II. Abdülhamid ve Osmanlı Maliyesinin İflası

Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. Padişahı Sultan II. Abdülhamid 1842 yılında doğdu, 1876 yılında tahta çıktı, tahttan indirildiği 1909 yılına kadar 33 yıl Osmanlı padişahı olarak hüküm sürdü. 1918 yılında kalp yetmezliği sonucunda hayatını kaybetti. Onun uzun hükümranlık süresinde Osmanlı Devleti yaklaşık olarak 1,6 milyon kilometrekare toprak kaybetti. Kayıplar yalnızca topraklarla kalmadı, Osmanlı Devleti mali bağımsızlığını da kaybetti. 

Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borcunu, Padişah Sultan Abdülmecid zamanında, 1854 yılında, Kırım Savaşını finanse edebilmek için aldı. Dış borçlanmalar, sonraki padişahlar Abdülaziz ve V. Murad dönemlerinde devam etti. Sultan II. Abdülhamid tahta çıktığında Osmanlı dış borçları bir süredir ödenemez durumdaydı, o nedenle sürekli olarak faizleri de üzerine eklenip yeni vadelerle yenilenerek döndürülmeye çalışılıyordu. O sıralarda 1873’de başlayan ve adına sonradan Uzun Depresyon denilen kapitalizmin ilk büyük finansal krizi yaşanıyordu. Osmanlı’ya borç veren İngiltere ve Fransa da dâhil olmak üzere Avrupalı devletler bu krizin etkisiyle finansal açıdan sıkıntılı bir süreç içindeydiler ve Osmanlı’ya borçlarını ödemesi için baskı yapıyorlardı. Alınan dış borçlar Dolmabahçe Sarayı, Çırağan Sarayı, Beylerbeyi Sarayı gibi verimsiz alanlara yatırıldığı için geri ödeme konusunda bir kaynak yaratmıyordu. Bir yandan da Galata Bankerlerinden alınan iç borçlar ödenmeyi bekliyordu. Sonunda 1877 – 78 Osmanlı – Rus savaşıyla (93 harbi) birlikte imparatorluk borçları ödeyemeyeceğini açıklayarak moratoryum[i] ilan etmek zorunda kaldı.[ii] Ardından yeniden masaya oturuldu ve Osmanlı İmparatorluğu alacaklılarıyla anlaşmaya vardı. Osmanlı Devleti, 1879'da yaptığı anlaşmayla damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak Galata Bankerlerine bıraktı. Bu işlemleri yürütmek üzere bir Rüsum-u Sitte İdaresi kuruldu. Resim ya da çoğulu olan rüsum, damga vergisi gibi dolaylı vergileri ifade ediyor. Sitte ise altı anlamına geliyor. Altı adet geliri kapsadığı için idareye bu ad verilmişti.

Osmanlı dış borçlarının alacaklısı konumundaki Avrupa devletleri yalnızca Galata bankerlerine olan iç borçlar için böyle bir idare kurulmasına tepki gösterdi ve 1881’de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. İş bu kadarla da bitmedi. Yabancı devletler iç ve dış borçların ödenmesinde kullanılmaya ayrılan bu gelirleri toplama ve alacaklılara ödeme görevinin de Osmanlı devletinden ayrı bir idare kurularak ona devredilmesini istediler. Hükümet yabancı devletlerin baskılarına dayanamadı ve 20 Aralık 1881’de yayınladığı Muharrem Kararnamesi ile Rüsum-u Sitte İdaresi’ni kaldırarak yerine Düyun-u Umumiye-i Varidatı Muhassasa İdaresi’ni (kısa adıyla Düyun-u Umumiye İdaresi) kurdu. 1882 yılında çalışmaya başlayan Düyun-u Umumiye İdaresinin yönetim kurulu biri İngiliz ve Hollandalı borç verenlerin, biri Fransız, biri Alman, biri Avusturyalı, biri İtalyan borç verenlerin, biri ayrıcalıklı tahvil sahiplerinin temsilcilerinden ve biri de Osmanlı tebaasından olmak üzere 7 kişiden oluşuyordu. İdare binası bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasıydı. Düyun-u Umumiye İdaresi bu gelirleri toplayarak iç ve dış borçların alacaklılarına ödemeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu idarece tahsil ediliyordu. Böylece Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu.

1883 yılında Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi (kısaca Reji İdaresi) adı altında yabancı sermayeli bir şirket kuruldu. Osmanlı Devleti, 30 yıl süreyle en önemli gelir kaynakları olan tütün, tuz ve kahveden toplanan vergileri, alacaklı ülkelerin kurduğu Reji İdaresine bıraktı. Şirketin sermaye sahiplerinin çoğu Rotschild ailesinin sahibi olduğu bankalardı. Reji İdaresinin kurulması, Düyun-u Umumiye İdaresinin kurulmasıyla büyük ölçüde elden çıkmış olan mali bağımsızlığın yitirilişinin tescili oldu.  

Kurtuluş savaşı sırasında Ankara hükümeti Düyun-u Umumiye İdaresinin topladığı bütün gelirlere el koydu. Lozan Antlaşmasıyla bu kurumun işleyişine son verildi. Reji İdaresi, özel şirket olduğu için onun paylarının satın alınarak işleyişine son verilmesi gerekiyordu, o da 1925 yılında tamamlandı.

Osmanlı borçları Lozan Antlaşmasıyla imparatorluğu oluşturan ülkelere paylaştırıldı. En büyük pay Türkiye Cumhuriyeti’ne düştü. 1928’de yapılan Paris Sözleşmesiyle belirlenen ödeme planı çerçevesinde borçlar, 1929 yılında ödenmeye başlayacaktı. 1929 yılında çıkan Büyük Depresyon bütün dünyayı ciddi biçimde etkileyince Türkiye, borçlar meselesini yeniden gündeme getirdi, indirim yapılmasını, ödeme taksit ve sürelerinin yeniden belirlenmesini istedi, aksi takdirde bu borçların ödenemeyeceğini bildirdi. Bunun üzerine borçlar meclisi toplantıları 1930 yılında yeniden başladı, 1933 yılında imzalanan Paris Sözleşmesiyle Türkiye'nin ödemesi gereken Osmanlı borçları tutarı ciddi oranda düşürüldü. Türkiye, bir süre sonra bu sözleşmeye de itiraz ederek ödeme sürelerinin yeniden düzenlenmesini istedi.  1936 yılında borçlar yeniden bir ödeme planına bağlandı ve bu yeni şekliyle ödenmeye başlandı. Osmanlı borçlarının ödenmesi 1954 yılına[iii] kadar sürdü. 

Osmanlı Maliyesinin kendi vergilerini toplama yetkisini kaybetmesi sonucu koskoca imparatorluğun mali bağımsızlığından olması Sultan II. Abdülhamid zamanında kurulan Rüsum-u Sitte İdaresi, ardından da Düyun-u Umumiye İdaresi ve Reji İdaresiyle olmuştur. Mali bağımsızlığımıza yeniden kavuşmamız ise Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetin kurucu kadrosunun bize armağanıdır.

Bu anlattıklarımız, günahıyla sevabıyla bizim tarihimizdir. Tarihi, sanki bunlar hiç yaşanmamış da Sultan II. Abdülhamid döneminde büyük başarılar varmış gibi anlatmaya çalışmak yerine, hatalarımızı kabul edip onlardan ders çıkarmaya çalışırsak Cumhuriyetin kurucularının yarattığı başarıları yeniden yakalayabiliriz.



[i] Moratoryum, bir ülkenin borçlarını ödeyemeyeceğini açıklamasıdır. Genellikle bir antlaşmayla ve yeni bir ödeme planıyla sonuçlanır.

[ii] Sultan II. Abdülhamid zamanında ilan edilen bu moratoryum tarihimizdeki ilk moratoryumdur. İkincisi, Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde 1958’de ilan edildi.

[iii]  Ödemeler aslında 1954’den önce bitirilmiş olmasına karşın 1954’e kadar bütçelerde iz bedelli ödenek yer aldığı için 1954’de tamamlanmış görünüyor.

Yorumlar

  1. Abdülhamid'i neden bu kadar sevdikleri ortaya çıktı. Kafa yapısı benzermiş :)

    YanıtlaSil
  2. Değerli hocam, o zamanki şartlarda kötünün iyisi diyebilir miyiz bu duruma ..Çünkü maliye, askeriye, vergi, adalet karmakarışık hem iç hem dış baskı ve hasta adam psikolojisinde ancak böyle olur diye düşünüyorum..Önceki padişahların yaptığını 2.Abdulhamit ancak bu kadar idare edebilmiş veya cevirebilmis diyorum naçizane... Saygılar diliyorum..Tarih bizim doğrusuyla yanlisiyla ...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Francis Georgeon Sultan Abdülhamit kitabını okumanizi öneririm objektif bir anlatım vardı

      Sil
    2. 33 yıl padişahlık yapmış belki de çevirebilirdi ya da başkası olsa yerine o çevirirdi

      Sil
    3. 2 Abdülhamid ülkeyi bir arada tutmak istedi derler .M.Kemal ne yapmak istedi .Kurtuluş savaşı sırasında ,Dersim ABD Başkanı Wilson prensiplerini bahane ederek ayrılmak istemiş, TBMM hükümetini Ankaraya yürümekle tehdit etmiş Yunan taarruzu Afyondayken İsyan çıkarmıştır.Bu yetmemiş.2. dünya savaşı öncesi tüm devletler silahlanır savaşa hazırlık yaparken (4 şehiri kapsıyordu)bir kısmı Doğu Dersim T.C. ayrılmak istiyordu,),Bu şartlar altında vatanı böldürseydi mi M.Kemal yaparsa kan döktü ,Üstelik T.C. yi suçlayanlar 2.Abdülhamide Dersim aleviler hakkında verilen raporlara bakmışlarmı.? O kültürel ortamda yetişen insanlar alevilerin ne olarak gösterildiğini okumuşlarmı .Dersimdeki Fazla ölümler emirle değil yılların Osmanlıdan miras kalan alevi düşmenlığının bilinç altı beslemesiyle Alevi Kürtler ve Türkmenler hakkındaki İnsan algısı ile ilgilidir.algısı ile ilgilidir .Gelelim Yemendeki Abdülhamid dönemi kayıplarına Yemende Sünniliğe en yakın Şii Olan Zeydilere din yerine mezhep kabul ettirme iş güzarlığı ile İsyan alevlenmiştir Zeydiler Sünni Hanefi Fıkıhına,tabii İmamet bakımından ama kendi imamlarını önder gören müslümandı. Halifenin dini otoritesini kendi imamet anlayışı gereği kabul etmiyorlardı.Biz onlara müslümanlara Din adamı yollayıp din diye mezhep öğretmeye kalktığımız için isyan alevlendi Sonra 1 dünya savaşı öncesi G.Kurmay başkanı Hafız paşa ile İsmet inönünün çabaları ile anlaşma yapıldı isyan bitti .Ve diğer sünni .vahabi araplar bizi arkadan vururken Yemenli Zeydiler bir kurşun bile atmadılar.Sadece Abdülhamidin mezhep fantezisi yüzünden Ölen Türklerin ve yemenlilerin bunun günahı Abdülhamide yeter

      Sil
  3. Hocam Merhaba; merak ettiğim ve bence yazınızda daha da detaya girilmesi gereken husus, neredeyse 100 yıl öncesinin borçları neye dayanarak hangi hesaplar baz alınarak ödenebilmiştir. Toprak mı verildi yoksa başka işletme devirleri mi oldu, çünkü siz çok daha iyi bilirsiniz o 100 yıllık bir borçtan bahsediliyor ve hangi argüman hangi hesaplama ile 100 yıl sonra ödenebiliyor.
    Teşekkür ederim iyi çalışmalar

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Toprak devri işletme devri falan ne alaka.. Borç belli taksitler anlaşmayla belirlenip ödeniyor. 30 yıllık krediyle ev alan birisinin borcu için neye dayanarak ödüyor diye sorar mısınız. Siz konuyu anlamamışsınız bence..

      Sil
    2. Nasıl bir argüman arıyorsunuz; borç var, anlaşmadan doğan ödeme planı var ve ödeniyor... Ödenmese miydi?

      Sil
    3. Bence siz yazıyı tam okumamışsınız, olay borcu ödeyememek zaten, banka kredisi ile ev alan biri örneğini vermişsiniz ki kendi kendinizi zaten tezatlaştırıyorsunuz,bu verdiğiniz örnek borcunu ödeyen için geçerli, peki banka neye dayanarak 30 yıl kredi veriyor ve ödenmediği zaman o ev ne oluyor, benim sorduğum soru ve hocanın anlattığı olay zaten ödenemeyen borçlar üzerine

      Sil
    4. Devredilen yetkiler elde edilen vergiler cumhuriyet hükümeti kasasına giriyor. Türkiye Cumhuriyeti ekonomisi gelisebilen ve üreten bir ekonomide. Bu o kadar anlaşılamaz bir şey midir ki borç nasıl ödendi diye soruluyor. Toprak konusu ise zaten daha önce kaybedilen toprak miktarı yazılmış. Atatürk ülkesinde milli sınırlar kesindir ve parcalanamaz.

      Sil
    5. Moratoryum ilan eden bir devletin borçları daha uzun vadede yeniden yapılandırılarak ödenir. Hoca da ödenemeyen borçların yeniden yapılandırılarak 1954 yılına kadar ödendiğini yazıyor. Tıpkı Menderes'in 1959 yılında borçlarını ödeyemeyeceğini belirterek moratoryum ilan etmesi ve ABD ile anlaşarak yeniden yapılandırılıp (yanlış hatırlamıyorsam) 1980'li yıllara kadar bu borcun ödenmesi gibi

      Sil
    6. Musul ve Kerkük petrolleriyle karşılandı diye biliyorum

      Sil
  4. ulu hakan mı? kızıl sultan mı?

    YanıtlaSil
  5. II. Abdülhamid'in özelliklerinden bahsederken onun darbeci, paranoya derecesinde korkak, zalim, kurduğu baskıcı korku düzenini sürdürebilmek için jurnalciler ağı kurmuş, kendisine karşı sahte suikastler düzenletmiş, çeşitli finansal manipülasyonlarla topladığı büyük serveti yurt dışına transfer edip yabancı bankalarda faizde değerlendirmiş bir kişilik olduğunu atlamamakta fayda var. Gerçekten de böyle tipler dünyaya ancak 100 yılda bir gelir...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İftira atılıyor olamaz mı? İnsan bu kadar nasıl gaflet içinde olur...Peki dedeğiniz gibi ise onu kötüleyenlerin neden sonra pişlan olmuşlar... https://twitter.com/Arsivci74/status/1528499877319262208

      Sil
    2. Sayın TÜRKİYE GERÇEKLERİ, yazdıklarımın tümü belgelidir. Ne yazık ki bu ülkedeki bir kesim II. Abdülhamid'i Necip Fazıl ve Fesli Kadir gibilerinin uydurdukları masallardaki ulu hakan zannediyorlar ama tarih öyle yazmıyor...

      Sil
  6. Ülkesine bu kadar kötülük yapan biri nasıl olursa bir kahraman olarak gösterilebilir
    Benim aklım almıyor
    Ancak şimdi yapılanların bir proje olduğunu kanıtlıyor

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bunun pek çok örneği var.

      Sil
    2. Sayın Adsız 12:51, yukarıda yazılanlardan ülkesine kötülük yaptığını nereden çıkardınız? Örneğin; Düyun-u Umumiye'yi keyfinden mi kabul etmiş? Yazıda belirtilen 1,6 milyon metrekarelik toprağı "bizde toprak çok nasılsa" diye mi vermiş? Söyler misiniz o zamanki koşullarda ödenemeyen borçlar karşısında siz ne yapardınız? II. Abdülhamid'i Mahfi Bey'in yansız görünen ama özünde yanlı olan yazısıyla değerlendirip yargılamamız olanaksızdır.

      Sil
    3. Emre Bey, gerçekler acıdır ama yanlı değildir. Bunlar tarihin gerçekleridir. Hepsi belgelerle kanıtlanmıştır. Ama okuyanlar yanlıysa yanlı gibi görünür.

      Sil
    4. Ülke kavramı imparatorluk olmaz. Ülke kavramı yani halkın kendini yönetmesi ve sınırları olan siyasi sınırları olan ve seçilmişler vasıtası ile egemenliği elinde bulundurulan toprak parçası ülkedir.

      İmparatorluk ise küçülür büyür değişkendir. 1. Dünya Savaşı sonrası ülkelerin egemenliğine hukuk ile korunacağı ve herhangi bir egemenlik tehditine karşı oluşturulan ve savaşları önlemek için kurulan milletler cemiyeti ile toprak değişikliklerini önlemek için yeni düzen korumaya çalışılmış Almanya italya ve Japonya 2. Dünya savaşına götürünce bu sefer milletler cemiyeti yerine kurulan birleşmiş milletler anlaşmaları ile toprak bütünlüğü hukuksal egemenlik ve sınırların değiştiği kabul edileceği kabul edilmiştir.

      Kısaca bu işler uluslararası ilişkiler konusu yani uluslararası hukuk konusudur. Uluslararası hukukta ülke hukuku gibi norm oluşturan meclis gibi olmaz. Yatay bir yapısı ve tüm ülkelerin birbiri karşısında egemen eşitliği esası kabul edilmiş yani üstün devlet yok yada hiyerarşi yoktur. Kısaca kanun koyma değil anlaşma akdedilir.

      Sil
    5. Mahfi Bey kusura bakmayın size çok değer veriyorum ancak tarihi okuyuş şekliniz biraz taraflı. Kaybedilen 1.6 milyon toprağın Abdülhamidin hiç istemediği ve tahta çıkışından sadece 6 ay sonra daha Mithat Paşanın gücünü yitirmediği sırada alınan kararla girilen 93 Harbi (77-78) savaşının neticelerini Abdülhamid'e yıkamazsınız. Dolmabahçe,Çırağan ve Beylerbeyi sarayları da onun döneminde yapılmamıştır. Abdülhamid Han ömrü boyunca dış devletlerin baskılarından kurtulmaya ve devleti reforme etmeye çalışmıştır. Ülkedeki çoğu Anadolu şehrinde kurulan ilk modern okullar onun döneminde kurulmuştur.

      Sil
    6. Sizce Atatürk Kurtuluş Savaşını kaybetseydi bu kaybın sorumlusu Rauf Beydir ya da Fevzi Paşadır diyebilir miydik? Diyemezdik. Bu konuda da toprak kaybının faturasını Abdülhamid'den başkasına çıkaramayız. İşin başındaki kişi sorumludur.

      Sil
    7. Gazi Filistin cephesinde kaybetmiştir ancak "kaybetmiştir" demek yasaktır. Bütün savaşları gazi kazanmıştır, kaybedenler hep başkalarıdır, vesselam...

      Sil
    8. Böyle bir yasak yok. Herkes kaybettiğini yazıyor.

      Sil
  7. Hocam bütün yazılarınızı takip ediyorum,emeğinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yazinizi besim tibuk cok elestirdi gerci kendisi demokrasinin tesisi icin islamcilari desteklemis birisi ama... :)

      Sil
  8. Hocam saygilar,

    kusura bakmazsaniz yazinin genel tonunu biraz tarafgir buldum. Maalesef Sultan Hamid'den itibaren siyasi tarihimizdeki sahislara objektif bakmakta ülkemizde bir sikinti var, bu yazi da bana bu dertten muzdarip geldi.

    Öncelikle verdiginiz bilgilerin yanlis oldugunu iddia etmeyecegim, ama epey eksik geldi. Muharrem Kararnamesi'nden evvel bir Ramazan Kararnamesi var, 1875 sanirim tarihi. Osmanli'nin borclarini ödeyemeyeceginin ilk ilani bu sanirim ve Sultan Hamid devrinin öncesine tekabül eder, sizin yaptiginiz gibi baska biri de Mithat Pasa'yi bu kararname üzerinden tek tarafli elestirebilir. Yazinizda ülkenin mali egemenliginin gittigi kismina katilmamak elde degil, ama bunun sorumlusu daha cok daha önceki sultanlarken bu yazida sadece bir cümle ile deginilmis bu duruma. Ben acikcasi sizin bu basliginizi görünce, daha cok Sultan Hamid devrinde maliye politikasi nasildi, isler daha iyiye mi daha kötüye mi gitti bunu ögrenmeyi umuyordum.

    Cumhuriyetin kazanimlarinin anlasilmamasi konusunda size kesinlikle katiliyorum. Burada bence en önemli eksiklik, Osmanli'nin son dönemi ülkede o kadar acik ve net konusulamiyor, o dönemdeki acziyetimiz gecistiriliyor. Siz yazinizda mali egemenligin olmamasindan bahsetmissiniz, ama daha beteri belki de hukuki egemenligin ortadan kalkmasiydi. Sultana suikast düzenleyen yabanci uyrukluyu yargilayamadi bu devlet Osmanli'nin son döneminde. Bu konuda güzel bir anektod, Refik Halid'in Deli oyununda vardi. Ana karekter 1900lerin basinda komaya girip 1930larin basinda komadan cikar. Aile fertleri Istanbul'da serserilik yapan bir Fransiz'in tutuklandigini konusurken, adam büyük saskinlik yasar, ecnebiyi nasil yargiladik diye.

    Kisacasi genel olarak, tarihimizi günahiyla sevabiyla bilmemiz lazim, haklisiniz; ama bizlerin de bu sevap günah cetvelini yaparken Sezar'in hakkini Sezar'a vermemiz icap eder diye düsünüyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazdıklarınızın doğru olması II. Abdülhamid'in yaptıklarının yanlış olduğunu göstermez. Abdülhamid döneminin maliye politikası yoktur. Mali yönetimini yabancılara bırakmış bir devletin maliye politikası olabilir mi?

      Sil
    2. Hocam, mali yönetimi yabancilara birakmak söz konusu degil. Siz de yazinizda belirtmissiniz, gelirlerin yaklasik 1/3'ü yabancilara, alacaklarinin tahsili icin veriliyor. 2/3'ü yine devlete kaliyor anladigim. Bu parayla devlet ne yapti, sorum daha cok bunun üzerineydi.

      Ben yaptiklari dogrudur/yanlistir ayrimina girmiyorum, tarihi olgularda böyel kesin yargilara varmak cok zor. Buna girince neden-sonuc baglami kaciyor. Ben "Duyun-i Umumiye'yi kurdurdu, yanlis yapti." argümanini sorguluyorum. Ben Duyun-i Umumiyeyi, Tanzimat'tan beri süregelen borc yükünün bir sonucu olarak görüyor, bu nedenle Abdulhamit'in dogrudan sorumlu tutulmasina karsiyim. Ayrica baka secenegimiz ne vardi, bu da cevaplanmasi gereken bir soru? Elimizde daha iyi bir cözüm vardi da sultan mi bunu secti?

      (Ilk mesajin sonuna eklemeyi unutmusum, kusura bakmayin)
      Saygilarimla

      Sil
  9. Mahfi Bey, kaleminize sağlık. Bir de ek olarak;

    "Tekâlif-i Milliye Komisyonları tarafından parası sonradan ödenmek üzere alınan mal ve malzemenin toplam tutarı: 6.003.663 TL olarak hesaplanmıştır. Devlet, bu miktarın 4.340.508 TL (%72,3’ünü)’sini 1923 yılında olmak üzere, 1929 yılı sonuna kadar tamamını ödemiştir.

    Cumhuriyet hükümetleri, 1923 – 1937 yılları arasında, Osmanlı hükümetlerine ait 10.527.217 TL tutarındaki borç ilmühaberlerini de halka ödemiştir. Böylece savaş borçları karşılığında halka toplam: 17.426.409 TL Atatürk döneminde ödenmiştir."

    Kaynak:https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/tekalif-i-milliye-emirleri/

    YanıtlaSil
  10. Hocam burada bahsedilen saraylar 2. Abdülhamid zamanında yaptırılmamış (Dolmabahçe Sultan Abdülmecid 1843-1856, Beylerbeyi Sultan Abdülaziz 1863-1865, Çırağan Sultan Abdülaziz ?-1871). Sizin yazınızdan öyle bir anlam çıkma ihtimali var. İnsanlar bu tarz konularda kutuplaşmaya hazır olduğu için sadece buna ekleme yapmak istedim. Elinize sağlık, yine çok güzel bir yazı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de yazımda sarayların Abdülhamid zamanın yaptırıldığını yazmadım zaten dediğim şu: Alınan borçların büyük kısmı buralara harcanmış.

      Sil
  11. Her şeyin açık açık konuşulmasına sonuna kadar evet.
    Mesela Atatürk'ün Kur'ana ve Hz. Peygambere hakarete varan ifadelerinin olduğu da konuşun.
    Yine Atatürk'ün davetlilerin önünde iki Bakanı güreş tutmaya zorlamasını da konuşun.
    Türk müziğinin radyolarda çalınmasının Atatürk'ün emriyle bir müddet yasaklandığını da konuşun.
    Bilim adamı kimliğiniz bunu gerektirir sanırım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yazımda Abdülhamid döneminde devlet maliyesinin nasıl yabancı yönetimine verildiğini yazdım siz Türk müziğinin Atatürk tarafından radyoda çalınmasının yasaklanmasından ve benzer meselelerden söz ediyorsunuz. Bu dediklerinizin burada konu edilen meselelerle ne gibi bir ilgisi olduğunu anlayamadım. Yazıyı okursanız siz de hiçbir ilişkisi olmadığını göreceksiniz zaten.

      Sil
    2. @adsız, onu da sen yazda bir okuyalım. Hocam ne anlatıyor sen ne diyorsun. Yazık gerçekten.

      Sil
    3. Sn Adsız 1342,
      Kurana ve peygambere tüm dünya hakarete varan ifadeler kullanıyor, onların yanında Atatürkün söylemleri çok safca kalır. Onlara laf etsenize.

      Sil
    4. hocam bu cehalet düzeyini muhattap kabul edip, cevap yazdığınızda kendilerini günümüz dünyasında kabul edilebilir sanıyorlar. özgüvene bak

      Sil
    5. Atatürk'ü sanki olağanüstü bir varlık gibi kabul edip herkesi onu sevmeye zorlamanızdan bıktık. Sizin ona karşı olan sevginize saygımız var ama her yaptığında bir hikmet aramayı bırakın. Sevabıyla günahıyla tarihe mal oldu. Kimse Dini, kendi amaçları için kullanmasın eyvallah ama kimse de Atatürk'ün arkasına saklanıp din düşmanlığı yapmasın.

      Sil
    6. Bu yazının neresinde Atatürk'ün arkasına saklanıp da din düşmanlığı yapıldığını söyleyebilir misiniz?

      Sil
    7. Bu yazı özelinde değil genel yazdım. Yıllarca bu memlekette dinini yaşamaya çalışanlar, başörtülüler Atatürk düşmanı diye yaftalanıp horlandı, itilip kakıldı. Dinini yaşamaya çalışan bir insan Atatürkçü olamaz mı veya Atatürk'ü sevip fikirlerini benimsemek zorunda mı? Atatürk günlüğünde Kitaba ve Peygambere ağır ifadeler kullanmış. Belki sonradan fikirleri değişti. Bilmiyoruz çünkü onu bir tabu, inanç haline getirdiniz. Atatürk gerçekten dindar insanları sevmiyor ve tehlikeli mi buluyordu? Neden? Açık açık hakkında konuşamıyoruz bile. Sonra bu iktidar düşünce özgürlüğümüzü elimizden aldı. Ne güzel hayat be.

      Sil
    8. Kullanmış. Kim diyor? Şehir efsanesi olmasın?
      Kimse Atatürk'ü sevmek ya da fikirlerini benimsemek zorunda değil. Sadece gerçekleri kabul edin o kadar. Hepsi bu. Çünkü gerçekleri kabul etmediğinizde onları çarpıtmaya başlıyorsunuz. Abdülhamid, kendisinden önceki padişahların aldığı borçları ödemeye çalışmak yerine Düyun-u Umumiyeyi kurmuş ve ülkenin mali ve dolayısıyla siyasal bağımsızlığını emperyalist devletlere teslim etmiştir. Atatürk ve arkadaşları emperyalizme teslim edilmiş olan mali ve siyasal bağımsızlığı milletiyle birlikte verdiği Kurtuluş Savaşı sonucu Lozan Antlaşmasıyla geri almıştır. Bu ülke, Osmanlı'nın borçlarını olduğu kadar Abdülhamid'in yabancılara verdiği liman, demiryolu, deniz işletmesi, tramvay işletmesi, madenlerin işletilmesi gibi imtiyazları bedelini ödeyerek geri almıştır. Bunları Atatürk yapmıştır. Siz ister seversiniz ister sevmezsiniz. Gerçekleri bilin yeter.

      Sil
    9. Murat Bardakçı diyor. Elinde belgeleri de var. Tanışıyorsanız kendisine sorunuz. Ben TV'de yayımlanan programı izledim.
      Atatürk kurtuluş mücadelesine birlikte başladığı bütün arkadaşlarını cumhuriyetin ilanından sonra tasfiye etmiştir. Kazım Karabekir idamdan İsmet İnönü sayesinde kurtulmuştur. İsmet İnönü'yü de 1937'de görevden aldı. Bunlar söylendiğinde o dönemin koşullarına bakarak değerlendirme yapılmalı deniyor. Belki de Abdülhamid'in yaptıklarını da o dönemin koşullarına bakarak değerlendirmelisiniz.

      Sil
    10. Bu yazdıklarınızın yazımın konusuyla hiçbir ilgisi yok. Yazıda veya başka bir yerde Atatürk, kurtuluş savaşında birlikte olduğu insanları tasfiye etmemiştir gibi bir ifade mi var? Yazı Abdülhamid'in ülkenin mali ve dolayısıyla siyasal bağımsızlığını nasıl yabancılara teslim ettiğiyle ve Atatürk'ün bunları nasıl geri aldığıyla ilgili. Abdülhamid'in hatalarını anlattığımızda illa 'efendim Atatürk de hata yaptı' söylemiyle çıkarsanız (ki Türkiye'de genel olarak olan budur) o zaman hataları göremez hatta daha kötüsü meşrulaştırırsınız. Yazıda yazılanlara bir diyeceğiniz varsa yazın.

      Sil
    11. Kamu maliyesinin yabancılara teslim edilmiş olması ne ilk ne de son. Zor duruma düşüp IMF'nin kapısına gittiğimizde onlar da bize bazı koşullar dayattı. Şimdiki iktidar biraz da siyasi saiklerle IMF'ye şu koşullarda başvurmuyor. Yanlış yapmıyor mu? Yanlış yapıyor. Yaptığına bağımsızlık mücadelesi denilebilir mi? Denilemez.
      Yazınızda değinmediğiniz, bilimsel yanına gölge düşüren husus şu: Abdülhamid Han ne yapması gerekiyordu da yapmadı. Yabancı şirketlere yatırım yapmaları karşılığı her devlet çeşitli ölçeklerde imtiyaz sağlar. Volkswagen ülkemizde yatırım yapsın diye ne imtiyazlar teklif ettik. Sonra kimimiz gelmediler diye sevindi kimimiz üzüldü. Kim haklıydı?

      Sil
    12. Son derecede yanlış bir karşılaştırma. IMF ile yapılan düzenlemede vergileri sizin adınıza IMF toplamaz. Maliyenizi de yönetmez. Ne mali bağımsızlığınız ne de siyasi bağımsızlığınız zarar görür. IMF, içinde olduğunuz zor durumdan çıkabilmeniz için alacağınız mali destek karşılığında yaptığı ve sizinle mutabık kalınan önerileri yerine getirmenizi bekler. İstediğiniz anda anlaşmadan çıkabilirsiniz. Türkiye, IMF ile 20 anlaşma yapmış ve hepsinin sonunda hiçbir sorun olmadan çıkıp kendi yoluna gidebilmiştir. Düyun-u Umumiye'den çıkabilmemiz ise kurtuluş savaşıyla mümkün olmuştur.
      Abdülhamid, memleketin mali bağımsızlığını, vergi toplama yetkisini, gelirlerini devretmiş ve böylece siyasal bağımsızlığın yitirilmesine yol açmıştır. Olay bundan ibarettir. Abdülhamid'den kahraman yaratamazsınız.

      Sil
    13. Sanirim gerceklerden uzaklasmak icin konuyu cekistirip, baska yerlere goturmek boyle oluyor. Hoca basit bir sekilde anlatmis. Onemli olan, yaziyi anlamak degil, konuyu saptirmak. Bu sayede insanlar gunun gerceklerinden uzak kalsin isteniyor. Yazik..

      Sil
    14. Hocam ben değerli vaktinizi daha fazla almak istemiyorum. Sizin kadar hayat tecrübem yok ama ben de ellisine merdiven dayamış biri olarak sizin de vermiş olduğunuz imkan ile bu platformda görüşlerimi ifade ediyorum.
      Bence Tarihe ve tarihte gerçekleşen olaylara günümüz penceresinden yorum getirmek doğru değil. Tarih bir yolculuk ve o yolculukta başınıza gelenler. O yolda yürürken yol bazen ikiye, bazen de üçe, beşe ayrılır ve yol ayrımlarında varılacak yer tabelası yoktur. Bir yol seçersiniz tarihiniz o yolda başınıza gelenler olarak devam eder. Diğer yollardan birini seçseydiniz neler olacağını da asla bilemezsiniz.
      Almanlar 2.Dünya savaşının sonunda başına gelecekleri önceden bilseydi Hitleri iktidara yine de getirir miydi?
      Abdülhamid kahraman mıydı değil miydi asla bilemeyeceğiz çünkü diğer yollarda ülkenin başına neler gelmiş olacağını bilmiyoruz.
      Mesela Atatürk hiç doğmamış olsaydı ne olurdu? Bu bloğun okuyucu kitlesi eminim hep bir ağızdan çok kötü olurdu, Yunan sömürgesi olur şimdi hepimiz Yunanca konuşuyor olurduk diyecektir. Ama bilemezsiniz ve asla bilemeyeceksiniz.

      Sil
  12. Hocam elinize sağlık. Yeteri kadar aydınlatıcı.

    YanıtlaSil
  13. abdülhamit sonrası osmanlı dönemine de iyi bakmak lazım..sultanın döneminde kaybedilen toprakların on kata yakını sonraki on yılda kaybedildi ama bundan pek bahsedilmez..sultanın ödemeye çalıştığı borçların kahır ekseriyeti kendisinden öncekiler tarafından yapılmış borçlar idi,bu bilginin de altının çizilmesi gerekir..cumhuriyet döneminde ödenmeye çalışılan osmanlı borçlarına ek saha sonraki on yıllarda ödemeye çalışılacak atatürk ve ismet paşanın aldığı borçları da zikretmek lazım..sultan abdülhamit zamanında yapılan işlerin önceki yüz yılda ve sonraki elli yıolda yapılamadığını da belirtmek lazım..yani tarihi hadiselerin hepsi belgelidir kayıtlıdır ama kimisi bunları görür kimisi de görmek istediğini görür..sizi sosyal medyadan takip ediyorum ekonomik görüşlerinizin isabetli olduğuna kaniyim..saygılar

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazının konusu Abdülhamid'in Osmanlı mali bağımsızlığını yabancılara teslim etmesidir.

      Sil
    2. “ Abdülhamit sonrası osmanlı dönemine de iyi bakmak lazım..sultanın döneminde kaybedilen toprakların on kata yakını sonraki on yılda kaybedildi” Bu durumda Abdülhamit dönemi sonrasındaki on yılda kaybedilen toprak miktarı 16 milyon kilometre kare ediyor!Yani,hemen hemen şu anki Rusya toprakları kadar!!Bunu öğrendiğimiz iyi oldu

      Sil
    3. Sultan Hamid döneminde kaybedilen topraklar İttihatçıların kaybettiği topraklardan daha fazladır. Mısır, Kıbrıs, Balkanlar’da ortaya çıkan üç devleti hesaba katarsak muhtemelen kaybedilen toprakların İttihatçıların kaybettiği topraklardan fazla olduğunu görürsünüz. Ayrıca siyasal islamcı arkadaşlar yıllardır Sultan Hamid döneminde hiç toprak kaybedilmediğini tüm bağnazlıklarıyla iddia ediyorlar. KKTC Anayasası’nın dibacesini okumak bile yeterlidir Kıbrıs’ın nasıl kaybedildiğini anlamak için.

      Sil
    4. Aslında konunun kökeni tek başına II. Abdulhamit değil tabii ki, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir yapı olarak ömrünü tamamlamış olması. Sultan II. Abdülhamit bu ömrün sonlarında yaşamış bir padişah olarak elbette bir şeyler yapmaya çalıştı, bununla birlikte sonuçlar gösteriyor ki olanakları ve yetenekleri gidişatı değiştirmeye yetmedi. Sultan II. Abdülhamit'in yaptıklarını sonraki elli yılda yapılamadığını iddia etmek te ilginç. O'nun döneminde Avrupa temel eğitim kurumlarını kurmuş ve okullaşma sürecini neredeyse tamamlamışken bizim topraklarımızda okul sayısı çok çok yetersizdi. Eğitimli insan olmadan büyük işler başarıldığı iddia etmek ne kadar mantıklı iddia eden kişi takdir etsin. Atatürk ve İsmet İnönü dönemlerinde alınan borçlardan bahsedilmiş, Erken cumhuriyet dönemi kamu bütçe gerçekleşmelerine ve borçlanma politikalarını bildiğinizden emin değilim, bütçe fazlası verilen dönemlere bir bakın isterseniz. Alınan borçlar tabii ki vardır, yalnız bunların kullanıldığı yerlere baktığınızda üretken ve ekonomiyi büyüten alanlardır, eski dönemdeki gibi verimsiz alanlara harcanmamıştır. Kalkınma oranlarından rahatlıkla bu da görülebilir. Sonraki dönemlerde II. Abdülhamit döneminde kaybedilen toprağın 10 katı toprak kaybedildiği iddiası ise en ilginç olanı. Söz konusu dönemde kaybedilen toprak miktarı yaklaşık 1,5 milyon km2, Osmanlı imparatorluğunun en geniş sınırlara ulaştığında dahi yüzölçümü 5,4 milyon km2 iken 10 kat fazla toprağı nereden kaybettiğini iddia sahibi söylesin, ben işin içinden çıkamadım.
      Fatih Erdem

      Sil
  14. 2.Abdülhamid tahta çıkmadan önce zaten Osmanlı hepinizin bildiği sebeplerden zaten hem siyasi, iktisadi hem de sosyal olarak bitmişti. Halk ta uzun yıllar süren savaşlardan yılmış ve bitmiş durumdaydı. Biten bir imparatorluk 33 yıl daha devam etti ve Cumhuriyet'in kurucu kadroları bu dönemde yetişti. Belki de en dikkat çekici tarihi olgu burada. Direk Abdülmecid'den sonra İttihat ve Terakki yönetimde imparatorluk ortadan kalksa bu kadrolar yetişemeyecekti. Murat Bardakçı olayı detaylıca anlatmış. 2.Abdülhamid'i sevenler hatalarıyla, kayıplarıyla öğrenip çağdan ibret alsa nefret edenler de olaya tarihimiz olarak bakıp o dönemden dersler çıkarsa zaten mesele kalmayacak. Peki tarihçiler ne diyor?
    1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânından önceki senelerde, muhaliflerin tek bir hedefi vardı: İkinci Abdülhamid’i devirmek...
    İçeride gizliden gizliye birşeyler yapmaya çalışanlar mevcuttu ama asıl muhalefet dışarıda idi, Avrupa başkentlerinde faaliyet gösteriyordu...

    Önce, Abdülhamid devrinden ve o zamanın muhalefetinden bahsedeyim:

    Sultan Abdülhamid bizde hâlâ ifrat-tefrit hudutlarının arasında değerlendirilir, yani bir kesimin gözüne “ulu hakan”, diğerlerine göre ise “kızıl sultan”dır; 33 sene devam eden iktidarı bugün bir çevre tarafından “Türkiye’nin en güçlü olduğu seneler” olarak gösterilmeye çalışılır ve hükümdarın “tek karış toprak bile kaybetmediği” iddia edilir ama gerçekler başkadır.

    Abdülhamid devletin en zayıf ve en buhranlı olduğu döneminin hükümdarıdır, iktidar senelerinde büyük sıkıntılar ve toprak kayıpları yaşanmıştır ama felâketlerin tek sorumlusu tabii ki tek başına o değildir. İmparatorluk zaten zangırdamaktadır; çöküş döneminde tahta çıkan Abdülhamid çareyi baskı ve tavizde görmüş ama felâketler birbirini takip etmiştir.

    31 Ağustos 1876’da bir darbe ile işbaşına gelen Sultan Abdülhamid’in iktidarı birkaç ay sonra girilen “93 Harbi”nde, yani Rus Savaşı’nda uğradığımız yenilginin ve Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar gelmesinin ardından 3 Mart 1878’de imzaladığımız Ayastefanos Anlaşması ile gölgelenecekti...

    Ayestafanos’un şartları Berlin’de toplanan ve 13 Temmuz’da imzalanan bir diğer anlaşma ile hafifletildi ama bugünkü Bulgaristan’ın bir bölümü prenslik oldu, Bosna-Hersek vilâyeti Avusturya-Macaristan’ın işgaline terkedildi; Romanya, Karadağ ve Sırbistan bağımsızlıklarını elde etti, Niş ve etrafı Sırbistan’a, Antivari kasabası da Karadağ’a bırakıldı, Besarabya’nın yanısıra Kars, Ardahan, Batum ve Artvin sancakları Rusya’ya verildi, yani imparatorluk geniş arazi ve nüfus kaybetti!

    Toprak kayıpları sonraki senelerde de devam etti. Tunus 1881 Mayıs’ında Fransa’nın oldu, o senenin 2 Temmuz’unda koskoca Teselya bölgesi ile Narda kazası Yunanistan’a terkedildi, Mısır 1882’de İngiliz işgaline uğradı ve sadece kâğıt üzerinde Türk toprağı olarak kaldı, Doğu Trakya da 18 Eylül 1885’te Bulgaristan ile birleşti... 18 Aralık 1897’de Girit’e muhtariyet verildi ve Girit meselesi adanın Yunanistan’a bağlandığı 1908’e kadar imparatorluğun en büyük dertlerinden birini teşkil etti. Kıbrıs da İngiltere’ye kiralandı. Üstelik, Avrupa ile Rusya’nın artık hemen her bahane ile karışmayı ve kaşımayı âdet halinde getireceği bir de Ermeni derdi başlamış, Osmanlı İmparatorluğu’nun o senelerde dağılması da, Rus yayılmasına karşı İngiltere’nin verdiği destek ile önlenebilmişti.

    YanıtlaSil
  15. O seneler hem devlet, hem de halk için sıkıntılı, dertlerle dolu ve hattâ nefes almanın bile zor olduğu bir devirdi. Sadrazamlar bile hükümdarın korkusundan bazen yabancı elçiliklere sığınıyorlardı, halk fakirdi, imparatorluk dışarıya karşı acz içerisinde ama içeride baskıcıydı, malî ve siyasî bakımlardan yarı sömürge halindeydi. Maliye berbat, hazine tamtakırdı. Askerin ve memurun maaşı zamanında ödenememekteydi.

    Asırlar öncesinden gelen kapitülasyonların üzerine bir de senelerin getirdiği borç yükü ilâve edilince Abdülhamid’in 20 Aralık 1881’de yayınladığı meşhur “Muharrem Kararnamesi” ile iflâsımızı ilân ettik, ardından Düyûn-ı Umûmiye derdi geldi ve en önemli gelir kaynaklarımızın idaresi Düyûn-ı Umûmiye’ye devredildi. Millî sermaye ve yatırım yoktu ama kapitülasyonlara ilâve olarak bir de imtiyaz derdi mevcuttu; demiryollarının, deniz nakliyatının ve madenlerden bazılarının imtiyazı yabancılara verilmişti. Hazine tamtakır olduğu için maliye nâzırları maaş ödeyebilmek için Düyûn-ı Umûmiye’den borç talebinde bulunmakta, hattâ maliyenin başveznedarı Galata bankerlerini dolaşıp yüksek faizle borç istemekte idi.

    Avrupa’nın bitmeyen taleplerini zamana bırakmak ama çok sıkıştırdıkları anlarda derhal taviz vermek, sarayın alışılmış politikasıydı. Dolayısı ile uluslararası alanda sistemli bir dış politika değil, sadece günü kurtarma çabası hâkimdi ama bu iş bile tam bir teslimiyetle yapılmaktaydı.

    YanıtlaSil
  16. KURUCU NESİL, ABDÜLHAMİD GENÇLİĞİDİR

    Abdülhamid’in iktidar dönemi Mustafa Kemal’in, Enver Paşa’nın ve onunla yaşıt olan, sonraki senelerde imparatorluğun kaderinde ve ardından da cumhuriyetin kuruluşunda önemli roller oynamış isimlerin yetiştikleri dönemdir ve yakın çevresindekilerin haricinde talebesinden alt rütbelerdeki subayına ve entellektüeline kadar hemen herkes hükümdara muhaliftir.

    Meselâ, ileriki senelerde imparatorluğun en güçlü adamı olan Enver Paşa, hatıralarında askerî okuldaki öğrencilik zamanından bahsederken “...Soba başında toplandığımız istirahat zamanlarında hükümetin aczinden; mutlakiyet idaresinin, özellikle de Sultan Hamid’in fenalığından bahsederdik. ...Bu hâin herif, istese bir anda her şeyi yapar; memleketi bahtiyar eder; etrafındaki alçakları dağıtır; hem memleket, millet bahtiyar olur, hem kendisi, diyordum. Fakat bu adamın senelerden beri kan içmeye alışmış olduğunu ve insanın alışkanlığından vazgeçemeyeceğini düşündükçe, şahsına karşı fevkalâde bir düşmanlık hissediyor ve vücûdunun ortadan kalkmasının en iyi çâre olacağını düşünüyordum…” diyordu. Ama, gecelerin birinde Fizan’a yahut imparatorluğun bir başka uzak ve ücra köşesine sürülüvermek korkusu; istikbal, aile ve meslek endişesi seslerin yükselmesini engelliyordu. Açık muhalefet sadece Avrupa’daki Jöntürkler’den geliyordu.

    Abdülhamid’in idaresi Mehmed Âkif’i bile isyan ettirecek ve bir şiirinde hükümdardan “Yıldız’daki baykuş” diye bahsedecekti!

    Yukarıda da söyledim, bütün bu dertlerin ve felâketlerin sorumlusu olarak sadece Abdülhamid’i göstermek gayet yanlış olur, zira imparatorluk zaten çökmek üzere idi. Sultan Abdülhamid çöküşü geciktirebilmek için elinden geleni yapmış ama genellikle tavizden medet ummuş ve devrilmesinde baskıcı idaresinin getirdiği nefret önemli rol oynamıştı!

    YanıtlaSil
  17. NİHAYET DEVİRDİLER AMA SONRASI?

    Devlet bu halde, muhalefet ise fikir perişanlığı içerisinde idi. Bütün bu dertlere son verebilecek ciddî çareler düşünmüyor, Abdülhamid’i devirebildikleri takdirde herşeyin düzeleceğine inanıyorlardı...

    Sultan Abdülhamid, 1908 Temmuz’unda Meşrutiyet’i yeniden ilâna mecbur kaldı, ertesi sene çıkan 31 Mart isyanının bastırılmasının ardından da 27 Nisan 1909’da tahtından indirildi ve yerini kukla bir hükümdar, kardeşi Sultan Reşad aldı.

    Muhalefetin hayali artık hakikat olmuş, Abdülhamid gitmişti!

    İttihad ve Terakki memlekete yavaş yavaş hakim olmaya başlarken İstanbul’daki belirsizlik imparatorluğun dört bir yanına sıçradı. Arnavutluk ayaklandı, Girit Meclisi Yunanistan’a sadakatini duyurdu ve Balkanlar’da bağımsızlık hareketleri daha da arttı.

    Bütün bu tatsızlıklar içerisinde 1911’e gelindi ve o senenin Ekim’inde İtalya birdenbire Libya’yı işgal ediverdi. Artık sık sık hükümetler değişmekte, sadrazamlar yani başbakanlar birbirini takip etmekteydi. Hergün bir başka yenilginin haberi geliyor, hayat gittikçe pahalılaşıyor ve hemen her an darbe bekleniyordu.

    Kabinelerde temsil edilmeyen partiler hükümetleri yıpratmak için ellerinden geleni yaptılar, derken bakanlık yapan eski başbakanlar birbirlerine girdi. İstanbul’daki bu didişmeler sırasında üstüne üstlük bir de Balkan savaşı patladı, Rumeli olduğu gibi elimizden çıktı, bu arada Libya’yı da kaybettik Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın işbaşına gelmesinden üç ay sekiz gün sonra, 29 Ekim 1912’de istifasının üzerinden iki ay geçmişti ki, İttihadçılar Babıali’yi basıp işbaşına geldiler; İttihad ve Terakki Partisi devletin tek sahibi oldu, Türkiye’de Abdülhamid’e rahmet okutacak bir baskı rejimi başladı, muhalifler ya öldürüldüler yahut gemilere doldurulup sürgüne yollandılar, arkasından durup dururken Birinci Dünya Savaşı’na girdik...

    Sonrası ise mâlum: Koskoca imparatorluk uçtu, gitti!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Neyse ki hepsinin arkasını toplayacak bir Mustafa Kemal çıktı.

      Sil
    2. Hani biri dedi ya, 90 yıllık reklam arası bitti diye.
      O söz doğruydu.
      Atatürk Türkiyesi, çöküşe verilen 90 yıllık ara idi, artık bitti.
      Osmanlı çöküşü kaldığı yerden devam...

      Sil
  18. Elinize sağlık, yine çok hoş bir anlatımla bir yazı yazmışsınız. Sadece bağlantılar word dosyasına gidiyor, bilginiz olsun.

    YanıtlaSil
  19. Hocam anlamadığım bir şey var, diğer sorularda sorulmuştu. soru işte ekim ayında türkiye enflasyonu 1.8 abd enflasyonu 0.4 gibi muhtemelen geleceğine göre tl en az %1.4 değer kaybeder diyebilir miydik-ti. siz evet demiştiniz. ama o noktada zaten dolar yükseldiği için ihracat zaten ucuzlamıyor mu,, niçin enflasyonun artması tlnin tekrar değer kaybetmesine sebep oluyor?

    YanıtlaSil
  20. Selam Mahfi Hocam,

    Hititlerden başlayıp tarih çalışayım twiti atmışsınız.

    Gerçek tarih ile, propaganda amacıyla üretilen tarih arasındaki o fark hep olacak.

    Tarihteki kişi - Sultan Abdülhamit,
    Üretilen kişi - Sultan Ampülhamid.

    L6d26en61IUbtvA0

    YanıtlaSil
  21. En ağrıma gidende arkasından cumalarda dua okunması Fesliye hurmet gösterilmesi Necip Fazılı bi halt zannetmeleri ATATÜRK'e denilmeyenin kalmaması.Gibi dizisinde bir replik var
    -Gerçeklerin bir önemi yokki abi genel kanı neyse onu yaşıyoruz

    YanıtlaSil
  22. - Televizyonlarda bol bol Osmanlı dizisi yayınlatılması, çok parlakmış gibi yansıtılıp özlem uyandırılması
    - 19 Mayıs, 23 Nisan gibi bayramların eskisi gibi kutlanmaması
    - Atatürk Havalimanı adının yeni havalimanına verilmemesi
    - Yeni pasaportlarda resimlerin 1920'ye kadar gelmesi, Cumhuriyet dönemimin yok sayılması
    - Müjde, görevden af, sürekli sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla diye başlayan tabirlerin kulanılarak Başkanlıktan çok Padişahlık atmosferi uyandırılması
    - Değişik bir tip Diyanet İşleri Başkanının getirilmesi, onun ikide bir günlük hayata ilişkin söyledikleri, protokolde öne çekilmesi, Mercedes araba vererek başka bir şekilde konumlandırılması
    - Atatürk'ün adının mevlidlerde anılmaması
    - Çoğu yerde Atatürk'ün kalpaklı fotoğraflarının olması ve fakat 1923 sonrası sivil fotoğraflarının olmaması
    - Sürekli Abdülhamit güzellemesi yapılması

    Bir şeyler ifade ediyor. Herkes, bizi acaba birileri bir yerlere mi yönlendiriyor diye hep sorgulayarak bakmalı. Özellikle A-Haber, Takvim, Sabah gibi gazeteler değil (onların yaptığı açık zaten) ana akım gazete ve TV'lerinin yayınlarına, programlarına, kitlelere nasıl seslendiğine dikkat edilmeli.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sayın Adsız,

      II Abdülhamid, Osmanlı'nın kurtuluşunu islâmlaşmakta aramak gibi büyük bir hata yaparak Sultan II Mahmud'un başlattığı çağdaşlaşma hareketlerini baltalamış, bir anlamda siyasal islâm denen düzenin fikir babası olmuştur. Zaten kendisi de Nakşi bağlantılı Şazeli tarikatı mensubudur. Bu nedenle Necip Fazıl'dan gelen bir silsile içinde günümüz siyasal islâmcıları tarafından baş tacı edilip gerçek dışı hikayelerle yüceltilir. II Mahmud'un kurduğu Mekteb-i Harbiye, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane gibi okullardan mezun olan askerlerle, hekimlerle, çağdaşlık taraftarı aydınlarla bir türlü dalga boyunun tutmamasının nedeni de çağdaşlaşmayı terk edip devleti islâmlaşmaya yöneltmesidir. Bu açıdan bakarsanız günümüzdeki durum daha iyi anlaşılır...

      Sil
    2. Mahdut Mesuliyetlinin yorumu ve katkısı çok önemli.

      Sil
    3. Sn Mahdut'a izninizle bir ek de ben yapayım.

      Alexander Sergey Menshikov.
      Rus devlet adamı ve Rus ordu generali.

      İngiliz - Rus çekişmesinde, İngilizlerin Ortadoğu İslam tarikat, tekke ve cemaatlerindeki yapılanmasının siyasi fayda sağladığını Rusların görmesinden sonra İstanbul'a görevli olarak atanmıştır.

      Önceleri, Ortadoks hristiyanları içine Rus yanlısı kişileri sokarak, Rusya adına istihbarat ağı diyebileceğimiz bir ağı Osmanlı içinde genişletmiştir. Özellikle İngilizlerin faaliyet gösterdiği yerlerde kendi teşkilatını güçlendirme yatırımları yaptı. Özellikle günümüz Mısır'ının kuzey doğusu, Akdeniz kıyıları dediğimiz, günümüzün İsrail, Güney Suriye, Ürdün'ü ve bir kısım Irak topraklarında teşkilat kurdu. Kurduğu teşkilat zaman içinde günümüz İsrail - Filistin konularını da kaşımıştır. Balkanlarda da rahat harekat alanı bulmuştur.

      Abdülhamit dönemine gelindiğinde ise artık ikinci nesil istihbaratçıları resmi görevler almaya başlamıştır.

      Çarlık Rusya'sının, kaybettiği savaşların etkisiyle, Çarlık Rus devletinin dağılmasıyla, Türkiye'de Cumhuriyetin kurulması, Ortadoğu yeni devletlerinin kurulması dönemlerinde maddi kaynakları azalan, etkisi azalan teşkilat; kendini müslüman cemaatler içinde de konumlandırıp, islami tarikatlardan kaynak toplamış, mümkün oldukça yeni kurulan devletlerin dini yapılarında üst düzey görevler üstlenmiştir.

      Stalin döneminde tekrar, maddi kaynaklar ile desteklenmişler, özellikle Balkanlardaki uzantıları Varşova paktı ülkeleri içinde önemli konumlara gelmiştir.

      Türkiye özelindeki uzantıları, siyasal islami cemaatler ile diyanet işlerinin içinde kendilerine yer bulmuştur. Putin'de çömezken bu teşkilatın vasıtasıyla lojistik evrak ve bilgi getir götür işlerinde Türkiyede görev almıştır. Özellikle, kritik önemdeki Türk KİTlerine ait bilgiler, bazı kendilerince stratejik bilgilerin aktarımını bu teşkilat sağlamıştır. Hafızam yanıltmıyorsa Putin, 1970lerde devreye alınan İzmir Rafinerisi ile ilgili bilgileri taşıyanlardandır.

      Türkiyedeki teşkilatın hedefleri olası bir durumda, etkisi altındaki cemaatleri kışkırtmak, eskiden KİT olarak anılan, rafineri, santral, elektrik üretimi, demir çelik üretimi gibi tesisleri sabote etmek, mümkün oldukça siyasete kendi etkisindeki insanları yerleştirmektir.

      Siyasal İslamın bir kökü de Menshikov sayesinde Rusya dadır.

      x5zfoDrmsCmRt6Ag

      Sil
  23. Hocam, Abdülhamit Han döneminde yapılanların bir kısmı bunlarmış:
    •Hukuk Fakültesi açıldı
    •Güzel Sanatlar Fakültesi açıldı
    •Ticaret Fakültesi açıldı
    •Yüksek Mühendislik Fakültesi açıldı.
    •Halkalı Ziraat ve Veterinerlik Fakülteleri açıldı
    •Dârülmuallimât (Kız Öğretmen Okulu) açıldı
    •Bütün yurtta İdadiler (Lise) açıldı.
    •Bütün yurtta Rüşdiyeler (Ortaokul) açılmaya başlandı
    (II. Abdülhamid’in saltanatı döneminde rüşdiye (orta okul) sayısının 250'den 600'e, idadilerin (lise) 5'ten 104'e çıktı.  Yapılan iptidai (ilkokul) sayısı da 5000)
    •Aşiret Okulu açıldı.
    •Dünyanın ilk dişçilik okulunu kurdu.
    •Paris’te İslam Külliyesi kurdu.
    •Maden Fakültesi açıldı
    •Şam Tıp Fakültesi açıldı
    •Haydarpaşa Askeri Tıp Fakültesi açıldı
    •Şişli Etfal Hastanesi hizmete girdi
    •Pekin’de Üniversite kurdurdu. (Hamidiye Üniversitesi)
    •Darülaceze (Kimsesizler yurdu) açıldı
    •Bursa Demiryolu hizmete girdi
    •Kudüs Demiryolu hizmete girdi
    •Ankara Demiryolu hizmete girdi
    •Selanik-Manastır Demiryolu hizmete girdi
    •Şam Demiryolu hizmete girdi
    •Eskişehir-Kütahya Demiryolu hizmete girdi
    •Beyrut Demiryolu hizmete girdi
    •Afyon-Konya Demiryolu hizmete girdi
    •İstanbul-Selanik Demiryolu hizmete girdi
    •Tuna Nehri’nde Demirkapı Kanalı açıldı
    •Şam-Halep Demiryolu hizmete girdi
    •Hama Demiryolu hizmete girdi
    •Konya Ereğlisi’nde demiryolu hizmete girdi
    •Hicaz Demiryolu hizmete girdi
    (27 Ağustos’ta İstanbuldan kalkan tren 3 gün sonra Medine’ye ulaştı)
    •Şam’da Elektrikli tramvay hizmete girdi
    •Galata Rıhtımı inşa edildi
    •Beyrut’ta liman ve rıhtım inşaa edildi
    •Sakız Adası’nda Liman ve Rıhtım inşaa edildi
    •Selanik’te Liman ve Rıhtım inşaa edildi

    •Hicaz Telgraf hattı kuruldu
    •Basra-Hindistan Telgraf hattı Beyoğlu’na bağlandı
    •Trablus-Bingazi Telgraf hattı kuruldu
    •Trablus Telsiz İstasyonu kuruldu
    •Bütün yurtta Telsiz İstasyonları kuruldu
    •Medine Telgraf Hattı kuruldu

    •Eski Eserler Müzesi açıldı
    •Muhasebat Divanı (Sayıştay) kuruldu
    •Hamidiye Suyu hizmete girdi
    •Terkos Suyu hizmete girdi
    •Ziraat Bankası kuruldu
    •Bursa’da İpekhane açıldı
    •Emekli Sandığı kuruldu
    •Kağıt Fabrikası kuruldu
    •Kadıköy Gazhanesi kuruldu
    •Osmanlı Sigorta Şirketi kuruldu
    •Kadıköy Su Tesisatı hizmete girdi
    •Mum Fabrikası kuruldu





    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eğitim alanında yaptıkları gerçekten müthiş. Ama bunlar Düyun-u Umumiyeyi silemiyor.

      Sil
    2. Sn Adsız 17:30

      Bundan 100 yıl sonra günümüz değerlendirildiğinde:

      Bilmem kaç yüz üniversite, binlerce imam hatip lisesi açıldı, Boğaza, Körfeze, Çanakkale'ye köprüler yapıldı, otoyollar binlerce kilometreye çıkarıldı, yüksek hızlı tren hizmete girdi, yurdun dört bir yanına havalimanları yapıldı, dünyanın bilmem kaçıncı büyük havalimanı İstanbul'a kuruldu, en geçilmez yerler tünellerle bağlandı, müthiş bir maden çıkarma seferberliği başlatıldı, nerede boş alan görüldüyse oralara ultralüks binalar yapıldı.....

      Şeklinde bir takdim yapıldığında birçok kişinin "adama da çok haksızlık etmişler, ne hizmetler yapmış halbuki" diyeceklerinden eminim. Bu yapılanların neler karşılığında yapıldığını, ne kadar ağır bedeller ödendiğini, ekonominin ne hale getirildiğini, demokrasinin, insan haklarının, hukukun nasıl yok edildiğini, devlet kurumlarının nasıl dejenere edildiğini v.s. anlatacak olanlar da eminim tarafgirlikle suçlanacaklardır...

      Sil
    3. Yukarda yazılanları 2. Abdülhamid'e mal etmek abesle uğraşmaktır.
      Bunların nerdeyse tamamı dönemin vezir, paşa ve ileri gelen devlet adamlarının teşviki ile yapılan işlerdir.

      Cumhuriyet idaresi kurmak fikri bile 1800-1850 yıllarında aktif görev alan vezirlerin düşünceleridir. 1870 ve sonrasında uygulayanların ve cumhuriyet kurma fikrinin önündeki en büyük engellerden biri de Abdülhamittir. Cumhuriyetçi düşüncede olan vezirleri bir şekilde öldürmüş, görevden almış veya sürgüne göndermiştir.

      Sil
  24. Merhabalar hocam,
    "Devletler Batar mı?" yazınızı da okumuştum. Yakın tarihte bir moratoryum ilanı yaşama durumumuz var mıdır? Böyle bir durumun yaşanma olasılığı karşısında bizleri ne gibi zorluklar bekler?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Günümüzde IMF devreye giriyor ve moratoryum ilanından önce olay çözülüyor genellikle.

      Sil
  25. Yazınızda belirttiğiniz hususlar ile bugün yaşananlar arasında çok belirgin benzeşmeler var.. Sonuçların benzemesini ise yaşayabilirsek göreceğiz.. Değerli bilgiler için teşekkürler...

    YanıtlaSil
  26. Cok guzel ozetlemişsiniz.elinize saglik

    YanıtlaSil
  27. Bireye değer vermeyen çoban ,çobana tapan birey. Doğu kültürü .

    YanıtlaSil
  28. Merhaba hocam,
    Her zamanki gibi net, anlaşılır, bilgilendirici bir yazı olmuş, emeğiniz ve vaktiniz için teşekkür ederim .
    Hepsinin arkasını toplayacak bir Mustafa Kemal çıkmış yorumunuzu okuyunca, hemen aklıma peki bugünkü Cendere den bizi kim ve hangi ekip kurtaracak sorusu geldi. Evet kim gelirse gelsin bizi daha kötü yönetemez dedirtecek kadar çıpayı aşyağıya kırmış bir yönetim var ama esas husus gelişmekte olan ülkeler arasından nasıl sıyrılıp gelişmiş ekonomi olabiliriz sürecinden yani orta gelir tuzağından nasıl kurtuluruzdan konuşurken, kendimizi fakir ülkeler ligine düşen ülkelere arasında bulup ve buradan halkın gerçeklere uyanarak istikrarlı ve güvenilir şekilde yönetilir hale nasıl geleceğiz sarmalında takılıp kalıyoruz. Zor zamanlar, zor sorular. Selamlar, sevgiler

    YanıtlaSil
  29. Hocam gayet güzel bir özet olmuş ancak bir durumu sizle de paylaşmak istedim. Genel kabul gören Osmanlının tüm borçlarının 1954'de kapatıldığına dair fikrini Binhan hocamız reddetmekte. Devlet borçları kitabında kendi araştırmaları sonucunda 1943 olarak ele almış. Kendisiyle bu konuyu görüştük derste ve hocamızın devlet borçlarına dair bilgilerine güvenim tam olduğu için belirtmek istedim. Belki sizin de fikriniz değişebilir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Elif Hocamızın tespiti doğru. Cumhuriyet kadroları, Osmanlı borçlarının ödeme takvimini, toplam ve taksit tutarlarını birkaç kez düzelttirmeyi başarmış ve erken ödemeyle zamanından önce borçları ödeyip tasfiye etmiş. Buna karşın Musul petrolleri üzerindeki hakkını devam ettirebilmek için bir yandan Musul petrol gelirleri adı altında gelir bütçesine 1 TL varidat yazmaya bir yandan da bu borçların ödenmesine devam ediliyor gibi bütçeye iz bedelli ödenek koymaya devam etmişler. 1954 bütçesinden sonra borç ödemesi kaydı kapatılmış ama Musul petrol gelirleri için varidat kaydı devam etmiş. Bu varidat kaydı 1980'lerde Özal'ın başbakanlığı sırasında Saddam'ın isteği üzerine kaldırıldı.

      Sil
    2. Çok değerli bilgiler ilgisi olanların hoşuna gidecektir. Sadece daha önce kapatıldığını genel itibarıyla biliyordum detayını öğrenmek çok iyi oldu. Teşekkürler hocam.

      Sil
  30. Hocam kaleminize sağlık 3. Moratoryum çıkar mı ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Günümüzde artık pek moratoryum olmuyor. O aşamada IMF giriyor devreye, borçlar erteleniyor, IMF para koyuyor ve bu şekliyle gidiyor.

      Sil
  31. Hocam anlamadığım bir şey var, diğer sorularda sorulmuştu. soru işte ekim ayında türkiye enflasyonu 1.8 abd enflasyonu 0.4 gibi muhtemelen geleceğine göre tl en az %1.4 değer kaybeder diyebilir miydik-ti. siz evet demiştiniz. ama o noktada zaten dolar yükseldiği için ihracat zaten ucuzlamıyor mu,, niçin enflasyonun artması tlnin tekrar değer kaybetmesine sebep oluyor? bu teorinin temeli ihracatın yükselen fiyatlar yüzünden azalacağı ithalatın artacağı değil mi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu mesele burada anlattığınız çerçeveye iyi kötü oturur ama her zaman değil. Kur ve enflasyon arasında bir ilişki vardır, bunlar birbirini etkiler ama bu ilişki bu kadar mekanik ve 'bire bir' bir ilişki değildir. Ekonomide ilişkiler bu kadar mekanik değildir. Arkasında da başka ilişkiler vardır. Bazen beklentiler mekanik ilişkilerden bile daha fazla etki yapar. O nedenle bu ikisi arasında mutlaka aynı yönde ya da ters yönde ve birbirine çok yakın değişimler beklemek doğru olmaz. Bize bir ipucu verir ama hepsi o kadar.

      Sil
  32. Son yazınızda son Osmanlı maliye politikalarını iyi anlamış ve tahlil etmişsiniz, ancak ne var ki buradaki "at sahibine göre kişner" i tersten okumak lazım. Son dönemde Osmanlı siyasi hayatı cahilleri bu söyleme kanabilir, arkasından galeyana gelip kukreyebilirler... Bu doğru mudur? Tartışılır. Laf dinlemez, yenilikçi kuşak çatışmasını fikri boyuta taşıyıp bir ülke bekasını batı sevdasında bulan, uman sözde aydın, özde hain bir gençliğin hal ve tavırları, arkasından iş çevirip habersiz savaş ilan etmeye varacak kadar hain düşünceler besledikleri padişaha faturalandırılamaz, düşüncesindeyim.
    Kaldı ki önce meşrutiyet isteriz naralarıyla yola çıkan, Vatan sevdası sahtekarları, bir devleti yıkmış ve burada ne yazık ki sahip beceriksiz asker ve bürokratlarına,Atlarına, göre hal almıştır.... Gerçek budur. Tarihi birileri yazar, herkes kendisine göre yorumlar, anlayana

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Devleti yıkanlar meşrutiyet isteyenler değil, onları meşrutiyet istemeye kadar getiren yanlış politikalarla yöneten padişahlar ve çevresidir. Özgürlük, demokrasi, eşitlik talep etmek batı sevdası değil her aydının istemesi gereken en temel haklardır. Toplumun bu taleplerini görmeyen, mutlak iktidarını insanların aleyhine kullanan bir padişahtır II. Abdülhamid. Özetle söyleyeyim II. Abdülhamid'den kahraman ya da mazlum bir insan portresi yaratmaya çalışmak maalesef abesle iştigaldir.

      Sil
  33. Sayın hocam yazılarınızı severek okuyorum ama 2.abdülhamit dönemiyle ilgili söylediklerinize katılmam mümkün değil.osmanlının ekonomik bağımsızlığı ve üstünlüğünü kaybetmesi 16.yy da başlayan coğrafi keşifler nedeniyle olmuştur. Yine devletin güçsüz düşmesinin nedeni 15.yyda başlayan yenilik hareketlerini yakalayamamaktan olmuştur.bu yüzden ekonomik ve askeri handikapların 2.abdülhamide bağlanmasını doğru bulamıyorum. Ayrıca 32 yılda 2.abdülhamidin kaybettiği toprağın fazlasını 1913-1918 arasında üç paşalar iktidarında kaybetmiştik, ama bu nedense pek sorgulanmaz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazıda konu edilmeyen şeylerden söz ediyorsunuz. Burada üzerinde durulan konu devletin vergi toplama yetkisinin yabancılara devredilmesine yol açan Düyun-u Umumiye İdaresinin kurulmasıdır. Ve bu II. Abdülhamid döneminde kurulmuştur. Bu, toprak kaybından bile önemli bir olaydır. Toprak kaybedersiniz ama kalan topraklarda bağımsızlığınız devam eder. Burada mali bağımsızlığın kaybı söz konusu. Bir devlet mali bağımsızlığını kaybetmişse artık hiçbir alanda bağımsız değil demektir.

      Sil
    2. Mahfi Hocam, yazınızda II. Abdülhamid döneminde kaybedilen toprağın kaç metrekare olduğuna dahi değiniyorsunuz ama yorumlarda buna ilişkin açıklamalar yapıldığında bunların yazıda konu edilmediğini söylüyor, yazının konusunun Düyun-u Umumiye olduğundan bahisle yorumların alanını kısıtlıyorsunuz. Öyleyse siz yazınızda yazının bağlamından çıkmışsınız demektir.

      Sil
    3. Emre Bey, orada güncel tartışmanın bu olduğunu ama asıl tartışmanın kaybedilen mali bağımsızlık olması gerektiğini vurgulamayı amaçlıyorum. Bir ülke toprak kaybedebilir. Sonuçta toprak uğruna yapılan savaşlarda kayıp kazanç olabilir. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu, Abdülhamid döneminde kaybedilen toprakları geçmişte kazanmıştı. O topraklar savaşlarla alındı. Burada mesele mali bağımsızlığın kaybıdır. Mali bağımsızlığın gitmesi siyasal bağımsızlığın da gitmesi anlamına gelir ki o zaman devleti başkaları yönetmeye başlar ve yönetime her istediklerini yaptırırlar. Benim üzerinde durduğum konu budur.

      Sil
    4. Yanıtınız için teşekkür ederim Mahfi Bey.

      Sil
  34. Düyun-u Umumiye İdaresine giden süreç çok vahim ancak bu idarenin kurulması olumlu bence. Çünkü borçların ödenmesi için bir disiplin, düzen getirmiş gibi duruyor. Sizce?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yabancı borç verenlerle bir anlaşmaya gidip borçları yeniden düzene sokmak, erteletmek, miktarda indirim yapmak başka bir şey devletin vergilerini toplamayı, onları şekillendirmeyi yabancılara teslim etmek başka bir şey. Düyun-u Umumiye ikincisidir. Yani devlet, artık halkından toplanacak vergileri yabancılara teslim etmiş oluyor. Bunun neresi iyi?

      Sil
    2. Sayın Hocam! 1. Borcun yapılandırılması ki T.C. yaptığıdır. 2. İcra yoluyla borcun tahsil edilmesidir. Dediğim gibi icralık olmak vahim ama sonuçta borç ödeniyor, komple borç T.C. kalsa daha mı iyi olacaktı ki:)

      Sil
    3. Bu mesele icralık olmak değil. Bu mesele resmen bir devletin bağımsızlığının devredilmesi. Öte yandan komple borç TC'ye kaldı zaten. Burada görünen buzdağının üstü. TC., Osmanlı'nın verdiği imtiyazları (limanlar, demiryolları, denizyolları, tramvay işletmeleri, maden imtiyazları vb.) hepsini yabancılardan satın alıp paralarını ödemek zorunda kaldı. Aslında biz sadece Osmanlı'dan devralınan dış borçları konuşuyoruz, bunları da eklersek Cumhuriyetin ödemek zorunda kaldığı tutarlar konuştuğumuz miktarları çok aşar.

      Sil
  35. Mahfi Bey, yeniden aynı şeyleri yaşamıyor muyuz? Alınan kredilerle saraylar(1000 odalı saray, Tatvan'da saray...vb), gelir getirmeyen yollar köprüler, ihracat getirisi olmayan havalimanları yapmıyor muyuz? Malesef tarih tekerrürden ibaret, dersler almıyoruz tarihten!!!

    YanıtlaSil
  36. Teşekkürler hocam çok güzel özetlemişsiniz. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün neden bu kadar değerli ve gerçek bir lider olduğunu şu kısa özet dahi yeterince anlatıyor.

    YanıtlaSil
  37. Hocam Yazınız güzel faydalı bilgiler ile dolu. Ancak yorumlara verdiğini cevaplardaki yaklaşımlar beni hayrete düşürdü. Abdulhamid Han ın yerinde olsaydınız ne yapardınız açıkçası merak ediyorum. Abdulaziz tahttan indiriliyor 1876 da sonra 5 murat indiriliyor 1876 da abdulhamid tahta geçiriliyor yine 1876 da. 1 yıl sonra Osmanlının en büyük felaketi sayılan 93 harbinin içinde buluyor kendisini. Yanında
    ilk sadaretinde Mısır’a dış borçlanma yetkisi veren fermanı yayınlayarak Mısır’ın İngiliz hâkimiyetine girmesine sebep olan ayrıca açığı olan bütçeyi fazla vermiş gibi gösteren Midhat paşa var. Karanlık bir aydınlanmacı elbetteki bu işleri görevden alınmasına sebep olmuştur. 1876’da Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan askeri darbenin liderlerinden biri olmuştur midhat paşa. Balkanlarda Rusya’nın kışkırtmalarıyla çıkan ayaklanmalar ve Rusya’nın savaş tehditleri karşısında, padişahın karşı görüşü ve Lord Salisbury’nin uyarılarına rağmen İngiltere’nin yardım edeceğine inanarak İmparatorluğu Rusya ile savaşa sürüklemiş. devlet neredeyse içten de kuşatılmış. Adam yavaş yavaş çürümüş imparatorluğun kuşatılmış devletini kurtarmaya çalışırken nelerle uğraşıyor. Hocam bu kadar basit mi. Rahmi apak ın 70 lik bir subay ın hatıraları kitabını okurken sait halim paşa neden 1. dünya savaşına girdiğimizi anladığı iki geminin bombalaması olyını öğrendiğinde iki yabancı elçi önünde ağlamış diye düşünürken yıllar sonra Bardakçı nın yayınladığı belgeden anlıyoruz ki enver paşa yazılı gizli, emir ile rus limanlarını bombalatıp koskoca devlete tuzak kurmuş. O dönem özgürlük mücadeleleri tertemiz yani. Şu kurulmuuş bu kaybedilmiş şu karar alınmış. eee ? Nedenine nasılına mecburiyet durumuna bakmadan yanlıştır demek kolay. serseri gibi davranıp kendi devletine zarar verenleri nereye koyacağız. Lütfen ne olursa olsun sanki beceriksizlik ya da basiretsizlik orneği gibi anlaşılacak şekilde aktarmayalım. Elbette herkesin hatası vardır. Ancak yaşananlar çok uzun yazışma ve değerlendirmeler ile izahı gayet yapılır şeyler. Devletin o dönem hali zaten perişan. Hareket imkanı aşırı sınırlı. Allah Abdulhamid Han dan da Atatürk ten de razı olsun. Fazla hakka girmemek lazım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sultan II. Abdülhamid'in yerinde olsaydınız ne yapardınız sorusu anlamlı bir soru değil. Ama herhalde elde avuçta ne varsa satar, gerekirse vergileri artırır borçları ödemeye çalışırdım ama mali yönetimi ve dolayısıyla mali bağımsızlığı asla yabancılara terk etmezdim. Onun dışındaki meselelerin yazıda geçen konularla ilgisi yok.

      Sil
    2. 26 mayıs 02:37 de yazan kişiyim. """ Devleti yıkanlar meşrutiyet isteyenler değil, onları meşrutiyet istemeye kadar getiren yanlış Politikalarla yöneten padişahlar ve çevresidir. Özgürlük, demokrasi, eşitlik talep etmek batı sevdası değil her aydının istemesi gereken en temel haklardır. Toplumun bu taleplerini görmeyen, mutlak iktidarını insanların aleyhine kullanan bir padişahtır II. Abdülhamid. Özetle söyleyeyim II. Abdülhamid'den kahraman ya da mazlum bir insan portresi yaratmaya çalışmak maalesef abesle iştigaldir. "" Hocam bu yorumunuzu okurken canım sıkıldı ve yazma gereği duydum .
      """ Zaten yorumlara verdiğiniz cevaplardaki "yaklaşım" ile ilgili yazmaya başlamıştım. Ki yukarıdaki paragrafta yazdığınız cümleler cepheleşmiş ülkede yaralı taraflardan birine yapılan klasik bir hamle tarzı . Şimdi sizinle devleti yıkanların meşrutiyeti talep eden etkin zümre olup olmadığı hususunda tartışmaya girerek ve Enver , talat cemal paşalar ile öncesinde midhat , hüsyin avni paşalar ve sonrasında mahmut şevket paşaların neler yaptıklarını tek tek yazmaya çalışırım ama açık bir duruşunuz var o yüzden sizi devletin içten nasıl bir hacir altında olduğunu iknaya çalışmak paragrafınızdaki aktif duruş nedeniyle mümkün görünmüyor. Enver Paşa ve Kazım Karabekir paşalar Abdulhamid Han ın indirileceği gün sarayı ilk basan olmak için yarışmışlar ve Kazım Karabekir kazanmıştır. Yahudiler , Rumlar, Arnavut çeteler,, Saray yağması, 1. dünya savasına gerçekte nasıl girdiğimiz, sürekli devlete müdahale sadrazama el çektirmeler harbiye nazırını öldürmeler babıali baskınları. vs . 150 tane şey sayabilirim. Atatürk 1911 de İttihat ve terakki kongresinde bu mayayı bildiği için ordunun siyasetin dışında olması gerektiğine ilişkin konuşma yapmış ve çok şükür ki en sonunda kaçanların içeri dönmesine de izin vermemişitr. Ellerini devletin boğazından çekmeyen çetelerin içinde biraz nefes aldığı ve devletini kurtarmaya çalışan Abdulhamid için mutlak iktidarını insanların aleyhine kullanma vesair düşünceniz dönemin halinden o kadar uzak ki. Devletin başına gelişi bile cellatların arasında onların hamlelerinin sonucu. Etrafında korkunç bir halka var. Aslında çok ta fazla insaflı davranıp sürekli af vesair uygulaması yanlıştır. Bütün büyük devletlerin yöntemleri ile kısa yoldan mücadele etmemesi en büyük hatasıdır. Abdulaziz in başına gelenlerin kendi başına gelmesi her dakika olasıdır. Neyse gerçekten de 100 sayfa dolusu yazılsa sığmayacak bir dönem. Umarım basiretsiz ekonomi politikaları ile muhtemel dış kazanımları da tehlikeye düşürmesi muhtemel güncel iktidar geçmişten gerçek anlamda ders alır ve mali yönü ile yazınızdan faydalanır. Teşekkürler

      Sil
    3. Selam 14:59,

      Bugünün eğitimi ve bakış açısı ile bakıldığı için bu kavga çıkıyor. Osmanlı dönemi kendine özgü bir dönemdi, bitmesi gerekliydi, bitti.

      Osmanlı düzeni bir imparatorluk düzeni idi. Müslüman kendi hukukunu uygular, hristiyan kendi hukukunu, yahudi kendi hukukunu, bilmem ne kendi hukukunu. Değişen dünyanın getirdiği yeni vatandaş-devlet ilişkisi, gelişen ticaret, gelişen üretim tüm eski devletleri bitirdi. Osmanlı bitmek zorundaydı.

      Ha Abdülhamit olmuş, ha bir başkası o devletin yaşam süresi dolmuştu. Devlet yönetimindeki insanlar bir çaba içine girmiş olabilirler, kimi Cumhuriyet istemiştir, kimi gelenekselci bir yönetim, ancak hayat öyle bir şeydir ki, insanların ve devletlerin iradesini yeri gelir ezer geçer. İnsanlık için öyle bir an idi, Osmanlı bitti.

      Kişileri ve hareketlerini tartışmak bize bir şey kazandırmaz.

      Yerine Türkiye, Yunanistan ve diğer eski Osmanlı mülklerinde yeni devletler kuruldu. Biz bunlardan sadece birinin içinden, 150 yıl sonraki bilgimiz ile olaylara bakıyoruz.

      Türkiye coğrafyası, ortadoğunun uzantısıdır. Kısa dönemli beylikler dönemi dışındaki tüm Anadolu devletlerinin yönetim - halk ilişkileri binlerce yıllık Akadlar, Hititlerden beri aynıdır. Bu devletler Osmanlı gibi değişim dönemlerinde yıkılır, insanları büyük acı çeker, sonra yenileri kurulur.

      2. Abdülhamit konusu, Batı bölgesinde yaşayan Batı Anadolu insanı ile Doğu bölgesi Ortadoğu düşüncesindeki gelenekselci halkı arasında bir göstergedir. Ben gelenekselciyim, ben batı zihniyetindeyim demekle Abdülhamit eleştirisinde şu veya bu cümleleri kullanmak aynıdır.

      Şahsen ben batı zihniyetindeyim, devletlerin, düzenlerin, hukukların, bireylerin tartışılabileceğini savunurum. Türkiyenin büyük kısmıda tam tersidir, devleti kutsar, yöneticisini kutsar, yöneticisinin ve devletin tüm sorunları çözeceğine inanır, dinini kutsar, dininin dünya ve ahiret mutluluğu getireceğine inanır. Gösterge arasındaki Abdülhamit, devlet başkanı olarak onlar için kutsaldır. Onları da öyle kabul ederim.

      Bunların hiç birinin de iki ayrı zihniyete bağlı insanlar için faydası yoktur. Ama benim gücüm de iki tarafı uzlaştırmaya yetmez. Binlerce yıl, bir sürü din yaşamış ama uzlaşmamışlardır.

      Ben olacağı söylerim. Günümüz Türk devleti de tıpkı eski devletlerin yaptığı hataya düşüp, merkezden halkının tüm sorunlarını çözmeye çalışıyor. Halkın çoğunluğu devletin kutsallığı ile hayatına devam etmek istiyor.

      Bu iki grup anlaşamaz, anlaşamayacak. Bugün ülkenin yaşadığı ekonomik sıkıntılar,bir sonraki seçimde hükümet devam da etse, el de değiştirse devam edecek.

      Ben bu devletin en içinden geldim. Devletimi çok iyi bilirim. Hükümet el değiştirirse, bu sefer öbür kesim diğerine baskı uygulayacak, bu sefer de diğer kesim devleti kutsallaştıracak.

      4 bin yıl önceki Akad Kralı Büyük Sargon'un devlet anlayışına bakın, günümüz Erdoğan'ı ile bire bir örtüşür, arada kalanlar, Hammurabi, Selahattin Eyyübi, Muaviye, Yavuz S. Selim, Abdülhamit
      hep aynı vatandaş-devlet anlayışının devamıdır.

      Suriyeliler meselesi de öyle bir göstergedir. Bu devlet, Suriyelileri emin olun, ne siz ne de Mahfi hocadan ayrı tutmuyor. Devletin kara kaplı kitabında, en az 3 nesilde Suriyelileri de Türkiyelileştirmek var.

      Emin olun, en uç olasılık ile yazayım, bu devlet yıkılsa, yeni devlet kurulsa, o Suriyeliler artık Anadolu insanının bir parçası yeni kurulacak devlet de öyle kabul edecek.

      Tıpkı Abdülhamit konusu gibi bir tartışma konusu olacaklar.

      Not. Sn Özdağ söylemleri ilk başta araştırmadan hoşuma gitmişti, araştırdım, Suriyeliler ile ilgili yazdığım dışında bir plan yok. Bazı aşırılıkçı ve ayrılıkçı Suriler gönderilip, politik reklam yapılacak o kadar.

      X96Q10qNftrb8jfx

      Sil
    4. Atatürk, konusuna da girmek gerekir.

      Atatürk, Osmanlı devlet yapısındaki mutlak Sultan idaresini, halka verip Cumhuriyet idaresine dönderdi.

      Şimdi Atatürk'ün özelliği şuradadır, Yunan ve Batı medeniyetinden de beslenmiştir. Kendi zihni yapısı ve medeniyetinin etkisini Anadoluda kurulan devlete aktarmıştır.

      Atatürk'ün gençlik yılları ile devleti kurduktan sonraki düşüncelerine bakarsanız, gençlik yıllarında daha halka dönük, rasyonel bir yönetim ile yönetilen bir devlet kurma anlayışı içindeyken, devlet adamı olduğunda, gençlik düşüncelerinin Anadolu toplumu için uygulanamaz olduğunu görmüştür.

      Atatürk'ün çok devlet adamı ile yaşadığı çatışmalarda bu vardır. İsmet Paşa ile de bu konularda çok çatışırlar. En sonunda Atatürk de batılı zihni anlamındaki devlet yapısından vazgeçmiştir. Devletin kurulmasını İsmet Paşaya devretmiştir.

      Türk devleti biraz da bu yüzden, ne deve ne kuş diyeceğimiz, ne gelenekselci, ne de batı ile entegre olabilen bir yapı olmuştur.

      Zaman içinde, Cumhuriyet temel ilkesi olan kutsal halk, halk için devlet kavramı terkedilmiş, yerine kutsal Türklük, kutsal din kavramları konulmuş, bu kavramlara sahip çıkan devlet halk içinde muteber olmuş, devlet halk tarafından kutsallaştırılmış, devlet her sorunun çözüm kaynağı olarak görülmüştür. Bu eski Anadolu devletlerinin de özelliğidir.

      Atatürk tartışmalarına da bu perspektiften bakmak gerekir.

      Yani, ülkenin büyük gelenekselci kısmının Atatürk'ten nefret etmesinin sebebi, Osmanlıyı yıkması değil, halk için devlet anlayışı olan Cumhuriyeti kurması, hayatının bir döneminde Cumhuriyet yönetimini halka kabul ettirmesidir.

      Tam tersinde de, Atatürk olmasaydı, siz Yunanca konuşurdunuz diyen halk da aynı şekilde Atatürkün düşüncelerini değil, Atatürk'ü kendilerine kutsanacak bir devlet bıraktıkları için severler. Yani Atatürk, bugün Atatürkçü dediğimiz kesime de bir devlet bırakmıştır.

      Yani iki akım da aynı yere çıkar. İki akım da tipik ortadoğu anlayışı ile devleti kutsar, halk için devlet anlayışı olan Cumhuriyetten uzaktırlar.

      Hal böyle olunca, Anadolu siyasetinin de tüm dinamikleri Türkleri bir başkanlık sistemine yöneltir. Başkanlık sistemi Türkiye için en uygun sistemdir diyen ile, parlamenter sistem en iyisidir diyen arasında Batılı anlamı ile fark yoktur. Dikkat ederseniz, artık meydanlarda parlamenter sistemi getireceğiz diyenlerin sayısı azalmıştır. Onların da derdi, benim bir zamanlar en kılcal damarında görev aldığım devletin içinde yer alabilmektir.

      Her iki akım için de, halk önemsizdir. Halk onlar için kaynaktır, öyle ya da böyle halk devleti kutsadığı sürece iki grup da yaşam alanı bulacaktır bitmeyecektir.

      Benim politik olarak aklı selim insanlara gidin iktidar partisinden siyasete girin, görev alın aklı selimi iktidara çıkarın çağrım da bundandır.

      Atatürk'ün yaptığı da benim çağrımın farklı bir halidir. Aklı selim birisi olarak iktidarı ele alıp, Sultanı kovmuştur. Aslında Atatürk ün yaptığı da, halkın kutsadığı ve kaybından korktuğu tüm değerleri devletin başından atsan bile devletin yürüyeceğini göstermesidir.

      Bugüne indirger isek, Türk-İslam anlayışını birileri günümüz devletinden atarsa, devlet yine yürüyecektir. Ancak, o devlet de zamanla, toplumun kutsal devlete tapınma ihtiyacı gereği yine batılı bir devlet olamaycak, kendince toplumun kabul ettiği bir kutsal icat edip, eski halk-devlet anlayışına geri dönecektir.

      Çok garip, tezatların aynı yerde buluşup birbirini desteklediği bir beyin yakıcı bir vaka değil mi?
      Napalım, işimiz buydu, bu devletin ciğerini iyi bilmemiz gerekti.

      r1Wx3289Xt0DFmgS

      Sil
  38. Hocam sizce şu an başta ekonomi olmak üzere; ülkemizdeki tüm sorunlar bir öncelik sıralamasına göre çözüme kavuşturulacak olsa sizce ilk yapılması gerekenler neler olmalı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. türkiyenin sorunları çözülmez.
      en azından bu yazıyı okuyan, biraz bilgili bir insanın istediği çözüm üretilemez.
      ortadoğu devlet yapıları böyledir, batılı bakışı ile sorunları çözemezsiniz.
      batının çözdüğü sosyal sorunlar da ortadoğu devletleri ile çözülemez.
      bu sorunlar ortadoğu toplumları için çözümsüzdür.
      acı ama gerçek.
      bana kızabilirsiniz, aksini iddia da edebilirsiniz, beni suçlayabilirsiniz de, hepsini anlarım.
      dediğimin doğruluğunu yaşınız genç ise, yaşayarak göreceksiniz.

      Sil
  39. Güzel bir anlatım olmuş Hocam.
    1958 de ilan edilen ikinci moratoryumu da anlatabilir misiniz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. 1958 Moratoryumu
      Türkiye Cumhuriyeti (Andan Menderes’in Demokrat Parti hükümeti) 4 Ağustos 1958 tarihinde ülkenin içinde bulunduğu mali güçlükler ve borçların ödenemeyecek hale gelmesi nedeniyle moratoryum ilân etti. Bir yandan 1 ABD Doları 2,80 TL’den 9 TL’ye eşit hale getirilirken bir yandan da alacaklılarla anlaşmaya varılarak mevcut borçların 1971 yılına kadar taksitlendirilmesi sağlandı. 1958 devalüasyonu Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki en ağır devalüasyondur. Bu moratoryum ve yarattığı sonuçlardan daha ilginç olanı o tarihte mevcut olan dış borç miktarının bilinmemesidir. Türkiye’nin ne kadar ve kimlere dış borcu olduğunu alacaklı ülke hükümetleri bildirmiştir. Yapılan anlaşma, anlaşmanın imzalandığı tarihe kadar gelen toplam 422 milyon dolarlık borçları kapsıyordu. Bu düzenlemelerin önemli bir sonucu da o tarihe kadar kamu kesimi içindeki her idarenin kendi başına borçlanması uygulamasının kaldırılması ve kamu kesiminin yalnızca Hazine aracılığıyla borç alabileceği konusunun hükme bağlanmasıydı.

      Sil
    2. Türkiye nin zoraki ve uyduruk bir devlet olduğunu her zaman dile getiririz.

      Sevgili hocam, sizin bu yorumunuz da tescil etmiş oldu.

      Adamlar devlet kurmuşlar, 25 yıl olmuş devleti kuralı, daha hangi ülkeye ne kadar borçları var bilmiyorlar, alacaklıların hesap defterinden öğreniyorlar.

      Şimdi, biz devlete laf atınca birileri çıkıyor sanki halka laf atmışız gibi ortaya atılıyor.

      Sil
    3. Sağ popülist islâmcı iktidarların temel özelliği hesap kitap bilmemeleridir. II Abdülhamid de islâmcı ve Nakşi değil de çağı yakalamaya çalışan, batı medeniyetine yakın bir padişah olsaydı ve aynı şeyleri yapmış olsaydı şimdi islâmcı kesim tarafından yerden yere vuruluyor olurdu...

      Sil
  40. Mahfi Bey, Düyun-u Umumiye idaresinin tesis sürecini açıklayan değerli yazınız için müteşekkirim.

    Bazı yorumculara işaret ettiğiniz gibi mesele o döneme ait gerçeklerin ve şartların tespitidir. Akabinde bunlar yorumlanabilir. Buradan hareketle, yazınıza iki ilavemi bilgilerinize sunarım:
    1)Özellikle Abdülaziz döneminde alınan borçlar, hem Sinop'da Rus filosu tarafından yakılan gemilerin yerine ikame ahşap gemilerin inşası hem de o dönemde tüm dünya ahşap gemilerden ironclad/zırhlı gemilere geçerken, Osmanlı Donanmasının da bundan geri kalmaması için başta İngiltere'ye verilen 20'den fazla muhtelif tonajda savaş gemisi siparişi ve Osmanlı Ordusu'nun özellikle tüfek ve top alımları için yine İngiltere, Fransa ve Almanya'ya verilen siparişleri de içermektedir. Dolayısıyla, alınan paralar bugün bilinenin aksine, sadece keyif için harcanmamıştır ama üretken yatırımlarda kullanılmadıkları gerçektir. O dönemin uluslararası ilişkileri bunu gerektirmiştir.

    2) Daha önemli bir faktör ise morotoryum ilanı ile Rüsum'u Sitte tesisi arasında geçen 1877-78 Osmanlı Rus Savaşıdır ki, Osmanlı 1856 Paris Konferansı statükosunu bozmak isteyen Rusya tarafından Sırbistan ve Bosna isyanları sebebiyle sıkıştırılan ve Batı tarafından da borçlarını ödememesi sebebiyle yanlız bırakılan imparatorluğun tarihindeki en büyük yenilgilerden biriyle sonuçlanmıştır. Aya Stefeno'ya gelen Rus Ordusu'nun İstanbul'u alması ve imparatorluğun dağılmasından çekinen İngiltere'nin gönderdiği donanma Yeşilköy açıklarına demirlemiş ve ancak bu sayede iki taraf arasında ateşkes sağlanmıştır.

    1881-82 döneminde başta İngiltere olmak üzere Batılılara sizin detaylı anlattığınız mali imtiyazlar verilerek Düyun-u Umumiye İdaresi kurulmuştur. Aynı dönemde, Süveyş Kanalının güvenliğini sağlamak isteyen İngiltere hem bu eyaleti, hem de Süveyş'i kontrol etmek için ideal bir konum olan Kıbrıs'ı Osmanlı muvafakati ile işgal etmiştir. Fransa da fırsattan istifade Tunus'u işgal etmiştir.

    Dolayısıyla, esas mesele mali idarenin yanlış yönetiminden veya borçların idaresi/tasfiyesinden maada Rusya tarafından parçalanmaktan kurtulma derdindeki imparatorluğunun Batı desteği ile kurtarılmasıdır, nitekim yukarıdaki tavizler karşılığında, Rusya çok daha Osmanlı lehinde olan Berlin Konferansı'nda Aya Stefano Mütarekesindeki kazançlarının pek çoğunu masada bırakmıştır. Bundan dolayıdır ki sizin işaret ettiğiniz çözümler normal şartlar altında tatbik edilebilecekken, hayat-memat endişesindeki imparatorluk idaresinin ve Padişahın maalesef bunları uygulayabilecek durumda olmaması bu acı sonucu getirmiştir.

    İktisadi meseleleri, ne yazık ki siyasetten ve diplomasiden arındıramayız. Ondan dolayı, bu iki faktörün etkileşimini her zaman gözönünde bulundurmanızı istirham ederim.

    YanıtlaSil
  41. Selam 17:35 ve 18:46 !
    Ben 02:37 ve 14:59 :))

    Öncelikle selamlama şeklini gördüğüm an tüm yazının okunmaya değer olacağını tahmin ettim ve yanılmadım. Her iki yazını da okudum. Teşekkür ederim. Çoğu yazdıklarına katılıyorum. Bu topraklar birbirini anlamaya çalışan insanlarla güzelleşecek ( bel ki , bir ihtimal :) ) Genel anlamda geçmişe baktığımızda fitnelerin hep " hayır " yönünden geldiğini görmekteyim. Hiçbir fitne toplum yararı veya kutsal bir amaç ile gerçekleştiriliyormuş şeklinde maskelenmeden ortaya çıkmıyor doğrusu. Bu toplumsal tuzaklamalardan toplumun kurtulması ancak iktidarının eleştirisini yapabilecek olgunluğa sahip olması da şart. Zor tabiki. Mahfi hocanın düşüncelerine kendi belirttiğim açılardan katılmasam da mali yönden bu değerli uyarıları içeren konuları açması ve insanlarla yazışmak için zaman ayırması gerçekten harika bir duruş ve özellik. Kendisi çok değerli bir insan. Size de vakit ayııp bu kadar ayrıntılı bir yazı yazdığınız için tekrar teşekkür ediyorum. Bu yazımı okuyan birileri olursa ve eğer " daha önce okumuşlarsa Cahit Kayra nın Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsü adlı 3 ciltlik eserini " tavsiye edip etmeyeceklerini bilmek isterim. saygılarımla

    YanıtlaSil
  42. "TCMB Başkanlığı" yaptığınız dönemde, Türkiye'yi ekonomik krize nasıl sürüklediğiniz hâlâ aklımızda.

    Siz unutabilirsiniz, ama biz asla unutmayız Mahfi bey!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim en büyük hatalarım Başbakan olduğum dönemde ve bir de Futbol Federasyonu Başkanı olduğum dönemdeki hatalarımdır.

      Sil
    2. O yıl ben de türkiye uzak bilimleri ve uzay tıp ana bilim dalı başkanıydım. Uzaya türk balgamı fırlatırken alçak irtifa balgam gaz haline geçince bu bölümü kapatmıştık.

      Sil
  43. Hocamın burada kendisini okuyanlara ve yorum yapanlara verdiği değerin aynısını Atatürk kadınlara verdi.(İslamda reform yapan yegane kişi) Eğer türk kadını bunu anlayabilseydi bu sorunların çoğu olmazdı.%50 kadın*%100 + %50 erkek*30=%65 yani bugünkü durumun tam tersi. Son söz hocama bu platformu açık kürsü haline getirip yorumlarıyla katkı yapanlar ve hocanın verdiği yanıtlarla eşsiz bir yere dönüştürdü. Teşekkür ederim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sizlerin katkılarıyla gelişti bu blog. Ben teşekkür ederim.

      Sil
  44. Sayin Hocam, yanlis hatirlamiyorsam Wagon-Lits'e verilen imtiyaz'i da en son siz kaldirmissinizdi.Saygilar

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hayır onu o zaman Hazine Genel Sekreyeri olan Tevfik Altınok ksldırdı. Ben de o yıl Hazinede daire başkanıydım.

      Sil
  45. Hocam devletin kanalında neden sürekli pahalı bütçeli tarihi diziler yapılıyor sizce.ilk yapılan diriliş ertugrul %20gerçek,%80kurgu game of thrones tadında birşeydi ve algı yönetimi zayıf oldugu için boş vakitlerde izlenebilirliği vardı..payitaht abdülhamitte gerçek %10a düştü,kurgu %90a çıktı,thedor herzl ve rothschild dışındaki tüm yabancı karakterler kurguydu ancak şimdiki selcuklu ve osman dizilerinin %109 u kurgu :) hayal ürünü,aptal,cahil eğlencesi,o kadar üzülüyorumki..gazi dil&tarih mezunuyum bu arada..

    YanıtlaSil
  46. Hocam selamlar. Öncelikle yazılarınız için çok teşekkürler. Borçlar alınırken ya da borçların nasıl ödenecegiyle ilgili kararlar alınırken, Osmanlı Imparatorluğunda padişahın danışacağı ya da karar verme prosedürüne etki edecek etkin ve yetkin kimse yok muydu? Sanırım o zamanlarda da liyakatla ilgili sorunlarımız varmış.

    YanıtlaSil
  47. hüseyin çomu29 Mayıs 2022 12:39

    93 harbi yenilgisi sonucunda Rusya'ya ödenmesi gereken tazminatların yaşanan mali darboğazlara etkisi de irdelenmelidir.

    YanıtlaSil
  48. Hocam aslında alınan borçlar iyi idare edilip verimli yatırımlara kanalize edilseydi bu sarmaldan Osmanlı daha güçlü olarak çıkabilir miydi?

    YanıtlaSil
  49. İbrahim Peker31 Mayıs 2022 09:49

    Hocam iyi günler, "Light Günlük" kitabınızda da Abdülhamit konusu geçerken Osmanlı borçlarının saray yaptırılmasında kullanılması maliyenin çökme sebeplerinden birisi olarak belirtilmişti. Bu yazıda da aynı şekilde bahsediliyor. Ancak İlber Hoca çok yerde bunun böyle olmadığını belirtiyor ve bunu söyleyenleri cahillikle itham ediyor.(Söz meclisten dışarı) Bir tanesinin linkini örnek olarak kopyalıyorum.
    https://www.google.com/search?q=ilber+ortayli+osmanli+maliyesi&client=ms-android-samsung-gn-rev1&sxsrf=ALiCzsaH_w9e1EE5d_AABhpj27DqtrsOdQ%3A1653978733099&ei=bbaVYojTBYSRxc8PnZGOkAs&oq=ilber+ortayli+osmanli+maliyesi&gs_lcp=ChNtb2JpbGUtZ3dzLXdpei1zZXJwEAMyBAgjECc6BwgAEEcQsAM6BwgjELACECc6BwghEAoQoAE6BgghEAoQFToFCCEQoAFKBAhBGABQwBFYpkFg6ERoAXABeACAAZsCiAGnIZIBBjAuMjAuNJgBAKABAcgBCMABAQ&sclient=mobile-gws-wiz-serp#fpstate=ive&vld=cid:62cde134,vid:aN4AB-jKB2M,st:0
    Tabiki bina yapımı verimli değildir. Ancak bu konuda savaşlarda harcanan kaynaklar, diğer bütçe açıkları vs kalem kalem analiz edildikten ve bunların içerisinde saray maliyeti ne kadar tutmuş belirtildikten sonra, oransal bir maliyet çıkartılması ve o şekilde sonuca ulaşılması daha doğru olmaz mı?

    YanıtlaSil
  50. Merhaba Mahfi Bey,
    Cok sikintili bir konuya ekonomik olarak deginmissiniz, lakin 2. Abdülhamit konusu cok tartismaya acik.
    Bana kalirsa ve ciktilara bakilirsa; basarisiz bir padisahtir, zira kaybedilenler ortada. Ama ülkesinin kötülügünü isteyen birisi de degildi.
    Lakin o günün sartlari kolay degildi, baska bir padisah olsa sürec fazla degismezdi gibime geliyor.
    Maalesef halkin büyük cogunlugu 1. Süleyman'i ve 2. Abdülhamit'i TV dizisinden ögrendi, haliyle tarafli tarafsiz herkes olaylari tam bilmiyor.
    Lütfen siz yeni yazilarinizla bizleri aydinlatmaya devam etmeye odaklaniniz, zira bu konuda bazi düsünceler asla degismeyecek ve yorumlara zaman ayirmaniz sizin zaman kaybiniz olacaktir.
    Basarilar dilerim.

    YanıtlaSil
  51. Tarih tekerrürden ibarettir!

    YanıtlaSil
  52. Evrenin belki sonu olur Fakat Adsız adlının cahilliğinin sınırı yok!

    YanıtlaSil
  53. Yorumcunun biri ha bire Atatürk le Abdülhamid i kıyaslamaya çalışıyor hatta Abdülhamit i üstün çıkarmaya çabalıyor. Tarih öyle karşılaştırmalar la anlaşılmaz vede gerçeğinden uzaklaştırılanmaz,o yüzdende zaten saçma sapan karşılaştırmalar yapıyor zat. Abdül efendi 160000km² toprak kaybetti ve moroturyum ilan etmiş ve vergileri toplama işini yabancılara vermiş, bundan öte nasıl bir ihanet olabilir, madem din iman diyorsun da muhterem bu namusunu gsvurs teslim etmek değil midir. Ayrıca Vahdettin döneminde bazı müminler camiye gidemiyor yoldan geri cevriliyordu. Nokta...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Lozan Antlaşması 2023'de Bitecek, Biz de Madenlerimizi Çıkarabileceğiz!

Doların Geleceği

Ukrayna Savaşının Ekonomik Etkileri: Güncel Değerlendirme