Yayınlar

Şubat, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Rezerv Para

Bu başlıkta ayrı ayrı ele almamız gereken iki kelime var: Rezerv ve para. Para, birkaç işlevi olan bir araçtır. Paranın işlevlerini üç temel amaç çerçevesinde sıralayabiliriz: (1) Bir mal veya hizmeti satın almak için kullanılır. Pazardan bir kilo domates satın almak istediğimizde karşılığında yarım kilo fasulye vermemize gerek bırakmayan şey paradır. (2) Değer biriktirmek için kullanılır. Tasarruflarımızı bankaya yatırdığımızda paramız faiz kazanarak değerini korur. Hatta eğer faiz enflasyondan yukarıdaysa paramızın değeri artar. Böylece ilerideki ihtiyaçlarımızı karşılamak için bugünkü kazanımlarımızın değerini korumamıza yardım eder. (3) Ölçü birimi olarak kullanılır. Pazardan bir kilo domates almaya gittiğimizde kilosunun 2 lira olduğunu öğrenince bu bizim için bir ölçü oluşturur. Demek ki domatesin fiyatı buymuş diye düşünürüz. Rezerv, saklama ve biriktirme karşılığı kullanılan bir kelimedir. Lokantalarda bazen bir masa üzerinde rezerve yazısı görürüz. Bunun anlamı o masanın

Cinayet İtirafı

            Kendi suçlularımızı kendimiz buluyoruz her gün. Her alanda suç işlendiğine inandırıldık.  Korkudan adım atamıyoruz..  Sabah olmasın diye yatanlarımız çoğaldı.  Sanki her an işlemediğimiz cinayetleri itiraf edecekmiş gibiyiz hepimiz. Suçlanmalara omuz silkip geçer olduk.   Suçlananların bir bölümünün suç konusundan haberi yok. Zaten haberi olsa “haberi vardı” diye suçluyoruz. Haberi yoksa “haberi olsaydı” diye. Amaç suçlu bulmak, suç olup olmaması önemli değil. Günlük yaşamda dedikodu hukukun yerini aldı. Dedikoduyla karar vermediği için hakimleri suçlar olduk.  Elimizden gelse onların yerine de biz karar vereceğiz. Artık yönetimin denetlenmesi yetmiyor. Denetimin de denetlenmesini istiyoruz. Bütün apartman yöneticileri suçlu.  Ta ki apartman yöneticiliği sırası bize gelene kadar. Herkes vergi kaçakçısı.  Ta ki fiş istemezsek indirim yapan satıcının önerisini kabul edene kadar.  Bütün işyerleri hortumcu.  Ta ki maaşımızı aldığımız ye

Kâğıt Paranın Karşılığı Var mı?

Kâğıt para ilk kez 7. Yüzyılda Tang Hanedanının hükümranlığı sırasında Çin’de kullanıldı. Madeni paralarını sürekli yanlarında taşımak zahmet ve riskinden kurtulmak isteyen tüccarlar paralarını güvenilir kişilere emanet olarak bırakıyorlar ve karşılığında yazılı bir senet alıyorlardı. Zaman içinde bu senetler arkalarına devir kayıtları ve mühürleri konularak, yani bir anlamda ciro edilerek, başkalarına devredilir oldular. Böylece malı alan kişi bunun karşılığında satıcıya bu emanet senedini devrettiğinde para el değiştirmiş oluyordu.   960 yılında, Çin’de Song Hanedanının hükümranlığı sırasında bakır arzında ortaya çıkan düşüş madeni para basımını kısıtladı. Bu sıkıntıyı aşabilmek için bu kez hükümet kâğıt para basımına gitti. Bunlar geçici süreyle yürürlükte kalacak paralar olarak basılmıştı. Bu paralar, maden karşılığı basılıyor ve parayı getirene karşılığı olan madenin ödeneceği sözünü taşıyordu. Adına Jiaozi denilen bu kâğıt paralar madeni paralarla birlikte tedavülde kaldı. 

Merkez Bankası Ne Yaptı?

Merkez Bankası’nın birden fazla faizi olduğu için faiz politikasıyla ilgili attığı adımlar kafa karışıklığı yaratıyor. Merkez Bankası’nın işlemlerinde uyguladığı faizler şunlardır: (1) Bir haftalık repo faizi (5 Ağustos 2011’den beri yüzde 5,75’dir.) (2) Gecelik borç alma faizi (5 Ağustos 2011’den beri yüzde 5’tir.) Gecelik borç verme faizi (5 Ağustos 2011’de yüzde 9’du, 21 Ekim 2011’de yüzde 12,50’ye yükseltildi, 21 Şubat 2012’de yüzde 11,50’ye düşürüldü.) (3) Geç likidite penceresi faizi (17 Aralık 2010’da yüzde 12 idi, 21 Ekim 2011’de yüzde 15,5’a yükseltildi, 21 Şubat 2012’de yüzde 14,50’ye indirildi.) Merkez Bankası gecelik borç alma ve borç verme işlemlerini bir faiz koridoru çerçevesinde uyguluyor. Yani borç alma limiti olan yüzde 5 ile borç verme limiti olan yüzde 11,5 arasında günlük olarak belirlediği faizi uyguluyor. Yüzde 5 ile yüzde 11,50 bu koridorun alt ve üst limitleri. Bir başka ifadeyle Merkez Bankası üst limiti yüzde 11,50’ye indirmeyip uygulamasını o şekilde y

Cumhuriyet Ekonomisi

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı ekonomik yapı tam bir faciaydı. Sanayi diye bir şey yoktu. Üretimin büyük bölümü tarıma, o da hava koşullarına bağlıydı. Kapitülasyonlar ve dış borçlar ülkeyi tam bir açmazda bırakmıştı. 1923 yılında milli gelir 570 milyon dolar, kişi başına düşen milli gelir yıllık 48 dolar, ihracat 51 milyon dolar, ithalat 87 milyon dolar, GSYH’da sanayinin payı % 11 idi. Bütün ülkede 13.000 adet telefon vardı. Doktor başına düşen hasta sayısı 13.000 dolayındaydı. Üniversite ve yüksek okullarda 3.000 dolayında öğrenci okuyordu. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’ndan GSYH’sının yüzde 65’i tutarında (yaklaşık olarak 370 milyon dolar ediyor) Düyun-u Umumiye borcunu devralmıştı. Birinci Dünya Savaşının hemen ardından girdiği kurtuluş savaşından yeni çıkmış olan Türkiye’de, insanlar yorgun, bitkin, fakir ve dünyadan soyutlanmışlardı. Bütün dünya Türkiye’nin karşısına dikilmiş, batmasını bekliyordu. Bütün bu yorgunluk, bitk

Osmanlı Hazinesi

Fatih Sultan Mehmet'e gelinceye kadar Osmanlı Hazinesi tümüyle İslam geleneğine uygun olarak Beytülmal anlayışı çerçevesinde en üst düzeyde yönetilmiş, kararlar hep en üst düzeyde alınmıştır. " Beytülmal " adı verilen İslam Hazine'sinin çerçevesini şöylece çizmek mümkündür: “Her şey Beytülmala aittir. İslamın yararı için harcanması gereken her şeyi ödemeye Beytülmal mecburdur. Asker aylıkları ile hayvan ve silah bedelleri ve kamu yararına yapılacak diğer giderler Beytülmaldan ödenir.” Osmanlı Devleti'nin sınırları genişledikçe geleneksel Hazine yönetiminin içine sığılamaz hale gelinmiş, özellikle İstanbul'un fethinden sonra daha da büyüyen ihtiyacı karşılamak üzere Fatih Sultan Mehmet, devletin örgütlenme yapısını ve o arada Hazine'yi yeniden şekillendirmiştir. Bu düzenlemede yöneticiler, protokol, yapılacak işlemler ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Rumeli Defterdarı (sonraları Başdefterdar) bugünkü anlamıyla Hazine ve Maliye Bakanlarının yetkile

Safsatalar ve Akademisyenler

Bir düşünceyi ortaya koyarken ya da anlamaya çalışırken yapılan yanlış çıkarsamaya safsata adı veriliyor. Bir başka tanımlamaya göre safsata, ilk bakışta geçerli gibi görünmekle birlikte yakından incelendiğinde doğru olmadığı ortaya çıkabilen iddialardır. Safsataların en yaygın olduğu alanların başında ekonomi geliyor. Henry Hazlitt bu durumu “Ekonomi, bütün diğer bilimlerden daha fazla safsatanın etkisi altındadır” sözüyle özetliyor. Ekonomide yaygın safsatalardan birisi faizin enflasyon yarattığı iddiasıdır. Bu, özellikle İslam dünyasında son derecede yaygın bir inançtır. Çünkü faizin haram kabul edilmesiyle örtüşen bir yanı vardır ve siyasetçi tarafından faizin haram olup olmama meselesine girmek yerine bu yolla aşağılanması daha çekicidir. Bu inancın safsata oluşturması, ekonomide olayların nasıl gittiğini analiz etmeden yapılan değerlendirmelerden kaynaklanmasıdır. Bir ekonomide talep fazlası söz konusu olmuşsa faiz, bırakın enflasyon yaratmayı, enflasyonu çö

Gelin Bütçeyi Birlikte Hesaplayalım

Bu incelemeyi birlikte daha kolay yapabilmemiz için öncelikle bu blogda yayınlanmış olan Bütçe Dersi yazımı okumanızı öneririm. Bütçe Dengesi = Bütçe Gelirleri (vergi gelirleri + diğer gelirler) – Bütçe giderleri (faiz dışı giderler + faiz giderleri) Faiz dışı giderler de personel giderleri, yatırım giderleri, diğer cari giderler olarak sıralanabilir. 2012 yılının Ocak ayı bütçe sonuçları şöyle özetlenebilir: Bütçe gelirleri = 28,1(vergi gelirleri: 23,5 + diğer gelirler 4,6) Bütçe giderleri= 26,4 (faiz dışı giderler: 21,0 +  faiz giderleri: 5,4) Şimdi bu büyüklükleri yukarıdaki formüllerde yerlerine koyalım. Bütçe dengesi = (28,1 – 26,4) = 1,7 milyar TL Buna göre 2012 yılı Ocak ayında bütçe 1,7 milyar TL fazla vermiş bulunmaktadır. Faizler hariç tutularak bakılan denge olan faiz dışı bütçe dengesi de şöyle hesaplanıyor: Faiz dışı denge = Bütçe gelirleri – faiz dışı giderler Yukarıdaki ilgili sayıları bu denklemde yerine koyarsak: Faiz dışı denge =

Cari Açığı Nasıl Finanse Ettik?

Bu yazıyı okumadan önce cari açığın nasıl doğduğunu anlatan Cari Açık Dersi başlıklı yazımı okumanızı öneririm. Önce cari açığın nasıl doğduğunu kısaca hatırlayalım: Cari denge = (Mal ihracatı gelirleri + satılan hizmetlerden sağlanan gelirler + diğer gelirler) – (mal ithalatı giderleri + satın alınan hizmetlere ödenen giderleri + diğer giderler) +/- cari transferler Bu denklem çerçevesinde hesaplanan 2011 yılı cari açığı 77,1 milyar dolar olarak ortaya çıkmıştır. Bu 77,1 milyar dolarlık cari açığı nasıl finanse ettik? Bir ülkeye finansman olarak giren yabancı kaynaklar başlıca şu şekillerde girer: (1) Doğrudan yatırımlar (yabancı bir şirketin Türkiye’de fabrika, şirket, banka, alış veriş merkezi vb kurmak üzere ya da yabancıların Türkiye’de gayrimenkul almak üzere getirdiği dövizler.) (2) Portföy yatırımları (yabancıların tahvil, bono, hisse senedi veya borç senedi almak üzere getirdiği dövizler.) (3) Diğer yatırımlar (şirketlerin aldığı ticari krediler,  bankaların ald

Cari Açık Dersi

Bir ülkenin yurtdışından döviz ödeyerek ithal ettiği mallar için yaptığı döviz ödemeleriyle yurtdışına döviz karşılığı sattığı mallardan elde ettiği döviz gelirleri arasındaki farka dışticaret dengesi denir: Dışticaret dengesi = Mal ihracatı gelirleri – mal ithalatı giderleri Burada üç denge halinden biri olabilir: Mal ihracatı gelirleri = Mal ithalatı giderleri ise dışticaret denkliği vardır. Mal ihracatı gelirleri > Mal ithalatı giderleri ise dışticaret fazlası vardır. Mal ihracatı gelirleri < Mal ithalatı giderleri ise dışticaret açığı vardır. Bir ülke yalnızca mal ihraç edip mal ithal etmez. Bunların yanında hizmet ithalatı ve ihracatı da yapar. Bunun yanında ülkenin taşımacılık gelir ve giderleri, faiz gelir ve giderleri gibi döviz kazanım veya kayıpları vardır. Bunları da malların üzerine eklersek dışticaret dengemiz cari denge halini alır. Bunu da şöyle formüle ederiz.   Cari denge = (Mal ihracatı gelirleri + satılan hizmetlerden sağlanan gelirler + diğer geli

First Lord of Treasury

İngiltere Başbakanı, Londra’da 10 Downing Street adresinde kendisine tahsis edilmiş olan kamu konutunda oturur. Evin kapısındaki pirinç tabelada “Prime Minister” yazmaz, “First Lord of Treasury” (Hazinenin Birinci Lordu) yazar. İngiltere’de 1701 yılında çıkartılan bir yasa Katolik mezhebinden gelenlerin tahta çıkmasını yasaklamıştı. Stuart hanedanından gelen İngiltere Kraliçesi Anne 1714 yılında öldüğünde, yerine tahta çıkabilecek elliden fazla Katolik akrabası olduğu halde, bu yasa nedeniyle en yakın Protestan akrabası olan Georg Ludwig, Birinci George adıyla tahta geçti. George’un babası Almanya’da Brunswick Lüneburck Dükü Ernest Augustus, annesi İngiltere kralı Birinci James’in torunu Sophia’ydı. Birinci George, İngiltere kralı olmuştu ama İngilizce bilmiyordu. O tarihlerde İngiltere kralının en yakın danışmanlarından oluşan ve privy council adı verilen bir danışma kurulu vardı. Privy, sözcük olarak özel, gizli anlamına geliyor. Bu kurul, gizli kalması gereken devlet işleri

Kamu Nakit Dengesi

Kamu kesimi başlıca 4 parçadan oluşur: Merkezi yönetim, sosyal güvenlik kurumları (SGK gibi sosyal güvenlik hizmeti sunan kurumlar), mahalli idareler (belediyeler, il özel idareleri ve mahalli idare birlikleri) ve sermayesinin yarısından fazlası kamu kesimine ait olan KİT’ler. Merkezi yönetim üç parçanın bir araya gelmesiyle oluşur: (1) Genel bütçeye dahil idareler (TBMM, Bakanlıklar, Emniyet Genel Müdürlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlar), (2) Özel bütçeli idareler (YÖK, TÜBİTAK, TSE gibi kurumlar), (3) Düzenleyici ve denetleyici kurumlar (RTÜK, SPK, BDDK gibi kurumlar.)  Bugün kamu bütçesi olarak bakılan bölüm yukarıda saydığım merkezi yönetim denilen bölüme dahil kurumların bütçeleridir. Buna merkezi yönetim bütçesi deniyor. Kısaca bütçe dengesi denildiğinde Türkiye uygulamasında anlaşılması gereken şey merkezi bütçe dengesidir. Bu dengeyi şöyle ifade edebiliriz: Bütçe Dengesi =  Bütçe Gelirleri – Bütçe Giderleri                                          Bütç

Yabancı

İnsan, on binlerce yıl yalnızca göçebe bir tüketici olarak yaşadı. Yabani meyve topladı, hayvan avladı. Avladığı hayvanın derisini giyecek, etini yiyecek yaptı. Yani hep doğanın verdiklerini tüketti, hiç üretim yapmadı, doğada hazır bulduklarına bir şey katmadı. Eğer avlanmayı ve meyve toplamayı hizmet üretimi olarak kabul ederseniz yalnızca o kadar üretim yaptı. Yaklaşık on bin yıl önce, yerleşik yaşama geçmeden önce, hayvanları ve vahşi doğadaki bazı bitkileri evcilleştirmeyi, kendisine ve ailesine yetecek kadar üretim yapmayı başardı. Birkaç gün yetecek kadar büyük avlar avladığında ilk kez başka işlerle uğraşacak kadar “boş zamana” sahip olmaya başladı.  Yerleşik yaşama geçişi de o sıralarda gerçekleşmiş olsa gerek.  Yerleşik yaşamla birlikte hayvan yetiştiriciliği ve bitki tarımı gelişti. Kitlesel tarım üretimi başladı.  Bu kitlesel üretim ister istemez ilkel bir işbölümüne yol açtı. Ekonomik ve sosyal açıdan pek çok devrim peş peşe yaşandı: İnsanın üretime başlaması,

Faiz İllüzyonu

Türk toplumunda son birkaç ayda en fazla tartışılan ekonomi konularından birisi Merkez Bankası’nın (TCMB) faiz artırmasına gerek olup olmadığı konusuydu. Bu konuda iki farklı görüş vardı: (1) Enflasyonun yükselişe geçtiği bir aşamada bulunduğumuza göre TCMB’nin faiz artırmasının gerekli olduğunu savunanlar, (2) Büyümenin düşmesinin beklendiği bir ortamda ekonomiyi daha da daraltacak bir faiz artırımının gerekli olmadığını savunanlar. Aslında böyle bir toparlama yaptığıma bakmayın bambaşka gerekçelerle ikisinin de lehinde ya da aleyhinde görüşler öne sürenler de oldu. Örneğin faizin artırılmasını savunanları “faiz lobisi” diye adlandıranlar oldu. Ve bu yakıştırma, komplo teorisini çok seven Türk milletinin büyük çoğunluğunca da benimsendi. Ben bu görüşlerden farklı bir görüşe sahiptim en başından beri. Ama faiz politikasının, para politikasının bir alt politikası olması yani tümüyle teknik bir konu olmasınedeniyle böyle sloganlaştırılmasına, kategorize edilmesine karşı çıkıyordum.

Enflasyon Nedir, Nasıl Ölçülür?

Bazen günlük konuşmada birbiri yerine kullanılsa da enflasyon, fiyat artışı ve hayat pahalılığı farklı kavramlardır. Enflasyon fiyatların genel olarak ve sürekli bir biçimde yükselme eğiliminde olması olarak tanımlanabilir. Fiyat artışı dediğimizde kastettiğimiz şey ise bir veya birkaç malın fiyatının sürekli artması ya da genel olarak malların fiyatlarının yalnızca bir kez artmasıdır. Hayat pahalılığı bir yerde fiyatların başka yerlere göre yüksek olması demektir. Örneğin eskiden beri gelen enflasyonla New York’ta hayat pahalı hale gelmiş olsa da günümüzdeki enflasyon yüzde 3 dolayında olabilir. Bu durumda New York’ta enflasyon ılımlı olsa bile hayat pahalıdır diyebiliriz.     Enflasyon iki farklı endeksle hesaplanır: (1) Üretici fiyatları aşamasında derlenen fiyatlarla hesaplanan endekse üretici fiyatları endeksi (ÜFE) denir. (2) Tüketiciye nihai satış aşamasında derlenen fiyatlar üzerinden hesaplanan endekse tüketici fiyatları endeksi (TÜFE) denir. Çoğunluğu tüketici enflasyonu i