparlarsa ülkeye adalet gelecek, bilim gelecek, güven gelecek. Ancak reform yapmak demek, denetlenebilir olmayı ve sınırsız güçten vazgeçmeyi kabul etmek demektir.
YanıtlaSilHukuku üstün kılmak; siyasetin yargı üzerindeki gücünden vazgeçmesidir.
Liyakati esas almak; kamu kurumlarını birer istihdam ve kadrolaşma kalesi olarak kullanma gücünden vazgeçmektir.
Şeffaf ihale yasası çıkarmak; kaynakları istediği gibi yönlendirme gücünden vazgeçmektir.
Merkez Bankası, TÜİK ve BDDK gibi özerk kurumları özgür bırakmak; piyasayı manipüle ederek pembe tablolar çizme gücünden vazgeçmesidir.
Eğitimde bilimi ve liyakati esas almak; dogmatik nesiller yetiştirerek toplumu ideolojik olarak konsolide etme gücünden vazgeçmesidir.
Vergi reformu yaparak vergiyi tabana değil tavana (kazanca) yaymak; kendi destekçi sermaye gruplarını vergi aflarıyla besleme gücünden vazgeçmesidir.
Sayıştay denetimini tam yetkili kılmak; halkın vergilerinin nerelere harcandığının hesabını vermeme lüksünden vazgeçmesidir.
Siyasi Etik Yasası çıkarmak; siyaseti bir zenginleşme aracı ve akraba/dost kayırma mekanizması olarak kullanma gücünden vazgeçmesidir.
Yerel yönetimlerin yetkilerini artırmak ve denetlemek; merkezi otoritenin her imar iznine ve rant kapısına tek başına hükmetme gücünden vazgeçmesidir.
Tarımda üretimi desteklemek; gıda fiyatlarını düşürmek adına, ithalat lobilerinin çıkarlarını koruma gücünden vazgeçmektir.
Sosyal yardımları hak temelli yapmak; devlet imkanlarını kişisel bir seçim yatırımı gibi kullanarak muhtaç bırakılan kitlelerin iradesine ipotek koyma gücünden vazgeçmektir.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Yapısal reformlar yapılmadığı için ekonomi sağlam bir zemine oturamıyor ve bunun bedelini de toplumun geniş kesimleri ödemiş oluyor. Eğer yapısal reformları yaparlarsa, güçleri ellerinden gidecek ve istedikleri gibi at koşturamayacaklar. Bu yüzden de yapısal reformları yapmıyorlar. Peki, bu durum bu şekilde daha ne kadar devam edebilir ki? Kısa vadeli siyasi çıkarlar, uzun vadeli toplumsal çıkarlara daha ne kadar feda edilebilir?
Çok doğru bir çelişkiye ve bizim açmazımıza değinmişsiniz. Biz, güçleri ellerinden gideceği için mevcut sistemi sonuna kadar sürdürmeye çalışanlardan yapısal reformları yaparak güçlerinden fedakârlık etmesini bekliyoruz. Boş bir beklenti olduğunu bile bile.
SilYapısal reformların önündeki asıl engelin yetersizlikten ya da bilmemekten değil; güçten feragat edememekten kaynaklanan bir tercih olduğunu çok iyi özetlemişsiniz. Yıllardır bu bloğu takip ediyorum ve tüm yorumları da okuyorum. Bu zamana kadar okuduğum en berrak ve cesur analiz buydu. Tüm kalbimle teşekkür ediyorum. Ek olarak kendi yorumumu da yapmak istiyorum. Bu düzen, insanları ideolojik olarak din ile kandıranların düzenidir. Oysaki kutsal kitapların hiçbiri adaleti ayaklar altına alan ve insanlara da zulmeden böylesi bir düzeni onaylamaz; bilakis buna karşı çıkar. Buna rağmen bu bencillik düzenini hak düzen sananlar nasıl aldanabiliyorlar? Maalesef bizim toplumumuzun en büyük sorunu cehalet ve farkındalık sorunudur. Toplum, kendisini sömüren bu mekanizmayı onaylamaya devam ettikçe; hak, hukuk ve adaletten uzak bu bencillik düzeni de devam edecek ve ülkenin ayağa kalkıp, gerçek anlamda bir refah toplumuna dönüşmesi de mümkün olmayacaktır.
Sil🙏🙏🙏
SilHizmet arzının düşmesi enflasyon üzerinde olumlu bir etki yaratabilir mi Hocam? Şöyle ki: mahallenizde 5 market vardı 3'ü battı. Kalan 2'si diğer 3'ünün müşterilerini de aldığı için sürümden de kazanma olgusu devreye girdi ve fiyatları aşağı çektiler.
YanıtlaSilNe yazık ki öyle öyle olmuyor. Kalanlar oligopolistik bir yapı oluşturuyor ve fiyatlar daha da artıyor.
SilKısacası sayıları milyonları bulan emeklilere, asgari ücretlilere, memurlara ( işçi zaten iyi kazanıyor:) zam vermeseniz TSHE toparlanmaz mı diyorsunuz. benim önerim TSHE nin doğrudan SUE ve HUFE nin dolaylı olarak toparlanması için belli bir kesimin obeziteyi göze alıp daha çok pasta yemesi gerektiği yönünde. bu çözüm olur mu ?
YanıtlaSilBüyümeye belki olur ama gelir dağılımı bozulmasına, orta sınıfın aşağılara kaymasına çözüm olamaz.
SilHocam, altın bulunamadığı vakit ne olur dünyada? Sanayide kullanıldığı yerler var sonuçta. Üretilen bir sanayi mal fiyatının(otomobil çipi gibi), içinde zorunlu kullanılan altın miktarı ile - piyasada alıcı bulamayacak bir seviyeye çıkmasından bahsediyorum. Teşekkürler
YanıtlaSilAltın fiyatı çok daha fazla yükselir ve o zaman yastık altındaki altınlar ortaya çıkar.
SilHmm, teşekkürler.
SilYapay altın üretimi artar.
Sil1-Yeni bitirilmiş konutlarda satışlar çok yavaş
YanıtlaSil2-Evlenme ve dogum oranları çok düşük boşanma oranları çok yüksek yani mobilya ,beyaz eşya vb harcamalar yavaşladı
3-İhtiyaçlar için başvurulan kredilerde geri ödemeler nedeni ile artık yeni talep yavaşladı
4-Hane halkı zaruri harcamaları dahi
karşılamakta zorlandıgından mevcut eşya araba elektronik yenileme hızı yavaşladı
5-Toplumun kabaca %50-60 lık kesimi yukardaki şartlardadır %15-20 lik kesim ise yüksek gelirle harcama sorunu yaşamamakta ve avm restoranlarda görünenlerdir.
6-Kara para denetlemesinin mecburen sıkılaştırılması varlık barışlarının sona ermesi ile kaynagı belirsiz?karapara nın ekonomideki agırlıgının da azaldıgını varsayabiliriz.Bu durumda piyasanın hareketliligi azalmaktadır
7-Tüm parametreler degişik hızlarda yavaşlarken enflasyonun kaplumbaga hızı ile yavaşlaması da piyasa ve halkın beklentilerini olumsuz etkilemektedir.
8- Bu tabloda durgunluk+enflasyon tablosu zaten oluşmuştur denebilir mi?
9-uygulanan Ekonomik program ile üretim-ihracat-refah artışı saglanamıyor ise gelecegr yönelik iyimser tablo beklenebilşr mi?
10-Sonuç olarak bir doktorcerrahi gerektiren bir hastalıgın teşhisini yanlış koyar ilaç ve pansumanla tedavi etmeye kalkarsa hastasını kaybetme ihtimali yüksektir.
Yazınızda; belirtildiği üzere, her üretim arz değildir, arzdan söz edilebilmesi için üretilen malın piyasada satışa sunulması gerekir. Örneğin Rize’de çay üretimi yaygındır. Üreticiler, elde ettikleri yaş çayı kamu ya da özel sektöre vererek karşılığında çay temin edebilmektedir. Bu durumda, üreticilerin kendi tüketimleri için piyasadan çay satın almalarına gerek kalmamaktadır. Eğer bu uygulama olmasaydı, üreticiler tüketecekleri çayı piyasadan satın almak zorunda kalacaklardı. Bu durum çaya yönelik piyasa talebini artıracak, dolayısıyla fiyatlar üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluşturacaktı.
YanıtlaSilBenzer bir durum mandalina üretimi için de geçerlidir. Aynı bölgede bazı aileler yalnızca kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar mandalina üretirken, bazıları üretimlerini satış amacıyla gerçekleştirmektedir. Kendi tüketimi için mandalina üreten haneler piyasadan mandalina talep etmedikleri için piyasa talebi azalmakta; buna karşılık arzın değişmediği ya da arttığı durumlarda piyasada mandalina bolluğu ortaya çıkabilmektedir.
Hocam nüfusun kabaca zaten %60'ı açlık sınırının altında yaşıyordu. Temel gıdaya bile ulaşmakta zorlandıkları için bu grup cafeleri restaurantları istese de dolduramıyordu. Tasarruf yapabilen kısım da geçim sıkıntısı yaşamayan en zengin %15 civarındaydı. Bunlar tasarruflarını altın üzerinden yapmaya da devam ettiler. Arada kalan %25'lik nüfus da ev, araba sahibi olamayacaklarını bildikleri için kazandıklarını tüketime yönlendiriyorlardı. Büyük hedefleri gerçekleştiremeyeceklerini bildikleri için küçük hedeflerini kredi kartıyla bile olsa almaya çalışıyorlardı. Piyasayı canlı tutan kesim de aslında bunlardı. Şimdi bu %25'lik kesim, altının aşırı değerlenmesi sonucu küçük hedeflerini ya da sosyal harcamalarını kısıtlayıp altına yöneldiler. Bu durum, piyasayı, küçük esnaf ve işverenleri nasıl etkiler? Devlete göre aslında bu durum iyi sayılır, çünkü talep düşerse enflasyon da düşer gözüyle bakılıyor. Fakat Türkiye'de bu durum böyle işlemiyor. Çünkü ortam güvensiz ve bu yüzden de gelecekteki olumsuz beklentiler enflasyonu düşürmeye yetmiyor. Bu durumda tüketim düşer, şirketler küçülür ve işten çıkarmalar da artarsa sanırım ki en kötü senaryo gerçekleşmiş olacak. Altının yukarı yönlü seyri böylesi olası bir sonucu doğurabilir mi? Yoksa bu durum geçici bir yanılsamadan mı ibarettir? Yani altın bir noktadan sonra düşecek ya da yükselme hızını kaybedecek ve %25'lik kısım da tekrar piyasayı canlı tutmaya devam mı edecektir? Yorumunuz nedir? Sizce Trump olduğu sürece altın düşüşe geçebilir mi? Her konuşmasında altın daha da yükseliyor. Sizce Trump bunu bilinçli mi yapıyor? Eğer bilinçli yapıyorsa burada bir çelişki yok mu? Çünkü altının yükselmesi en çok Çin Merkez Bankası (PBoC'nin) işine gelmiyor mu?
YanıtlaSilHocam daha önce siz birkaç kez yazdınız. Ege Cansen hoca yazdı...
YanıtlaSilAKP'nin genel taktiği. Ümüğümüzü sıkıyor, sıkıyor. Seçim öncesi az nefes aldırıp biraz taraftar topluyor, biraz da trafolara giren kediler yardımıyla seçimi alıp yola devam ediyor.
2016'tan bu yana toplumun yüzde 60'lık kesiminden dehşet gelir transferi yapıldı. Sağ olmasın Mehmet Şimşek mihmandarlığında 2022'den sonra bu daha da şiddetli hal aldı.
2026'da baskın seçim olmazsa 2027'de kesin seçim var. Bu yılın ikinci yarısında, krizi yansıtacak bir işsizlik ve çöküş görüntüsünü önlemek için, bugüne kadar transfer ettiklerinden kaşık ucuyla piyasa biraz gazlanır. Seçim tarihine göre pedala ayarlı dokunulur tabii ki.
Sonrası sen sağ ben selamet...
Hocam, sizin yaşınız yetiyor:
YanıtlaSilGençliğinizde; "İsmet İnönü" ve "Celal Bayar" ile herhangi bir sebeple aynı ortamda bulunduğunuz oldu mu?
"Konferanslar", "açılış/kapanış törenleri", "okul ziyaretleri" vb.?
Şu sebeple soruyorum: Özellikle bu iki ismin; hem "Kurtuluş Savaşı"nda önemli görevler üstlendiğini, hem Atatürk'ün en yakın kadrosundaki insanlar olması sebebiyle soruyorum size.
Onların görev zamanında ben öğrenciydim. Aynı ortamda bulunmadım.
SilGram altın = 7999 TL'nin üstünü test ediyor.
YanıtlaSilCumhuriyet (Ata) altını = 53000 TL'nin üstünü test ediyor.
Sayın Eğilmez,
Bu hızlı yükselişlerin sebepleri neler olabilir?
"Yatırım tavsiyesi" istemiyorum sizden.
"Çok hızlı" yükseliyorlar; bunun sebeplerini soruyorum size sadece.
Trump orada olduğu ve risk yaratmaya devam ettiği sürece altın, gümüş ve diğer değerli madenlerin fiyatları yükselir.
SilHocam Trump eceliyle ölürse altın sert bir şekilde düşüşe geçer mi?
YanıtlaSilHocam, zirvedekilerin dedikodusu çok olur. Saygılarımla Fatih Demirtaş
SilDüşmez, sadece ani yükseliş hızı azalır. Çünkü Brics ülkeleri altın almaya devam ettikçe dolar düşmeye ve altın da yükselmeye devam eder. Amaç zaten doların hegomonyasını kırmak. Fakat altın bir empia olduğu için doların yerine geçmez. Bu yüzden AB'nin kendi para sistemini yarattığı gibi Brics ülkelerinin de ortak bir para sistemini oluşturmaları gerekiyor. Doların küresel rezervlerdeki payı azalıp Yuan'ın konvertibilitesi arttığında o zaman büyük ihtimalle kendi para birimlerini de çıkartırlar. Dolara yatırım yapanlar bence yol yakınken dolarlarını bozdursunlar. Çünkü doların hegomonyası artık çöküyor.
SilAmerika için devasa borçlarını ödeme bağbında doların düşmesi iyi olsa da, dolar düştükten sonra onu tekrar eski konumuna getirmek mümkün olmayacaktır. Çünkü ortada artık bir Brics gerçeği var. Böylece doların düşmesi Amerika'nın küresel boyuttaki finansal hakimiyetini derinden sarsmış ve yaptırım gücünü de zayıflatmış olacak. Bu gücü tekrar kazanabilmek için yapabilecekleri tek alternatif ise sıcak savaş. Trump neden ilk dönemine göre daha saldırgan? Çünkü artık o da bu gerçeği biliyor. Bu yüzden amacı Doları bilinçli olarak devalüe ederek borç yükünü hafifletmek ve yerli üretimi canlandırmak ve sonra güç kullanarak dünya hakimiyetini sağlamak. Daha doğrusu Trump'ın bakış açısıyla bakarsak, dünya finans hakimiyetini sağlamak. Eğer dünya haritasında Çin denen bir ülke olmasaydı, bu durum çok rahat sağlanabilirdi. Fakat artık o kadar kolay değil. Çünkü dünyada yüksek katmadeğer oluşturan 74 stratejik teknoloji var ve Çin de bu 74 teknolojinin 66'sında (%89'unda) dünya lideri konumunda bulunuyor. Bu durum, 2000'li yılların başında ABD'nin teknolojilerin %90'ında lider olduğu tablonun tam tersine döndüğünü göstermektedir. Dolayısıyla teknolojik gücü eline alan kolay kolay yıkılamayacak bir yapıya sahip demektir. Ne var ki Çin, Amerika gibi dünya barışını sarsan yayılmacı bir politika izlemiyor. Bu da onu daha barışçıl kılıyor. Bu yüzden benim öngörüm şudur:
Eğer Çin'in yükselişi, Amerika'yı finansal olarak çökertmeye doğru sürüklerse, Amerika'nın tek seçeneği sıcak savaş olmuş olacak. Sıcak savaş da teknolojiyle direkt bağlantılı olduğu için büyük ihtimalle bu savaşı Çin'e karşı kaybedecektir. Çünkü Çin kapalı bir devlet. Bu yüzden şu anda bile nükleer füzeleri imha edebilecek kuantum destekli savunma mekanizmalarına sahip olduğunu düşünüyorum. Bu durumda nükleer savaşın kazananı olabilir ve artık Amerika'nın gücü bitmiş, küresel riskler sıfıra inmiş ve dünya barışı da sağlanmış olur. Ta ki o zaman Çin, süper güç artık benim diyerek dünyaya hükmetmeye kalkmazsa.
Açlık sınırı 31.224 TL'ye yükseldi. İnsanlar ise 28.075 lirayı Şubat ayında alacaklar. Yani daha zamlı maaşlarını almadan açlık sınırının 3.149 TL altında kaldılar. Aralık 2026'ya kadar bakalım daha ne kadar açlık sınırının altında kalmış olacaklar. Yazıklar olsun bu sömürü düzenine, yazıklar olsun böyle adalete.
YanıtlaSilServet transferi .
Sil