Kayıtlar

Felsefe etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Liyakat Yoksa Umut da Yoktur

Bir ülkede makamlar ehliyet yerine sadakatle dağıtılmaya başladığında kaybolan yalnızca liyakat değildir; adalet duygusu, kurumlara güven ve geleceğe dair umut da bundan payını alır. Liyakat, en basit anlamıyla işi ehline vermektir. Bir insanın hangi görüşe, çevreye veya gruba ait olduğundan önce, o işi yapabilecek bilgi, deneyim ve yeteneğe sahip olup olmadığına bakmaktır. Biat ise kişinin kendi iradesini bir otoritenin iradesine teslim etmesi ve ona koşulsuz sadakat göstermesidir. Devlet yönetiminde belirleyici hale geldiğinde sonuçları ağır olur. Çünkü devletin ihtiyacı her söyleneni onaylayan insanlar değil; işini bilen, sorumluluk alabilen, gerektiğinde itiraz edebilen ve kamu yararını kişisel çıkarın üzerinde tutabilen insanlardır. Bir yöneticinin çevresinde yalnızca kendisini alkışlayan insanların bulunması, her zaman onun güçlü olduğunu göstermez. Bazen tam tersine, etrafında gerçeği söyleyebilecek kimsenin kalmadığını gösterir. Sadakat liyakatin önüne geçtiğinde toplum...

Devlet Neden Bozulur? Osmanlı Devlet Adamlarının Yanıtları

Osmanlı devlet adamları da yüzyıllar boyunca bugün tarihçilerin sorduğu bir sorunun peşinden gittiler: Devlet neden bozuluyor ve nasıl yeniden güçlenebilir? Lütfi Paşa’nın Âsafnâme’si, Kınalızade Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâî’si, Koçi Bey’in risaleleri ve Defterdar Sarı Mehmed Paşa’nın Nesâyihü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ adlı eseri farklı dönemlerde ve farklı amaçlarla kaleme alınmış olsalar da ortak bir kaygıyı paylaşırlar: Devlet düzeni nasıl korunabilir ve bozulduğu düşünülen düzen nasıl yeniden kurulabilir? Bu metinleri yan yana koyduğumuzda yalnızca Osmanlı devlet adamlarının sorunlarını değil, devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair düşüncenin zaman içinde geçirdiği dönüşümü de görebiliriz. Bu düşünce geleneğinin önemli erken örneklerinden biri Lütfi Paşa’nın Âsafnâme’sidir. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde sadrazamlık yapan Lütfi Paşa, kendi devlet tecrübesinden hareketle iyi bir devlet adamının nasıl olması gerektiğini anlatır. Ona göre devlet yönetiminin temelinde düzen, adal...

Kâbusnâme'den Günümüze Bin Yıllık Dersler

Keykâvus bin İskender, Sultan Mevdûd'un 1048 yılında ölümünün ardından İran'ın Taberistan ve Gürgân bölgelerinde hüküm süren Ziyârî hânedanına tahtına çıktı. Emirliğini, Büyük Selçuklu hükümdarları Tuğrul Bey ve Alparslan'a tâbi olarak sürdürdü. Keykâvus, oğlu Gîlân Şah'a hayat tecrübelerini aktarmak ve ona yol göstermek amacıyla 1082 yılında Kâbûsnâme'yi kaleme aldı. Pek çok konuda öğütler içeren eser, Fars edebiyatının önemli nasihatnâmelerinden biri hâline geldi. Buradaki Kâbûs, Türkçede korkunç rüya anlamında kullanılan kâbus değildir. Eserin adı, Keykâvus'un büyük dedesi olan Ziyârî hükümdarı Kâbûs bin Veşmgîr'in adından gelir. Nâme ise Farsçada kitap veya yazı anlamına gelir. Kâbûsnâme'deki bazı öğütleri günümüz Türkçesiyle şöyle özetleyebiliriz: Kendi bildiğine gitme: Bir konuda bilgili olsan bile kendine fazla güvenme. Akıllı kişiye danış: Bir işe başlamadan önce bilen ve tecrübeli kişilerin fikrini al. Kendi görüşünü yeterli görerek te...

Magna Carta'dan Bugüne: Türkiye Nerede Duruyor?

İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve bireysel özgürlüklerin gelişimi uzun bir süre aldı. 1215’te Magna Carta ile başlayan süreç, yüzyıllar içinde İngiliz, Amerikan ve Fransız hak bildirgeleriyle geniş çapta kabul gördü. Batı dünyasının yüzyıllar boyunca verdiği siyasal ve toplumsal mücadelelerle ortaya çıkardığı ve domokrasiyle yönetilen ülkeler açısından standart hale gelen bu anayasal ilkeler, bugün Türkiye’nin mevcut hukuk ve yönetim pratiklerinde ne kadar karşılık buluyor? Magna Carta (1215) ve Hukukun Üstünlüğü Tarihi İlke: “Hiç kimse yasaların üstünde değildir.” Magna Carta ile kralın keyfi uygulamaları sınırlandırılmış, yargı kararı olmaksızın özgürlüğün ve mülkiyetin kişilerin elinden alınamayacağı ilkesi kabul edilmiştir. Bugünün Türkiye’si: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 2. maddesi devletin bir "hukuk devleti" olduğunu söyler. Ancak pratikte, özellikle cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle birlikte güçler ayrılığı ilkesi önemli ölçüde zayıflamıştır....

Aydınlanma

Bugün modern demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ile hukuk önünde eşitlik gibi ilkelerin yerleşmesinde, yaklaşık 300 yıl önce ortaya çıkan Aydınlanma düşüncesi belirleyici bir rol oynamıştır. 18’inci yüzyılda Avrupa'da filizlenen Aydınlanma Çağı, yalnızca bir felsefe akımı değil; insanlığın kendi aklına güvenmeyi öğrendiği büyük bir zihniyet dönüşümüdür. Alman filozof Immanuel Kant'a göre aydınlanma, insanın başkasının rehberliğine ihtiyaç duymadan kendi aklını kullanma cesaretini göstermesidir. Aydınlanma düşünürlerinin çağrısı basittir: “Sapere Aude” (kendi aklını kullanma cesareti göster). Bu çağrı yalnızca bilgi edinmeyi değil, sorgulamayı, eleştirmeyi ve kendi aklıyla karar vermeyi ifade ediyordu. Aydınlanma düşüncesi modern dünyanın üzerine inşa edildiği dört temel düşünceyi yaygınlaştırdı: akılcılık, doğal haklar, güçler ayrılığı ve laiklik. Akılcılık, gerçeğe ulaşmanın yolunun körü körüne inanmak değil; akıl, mantık ve bilimsel yöntemi ku...

Geçen Yüzyılın İnsanları

Benim gibi yaşamının çoğunu geçen yüzyılda geçirmiş olanları “geçen yüzyılın insanları” olarak tanımlıyorum. Bunu söylerken, artık dünyanın büyük bölümünün bizim alıştığımızdan farklı bir düzen içinde yaşadığını görüyorum. Bir zamanlar geleceğin insanları olarak gördüğümüz kuşaklar bugün çoğunluğu oluşturuyor. Biz ise yavaş yavaş bir önceki yüzyılın tanıkları hâline geliyoruz. Bazen bu yüzyıl bize tuhaf geliyor. Teknolojinin hızından çok, değişimin yönünü kavramakta zorlanıyoruz. Bizim dünyamızda her şey daha yavaştı: Haberler, ilişkiler, kararlar. İnsanlar birbirini tanımak için zaman harcar, bağlar yıllar içinde oluşurdu. Şimdi ise her şey çok daha hızlı başlayıp sona eriyor. Bu nedenle bu yüzyılın insanlarıyla her zaman aynı düzlemde buluşamıyoruz. Biz sürekliliği doğal kabul ederken, onlar değişimi yaşamın olağan akışı sayıyor. Uzun süre aynı işte çalışmak, aynı yerde yaşamak, ilişkileri yıllarca sürdürmek bizim normal yaklaşımımızdı, yeni kuşaklar için ise yenilenme kaçınılmaz...

Eleştiri Korkusu

Özgürlük ve güvenlik arasında bir tercih yapmak zorunda kalsaydık, çoğumuzun cevabı ilk bakışta net gibi görünür. Ancak bu soru, aslında bir seçim testinden çok daha fazlasıdır; modern toplumların nasıl yaşamak istediğine dair temel bir tartışmayı içinde barındırır. Çünkü özgürlük, güvenlik ve eleştiri hakkı birbirinden bağımsız kavramlar değil, birbirini sürekli besleyen ve zaman zaman gerilim yaşayan değerlerdir. Özgürlük, bireyin düşüncelerini baskı altında kalmadan ifade edebilmesi, kendi yaşamını belirleyebilmesi ve sorgulama hakkını kullanabilmesidir. İnsan ancak özgür olduğunda düşünebilir, üretebilir ve kendini geliştirebilir. Bu nedenle özgürlük, yalnızca bireysel bir ayrıcalık değil, aynı zamanda toplumsal ilerlemenin de temel şartıdır. Özgürlüğün sürdürülebilir olması ise çoğu zaman bağımsızlıkla ilişkilendirilir. Ekonomik ya da siyasal açıdan dışa bağımlı hale gelen toplumlar, zamanla karar alma özgürlüklerini de kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Özgürlüğün en görü...

Kötünün Yükselişi

Kötü paranın iyi parayı piyasa dışına itmesi eski çağlardan beri bilinen bir olgudur. Bu olguyu tanımlayarak ekonomik bir yasa haline getiren kişi, 16’ncı yüzyılda İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth'in mali danışmanı olan Sir Thomas Gresham'dır. Gresham, nominal (yazılı) değeri aynı olan iki paradan, maden değeri daha yüksek olanın dolaşımdan çekildiğini gözlemledikten sonra, kendi adıyla anılan yasayı ortaya koymuştur. Her ikisi de 1 lira değerinde iki madeni para düşünelim. Biri altından, diğeri gümüşten yapılmış olsun. Devlet her ikisine de aynı nominal değeri vermiş olsa bile insanlar daha değerli olan altın parayı harcamak istemez; onu saklar, biriktirir ya da eritip satar. Günlük alışverişlerde ise daha az değerli olan gümüş para kullanılır. Sonuçta altın para dolaşımdan çekilir ve piyasada yalnızca gümüş para kalır. Gresham Yasası'nın anlattığı mekanizma budur: Kötü para iyi parayı piyasadan kovar. Günümüzde bunun tersinin yaşandığı görülüyor. İnsanlar değerini kor...

Yaşam Kendi Seçimlerimizle Biçimlenir

Varoluşçuluk, insanın dünyadaki yerini ve yaşamın anlamını sorgulayan en çarpıcı felsefe akımlarından biridir. Bu düşünceye göre insan, önceden belirlenmiş bir özle dünyaya gelmez; önce var olur, sonra kim olacağını kendi seçimleriyle belirler. Varoluşçuluk bu yönüyle kaderci anlayışlardan ayrılır, ancak insanın sorumluluğunu da çok daha ağır bir noktaya taşır. Varoluşçular, Tanrı’nın varlığı konusundaki yaklaşımlarına göre iki ana gruba ayrılır. Teist varoluşçular arasında yer alan Søren Kierkegaard, insanın kaygı ve umutsuzlukla başa çıkabilmesi için bir inanç sıçrayışı yapması gerektiğini savunur. Karl Jaspers ise ölüm, acı ve suç gibi uç durumlar aracılığıyla insanın hem kendisiyle hem de Tanrı’yla yüzleştiğini belirtir. Ateist varoluşçular ise evrende önceden verilmiş bir anlam olmadığını savunur. Jean-Paul Sartre, insanın özgürlüğe mahkûm olduğunu söyler. Buna göre insan seçim yapmaktan kaçamaz ve bu durum onu yaptığı seçimler dolayısıyla sorumlu kılar. Albert Camus, insanın ...

21'inci Yüzyıl Menüsünde Neler Var?

21’inci yüzyıl öncekilerden değişik bir yüzyıl olacak. İlk çeyrek yüzyıllık bölüm bunu bize net bir biçimde gösterdi. Bazı özellikler önceki yüzyıldan devren gelse de bazıları yeni, bazıları da güncellenmiş olarak kaşımıza çıkıyor. Gerçek Ötesinin Kullanılması[ [i] ]: Bir gerçek var bir de gerçek ötesi. Gerçek ötesi, bir gerçeğin saptırılarak ya da tamamen farklı biçimde sunulması ve insanların bu sunuma inandırılması eylemi olarak tanımlanabilir. Ortaya atılan yalan bilgilerin insanlarca kabul edilmesi, bu yalanları ortaya atanlara, insanları bu yalanlarla manipüle etme fırsatı veriyor. Bu eylem 20’nci yüzyılda Hitler, Mussolini, Stalin ve diğer diktatörlerce bolca kullanıldı. 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde gerçek ötesi kullanılmaya ve insanları etkilemeye devam ediyor. Piyasa Aldırmazlığı[ [ii] ]: Piyasa aldırmazlığı benim tarafımdan ortaya atılmış bir kavram. İnsanların sosyal ve siyasal düşünceleri ve yaklaşımlarıyla finansal yatırımları arasında sıkışıp kalması ve sonunda...

Cadı Avından Suç ve Ceza'ya

Avrupa uygarlığının en karanlık dönemini oluşturan ortaçağda uzunca bir süre cadı avı adı altında yaşanan ve son derecede ağır toplumsal travmalara yol açan bir deli saçmalığı var.  Bu deli saçması facianın en az görüldüğü ülkelerden birisi tarihsel olarak hukuka en fazla bağlı Avrupa ülkesi konumunda öne çıkan İngiltere olmuş. Hukuka bağlı olsa da giderek yaygınlaşan bu çılgınlık eğiliminden kurtulamayan İngiltere’de Matthew Hopkins adında bir hukukçu ortaya çıkmış ve cadı avcılığının lideri olmuş. Hopkins, bir süre avukatlık yaptıktan sonra daha fazla kazanç getirecek işler aramaya girişmiş. O dönemde sefaletin kol gezdiği taşra İngiltere’sinde toplumun yaşadığı sıkıntıları ve eziyetleri mal edecek günah keçileri arandığını kısa sürede fark etmiş ve bunun yolunun kıta Avrupa’sında çığ gibi yayılan cadılık olayının kaşınmasında yattığını keşfetmiş.   Hopkins, bir suçlamadan yola çıkarak bir cadılık davası açmış ve bu davayı kazanınca şöhreti hızla yayılmış. Bir sür...

Damnatio Memoriae

Resim
Damnatio Memoriae, hatıranın lanetlenmesi anlamına gelen Latince bir deyim. İnsanların, kendilerinden önce yaşamış olanları ve onların yaptıklarını silmek için onları kötüleyerek topluma farklı şekilde tanıtmak amacıyla girişilen eylemler için kullanılıyor. Çok eski tarihlerden beri başvurulan bir eylem olsa da ifade edilip tanımlanması Roma İmparatorluğu döneminde olmuş ve sevilmeyen imparatorların lanetlenerek tarihten silinmesini sağlamak için bu yolda pek çok girişim yapılmış. Damnatio memoriae eylemlerinin en bilinenlerinden birisi İmparator Caligula için yapılanlardır. Ahlâksızlığı, acımasızlığı ve despotluğuyla bilinen Caligula, 41 yılında muhafızları tarafından öldürüldükten sonra hakkında ciddi bir kötüleme ve karalama kampanyası başlatılmak istendiyse de bu girişimler, onun yerine tahta geçen amcası Claudius tarafından önlendi. Buna karşın hakkında olumsuz pek çok şey anlatıldığı için Caligula’nın aşağılanmasının önü alınamadı. Mısır’da 18. Sülalenin firavunlarından Akhen...

Yeni Feodalizm

Arapça bir sözcük olan muasır; çağdaş anlamına, muasır medeniyetler ifadesi de çağdaş uygarlıklar anlamına geliyor. Türkiye’nin en büyük ideali çağdaş uygarlıkların ulaştığı düzeyi aşmak idi. Çağdaş uygarlık düzeyi olarak çizdiğimiz çerçevenin içinde; ileri demokrasi, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğünün benimsenmiş olması, gelir adaletinin mümkün olduğunca sağlanmış olması, sanayileşme gibi ögeler yer alıyor. Muasır medeniyetler çerçevesi, ifadenin kullanıldığı yirminci yüzyılda fazlasıyla geçerliydi. Gelişmiş diye tanımlanan ülkelerin çoğu bu çerçeveye uygun yapılara sahipti. Sermaye sınıfı, emeğin karşısında her zaman daha güçlüydü ama zaman içinde, özellikle yirminci yüzyılda sendikaların kurulması ve güçlenmesinden sonra emek de biraz olsun güç kazanmış, sermaye kesimi biraz biraz geri çekilmişti. Küreselleşmeyle birlikte sermaye sınıfı eski güçlü ve acımasız konumuna geri döndü ve emekçileri tıpkı sanayi devriminin ilk zamanlarında olduğu gibi köle konumuna düşürmeye çalış...

Gerçek Ötesi

Gerçek ötesi kavramı (post truth) ilk kez oyun yazarı Steve Tesich tarafından 1992 yılında The Nation Dergisinde yayınlanan “Yalanlar Hükümeti” başlıklı bir makalede kullanıldı. Tesich, makalesinde, hükümetlerce ortaya atılan yalan bilgilerin insanlarca sorgulanmadan kabul edildiğini vurguluyordu. Ralph Keyes’in 2004 yılında yazdığı Hakikat Sonrası Çağ adlı kitabında gerçek ötesi kavramı biraz da anlam genişlemesine uğramış olarak yer aldı ve yaygınlık kazandı. Ağaçlar, denizler, binalar, güneş, yıldızlar, başka insanlar gibi çevremizde var olan her şey gerçektir. Bunların bir bölümünü algılarız bir bölümünü algılayamayız. Algılayabildiklerimiz gerçeklik olur. Duyu organları tarafından alınan uyarıcıların beyin tarafından yorumlanıp anlamlandırılması süreci ise algılamadır. Önceden edindiğimiz bilgilerle bir denizle karşılaştığımızda bunun deniz olduğunu algılarız. Böylece bir gerçeği algılamış oluruz. Bir gerçeği, gerçek olarak algılayabilmek için onun hakkında önceden bilgi edinmiş...

Geçmişten Dijital Geleceğe

İnsanlık tarihine birçok devrim, değişim, dönüşüm ve paradigma değişimi damgasını vurmuştur. Bunlardan ilki 12 bin yıl öncesine tarihlenen tarım devrimidir [i] . O tarihe kadar yiyecek devşirerek, hayvanları avlayarak yalnızca bir tüketici olarak yaşamını sürdüren insan, sonrasında bazı bitkileri ehlileştirerek ve hayvanları evcilleştirerek toprağa yerleşerek tarım ve hayvancılığa başladı. Böylece üreticiliğe geçiş yapmış oldu. Bu büyük bir devrim olarak kabul ediliyor. Çünkü bu tarihten sonra insan, başka faaliyetlere ayıracak kadar artı zaman elde etti. Bu artı zaman onun düşünmeye, araştırmaya, sanata zaman ayırmasına ve sürekli ilerlemesine imkân sağladı. Arada kentleşme, uluslararası ticaretin yaygınlaşması gibi birçok devrim ya da dönüşüm olsa da ikinci büyük devrim sanayi devrimidir . James Watt’ın geliştirdiği buhar makinesinin [ii] 1700’lerin son bölümünde dokuma tezgâhlarında kullanılması ve üretim sürecinde çeşitli aşamaları tamamlayacak biçimde birbiriyle bütünleşmiş bir...

Korkak Yeni Dünya

Aldous Huxley'in ünlü romanı Cesur Yeni Dünya ilk kez 1932 yılında yayınlandı. Gelecekte ortaya çıkacağı varsayılan totaliter bir devlet modeli altındaki baskıcı bir yaşamı karakterize eden roman, George Orwell’in 1984’ü ve Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’iyle birlikte     distopya türünün en önemli örneklerinden birisi kabul ediliyor. Cesur Yeni Dünya'da insanlar test tüplerinde doğuyor ve uykularında hipnoz yöntemiyle eğitiliyorlar. Bilim ve teknolojinin kullanımıyla totaliter bir hükümet tarafından yönetilen toplumda bireysellik diye bir şey yok. Duyguların yerini ihtiyaçların aldığı toplumda insanlar birer makine gibi programlanıyor. Hastalık, endişe, hüzün ortadan kalktığı için ilk bakışta toplumsal huzur kusursuz olarak sağlanmış gibi görünüyor. Ne var ki duyguların, özgürlüklerin, bireyselliğin olmadığı bir dünya gerçekte çok kusurlu bir dünyadır. Bütün bunların var olduğu ama hastalıkların, endişelerin, hüznün olduğu dünya da kusursuz değil.

Bölünmüş Bir Toplumdan Yansımalar

Bütün insanların aynı şeyi düşünüp konuşması iyi bir şey değildir. Farklı görüşler, düşünceler olmazsa tartışma olmaz, tartışma olmazsa ilerleme de olmaz. Farklı sesler, farklı düşünceler, tıpkı doğadaki farklı renkler gibi yaşamı da renkli kılar. Bilimde içsel tutarlılık önemlidir. Eğer bir model kendi içinde tutarlıysa buna içsel tutarlılık diyoruz. Örneğin bir tahminler setinde modelimizde gelecek yıl enflasyonun yüzde 12’den 8’e düşeceğini, bütçe açığının yüzde 3’de kalacağını, cari açığın yüzde artı 0,5’den yüzde – 1,2’ye geçeceğini varsayarak büyümenin yüzde 0,5’den yüzde 5’e çıkacağını tahmin etmişsek burada modelin içsel tutarlılığını bir kez daha gözden geçirmemiz gerekir. 4,5 puanlık büyüme artışı muhtemelen enflasyonda düşüş değil artış getirir. Aynı şekilde büyüme modelimizde esaslı bir değişiklik yoksa bu ciddi büyüme artışı ya bütçe açığının daha çok artmasını veya cari açığın varsayılanın ötesinde yükselmesini ya da Merkez Bankası değerleme hesabı kullanılacaksa e...

Bilanço

Bilanço dilimize İtalyanca’dan girmiş bir sözcük. Şirketlerin dönemsel faaliyetlerinde varlıklarında ve yükümlülüklerinde ortaya çıkan değişimleri ve dönem sonucunda ulaşılan kar veya zararı gösteren tablolara bilanço deniyor.   Görüleceği gibi tanım gereği bilanço kurumsal bir dengeyi ifade ediyor. Buna karşılık kişilerin yaşamlarının da bir bilançosu var. Belki ona, karışıklığı önlemek için, başka bir isim de verilebilir ama önemli değil. Kişisel bilanço, yaşamınız boyunca ya da yaşamınızın belirli bir anına kadar baştan beri yaptıklarınızın ve yapamadıklarınızın bir özeti. Yapmak istediklerinizi sol tarafa yaptıklarınızı sağ tarafa yazarsanız yapmak istediklerinizin ne kadarını yapabildiğinizi ne kadarını yapamadığınızı ve yapmayı düşünmediğiniz neleri yaptığınızı ortaya koyan bir bilanço çıkarabilirsiniz.

Bilim ve Ekonomi Biliminin Yeri

Bilim kelimesi (science) Latince bilgi anlamına gelen scienta sözcüğünden türemiştir. Bilim, evren ile ya da evrendeki varlık ve olaylarla ilgili bilgilerden yola çıkarak evrene veya bu varlık ve olaylara deneyle doğrulanabilir açıklamalar getirme çabası olarak tanımlanabilir. Bilimin bu noktada üç önemli özelliğinden söz edebiliriz: (1) Bilgi, (2) Deneyle doğrulama, (3) Açıklama çabası. Bilim başlıca iki alana ayrılır: (1) Doğa bilimleri ya da fizik bilimler (evren ve doğa üzerindeki çalışmaları kapsar), (2) Sosyal bilimler (insan ve toplum davranışları üzerine yapılan çalışmaları kapsar.) Ekonomi bilimi, insanın doğa, insanın insan, insanın toplum ve insanın mal ve hizmet ile olan ilişkilerini konu alır. İnsanın doğa ile ilişkisi kendisini üretimde gösterir. İnsanın insan ile ilişkisi kendisini ticaret gibi ya da mali hizmetler gibi alanlarda gösterir. İnsanın toplumla ilişkisi kendisini örneğin çalışma yaşamında gösterir. İnsanın mal ve hizmet ile olan ilişkisi de örneğin...

Coğrafya Kader midir?

Tam adı Ebu Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Haldun el Hadramî olan İbn-i Haldun, modern tarih yazımı, sosyoloji ve ekonomi biliminin öncülerinden kabul edilen 14. yüzyıl düşünürü, devlet adamı ve tarihçisidir. Tunus’da doğdu. Devlette çeşitli görevlerde bulundu, mahkûm edildi, hapis yattı, sonra itibarı iade edildi. 7 ciltlik kitabı Kitabül İber’de dünya tarihini anlattı. Dünyaca bilinen Mukaddime (önsöz, giriş, başlangıç anlamına geliyor) aslında bu 7 ciltlik kitabın giriş kitabıdır. Bu kitap Osmanlı tarih anlayışı üzerinde önemli etkiler yarattı. İbni Haldun’a atfedilen en önemli yargılardan birisi “Coğrafya kaderdir” sözü. Gerçekten öyle midir? İbni Haldun’un yaşadığı döneme ve bölgeye bakılırsa bu söz doğru görünüyor. Ama bugünkü dünyaya bakınca bu söz anlamını yitiriyor. Mesela Güney Kore ve Kuzey Kore aynı coğrafyayı paylaşıyor. Güney Kore’de kişi başına gelir 30.000 Dolar, Kuzey Kore’de 1,000 Dolar. Bu iki ülkeyi bu kadar farklı kılan Coğrafya değil yönetim farkı. Güney...