8 Şubat 2012 Çarşamba

Yabancı

İnsan, on binlerce yıl yalnızca göçebe bir tüketici olarak yaşadı. Yabani meyve topladı, hayvan avladı. Avladığı hayvanın derisini giyecek, etini yiyecek yaptı. Yani hep doğanın verdiklerini tüketti, hiç üretim yapmadı, doğada hazır bulduklarına bir şey katmadı. Eğer avlanmayı ve meyve toplamayı hizmet üretimi olarak kabul ederseniz yalnızca o kadar üretim yaptı.

Yaklaşık on bin yıl önce, yerleşik yaşama geçmeden önce, hayvanları ve vahşi doğadaki bazı bitkileri evcilleştirmeyi, kendisine ve ailesine yetecek kadar üretim yapmayı başardı. Birkaç gün yetecek kadar büyük avlar avladığında ilk kez başka işlerle uğraşacak kadar “boş zamana” sahip olmaya başladı.  Yerleşik yaşama geçişi de o sıralarda gerçekleşmiş olsa gerek. 

Yerleşik yaşamla birlikte hayvan yetiştiriciliği ve bitki tarımı gelişti. Kitlesel tarım üretimi başladı.  Bu kitlesel üretim ister istemez ilkel bir işbölümüne yol açtı. Ekonomik ve sosyal açıdan pek çok devrim peş peşe yaşandı: İnsanın üretime başlaması, yerleşik yaşama geçiş, kitlesel tarım üretiminin başlaması, işbölümü. Tıpkı hayvan gibi bir tüketici olan insan, doğasına uygun olmayan üreticilik aşamasına geçince kendisine yabancılaştı. Ben buna "insanın doğasına yabancılaşması" adını veriyorum.

Bir de yaşadığımız çevreye, topluma, hatta dünyaya yabancılaşmak var. Albert Camus'nün “Yabancı”sı gibi. Kendini bu dünyaya ait hissetmeyen Meursault, cinayet suçlamalarına karşı kendisini savunma gereği duymaksızın ölüme kadar gider. Kendini savunmak anlamsızdır, çünkü yaşadığı dünyaya ait değildir o. Ait olmadığı bir dünyada yaşamaktansa silinip gitmeyi tercih edecek kadar yaşama boş vermiştir.

Her gün yeni suçlular çıkarıyoruz ortaya. Yargıyı kenara itip kendi kararımızı veriyoruz. Kendi dışımızdakilerin hepsini suçlamaya yöneliyoruz. Sonra birileri de bizi suçlayınca şaşırıp kalıyoruz. Suçlananların bir bölümünün işledikleri öne sürülen suçtan haberi yok. Haberi olsa “Haberi vardı gereken önlemi almadı” diye suçluyoruz. Haberi yoksa “Haberi olsaydı da önlemini alsaydı” diye. Öylesine yoğun bir baskı altındayız ki işlemediğimiz cinayetleri itiraf edecekmiş gibi bakıyoruz birbirimize. Bu paranoya ister istemez hepimizi yalnızlığa ve çevremize yabancılaşmaya itiyor.

Ne zaman yaşadığım yere yabancılaştığımı hissetsem kadim tarih okur bulurum kendimi. Ve ait olmadığım o antik dünyada, işlenmemiş suçlarla suçlanmak artık mümkün olmadığından, hissettiğim yabancılık duygusundan giderek uzaklaşırım. 

(Not: Bu yazı aynı adla 20.07.2003 tarihinde Radikal Gazetesinde yayımlanmış yazımın büyük ölçüde yeniden yazılmış halidir.)

6 yorum:

  1. Yazınızı Okurken gunluk yasamımızdan bir an icin uzaklasip farkında olamadigimiz bir gercegi anımsattınız.
    Albert CAMUS-Yabancı Alınıp Okunacaklar Listesine eklendi Hocam. Tesekkurler.

    YanıtlaSil
  2. İnsanın üretime geçmesiyle insan doğasına yabancılaştı ve öyle bir an geldi ki, üretimin sebep olduğu sınıflaşma o kadar vahim bir hal aldı ki insan artık kendi ürettiğini tüketememeye, başkası için üretmeye başladı."Emeğin metaya yabancılaşması" denen bu durum sanırım "yabancılaşmanın" bir başka boyutu.

    YanıtlaSil
  3. cok guzel bir yazı, bu kadar öz olmaz bir ifade, anlatım, tarih dersi..gunumuze ders onerii..tesekkurler

    YanıtlaSil
  4. Mükemmel bir yazı. Dinlendirici bir müzik parçası gibi. O kadar çok şey var ki dört bir yandan paçalarıma yapışmış, bir dakika bile rahat vermeden çekiştirip duran... Varlığını algılayabildiğim her şeye, herkese yabancıyım. Yaşamaya devam etmek yada uğrunda yaşanılabilecek bir şeylerin var olduğuna inanmak en büyük delilik.

    The Sunset Limited filminden bir sahne:
    WHITE - "And brotherhood, justice, eternal life? Good God man... Show me a religion that prepares one for nothingness, for death. That's a church I might enter. Yours prepares one only for more life, for dreams and illusions and lies. Banish the fear of death from men's hearts and they wouldn't live a day. Who would want this nightmare but for fear of the next. The shadow of the axe hangs over every joy. Every road ends in death, every friendship, every love. Torment, lost, betrayal, pain, suffering, age, indignity, hideous lingering illness... and all of it with a single conclusion. For you and everyone and everything you have ever chosen to care for."

    Teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  5. Üstad,

    Yazar, Psikiyatrist Engin Gençtan hayat isimli kitabının 59.ncu sayfasına 1968 öğrenci hareketleri esnasında dikkatini çeken bir duvar yazısı ile başlıyor "Kendinize yabancılaşmanız başladığında Dünyaya yabancılaşmanız sona erer".
    Ve şöyle devam ediyor "Anlaşılabilme umudunu tüketen insanlar, dünya ile ilişkilerini beğenilme üzerine kurma eğiliminde oluyorlar, kurtulması güç bir tuzağa düştüklerini fark etmeden. Çünkü, beğenilmeyi merkez alan bir dünya, insanın kendi içinde giderek daha sıkı kilitlenmesine ve çıkışı bulunamayan bir yalnızlığa gömülmesine neden olabilir. Dolayısı ile kendini var hissedebilmenin tek yolu da beğenilmenin sürekliliğini sağlamaya dönük bir hayat tarzı...

    Saygılarımla,
    Cafer Demir

    YanıtlaSil
  6. Yorumlarınız yazıya çok şey katıyor. Teşekkürler.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...