Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

OPEC Dağılıyor mu?

Resim
Birleşik Arap Emirliklerinin (BAE) 1 Mayıs itibarıyla OPEC’ten ayrılacağını açıklamasıyla dikkatler bu çok önemli örgütün üzerine çevrildi. OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) 1960 yılında 5 petrol ihracatçısı ülkenin (İran, Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Venezuela) Bağdat’ta toplanarak kurdukları bir birliktir. Birliğin kuruluş amacı tüzüğünde şöyle tanımlanıyor; “Tüketicilere verimli, ekonomik ve düzenli bir petrol arzı, üreticilere istikrarlı bir gelir ve petrol endüstrisine yatırım yapanlar için sermayelerinin karşılığını adil bir şekilde almalarını sağlamak amacıyla üye ülkelerin petrol politikalarını koordine etmek, birleştirmek ve petrol piyasalarının istikrarını güvence altına almaktır.” Tanımlama nasıl yapılırsa yapılsın OPEC, ekonomideki kartel örgütlenmesinin tipik bir örneğidir. Kartel; benzer malı üreten üreticilerin fiyat, miktar denetimi sağlamak, pazarı paylaşmak ve bu yolla kârlarını artırmak amacıyla oluşturdukları birleşmedir.   İzleyen yıllarda örgüte;...

Yaşam Kendi Seçimlerimizle Biçimlenir

Varoluşçuluk, insanın dünyadaki yerini ve yaşamın anlamını sorgulayan en çarpıcı felsefe akımlarından biridir. Bu düşünceye göre insan, önceden belirlenmiş bir özle dünyaya gelmez; önce var olur, sonra kim olacağını kendi seçimleriyle belirler. Varoluşçuluk bu yönüyle kaderci anlayışlardan ayrılır, ancak insanın sorumluluğunu da çok daha ağır bir noktaya taşır. Varoluşçular, Tanrı’nın varlığı konusundaki yaklaşımlarına göre iki ana gruba ayrılır. Teist varoluşçular arasında yer alan Søren Kierkegaard, insanın kaygı ve umutsuzlukla başa çıkabilmesi için bir inanç sıçrayışı yapması gerektiğini savunur. Karl Jaspers ise ölüm, acı ve suç gibi uç durumlar aracılığıyla insanın hem kendisiyle hem de Tanrı’yla yüzleştiğini belirtir. Ateist varoluşçular ise evrende önceden verilmiş bir anlam olmadığını savunur. Jean-Paul Sartre, insanın özgürlüğe mahkûm olduğunu söyler. Buna göre insan seçim yapmaktan kaçamaz ve bu durum onu yaptığı seçimler dolayısıyla sorumlu kılar. Albert Camus, insanın ...

Uzak Doğu Ekonomilerinin Görünümü

Resim
Uzak Doğu ekonomilerini anlamak için artık yalnızca büyüme oranlarına bakmak yeterli değil. Küresel ekonomi enerji fiyatları, jeopolitik riskler ve tedarik zinciri kaymalarıyla birlikte çok katmanlı bir yapıya dönüştü. Özellikle İran çevresinde olası bir çatışma senaryosu, Hürmüz Boğazı üzerinden geçen enerji akışını etkileyerek bölge ekonomileri üzerinde doğrudan sonuçlar doğurabilir. Bu etki, Çin’den Endonezya’ya kadar geniş bir coğrafyada farklı yoğunluklarda hissedilir. Bu ülkeleri önce ekonomik yapıları açısından sınıflandıralım: Çin, bu ülkeler arasında ekonomide uzmanlaşmayı en fazla çeşitlendirmiş olanıdır. Çin dışındakilerin dünya ticaretinde ağırlığı düşük görünüyor. Tayland ve Endonezya dışındakiler ağırlıklı olarak yüksek teknolojiye dayalı ürün ihracatı yapıyor. Vietnam’ın, ihracatının yarısının yüksek teknolojili ürünlere dayanması gelecek için bu ülkeyi öne çıkarıyor.   Tabloya bakıldığında ilk dikkat çeken unsur, bölgedeki ekonomik heterojen yapıdır. Aynı coğ...

Avrupalı Beş Büyüklerin Durumu

Resim
Avrupa ekonomisi 2020 sonrası dönemde, pandemiyle başlayan, ardından tedarik zinciri kırılmaları ve enerji şoklarıyla derinleşen bir süreçten geçti. Bu süreç hem Euro Bölgesi hem de onun dışında kalan önemli bir aktör olan Birleşik Krallık için daha kırılgan ama aynı zamanda uyum arayan bir yapı ortaya çıkardı. 2026 itibarıyla ortada ne belirgin bir kriz var ne de güçlü bir büyüme dalgası. Günümüz Avrupa’sında düşük tempolu bir büyüme, yüksek bir borçluluk oranı, hedefe yaklaşan ama hâlâ direnç gösteren bir enflasyon ve artan jeopolitik belirsizlikler arasında kurulmaya çalışılan bir denge söz konusu. 2026 itibarıyla beş büyük Avrupa ülkesinin temel göstergeleri şöyle: Tabloya bakıldığında Avrupa’da aynı para birimini kullanan ülkeler arasında bile belirgin farklılıklar olduğu dikkati çekiyor. Almanya sanayi üretimindeki zayıflığın etkisiyle düşük büyüme sergilerken, İspanya turizm ve hizmetler sayesinde daha yüksek bir büyüme oranına ulaşıyor. Fransa ve İtalya ise daha sınırlı ama p...

Körfez Ülkelerinin Durumu

Resim
Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri (Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Umman ve Bahreyn) enerji gelirleri sayesinde küresel ekonomide önemli bir konum elde etti. Ancak dışarıdan benzer görünen bu ülkeler, aslında ekonomik yapı, toplumsal dönüşüm ve yaşam standartları açısından ciddi farklılıklar barındırıyor. Bugün Körfez’e yakından bakıldığında tek tip bir petrol zenginliği hikâyesinden çok daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Aşağıdaki temel göstergeler, bu farklılaşmayı daha somut biçimde ortaya koyuyor: Tablo, özellikle gelir düzeyi ve petrol ve doğalgaz gelirine bağımlılık açısından bazı farklılıklar olduğunu gösteriyor. Katar kişi başına gelirde öne çıkarken aynı zamanda ekonomisinin büyük kısmını doğalgaz ihracatına dayandırıyor. Birleşik Arap Emirlikleri daha düşük enerji geliri bağımlılığıyla turizm, finans ve lojistik gibi alanlarda çeşitlenmiş bir yapı sergiliyor ve böylece uzun dönemli ekonomik dayanıklılık açısından daha az riskli bir durumda gö...

Nordik Modeli Yol Ayrımında

Resim
Küresel ekonominin yapısal bir dönüşümden geçtiği 2026 yılında, “Nordik Modeli” olarak tek bir çerçevede ele alınan Kuzey Avrupa ülkeleri, aslında kendi içlerinde belirgin bir yol ayrımına gelmiş durumdalar. Sosyal refahın kalesi olarak görülen bu beş ülke (Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya ve İzlanda) benzer kurumsal temeller üzerine inşa edilmiş olsalar da, dış şoklara karşı geliştirdikleri ekonomik, sosyal ve siyasal refleksler giderek farklılaşıyor. Aşağıdaki göstergeler, bu ayrışmayı makro düzeyde açık biçimde ortaya koyuyor: Bu ekonomik çerçevenin arkasında ülkelerin sosyal yapıları, demografik eğilimleri ve siyasal tercihleri belirleyici rol oynuyor. Norveç, hidrokarbon zenginliğini devasa bir varlık fonuyla yöneterek adeta kendi liginde yarışıyor. GSYH’nin yüzde12,5’i oranında bütçe fazlası ve yüzde 15’lik cari fazlasıyla bölgenin finansal açıdan en güçlü ülkesi konumunda bulunuyor. Bu ekonomik gücün arkasında yalnızca doğal kaynaklar değil, aynı zamanda yüksek kurumsal ...

Almanya, Japonya Gibi Olur mu?

Almanya ekonomisi son birkaç yıldır zor bir dönemden geçiyor. Büyüme belirgin şekilde yavaşladı, hatta zaman zaman durgunluk yaşanıyor. Özellikle son üç yılda oldukça düşük büyüme oranları görüldü ve bazı çeyreklerde ekonomi küçüldü. Bu zayıf performansın arkasında üç temel neden öne çıkıyor: Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında artan enerji maliyetleri, küresel talebin zayıflaması ve buna bağlı olarak sanayi üretimindeki gerileme. Almanya’nın sanayi kesimi bu süreçten en fazla etkilenen alanlardan biri oldu. Ekonominin lokomotifi sayılan otomotiv ve makine sanayileri ciddi baskı altında bulunuyor. 2000–2007 yılları arasında ortalama yüzde 2 büyüyen sanayi üretimi, 2018–2025 döneminde neredeyse hiç artış gösteremedi ve belirgin bir yavaşlama sürecine girdi. Bu durumun başlıca nedenleri arasında enerji maliyetlerinin yükselmesi ve Çin kaynaklı rekabetin artması yer alıyor. Buna ek olarak otomotiv sektöründe elektrikli araçlara geçişin yüksek maliyeti ve ihracat talebindeki düşüş de baskıyı...

Macaristan'da Ne Oldu?

Resim
Macaristan’da yapılan seçimler, yalnızca bir hükümeti değil, 16 yıllık bir siyasal düzeni sona erdirdi. Viktor Orbán ve Fidesz iktidarı kaybederken, seçmenler yönünü Péter Magyar liderliğindeki Tisza Partisi’ne çevirdi. Bu sonuç, basit bir iktidar değişiminin ötesinde Orbanizm olarak anılan illiberal demokrasi modelinin terk edilmesi anlamı da taşıyor. 2000’lerde yaşanan ekonomik kriz ve yolsuzluk skandalları, iktidardaki Macar Sosyalist Partisi’ne olan güveni sarsınca Viktor Orbán’ın partisi Fidesz 2010 seçimlerinde büyük çoğunluk kazandı. Orbán iktidara gelince seçim sistemini baştan aşağıya değiştirdi. Medya üzerinde doğrudan veya dolaylı kontrol arttı hatta bunlar giderek baskıya dönüştü. Devlet kurumları, Fidesz’e yakın isimlerle dolduruldu. Orbán’ın halktan aldığı geniş desteğin birçok nedeni var: Göç karşıtlığı, ulusal egemenlik tezi ve Avrupa Birliği’ne (AB) karşı daha bağımsız politika izlemesi, geleneksel değerler ve muhafazakârlığa ağırlık vermesi. Bunların yanı sıra a...

Japonya 1980’ler, Çin 2000’ler: Küresel Ekonomik Güç Döngüsü

1980’lerden bu yana küreselleşme çerçevesindeki yeni ekonomik düzen, üç büyük güç çevresinde şekillendi: ABD, Japonya ve Çin. Bu üç ülkenin ekonomik öyküsü, aslında küresel kapitalizmin nasıl evrildiğini de gösterir. 1970 yılında dünya ekonomisi yaklaşık 3,5 trilyon dolar büyüklüğündeydi. Bu dönemde ABD’nin payı yüzde 35–40 düzeyindeyken, Japonya yüzde 5–7, Çin ise yüzde 1–2 civarındaydı. 1990’a gelindiğinde dünya ekonomisi 22 trilyon dolara ulaşmıştı. ABD’nin payı yüzde 25–26’ya gerilerken Japonya yüzde 14–15’e yükselmiş, Çin ise yüzde 2 civarında kalmıştı. Bu tablo Japonya’nın hızlı yükselişini ve Çin’in henüz küresel ekonomide tam anlamıyla bir aktör olamadığını gösteriyordu. 1980’lerin sonunda Japonya, ABD’nin en güçlü ekonomik rakibi haline gelmişti. Elektronik ve otomotiv sektörlerinde küresel liderliğe çıkarken Tokyo’da gayrimenkul fiyatları aşırı şişmişti. Hatta Tokyo’daki küçük dairelerin dünyanın en pahalı mülkleri haline geldiği bir dönem yaşandı. Ancak bu hızlı yükselişin...

Yüksek Faiz Düşük Kur

Faizi yüksek tutarak kuru baskılamak, ekonomide uzun süredir tartışılan bir yaklaşım. Türkiye’de bu durum, Ege Cansen’in de katkısıyla yüksek faiz–düşük kur olarak adlandırılan klasik bir ikilem şeklinde anılıyor. Aslında bu, birbirini hem besleyen hem de boğan bir denge yaratıyor.  Eğer enflasyon resmi verilerde olduğu gibi yüzde 30 civarındaysa, bankaların mevduata verdiği yüzde 40–42 faiz oldukça yüksek sayılır. Ama eğer enflasyonun toplumda hissedildiği düzey yüzde 50’nin üzerindeyse, o zaman aynı faiz oranı bu kez düşük kalır. Burada kritik soru şu: İnsanlar enflasyonu yüzde 50’nin üzerinde hissediyorsa, neden paralarını dövize değil de Türk Lirası mevduata yatırıyor? Basit bir hesap yapalım. Dolar kurunun bir yıl içinde 45 TL’den 54 TL’ye çıktığını varsayalım. Elinde 1 milyon TL olan bir yatırımcı bu parayla yaklaşık 22.222 dolar alır. Dolar mevduatında düşük bir faizle yılsonunda yaklaşık 22.444 dolara ulaşır. Aynı para Türk Lirası mevduatta yüzde 35 net faizle değerle...

2026 ve 2027 Tahminleri

Resim
IMF, Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda (WEO, Nisan 2026) yer alan büyüme tahminlerini yayımladı. Buna göre büyüme tahminleri şöyle:   IMF’nin Dünya Ekonomik Görünüm Raporunu, İran savaşı devam ederken hazırlanmış olduğu göz önünde tutulursa tahminlerin bu koşulları yansıtmış olduğu düşünülebilir. Buna karşın, söz konusu tahminleri oldukça iyimser bulduğumu belirtmeliyim. Savaşın ne zaman sona ereceğinin belirsiz olduğu, petrol fiyatlarının hızla yükseldiği, bunun enflasyon üzerinde ciddi baskı yarattığı ve küresel belirsizlik endeksinin rekor seviyelere ulaştığı bir ortamda, 2026 yılı büyümesinin 2025 ile aynı düzeyde öngörülmesi dikkat çekici ölçüde iyimserdir. Bu iyimserlik ülkeler bazında da görülüyor. ABD, Almanya ve diğer gelişmiş ekonomilerde büyümenin artacağı, diğerlerinde ise mevcut düzeylerin korunacağı varsayılıyor. Avrupa’nın geçen yıl Rus doğalgazındaki kesintiler nedeniyle yaşadığı sıkıntılar dikkate alındığında, mevcut durumun devam edeceği kurgusu yapılmış olabilir....

Merkez Bankası'nın Zararı Nasıl okunmalı?

Merkez Bankası’nın 2,6 trilyon liraya yaklaşmış olan üç yıllık birikimli zararı, dalgalanmaların olumsuz etkilerinin yanı sıra yanlış ekonomi politikalarının da bir faturası olarak okunmalı. Türkiye’de ekonomi tartışmaları çoğu zaman rakamların ötesinde, güven ve tercih meselesine dönüşüyor. Son dönemde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın açıkladığı zarar da bu açıdan yalnızca bir bilanço kalemini değil; aynı zamanda izlenen politikaların yansımasını gösteren bir ayna niteliğinde. Her ne kadar anonim şirket statüsünde olsa da Merkez Bankası’nın zarar etmesi, bir şirketin zarar etmesiyle aynı şey değildir. Merkez bankaları kâr maksimizasyonu amacıyla değil, fiyat istikrarı ve finansal istikrar için çalışır. Bu nedenle bazı dönemlerde zarar etmeleri doğaldır. Ne var ki Türkiye’deki durum, doğallığın ötesine geçen bir öykü anlatıyor. Bu öykünün en kritik başlıklarından biri geçmiş dönemde uygulanan negatif reel faiz politikasıydı. Faizlerin enflasyonun altında tutulduğu bu süreçte...

Nasreddin Hoca ve Kapitalizm

Kapitalizmin dayandığı temel paradır. Bu cümle ilk bakışta basit, hatta biraz indirgemeci görünebilir. Oysa derinlemesine düşündüğümüzde, modern dünyanın işleyişini anlamak için oldukça güçlü bir anahtar sunar. İlginç olan ise, bu özlü tespitin izlerini yüzyıllar öncesine, henüz kapitalizmin adı bile yokken anlatılan bir halk hikâyesinde bulabilmemizdir. Nasreddin Hoca’nın “parayı veren düdüğü çalar” hikâyesi tam da bu noktada karşımıza çıkar. 13. yüzyıl Anadolu’sunda geçtiği varsayılan bu öykü, yüzeyde çocuklara verilen “karşılıksız beklentiye girilmez” dersi gibidir. Ancak biraz daha dikkatli bakıldığında, bu kısa öykü bir zihniyet biçimini, bir değer sistemini ve hatta ekonomik düzeninin mantığını içinde barındırır. Hoca pazara giderken çocuklar çevresini sarar. Hepsi ondan düdük ister, ama sadece biri bunun için gereken parayı verir. Hoca döndüğünde düdüğü yalnızca para verene verir ve diğerlerinin itirazı üzerine o ünlü cümleyi kurar: “Parayı veren düdüğü çalar.” Bu söz, a...

Ateşkesin Ardından Piyasalar

Resim
ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik hava saldırılarıyla başlayan süreç, İran’ın misillemeleriyle kısa sürede bölgesel bir savaşa dönüştü. İran’ın İsrail kentlerini ve bölgedeki ABD üslerini hedef almasıyla gerilim hızla tırmandı. 7 Nisan gecesi ise dikkat çekici bir gelişme yaşandı. ABD tarafı, kısa süre önce nükleer güç kullanımını ima eden sert açıklamalarda bulunmasına rağmen, İran’ın ateşkes teklifini kabul ettiğini duyurdu. Taraflar iki haftalık bir ateşkes ilan ederken, İran da Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı taahhüt etti. Aşağıdaki tablo, savaş öncesi, ateşkes öncesi ve ateşkes sonrasında ABD ve Türkiye açısından temel finansal göstergelerdeki değişimi ortaya koyuyor: Tablo ilk bakışta savaşın finansal piyasalar üzerindeki sarsıcı etkisini açıkça gösteriyor. Ancak burada yalnızca üç farklı ana ait “anlık fotoğraflar” var. Gerçekte ise bu süreç boyunca piyasalar çok daha sert ve dalgalı hareketler yaşadı. Çoğu zaman bu tür dalgalanmalar, tek yönlü yükseliş veya d...

Çocukluğumun Türkiye'si

Bizim çocukluğumuzda ana babalar ne bizler gibiydi ne de bugünküler gibi. İkinci Dünya Savaşının yokluğunu yaşamış disiplinli, sert ama aynı zamanda cumhuriyetin o inanılmaz hamlelerini görmüş, geleceğe umutla bakan insanlardı. Bazen işler kötü gitse bile Atatürk’ün yarattığı o büyük atılımı akıllarına getirir ve umutlarını asla yitirmezlerdi. Ama dediğim gibi o sıkıntılı günlerin de etkisiyle olsa gerek disiplinli ve sert insanlardı. Yaramazlık yaptığımızda tokadı yerdik, dedikodu yapmışsak, küfürlü konuşmuşsak ağzımıza biber sürme tehdidi gelirdi hemen. Ben çocukken epey tokat yediysem de ağzıma hiç biber sürülmedi ama o tehdit hep orada durdu.  Biz sokaklarda büyüdük, okuldan gelir gelmez hemen sokağa çıkar mahallenin çocuklarıyla buluşur, akşam babamız eve gelip de annemiz bizi yemeğe çağırıncaya kadar dışarıda oynardık. Türlü, çeşitli oyunlar vardı oynadığımız: Kızlı erkekli körebe, saklambaç, yakan top, dokuztaş, ip atlama, birdirbir ve erkek çocuklar olarak tabii ki futbol...

7 Maddede Ekonomide İllüzyon Rehberi

Ekonomide giderek gerçeklerle değil, hikâyelerle yaşıyoruz. Rakamlar doğru olabilir. Ama hikâye eksikse bu bir anlatım sorunudur. Rakamlar da hikâye de eğilip bükülüyorsa, artık ortada bir ekonomi değil, bir illüzyon vardır. Bugünün ekonomisini anlamak için yedi basit illüzyonu anlamak yeterli olabilir:  Bir: Enflasyonu yüksek tutarken faizi de yukarıda bırakırsın. Sıcak para gelir, döviz kuru baskılanır. Sonuç: Ekonomi dolar cinsinden olduğundan büyük görünür. Kâğıt üzerinde büyür, dünya sıralamasında yükselirmiş gibi yaparsın. İki: Sığınmacıların üretimini milli gelire eklersin ama onları nüfusa katmazsın. Sonuç: Kişi başına gelir bir anda artar. Kimse zenginleşmez ama herkes zenginleşmiş gibi görünür. Üç: İşgücü tanımını daraltır, işgücüne dâhil olmayanları genişletirsin. Sonuç: İşsizlik oranı olması gerekenden düşük çıkar. İş bulunmaz ama işsizlik sorunu yokmuş gibi görünür. Dört: Dış borcu, kimden alındığına göre değil, kimin elinde tuttuğuna göre yazars...

Savaş Öncesinde de Ekonomi Yorgundu

Önümüzdeki günlerde sık duyacağımız cümlelerden biri şu olacak: “Savaş olmasaydı her şey yolundaydı.” Oysa öyle değildi. Savaşın etkileri henüz verilere tam yansımamışken, elimizde net bir fotoğraf var: Türkiye ekonomisi zaten ivme kaybediyordu. Savaş, bu zayıflığın sebebi değil; hızlandırıcısı oluyor. Bu yüzden bugünü anlamak için önce o “son fotoğrafa” bakmak gerekiyor. Büyüme: Potansiyelin Altında 2025’in son çeyreğinde büyüme yüzde 3,4. Türkiye’nin potansiyeli ise yaklaşık yüzde 5. Aradaki fark az değil. Enflasyonu düşürmek için büyümeden fedakârlık anlaşılabilir. Ancak sorun sadece bu değil. İmalat sanayi zayıflıyor, kapasite kullanım oranı son üç yılın en düşük seviyesine gerilemiş durumda. Daha önemlisi, bugüne kadar ekonomiyi taşıyan hizmet sektörü de artık yavaşlıyor. Bu tabloya savaşın maliyeti de eklenecek artık. 2026’da yüzde 2,5–3 bandında bir büyüme bile iyimser görünüyor. Enflasyon: Beklenen Düşüş Gelmedi Yılbaşında beklenti netti: Enflasyon, geçen yılı...

LIBOR'un Yerini RFR'ler Aldı

Küresel finansal sistem, son on yılın en kapsamlı ve sessiz devrimlerinden birini 2023 yılında tamamladı. Yarım asra yakın bir süre boyunca türev ürünlerden sendikasyon kredilerine, mortgage sözleşmelerinden karmaşık yapılandırılmış finansal araçlara kadar yüzlerce trilyon dolarlık bir ekosistemin kuzey yıldızı olan LIBOR (London Interbank Offered Rate), yerini geri dönülemez bir şekilde yeni nesil referans oranlarına bıraktı. Ancak bu değişim, sadece bir faiz oranının isminin değişmesi değil; finansal mimarinin beyan (tahmin) üzerine kurulu geçmişinden, işlem (gerçek veri) üzerine kurulu geleceğine geçişidir. LIBOR, doğası gereği bir niyet göstergesiydi. Panel bankalarına her sabah sorulan "Bugün borç alacak olsanız hangi orandan alırdınız?" sorusu, piyasada gerçek bir nakit akışı olmasa dahi bankaların subjektif değerlendirmelerini yansıtıyordu. Özellikle 2008 Küresel Finans Krizi sonrası su yüzüne çıkan manipülasyon skandalları, bu subjektif yapının hem metodolojik hem...

Kamu Kesimi Borçları

Kamu kesimi borç stoku ; belirli bir tarihte kamu kesiminin (merkezi yönetim, yerel yönetimler, kamu kuruluşları) toplam borç anaparasının büyüklüğüdür. Borç stoku anapara üzerinden ölçülür, işlemiş fakat henüz ödenmemiş faizler genellikle stok hesabına dahil edilmez (Kamu Kesimi Toplam Borç Stoku = Merkezi Yönetim İç Borç Stoku + Kamu Kesimi Dış Borç Stoku.) Türkiye’de durum şöyledir: Kamu Kesimi Toplam Borç Stoku = 8.664 milyar TL + 196 milyar dolar Dış borç tutarını bugünkü 44,5 kuruyla hesaplarsak 8.722 milyar lira eder. Bu durumda kamu kesimi toplam borcu 17.386 milyar lira olarak hesaplanır (bu yalnızca anaparadır, faizler hesaba ödenme anında katılır.)      Kamu kesimi borç yükü ifadesi iki anlamda kullanılır: (1) Kamu kesimi borç stoku / GSYH, (2) Bütçede Faiz giderleri / Toplam bütçe giderleri Kamu kesimi borcu GSYH ilişkisi şöyledir (2025 itibarıyla, GSYH: 63.021 milyar TL): Kamu Kesimi Borç Yükü 1 = (17.386 / 63.021) x 100 = % 27,6 Merkezi yöneti...