Kayıtlar

Siyaset etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Liyakat Yoksa Umut da Yoktur

Bir ülkede makamlar ehliyet yerine sadakatle dağıtılmaya başladığında kaybolan yalnızca liyakat değildir; adalet duygusu, kurumlara güven ve geleceğe dair umut da bundan payını alır. Liyakat, en basit anlamıyla işi ehline vermektir. Bir insanın hangi görüşe, çevreye veya gruba ait olduğundan önce, o işi yapabilecek bilgi, deneyim ve yeteneğe sahip olup olmadığına bakmaktır. Biat ise kişinin kendi iradesini bir otoritenin iradesine teslim etmesi ve ona koşulsuz sadakat göstermesidir. Devlet yönetiminde belirleyici hale geldiğinde sonuçları ağır olur. Çünkü devletin ihtiyacı her söyleneni onaylayan insanlar değil; işini bilen, sorumluluk alabilen, gerektiğinde itiraz edebilen ve kamu yararını kişisel çıkarın üzerinde tutabilen insanlardır. Bir yöneticinin çevresinde yalnızca kendisini alkışlayan insanların bulunması, her zaman onun güçlü olduğunu göstermez. Bazen tam tersine, etrafında gerçeği söyleyebilecek kimsenin kalmadığını gösterir. Sadakat liyakatin önüne geçtiğinde toplum...

Devlet Neden Bozulur? Osmanlı Devlet Adamlarının Yanıtları

Osmanlı devlet adamları da yüzyıllar boyunca bugün tarihçilerin sorduğu bir sorunun peşinden gittiler: Devlet neden bozuluyor ve nasıl yeniden güçlenebilir? Lütfi Paşa’nın Âsafnâme’si, Kınalızade Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâî’si, Koçi Bey’in risaleleri ve Defterdar Sarı Mehmed Paşa’nın Nesâyihü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ adlı eseri farklı dönemlerde ve farklı amaçlarla kaleme alınmış olsalar da ortak bir kaygıyı paylaşırlar: Devlet düzeni nasıl korunabilir ve bozulduğu düşünülen düzen nasıl yeniden kurulabilir? Bu metinleri yan yana koyduğumuzda yalnızca Osmanlı devlet adamlarının sorunlarını değil, devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair düşüncenin zaman içinde geçirdiği dönüşümü de görebiliriz. Bu düşünce geleneğinin önemli erken örneklerinden biri Lütfi Paşa’nın Âsafnâme’sidir. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde sadrazamlık yapan Lütfi Paşa, kendi devlet tecrübesinden hareketle iyi bir devlet adamının nasıl olması gerektiğini anlatır. Ona göre devlet yönetiminin temelinde düzen, adal...

Kâbusnâme'den Günümüze Bin Yıllık Dersler

Keykâvus bin İskender, Sultan Mevdûd'un 1048 yılında ölümünün ardından İran'ın Taberistan ve Gürgân bölgelerinde hüküm süren Ziyârî hânedanına tahtına çıktı. Emirliğini, Büyük Selçuklu hükümdarları Tuğrul Bey ve Alparslan'a tâbi olarak sürdürdü. Keykâvus, oğlu Gîlân Şah'a hayat tecrübelerini aktarmak ve ona yol göstermek amacıyla 1082 yılında Kâbûsnâme'yi kaleme aldı. Pek çok konuda öğütler içeren eser, Fars edebiyatının önemli nasihatnâmelerinden biri hâline geldi. Buradaki Kâbûs, Türkçede korkunç rüya anlamında kullanılan kâbus değildir. Eserin adı, Keykâvus'un büyük dedesi olan Ziyârî hükümdarı Kâbûs bin Veşmgîr'in adından gelir. Nâme ise Farsçada kitap veya yazı anlamına gelir. Kâbûsnâme'deki bazı öğütleri günümüz Türkçesiyle şöyle özetleyebiliriz: Kendi bildiğine gitme: Bir konuda bilgili olsan bile kendine fazla güvenme. Akıllı kişiye danış: Bir işe başlamadan önce bilen ve tecrübeli kişilerin fikrini al. Kendi görüşünü yeterli görerek te...

Öfke Toplumu

Öfke; bireyin haksızlığa uğradığını düşündüğünde, engellendiğinde, değersiz hissettiğinde ya da herhangi bir olay karşısında kontrolünü kaybettiğini hissettiğinde ortaya çıkan doğal ve evrensel bir duygudur. Sanılanın aksine sorun öfkenin varlığı değil, nasıl yaşandığı ve nasıl ifade edildiğidir. Çünkü her öfke doğrudan dile getirilemez. Özellikle güç ilişkilerinin belirgin olduğu ortamlarda bireyler, öfkelerinin gerçek kaynağına tepki göstermekte zorlanabilirler. Psikolojide öfkenin ifade edilme biçimini açıklayan yaklaşımlardan biri, öfkenin içe yönelmesi (anger-in) kavramıdır. Bu yaklaşıma göre birey, yaşadığı öfkeyi güvenli ve kabul edilebilir bir biçimde ifade edemediğinde öfke ortadan kalkmaz; bastırılarak kişinin kendi iç dünyasına yönelir. İçe yönelen öfke zamanla kendini suçlama, değersizlik duyguları, yoğun suçluluk, tükenmişlik, depresif belirtiler veya psikosomatik yakınmalar şeklinde kendini gösterebilir. Kısacası ifade edilemeyen öfke, bazen kişinin çevresine değil, doğ...

Magna Carta'dan Bugüne: Türkiye Nerede Duruyor?

İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve bireysel özgürlüklerin gelişimi uzun bir süre aldı. 1215’te Magna Carta ile başlayan süreç, yüzyıllar içinde İngiliz, Amerikan ve Fransız hak bildirgeleriyle geniş çapta kabul gördü. Batı dünyasının yüzyıllar boyunca verdiği siyasal ve toplumsal mücadelelerle ortaya çıkardığı ve domokrasiyle yönetilen ülkeler açısından standart hale gelen bu anayasal ilkeler, bugün Türkiye’nin mevcut hukuk ve yönetim pratiklerinde ne kadar karşılık buluyor? Magna Carta (1215) ve Hukukun Üstünlüğü Tarihi İlke: “Hiç kimse yasaların üstünde değildir.” Magna Carta ile kralın keyfi uygulamaları sınırlandırılmış, yargı kararı olmaksızın özgürlüğün ve mülkiyetin kişilerin elinden alınamayacağı ilkesi kabul edilmiştir. Bugünün Türkiye’si: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 2. maddesi devletin bir "hukuk devleti" olduğunu söyler. Ancak pratikte, özellikle cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle birlikte güçler ayrılığı ilkesi önemli ölçüde zayıflamıştır....

Aydınlanma

Bugün modern demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ile hukuk önünde eşitlik gibi ilkelerin yerleşmesinde, yaklaşık 300 yıl önce ortaya çıkan Aydınlanma düşüncesi belirleyici bir rol oynamıştır. 18’inci yüzyılda Avrupa'da filizlenen Aydınlanma Çağı, yalnızca bir felsefe akımı değil; insanlığın kendi aklına güvenmeyi öğrendiği büyük bir zihniyet dönüşümüdür. Alman filozof Immanuel Kant'a göre aydınlanma, insanın başkasının rehberliğine ihtiyaç duymadan kendi aklını kullanma cesaretini göstermesidir. Aydınlanma düşünürlerinin çağrısı basittir: “Sapere Aude” (kendi aklını kullanma cesareti göster). Bu çağrı yalnızca bilgi edinmeyi değil, sorgulamayı, eleştirmeyi ve kendi aklıyla karar vermeyi ifade ediyordu. Aydınlanma düşüncesi modern dünyanın üzerine inşa edildiği dört temel düşünceyi yaygınlaştırdı: akılcılık, doğal haklar, güçler ayrılığı ve laiklik. Akılcılık, gerçeğe ulaşmanın yolunun körü körüne inanmak değil; akıl, mantık ve bilimsel yöntemi ku...

Machiavelli'den Trump ve Erdoğan'a Realpolitik

Siyasal tarih yalnızca fikirlerin tarihi değildir. Aynı zamanda güç, çıkar ve strateji arayışının tarihidir. Devletler çoğu zaman adalet, özgürlük ve barış söylemini öne çıkarır. Buna karşılık karar anlarında belirleyici olan unsur çoğu kez güç dengeleri ve ulusal çıkarlardır. Bu nedenle Niccolò Machiavelli'den Henry Kissinger'a, oradan Donald Trump ve Recep Tayyip Erdoğan'a uzanan çizgi, farklı dönemlerde aynı soruya verilen farklı cevapları gösterir: Devlet nasıl ayakta kalır? Machiavelli bu soruyu 16’ncı yüzyılın İtalya'sında sordu. Ona göre hükümdarın ilk görevi devleti korumaktı. Bunun için zaman zaman sert kararlar alınması gerekebilirdi. Siyaseti ahlaki ilkelerden tamamen bağımsız görmüyordu; ancak devletin varlığını her şeyin önünde tutuyordu. Bu yaklaşım daha sonra gelişen siyasal realizmin temel taşlarından biri hâline geldi. Henry Kissinger, benzer anlayışı modern uluslararası ilişkilere taşıdı. Ona göre devletler dostluk ya da düşmanlık üzerinden değil, ...

Eleştiri Korkusu

Özgürlük ve güvenlik arasında bir tercih yapmak zorunda kalsaydık, çoğumuzun cevabı ilk bakışta net gibi görünür. Ancak bu soru, aslında bir seçim testinden çok daha fazlasıdır; modern toplumların nasıl yaşamak istediğine dair temel bir tartışmayı içinde barındırır. Çünkü özgürlük, güvenlik ve eleştiri hakkı birbirinden bağımsız kavramlar değil, birbirini sürekli besleyen ve zaman zaman gerilim yaşayan değerlerdir. Özgürlük, bireyin düşüncelerini baskı altında kalmadan ifade edebilmesi, kendi yaşamını belirleyebilmesi ve sorgulama hakkını kullanabilmesidir. İnsan ancak özgür olduğunda düşünebilir, üretebilir ve kendini geliştirebilir. Bu nedenle özgürlük, yalnızca bireysel bir ayrıcalık değil, aynı zamanda toplumsal ilerlemenin de temel şartıdır. Özgürlüğün sürdürülebilir olması ise çoğu zaman bağımsızlıkla ilişkilendirilir. Ekonomik ya da siyasal açıdan dışa bağımlı hale gelen toplumlar, zamanla karar alma özgürlüklerini de kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Özgürlüğün en görü...

Hukuk, İktidar ve Siyasallaşma

George Orwell’in 1984 romanı, hukukun iktidarla ilişkisini düşünmemize olanak veren bir distopya sunar. Bu dünyada hukuk, bireyi koruyan, öngörülebilir ve genel kurallar bütünü olmaktan çıkmış; iktidarın kendisini yeniden üreten bir araç haline gelmiştir. “Büyük Birader” figürü, yalnızca siyasal bir lideri değil, hukukun ne olduğuna ve nasıl uygulanacağına ilişkin üstün iradeyi temsil eder. Böylece hukuk, dışsal bir sınır olmaktan ziyade iktidarın içsel bir fonksiyonuna dönüşür. Hukukun siyasallaşması tartışması da bu aşamada anlam kazanır. Siyasallaşma, hukukun normatif tarafsızlığını kaybederek siyasal rekabetin bir parçası haline gelmesi anlamına gelir. Bu durumda hukuk, çatışmaları çözen bağımsız bir mekanizma olmaktan çıkar; çatışmanın taraflarından biri haline gelir. Normların içeriğinden çok, o normların kim tarafından, hangi bağlamda ve hangi yorumla uygulandığı belirleyici olur. Bu da hukukun temel iddiası olan eşitlik ve öngörülebilirliği doğrudan tartışmalı hale getirir. ...

Algıdan Gerçekliğe: Trump ve İran

ABD Başkanı Trump’ın İran operasyonlarına ilişkin son açıklamaları, sadece siyaset bilimini değil, sosyal psikolojiyi de yakından ilgilendiren ibretlik bir vaka sunuyor. Trump, "İran savaşı hemen hemen tamamlandı. Tahminlerimizin çok önünde ilerledik" diyerek bir başarı tablosu çizse de, sahadaki veriler bu öykünün rasyonel bir temele dayanmadığını, aksine jeopolitik ve ekonomik maliyetlerin hızla arttığını gösteriyor. Buradaki asıl mesele, yapılanın sadece başkalarını ikna etmeye yönelik klasik bir "algı yönetimi" (perception management) olmamasıdır. Trump’ın durumunda çok daha derin bir sorunla karşı karşıyayız: Kendi kendine uygulanan psikolojik manipülasyon (İngilizcesi self-gaslighting). Normal koşullarda "gaslighting", bir kişiyi kendi gerçekliğinden şüphe eder hale getirme yöntemidir. Ancak bir lider, yarattığı hayali başarıya sadece kitleleri inandırmakla kalmayıp kendisi de buna inanmaya başlıyorsa, bu durum bir "öz-yanılsama" halidi...

21'inci Yüzyıl Menüsünde Neler Var?

21’inci yüzyıl öncekilerden değişik bir yüzyıl olacak. İlk çeyrek yüzyıllık bölüm bunu bize net bir biçimde gösterdi. Bazı özellikler önceki yüzyıldan devren gelse de bazıları yeni, bazıları da güncellenmiş olarak kaşımıza çıkıyor. Gerçek Ötesinin Kullanılması[ [i] ]: Bir gerçek var bir de gerçek ötesi. Gerçek ötesi, bir gerçeğin saptırılarak ya da tamamen farklı biçimde sunulması ve insanların bu sunuma inandırılması eylemi olarak tanımlanabilir. Ortaya atılan yalan bilgilerin insanlarca kabul edilmesi, bu yalanları ortaya atanlara, insanları bu yalanlarla manipüle etme fırsatı veriyor. Bu eylem 20’nci yüzyılda Hitler, Mussolini, Stalin ve diğer diktatörlerce bolca kullanıldı. 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde gerçek ötesi kullanılmaya ve insanları etkilemeye devam ediyor. Piyasa Aldırmazlığı[ [ii] ]: Piyasa aldırmazlığı benim tarafımdan ortaya atılmış bir kavram. İnsanların sosyal ve siyasal düşünceleri ve yaklaşımlarıyla finansal yatırımları arasında sıkışıp kalması ve sonunda...

Kural Dışılık Çağı

Yirmi birinci yüzyılın iki özelliği artık iyiden iyiye öne çıkmaya başladı: “Kural tanımazlık” ve “belirsizlik.” İkincisi, bir ölçüde ilkine bağlı yani belirsizliğin bir nedeni de kural tanımazlık. Bir de bu iki tuhaf durumu normalleştirmeye yönelik saçma sapan “yeni normal” ifadesi var. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde başlayan küreselleşme eğilimi bütün dünyaya egemen oluncaya kadar ABD ve Avrupa ülkelerinde kurallara saygı en önemli şeydi. Liyakate değer verilir, yolsuzlukla mücadele edilir, yolsuzluğu çıkan yöneticiler mahkeme sonuçlarını beklemeden istifa ederlerdi. Bu durum batı dünyasına dâhil olan Japonya’da en üst düzeyde geçerliydi. Bırakın yolsuzluğu, başkalarına zarar verecek bir hatası olan kişi harakiri yaparak yaşamına kendi eliyle son verirdi. Buna karşılık gelişme yolundaki pek çok ülkede iktidar sahipleri kurallara uymazdı. Onlar uymayınca toplumda da kurallara uymama eğilimi yaygın hale gelmişti. Siyasetçilerin kurallara uymamaları, iktidar değişinceye kadar pek ...

Yeni Feodalizm

Arapça bir sözcük olan muasır; çağdaş anlamına, muasır medeniyetler ifadesi de çağdaş uygarlıklar anlamına geliyor. Türkiye’nin en büyük ideali çağdaş uygarlıkların ulaştığı düzeyi aşmak idi. Çağdaş uygarlık düzeyi olarak çizdiğimiz çerçevenin içinde; ileri demokrasi, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğünün benimsenmiş olması, gelir adaletinin mümkün olduğunca sağlanmış olması, sanayileşme gibi ögeler yer alıyor. Muasır medeniyetler çerçevesi, ifadenin kullanıldığı yirminci yüzyılda fazlasıyla geçerliydi. Gelişmiş diye tanımlanan ülkelerin çoğu bu çerçeveye uygun yapılara sahipti. Sermaye sınıfı, emeğin karşısında her zaman daha güçlüydü ama zaman içinde, özellikle yirminci yüzyılda sendikaların kurulması ve güçlenmesinden sonra emek de biraz olsun güç kazanmış, sermaye kesimi biraz biraz geri çekilmişti. Küreselleşmeyle birlikte sermaye sınıfı eski güçlü ve acımasız konumuna geri döndü ve emekçileri tıpkı sanayi devriminin ilk zamanlarında olduğu gibi köle konumuna düşürmeye çalış...

Seçim Sonuçlarının Analizi

Yıllardır seçim kazanamayan CHP ne oldu da bu seçimi kazandı? Burada pek çok gerekçe sayılabilir, çoğu da doğru olur. Ama bence daha anlamlı soru 22 yıldır seçim kaybetmeyen AKP ne oldu da bu seçimi kaybetti sorusudur. Burada da pek çok gerekçe yazılabilir, onların da çoğu doğru olur. Ama bir tanesi var ki bana göre temel neden odur. Hemen her yerde “seçmen mesaj verdi” yorumlarını görüyorum ama anlayamadığım bir şey var: Daha bir yıl önce yapılan genel seçimlerde mesaj vermeyen seçmen ne oldu da bir yıl içinde mesaj vermeye niyetlendi? AKP’nin seçim kaybetmesiyle ilgili bazı nedenler sıralanabilir: (1) Enflasyonun yüksekliği ve hayat pahalılığı, gelir dağılımının iyice bozulmasına ve orta sınıfın çökmesine yol açtı. Ekonomik koşulların giderek bozulması seçmenin desteğini çekmesi sonucunu getirdi (boş tencerenin deviremeyeceği iktidar yoktur tezi.) (2) Kendilerine tanınmayan bazı hakların çok sayıda sığınmacıya tanınması vatandaşların başkaldırmasına yol açtı. (3) Başkanlık sistemin...

Seçimlerden Çıkarılacak Dersler

Bu yazımı seçimlerde yapılmış olabilecek hilelerden, seçimlerde iktidarın kullandığı sınırsız devlet imkânlarından bağımsız olarak yazıyorum. Bu konular ayrı inceleme ve değerlendirmelerin konusu. Bu yazımda asıl olarak ana muhalefet partisinin buraya kadar neleri yanlış yaptığı ve sonraki seçimlerde ne yapması gerektiği üzerinde durmaya çalışacağım. Pek çok kişi aday kimlikleri üzerinden eleştiri yaptı. Bence konu adaydan çok ötede görünüyor. Doğru aday elbette etkili olur ama asıl olarak siyaset bir organizasyon işidir. Rakibin iyi organize olduğu, mahalle düzeyinde bire bir propaganda yaptığı yerde makro politikayla yol alamazsınız. Politikaya (siyasete) yaklaşımımızı da ekonomide olduğu gibi ikiye ayırarak yapabiliriz: Makro politika, mikro politika. Makro politika; geniş tabanlı siyaset olarak tanımlanıyor. Bana göre yeterli bir tanım değil bu. O nedenle ben bunu ülke genelini ilgilendiren konularla ilgili politika olarak tanımlamanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Bu tanım...

Organizasyon Bozukluğunun Nedenleri

Resim
Deprem, ülkedeki yönetim sisteminin ve organizasyonun ne kadar yanlış olduğunu, bunların başındaki kişilerin çoğunun liyakatten ne kadar uzak bulunduğunu acı biçimde gösterdi. Türkiye’de belki bunlar hiçbir zaman tam olarak doğru değildi ama bu kadar yanlış hale gelmesinin nedeninin 2018’de geçilen ve her konuda Cumhurbaşkanını yetkili hale getiren yeni yönetim sistemi olduğu açık biçimde ortaya çıktı. Deprem, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu tür olaylara doğrudan müdahale yetkisinin alınmasının, AKUT’a el konulmasının, her kararın en yukarılarda toplanmasının nelere mal olduğunu adeta gözlerimizin içine soktu. Şimdi herkes afet illerine gönderilen yardım malzemelerinin ortada kalmasına, telef olmasına, yağmalanmasına üzülüyor ve bunun niçin devletçe organize edilemediğini soruyor. Bu sorunun yanıtı 2018 yılındaki düzenlemede yatıyor. Bir başka örnekten giderek bunu açıklamaya çalışayım. “TÜSİAD’ın 6 Temmuz 2018 günü TÜSİAD merkezinde düzenlediği “Yeni Hükümet Döneminde Nasıl Bir Bütçe?...