25 Aralık 2012 Salı

Tüketime Övgü


Tüketim insanın doğasından gelir   
İnsanın ortaya çıkışından bu yana yaşadığı toplumsal değişimin aşamalarını izlemek için birkaç dönem arasında ayırım yapmak gerekiyor. İlki insanın yaklaşık on binlerce yıl doğaya hiçbir katkıda bulunmaksızın onu kullanarak ve tüketerek yalnızca bir tüketici olarak yaşadığı dönem. Bu dönem, insanın hayvanları ehlileştirerek ve bitkileri evcilleştirerek yarattığı tarım devrimiyle yani insanın salt tüketici olmaktan çıkıp aynı zamanda üretici de olmasıyla yaklaşık on bin yıl önce sona erdi. Yaklaşık iki yüzyıl önce ortaya çıkan sanayi devrimi, üreticiliğin boyut değiştirmesinden başka bir şey değil aslında. Belki bir devrim olarak kabul edilebilecek kadar önemli bir sıçrama, ama asla insanın tüketicilikten üreticiliğe geçişini temsil eden tarım devrimi kadar büyük bir dönüşümü temsil etmiyor. Sanayi devriminden iki yüz yıl kadar sonra ortaya çıkan bilginin yayılmasına yol açan bilişim devrimi ise oldukça farklı bir gelişim. Bu aşamada üretim kalıpları önemli ölçüde değişime uğruyor.

İnsanın doğasına yabancılaşması ilk kez tarım devrimiyle, yani tüketicilikten tüketici – üretici aşamaya geçmesiyle oldu.

Salt tüketicilikten üretici tüketiciliğe
İnsanın bütün öteki canlılardan farklı olarak tüketicilikten aynı zamanda üreticiliğe de geçmesiyle sonuçlanan bu dönüşüm 'yabancılaşma' kavramının da ilk örneği. Marksist analiz bu kavramı insanın neyi ürettiğini bilmeden üretim yapmasına yol açan sanayi devrimi için kullanmış olsa da asıl yabancılaşmanın, insanın doğasına yabancılaşması anlamına gelen tüketicilikten üreticiliğe geçmesiyle ortaya çıktığını düşünüyorum. İnsandan başka hiçbir canlı böyle bir yabancılaşmayı yaşamamıştır.

Yukarıda ortaya koymaya çalıştığım dönemler ve onları sona erdiren devrimlerden hareket eder ve bu değişimi iki temel görünüme indirgersek insanın izlediği gelişimi iki aşamada özetleyebiliriz: 1. İnsanın yalnızca tüketici olduğu dönem, 2. Hem tüketici hem üretici olduğu dönem. Bu ikinci aşamayı da kendi içinde üçe ayırabiliriz: (a) Tüketiciliğin ağır bastığı tarımsal devrim sonrası, (b) Üreticiliğin ağır bastığı sanayi devrimi sonrası, (c) Tüketiciliğin ağır bastığı bilgi teknolojisi dönemi. Bir sonraki aşamanın yine yalnızca tüketicilik aşaması olup olmayacağını bilmiyoruz. Bu, henüz bilimkurgunun konusunu oluşturuyor. İnsanın bir sonraki aşamada yalnızca tüketici olmaya dönüp dönmeyeceği büyük ölçüde çevreyle olan ilişkilerimize ve iklimlerin gelişimine bağlı olarak ortaya çıkacak.

Tüketiciliğin yeniden ön plana çıkmaya başlaması
Batı dünyasında kapitalizmin geldiği aşamada insanlar artık üretici olmaktan daha çok tüketici olmaya özeniyorlar. Bu, yalnızca tüketici olmak anlamına gelmiyor henüz. Ama tüketimin, üretime karşı ağırlık kazanması anlamına geliyor. Üretim, yaşamın kaybı, tüketim ise kazancı gibi görülüyor. Tüketiciliğin ağır basmaya başladığı günümüz küresel dünyasında bu nedenle hizmet sektörü önem kazanıyor. Aslında bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü günümüz anlayışında toplumsal gelişmenin tarım – sanayi - hizmetler çizgisini izlemesi bekleniyor. Hizmet kesiminin ağırlıklı olduğu bir dünyada ise tüketim öne geçiyor. Bütün gelişmiş ülkelerde buna benzer bir yol izlendi. Gelişmiş ülkeler artık hizmet kesiminin ve dolayısıyla tüketimin ağırlıklı olduğu bir aşamaya ulaşmış durumdalar. Buna karşılık Türkiye gibi gelişme yolundaki ülkeler tarımdan sanayiye geçmeye çabalarken hizmet sektörünün önceliği aldığı bir konumda buldular kendilerini. Bu, tarımdan sanayiye değil doğrudan hizmet üretimine geçiş sonucu tüketimin ağırlık kazandığı bir durumu ifade ediyor.

Gelişmiş dünyada tüketimin GSYH’ya oranı yüzde 60 ile 70 arasında değişiyor. Gelişme yolundaki ekonomilerde “gösteriş tüketiminin” yaygınlığı aşağı yukarı aynı orana ulaşılmasına neden oluyor.

Piyasa mekanizması
Piyasa ilginç bir mekanizmadır. Eğer bir ülkede siyasal istikrar varsa piyasa, ufak tefek aksamalar olsa da, kendiliğinden çalışır. Yani bütün çarklar birbiriyle uyumlu olarak doğru yönde döner. Eğer siyasal istikrarsızlık söz konusuysa ya da siyasal istikrarsızlık bir istikrar halini almışsa piyasa sürekli bir sorgulama içine girer. O zaman çarklar tersine dönmeye başlar ve yeniden doğru yönde dönmeye başlaması artık dışarıdan müdahaleyi gerektirir.

Diyelim ki bir ülkede ekonominin kötüye gittiğine ilişkin beklentiler artmaya başladı. İlk tepki tüketimin kısılması ve tasarrufların artırılmasıdır. İnsanlar bugünden tasarruf ederek göremedikleri geleceği bir ölçüde kurtarmaya çabalarlar. Tüketim, tüketim talebini yapan açısından harcama buna karşılık mal ya da hizmeti satan açısından gelirdir. Dolayısıyla tüketimin kısılması birdenbire gelirlerin de azalması sonucunu getirir. Mal satışı ve dolayısıyla geliri düşen satıcılar iki yönlü bir eyleme girerler. Bir yandan perakende olarak sattıkları malın toptancıdan talebini düşürürlerken bir yandan da maliyetlerini kısmaya başlarlar. Maliyet kısmanın çeşitli yolları arasında işçi çıkarmaktan elektriği tasarruflu kullanmaya kadar birçok eylem vardır. Bu eylemler de işten çıkarılanlar ve örneğin elektrik idaresi açısından gelir kaybı getirir. Perakendecinin mal talebini düşürmesi üreticinin üretimini düşürmesine ve maliyetlerini kısmaya çalışmasına yol açar. Bu aşamada da işten çıkarmalar, ücret düşürmeler ve başka tasarruf eylemleri ve dolayısıyla yeni gelir kayıpları devreye girer.

Tüketimin azalması ekonomiyi durdurur
Gelirini kaybeden kişilerin harcama yapması mümkün değildir. Tüketim kısılır, harcama azalır, gelirler düşer, üretim azalır, yatırım yapılamaz, işsizlik artar ve tüketim daha da kısılır ve böylece bütün bu eylemler birbirini daha da olumsuz olarak etkilemeye devam eder gider.

Piyasanın çarklarının tersine işlemesi basitçe böyle olur. Bu aşamada genellikle ciddi bir yanlış daha yapılır ve kamu kesimi eliyle daha fazla kısıntıya gidilir. Bu eylem daha büyük gelir kayıplarına yol açar ve resesyona girmiş olan ekonomi hızla depresyona sürüklenir. Depresyonun sonuçları daha da kötüdür. Şirketler batmaya, işten çıkarmalar kitlesel boyutlara dönmeye başlar. O zaman tüketim iyice kısılır.

Küresel sistem bu çelişkiyi yaşıyor. İstikrarsızlık insanları gelecek konusunda kaygılandırdığı için daha fazla tasarruf yapmaya itiyor. Üstelik bu tasarrufların bir bölümü ekonomi dışına çıkıyor.

Piyasanın çarklarını doğru yönde çevirebilmek için tüketimin özendirilmesi gerekiyor. Bunun en kestirme yolu satış vergisi oranlarını düşürmek. Bu yolla ekonominin en önemli kalemi olan tüketimi yeniden canlandırmak mümkün olabilir. Tüketim artmadan ne gelirleri ne üretimi ne de yatırımı artırmanın olanağı yok.

Türkiye’de tüketim
Bir ekonominin bir dönemde (üç ay ya da bir yıl olarak alınıyor) yarattığı üretim veya katma değerler toplamı ya da yaptığı harcamaların toplamı demek olan gayrısafi yurtiçi hasıla (GSYH)  harcamalar yoluyla şu denklemle hesaplanıyor

Y = C + I + G + (X-M)

Bunu herkesin anlayacağı şekilde yazalım:

GSYH = Özel nihai tüketim harcamaları + Özel yatırım harcamaları + Kamu cari harcamaları ve yatırım harcamaları + (ihracat – ithalat) 

Elimizdeki en son veri olan 2012 yılının üçüncü çeyreğindeki verileri kullanarak bu denklemde yer alan kalemleri yüzde oranlar olarak yazalım:

GSYH = 67 + 18,5 + 18 -3,5 = 100

Demek ki Türkiye her yıl yarattığı 100 TL’lik GSYH’sının 67 TL’sini tüketime, 18,5 TL’sini özel kesim yatırımlarına, 18 TL’sini kamu kesimi tüketim ve yatırımlarına, 3,5 TL’sini net ihracata (yani ithalata) harcıyor.

Aşağıdaki grafik çeyrek dönemler itibariyle 2005 ile 2012’nin 3.çeyreği arasında tüketim oranı (özel nihai tüketim harcamaları / GSYH) ile büyüme oranı arasındaki ilişkiyi gösteriyor.


Grafiğe gecikmelerin etkisini gidererek bakabilirsek aradaki paralelliği görmemiz mümkün olacaktır.

(Bu yazı daha önce gazetelerde çıkmış olan konuyla ilgili bazı yazılarımın derlenmesi, genişletilmesi ve güncellenmesiyle hazırlanmıştır.)

Not: (27.12.2012'de eklendi.) Burada tüketime yaptığım övgü kuşkusuz çevreyi tahribe, kaynakları tüketmeye yönelik vahşi tüketim güdüsünü övmeyi amaçlamıyor. Hızlı nüfus artışının ve zenginleşmenin getirdiği gereksiz, kaynakları ve çevreyi tahrip edici tüketim övgüye layık değildir. Bu hatırlatmayı okurlar yaptı, ben de yazının amacı dışında yorumlanmasının önüne geçmek için bu eklemeyi yapmayı uygun buldum. 

28 yorum:

  1. elinize sağlık hocam. iyi akşamlar

    YanıtlaSil
  2. Bahsettiginiz ekonomik anlayisin temel yanilgisi sinirli kaynaklara sahip bir dunyada gercekdisi bir "surekli buyume" ruyasindan soz etmesidir.
    Hem de sürdürülebilir kaynaklarin kullanımından, doga dongusunden, herhangi bir g.donusum anlayışından bahsetmeden, suya sabuna dokunmadan.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Değerli görüşünüzü paylaştığınız için teşekkür ederim.

      Sil
  3. Değerli hocam,

    Tarihsel olarak "Sanayi Devrimi"ni yaşamamış ve sanayileşmeyi "teğet geçerek" doğrudan "hizmet-tüketim" ekonomisi düzeyine erişmiş olmamızdan dolayı sanırım cari açık-tasarruf noksanlığı "fasit dairesini" kırmak zor görünüyor. İmkansız demek pek hoş olmasa da çok uzun vadeli (belki 20-30 yıllık) bir dönüşümü gerçekleştirmek daha doğrusu bunu kurgulamak lazım sanki. Diğer yandan "Uzun vadede hepimiz öleceğiz" lafı da bilinçaltımıza neredeyse işlenmiş. Bu da fasit dairenin diğer bir yönü sanırım. Dolayısıyla tüketime bağımlı iktisadi yapıyı yönlendirmek/yönetmek iktisat politikası yapıcılarının elindeki tek seçenek olarak kalıyor gibi.



    YanıtlaSil
  4. Hocam yazınız yine sade ve akıcı olmuş bizi sıkmadan bilgilendirmeyi her defasında başarıyorsunuz.hocam konuyla alakası yok ama ben sizin radikal yazılarınızı okurken biri şey kafama takıldı sormadan kendimi rahat hissetmeyeceğim. Hocam Brezilya'nın sıcak parayı tonin vergisiyle çıkarırken Türkiye ise karşılıksız karşılık politikasının uygulayarak bankaları cezalandırıyor ibaresi geçiyor yazınızda. Hocam karşılık oranlarının artması verilen kredi miktarının kısarken aynı zamanda merkez bankalarında tutulan paraya da faiz verilmeyerek bankaların maliyetini etkilemektedir.hocam bu aşamada karlılığının azaldığını gören bankalar faizlerini yükseltip faizlerin hepsi birbiriyle uyum göstermesinden mevduat faizi yükselmiş olmaz mı? Bu da sıcak parayı burada kalmaya cezbetmek mi ? Kısacası karşılıksız karşılıklar sıcak parayı nasıl cezalandırıyorlar ? Cevabınız için şimdiden teşekkür ederim .

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O biraz daha eski bir durumdu. Şimdi Biliyorsunuz bankalar TL karşılıkları karşılığında dolar veya euro gibi dövizler verebiliyor. Bu durumda banakaların döviz rezervleri faizsiz olarak TCMB'ye geçince TL bolluğu (döviz kıtlığı) yaratılıyor ve o yolla da TL'nin aşırı değerlenmesi önleniyor. Bir yandan da TCMB faizleri düşürerek banka maliyetlerini düşürüyor.

      Sil

  5. Sayın Hocam,

    Çok yararlı bir yazı olmuş.
    Fakir Ülkeler tasarruf düzeyleri çok düşük olduğu için, globalleşen dünyada yatırım ortamını iyileştirip uluslararası sermayeyi ülkeye çekmekten ve kalıcı kılmaktan başka çareleri kalmıyor. Bu da herhalde dünya gayri safi gelirinin 2/3'sini oluşturan emeğin ucuzlaması sayesinde olabilecek. Başka çareleri var mı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler, pek yok sanırım.

      Sil
  6. Sinek vızıltısından marka yaratıp satan ABD ile sineğin yağını çıkaran Çin sineğin vızıltısını kesti. Para neyi değerliyor? Değerlemeler değişiyor saman buğdayı geçiyor.Para varolan ürünler arasında dolanıyor yığıldığı yerde kendi kendini değerliyor. Çünkü yeni değerler yaratılmıyor. Parayı olduğu yerden yaratıcı yeni ürünler çıkaracak.Emekle elde edilen tecrübeyi yaratıcılığa yeni ürünlere çeviremiyoruz Gökten dolarların yağdığı bir dönemde Sanayicimiz köprünün, yolların, suyun önünü kesmeyi seçti. Bireylerde beton binalara yatırım adı altında geleceklerini yatırıyor Tüketiyoruz yarattığımız balonu geleceğimizi tüketiyoruz tüketicek başka birşey yok

    YanıtlaSil
  7. Türkiye'ye dışarıdan döviz aktığında bu para Türkiye'de işlem görmek istiyorsa tl ye çevrilerek tl ye olan talep artar ve de tl nin değeri yükselir diyoruz.peki gelen döviz tl ye çevrilmeden belirli bir faiz kazanmak için döviz mevduat hesabına yatırılırsa aynı şekilde tl nin değerini yükseltir mi?kısacası döviz kurunun yükselmesi yada düşmesi için tl ye yada dövize talep mi olması gerekir ya da piyasada bol olan malın değerinin düştüğü kıt olan malın değerinin yükseldiği gibi
    Bunuda böylemi değerlendirmem gerekir?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir paranın döviz olarak gelmesi önemli değil. Onu alan banka MB ye satar ve karşılığında TL alır.

      Sil
  8. Hocam elinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş.Serbest piyasa sisteminde fiyatlar piyasada belirlenmektedir.bir mala olan talep arttığında o mal sınırlı ise satıcısı tarafından fiyatı yükseltilecek ve ya o malın arzı arttığında talepte artan mal kadar değilse o malın fiyatı düşecektir.peki bunun döviz piyasası için düşünürsek dövize olan talep arttığında aynı maldaki gibi fiyatı yükselip tl değer kaybedecektir diyoruz peki dövizin yükselmesi aynı malda olduğu gibi talep arttığında bir kişinin müdahalesi ile mi yükselir? Bunu biraz açarsanız sevinirim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler.
      Eğer piyasa derin değilse az sayıda kurumun alış verişiyle kurda ciddi oynama olabilir.

      Sil
  9. Hocam elinize sağlık çok önemli bir konuyu ele almışsınız.Türkiye'de toplumsal gelişmenin tarım – sanayi - hizmetler çizgisini izlemesi açısından sanayi aşaması güdük kalış ve bunun sıkıntılarını hala yaşıyoruz.Gerek siyasal gerekse ekonomik açıdan istikrarı sağlamak adına gelir dağılımındaki adalet çok önemli ve güçlü bir orta sınıf olmalı.Aksi takdirde tüketimde de istikrarsızlık yaşanır.

    YanıtlaSil
  10. Mahfi hocam , ekonomi bölümüne yeni başlamış biri olarak ilk bilgilerimi sizin "kolay ekonomi" kitabınızdan aldım diyebilirim. burada yapılan yorumları da ciddiye alıp tek tek cevap vermeniz size hayranlığımı artırdı . Teşekkürler ve saygılar sayın hocam . Halil Gedik

    YanıtlaSil
  11. Değerli Hocam,
    Tarihi ve iktisadi aydınlatıcı analiziniz için herzamanki gibi müteşekiriz. Umarım sizi izlemesi gerekenler de izliyorlardır?

    Yukarıda katkı koyan okuyucularınıza ilaveten iktisadi gelişmelerin, insanın doğayla uyumunun göz ardı edilmesinden dolayı sürekli derinleşen bir sorun haline geldiğini gözlemliyoruz. Sizin de arz ettiğiniz gibi temelde doğal kaynaklarımızı tüketir ,veya birbirimize hizmet üreteriz.

    Bundan iki yıl önce üyesi olduğum İklimlendirme sektörünün yönetim kurulu ile, her sene bir orman projemiz ile ilgili fidan ekmek üzere Mardin'e gittik. Suya erişimleri için yerin nerdeyse 600-700 metre derinine inmeleri gerekiyor. Malumunuz olduğu üzere 300 metrenin altına inen su seviyesi artık kuraklığın ifadesidir.

    Aklıma takılan ilk soru,
    Bize bereketi ile anlatılan Mezopotamya topraklarının nasıl olurda bu hale geldiği oldu.
    Cevabını çok geçmeden Mor Gabriel manastırına ziyaretimizde oranın rahibinden yarım yamalak olsa da aldım. Bize daha çok manastırın geçmişi hakkında bilgi veren rahip, sözü bittiğinde soruma, cevabım uzundur ancak sana tarım imparatorlukları buna neden olmuştur desem sen anlarsın diyerek kısaca sorumu cevaplandırdı.

    Tabii ki ilk tarım imparatorluklarında da bizler kaynakları kurulacağımızı düşünmeden ormanları kesmiş tarımdan zenginleşmeye çalışmış bu günkü nesilleri de bir avuç suya ihtiyaçlı duruma düşürmüştük.

    Bugün de aynı hataları Sanayii toplumunda ve güncel yaşamda hoyratça kullandığımız enerji ve çevre kirliliği ile yaşamaktayız, netice de iktisad bilimi insanların refahı için izlenen bir bilim dalıdır. Ancak esas amacı olan insanın refahını arttırması yok olan doğada mümkün değildir.

    Sevgili Hocam,
    Acaba iktisadi yorumlarımızı hep amacımızın ilkine kitlenerek mi yapmalıyız?
    Eğer katılıyorsanız?
    Size duayenliğiniz ve bilgi birikiminizden dolayı, sözü dinlenir ve izlenir kişi olarak ihtiyacımız var. Yazılarınızda bu konulara değinirseniz çocuklarımızın ve henüz sahibi olmadığım torunlarımızın geleceğine katkılarınız olacaktır.
    Peşinen Teşekkür ederim.

    Derin Sevgi ve Saygılarımla,
    Nedim Zalma

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok doğru çok haklı bir saptama, teşekkür ederim. Burada tüketim asıldır derken doğayı tahrip edercesine yapılan tüketimi, kaynakları ya da çevreyi yok edercesine yapılan tüketimi kastetmiyorum tabii. Ne yazık ki hızlşı nüfus artışı biraz da tüketimi bu yöne çevirmiş durumda. Bu konuda da bir şeyler yazmak gerek haklısınız. Teşekkür ederim.

      Sil
  12. Hızlı tepkiniz ve kişiliğinize çok yakışan hassasiyetiniz için çok teşekkür ederim.
    Yazı ekinizi gördüm,
    Aman Hocam lütfen beni yanlış anlamayın.

    Sadece size olan itibar ve saygıyı sezinlediğim ve nefesinizden insanların yarar görebileceklerine inandığım için acizane paylaştım.

    Size, Ailenize ve tüm sevdiklerinize mutlu ve huzurlu nice yıllar dilerim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Ben de sizlere iyi yıllar dilerim.

      Sil
  13. Sayın Mahfi Eğilmez,
    Öncelikle yeni yılınızı (ne olur ne olmaz diye :D ) şimdiden kutlarım. Benim sorum Türkiye'deki konut tüketimi ve emlak sektörü ile alakalı olacaktır.

    Ekonomideki bazı aktörler emlak sektörünün iyi durumda olduğunu, bir balon olmadığını devamlı dile getiriyorlar. Ancak GYODER, TÜİK ve Merkez Bankası'nın verilerine göz attığımda ise durumun biraz daha karışık olduğunu sanıyorum.

    1-GYODER'in hazırladığı 2012 üçüncü çeyrek raporuna bakttığımda; Türkiye genelinde konut satışının 103.543 adette kaldığı (birinci ve ikinci eldeki satılan toplam konutlar), ancak aynı dönemde yapı ruhsatı alan daire sayısının 168.116 olduğu görülmektedir. Yani tüm Türkiye'de satılan daireler yeni üretilen dairelerden ibaret olsa bile sırf "2012 üçüncü çeyrek" fazlası 64.573 dairedir (ki diğer çeyreklerden gelen daire fazlalıkları katılmamıştır.)

    2-Konut kredilerinde faizlerin %1'in altına düşmesine rağmen yeni konut kredisi kullanımında ciddi bir artış olmamış; hatta 2010 yıllının oldukça gerisinde kalmıştır.

    3- TÜİK'in verilerine bakıldığında "Tüketici Güven Endeksi"nde bir düşüş vardır ve bu düşüş konuta da yansımıştır. Merkez Bankası'nın verilerine göre "Konut Alma Eğilimi"nde bir azalma vardır.

    4- Tüm yukarıda sayılanlara (ayrıca Türkiye genelindeki 800.000 adetlik konut stoğuna ) rağmen konutta satış fiyatı %19 artmıştır.

    Mahfi Bey konuttaki giderer büyüyen arz fazlası, doyan talebin daha da düşmesiyle emlak sektörü bir çıkmaza girmez mi? Emlakta gerçekten bir balon var mı ve bu balon 2013 yılında patlar mı? Lokomotif denilen inşaat sektörünün bir çıkmaza girmesi piyasayı nasıl ve hangi hızda etkiler?

    Şimdiden ilginiz için çok teşekkür ederim. Saygılarımla.
    Bora Vidinli.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Açıkçası ben de aynı kanıdayım. Türkiye'de emlak sektörü ciddi bir arz fazlası sorunu yaşıyor. Bir yandan da konut yapımı sürüp gidiyor. Bunun iki sıkıntı yaratması mümkün. Herşeyden önce satışların düşmesi bunları kredi alarak yapan müteahhitleri sıkıntıya sokacak ve bu bankalara da yansıyacak. İkinci olarak da sizin değindiğiniz gibi büyüme modelini inşaat sektörünün lokomotifliğine emanet etmiş olan Türkiye ekonomisi büyüme sıkıntısına girecek. Önümüzdeki yıl için benim düşük büyüme tahminimin altında yatan nedenlerden birisi budur.
      Ben de size iyi yıllar dilerim.

      Sil
  14. Öncelikle yeni yilinızı şimdiden kutlarım benim sorum su Türkiye'de emlak sektörü için bankalar tüketicilere buyuk krediler acıyor faizler inanılmaz derecede düştü peki ama bu yeterli mı ben dahil bir cogumuz gelirimizi tüketiyoruz Y=C+S bunu düşündüğümde insanlar tasarruf edicek geliri yok olsada bu emlak sektöründeki arz fazlasını karşılamıyor peki ama bu büyüyen balon ne zaman patlar ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sizin de yeni yılınız kutlu olsun.
      GYODER (gayrimenkul yatırım ortaklıkları derneği) tespitine göre şu anda Türkiye'de 800.000 konut stoku var. Bu stokun erimesi için yenisi yapılmadan 2.5 - 3 yıl sürekli olarak bunların satılabilmesi gerekiyor. Oysa şu anda talep o düzeyde değil. Dolayısıyla 2013 ve 2014 emlak sektörü için hayli sıkıntılı bir yıl olacak. Bu yıllarda batışlar görebiliriz.

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...