16 Nisan 2012 Pazartesi

Yalnızca Erguvanlar Kaldı


Çocukluğumun Ankara’sından hatırladığım iki tuhaf şey var. Birisi sokağımızdaki büyük erguvan ağacı, öteki de leylak ağaçları. Ne erguvan çiçeklerinin rengi ne de leylakların kokusu uyuşurdu o zamanlar doğu bloku başkentlerine benzeyen Ankara’nın ağır havasıyla. Ama erguvan çiçekleri bu uyuşmazlığa aldırmadan, kısacık bir süre için bile olsa, o ağır havalı kente, inanılmaz bir güzellik katmayı sürdürürlerdi inatla. 

Sokaktaki büyük erguvan ağacı bütün bir yıl öyle sakin, sessiz durur, sonra birden aykırı renklerini sergileyen çiçeklerini açıverirdi baharda. Ciddi bir ortamda ayıp bir şey söylemiş bir çocuğa benzerdi o haliyle. Hangi gün çiçek açacağına iddiaya girerdik. Bazen iddiayı kimin kazandığını bile anlayamadan kaybolur giderdi çiçekleri. Leylaklar da erguvan çiçekleriyle aynı anda açardı. Yanlarından geçerken insanın genzini yakacak kadar yoğun kokarlar ve sanki erguvan ağacının kokmayan çiçeklerinin kusurunu örterek onun başkaldırısına eşlik ederlerdi. 

Ankara’nın doğu bloku ülkelerinin başkentlerine benzediğini bilmezdim o zamanlar. Çünkü doğu bloku başkentlerini bilenimiz olmadığı gibi, o zaman oralarda egemen olan sistemin koyduğu yasaklar nedeniyle doğru dürüst resimlerini bile görmüşlüğümüz yoktu. Çocukluğumdaki Ankara’nın doğu bloku başkentlerine benzediğini anladığım sıralarda Ankara çoktan ortadoğu ülkelerinin başkentlerine benzemeye başlamıştı.  

Şu sıralar çiçek açtıkları için nerede bir erguvan ağacı görsem basıyorum frene ve duruyorum. Arkamdan korna çalanlara hiç aldırmadan İstanbul’un her geçen gün çirkinleşen çevresine meydan okurcasına aralardan bir yerlerden fırlayıp çiçek açmış olmalarına şaşkınlıkla bakakalıyorum. Nerede bir erguvan ağacı görsem bir başkaldırı eylemi geliyor aklıma. Sanki kentin o giderek yok olan çeşitliliğini sürdürmeye çabalayan gizli bir örgütün üyeleri gibi aynı anda bir yerlerde çiçek açıyorlar. Ankara’dayken de öyle düşünürdüm. Bir yerlerden erguvanlar açar, kentin gri tonlarını renklendirir, adeta tekdüzeliğe meydan okur, çiçeklerinin olağanüstü rengini bir başkaldırı destanı gibi gözlerimizin içine sokardı.

İstanbul’da çok sık görmeye başladım erguvan ağaçlarını. İstanbul’un meydanlarına yapılan o ucube demirden ağaçları içlerine sindirememiş olsalar gerek ki protestoyu güçlendirmek için giderek çoğalıyorlar sanki. Kısacık süreli bir protesto bu. Hepsi hepsi onbeş, yirmi gün. Sonra kaybolup gidecekler. Yani bütün o başkaldırı yalnızca onbeş yirmi gün sürecek. Sonra yine o kimin, niçin yaptırdığı anlaşılamayan çirkin, demirden ağaçlarla kalacağız orta yerde.

Her gördüğünüz yerde durup bakın erguvanlara. Çünkü yalnızca onlar kaldı çirkinleşen, tekdüzeleşen çevreye başkaldırıyı inatla sürdüren.


(Bu yazı ilk kez 26.04.2004 de Radikal’de yayımlandı. Yazıda geçen Ankara’daki sokağın adı Adakale sokaktır. O zamanlar Adakale sokakta apartmanlar yoktu,  ikişer katlı, bahçe içinde evler vardı. Biz Adakale sokağın Ziya Gökalp Caddesi ile Sakarya Caddesi arasında kalan bölümündeki o evlerden birinin giriş katında kirada otururduk.) 

23 yorum:

  1. İnşaat kalfası Temel'e sormuşlar güzel mi olmak istersin aptal mı? diye..O da "Ula cüzelluk keçicidur daa" demiş..

    Maalesef güzellik geçici ama Skytowers epey kalıcı:)

    YanıtlaSil
  2. erguvan rengi otobüslerimiz oldu. eksikliğini çekmeyelim diye erguvanların heryerde karşımızdılar hocam. şimdi sarı renklilerde geliyormuş. onlarıda papatya yerine koyarız artık. son 10 yılda o kadar hızlı bir yapılanma varki , maalesef İstanbul artık eski İstanbul değil

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hiç bir yer eskisi gibi değil. İyiye giden şeyler de var ama çirkinleşme daha yoğun.

      Sil
  3. Ellerinize saglik Hocam,bizim cocuklugumuzun Istanbul'undaki hersey suratle yokoldugu gibi erguvanlar,morsalkimlar da payini aliyor bu erozyondan....hala guzel kalan erguvan bolgesinden biri de Akmerkez'in yanindan Camlibahce'ye inen yokustaki agaclar.....

    ps:artik Camlibahce adini da bilen yok...bindigim taksi soforleri "Camlica degil mi abla" diye duzeltiyorlar...:::)))

    Yesim Guvemli Dogan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür benden görüşlerinizi paylaştığınız için.

      Sil
  4. gözleminize.. birikiminize.. aktarımıza sağlık :) erguvanı tanımayan nsanlara rastlarım bazen. kaçırdıkları şölen için üzülürüm. herkesin bir ağacı olmalı hayatta.. ektiği değil. tutkunu olduğu. mimoza olur, açelya olur, ama en güzeli erguvan olur. ilk pıtırcığı görmek için gözlerim üzerinde olur nisan ayında. baharda tepemizde ilk gördüğümüz leylek gibi sevinç yapar o ilk minik erguvanı dalında görmek. ve Türkiye için erguvan vakti. geleneksel erguvan fotograf yarışması düzenlense.. şehrini gez, erguvanını gör, yağmurla yere saçtığı rengin dalların arasından binaların, boğazın, çocukların resmini çek.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumunuzu, görüşlerinizi paylaştığınız için teşekkürler benden.

      Sil
  5. Ne yalan söyleyeyim, yazınızı okurken ilk birkaç dakika erguvan ve leylak ağaçlarının renklerini ayırt edemedim. Sonra İETT'nin erguvan rengi otobüsleri aklıma gelince renk ayrımını da bulmuş oldum. "Bu kimin hatası?" sorusunun cevabına dair kendime pek pay çıkartmıyorum. Google'ın Maps uygulamasından gelişmiş ülkelerin başkentlerine baktığınız zaman, belirli bir yeşil oranı göze çarpar. Hele Londra'da parklar, bahçeler oldukça çoktur. Ayrıca planlı yapılaşma da dikkat çeker, bu şehirlere tepeden baktığınızda. Çocukluğunu 90'lı yıllarda, İstanbul'un göbeğinde yaşayanlar olarak bitkilere, ağaçlara maalesef biraz uzağız. Hatta yeşil katline, plansız yapılaşmaya biraz da duyarsızız. Moda'daki otele, Göztepe meteoroloji arazisindeki 49 katlı, 4 bloklu yapıya nasıl izin verdik, nasıl başkaldırmadık, hala şaşırıyorum...Sizin nesliniz, göğü kapatan ağaç dalları altında gölgelenmişken; bizim çocuklarımız apartman gölgelerinde göğe hasret yaşayacaklar sanırım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten bizim kuşak o açıdan şanslıydı. Ankara'da Kızılay'ın göbeğindeki evin bahçesinde nar ağacı, ayva ağacı, vişne, kayısı, elma ağaçları vardı. Ne inanılmaz bir şey.

      Sil
    2. Adakale Sokak, Ziya Gökalp Caddesi, Sakarya'ya doğru Mithatpaşa Caddesinden geçiş, Maarif Kolejinin (TED Koleji, bugünkü Çankaya Belediye binası)arka sokakları bence, diğer semtlere nazaran hala çok güzel, nezih. Ne ki, anlattığınız erguvan ağaçlarını, yerlerinde, şekil ve renklerini varsayarak tahayyül etmek bile zor.

      Sil
  6. Hocam bin yıllık bir tarihi doku dururken bizler dubai olmaya özeniyoruz...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir cümleyle özetlemişsiniz aslında herşeyi.

      Sil
  7. Hocam,
    erguvanlar aralardan çıkıp başkaldırıyor ve tek düzeliğe karşı çıkıyorlar ya en kıymetliler de onlardır. Kıymeti değeri anlaşılacaktır elbet belki geç kalınacaktır ama hiç bir şey için geç değildir. Her şeyin bir zamanı ve bedeli vardır elbet. Önemli olan kıymeti bilinecek değerleri içimizde taşıyabilmektir. Gün olur devran döner, herkes ektiğini biçer. Hocam bir zaman tüneline girdik ama "Erguvan Zamanı" :) da gelecektir , kıymeti anlaşılacaktır diye ümit ediyorum.. Naçizane görüşüm böyledir benim hocam.

    Saygılarımla.
    Şebnem DOKUMACI

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umarım haklı çıkarsınız. Teşekkürler.

      Sil
  8. Hocam haftasonu Hürriyet gazetesinin seyahat ekinde
    "Boğaziçi’nin en güzel erguvan gözlemi noktaları" konulu bir yazı vardı.
    Okumadıysanız aşağıda linkini iletiyorum.

    http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/20344230.asp
    Tahir Gün

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Okudum ve bilmediğim yerler öğrendim, çok teşekkür ederim.

      Sil
  9. Uludağ Üniversitesi kapüs girişindeki köprüde vardır 2 erguvan henüz fidandır onlar. Her sene onların açması ile ihtisasın bitişine biraz daha yaklaşmanın sevicini yaşardım. Sonra soyluların rengi imiş erguvan avam kısmı giyemezmiş bu rengi, bu yüzden mi bilmem ayrı bir hürmetimde vardır erguvanlara

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim saygım erguvanların tekdüzeliğe başkaldırır gibi görünmesindendir. Çok aykırı gelirler bana onca taş bina ve çirkinlik arasında.

      Sil
  10. Keşke "Doğanın dengesi bozuldu" demek yerine aslında onu bozanın insanoğlunun kendi icindeki dengesizlik oldugunun farkına varabilseydi insan ırkı .. Keşkeler serisine bir eklenti daha ..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İnsanoğlu var olduğundan beri her şeyin farkında ama insanoğlunun hatalarını kabul etmeme gibi bir huyu var, varolduğundan beri. Dünyada olduğunu fark edince zahmetli bir yer olduğunu anlar anlamaz cennetten şeytanın yedirdiği yasak meyve yüzünden kovulduk diyerek başlamış şeytanı taşlamaya. Şimdi dünyaya yaşam veren her şeyi kökünden sökerek, yediğimiz içtiğimiz ne varsa hepsini zehirleyerek birbirimizi yok ederek öbür tarafa bir adım daha yaklaşıyoruz. Doğal gıda bulamaz olduk yasak gıdayı kendimiz yapıp yiyiyoruz öbür tarafa erkenden gidiyoruz. Ama gidip hala tavaf edip şeytan taşlıyoruz. Bana ilginç geliyor. Bence şeytan çoktan istifa etmiştir. Onun yapamayacaklarını biz zaten yapıyoruz. Cehennemden korkanlar var ateşler zebaniler falan. Oraya da gitsek ne zebani ne ateş, zebanileri dolandırır şeytana pabucunu ters giydirir cehennemi yaşanmaz hale sokarız. Biz değil onlar bizden korksun.

      Sil
  11. Hocam önümüzdeki senelerde erguvanı daha çok göreceğiz. Özellikle bu sene çeşitli ilçe belediyelerin de desteğiyle onbinlerce fidan dikildi. Umarım hepsi tutar. Erguvan ile ilgili sergiler açılıyor, bilinirlik artıyor. Laleyi geride bırakacaktır birkaç seneye diye düşünüyorum. Mevsimi başlamadan yazmıştım bende erguvanı. Bu sene erguvan zamanı İstanbul'u göremeyecek olsam da İstanbul'a en çok yakışandır erguvandır. Tekdüzeliğe başkaldırı, ne hş olmuş.
    http://istanbulium.blogspot.com/2012/03/istanbulun-rengi-erguvan.html

    YanıtlaSil
  12. Hocam, geciken bir yanıt, veya görüş: Ankara'daki leylakların kokusu kalmadı. Üstelik daha cılızlar sanırım. Erguvan ve leylakların görünmesini engelleyen bir faktör de, içsel, koşuşturmadan çevresini, yakını görememe, hissedememe. Walter Benjamin çok iyi tarif etmiş zamanın akışını en iyi algılayacak insanı, sokakta yürüyen boş insan. Diğerleri, telaş, iş, ders stresi içinde zamanı algılayamaz, veya relative olarak daha kısa, hızlı algılar. Çevresindeki çiçekleri, çalıları, otları da algılayamaz pek. Gözü kavramsal bir "hedef"tedir, görsel bir "hedef"te değil. Tabii beyin de zamanın "saatini" çok hızlı akıyormuş gibi duyumluyor yaş ilerledikçe, çocukluğa göre. Bu görece hız da, çevremize görsel ilgiyi azaltabilir hani.Acaba mimarlarımızın Cumhuriyet dönemi sonrası kültürel yapılanmaları, geçim kaygıları, bürokraside iş bulamayınca veya ücretler cazip olmayınca, kendi işine, ticarete yönelme eğilimi; kente değil,onun tek tek bireylerine villa, yalı yapma kültürü, "etiği" veya kırsal nüfus birden kente akın ettiği için, koskoca dünya tarihi bir kent de olsa; belediyelerimizde okumuş, Doğan Kuban, Aydın Boysan, Mahfi Eğilmez, Ekrem Akurgal vb. gibi görsel algı kültürü ve kent insanının başlıbaşına bir kültürel miras olan davranış örneklerine kentte, kentin çevresi üzerine alışmış/yoğunlaşmış, böylesine çok özel bir birikime sahip insanımızın yer almaması, daha sofistike, rafine işlere toplumsal zorunluluk olarak yönelmeleri; kırsal alandan gelenin hemen bu istihdam "boşluğunu" doldurması da bir menfi sebep olabilir mi acaba? Bunu en iyi İstanbullular hisseder, ben bilemem. Yani rant hırsı bugünkü kadar şekillenmeden önce, bir kuşak önceki yerel yönetim insanımızın donanımı + Sabancı ve Koç gibi yüksek burjuvazimizin birikimi, Batı ülkelerindeki elit kesim gibi gelişmiş/rafine olsaydı, güdük, estetik ve çevresel hesabı (iktisattaki gibi fayda-maliyet analizi)yapılmamış bir kalkınma bahanesiyle belki de bu kadar çirkin bir çevreyle "ödüllendirilmeyecektik". Hepsini yık, yeniden yap, yaparken aralarına erguvan, leylak, servi, söğüt vd yerleştir imkansız denecek kadar çok masraflı malum. Acaba kentsel dönüşümle depreme karşı köktenci bir önlem alacak merkezi yönetim (TOKİ, Bayındırlık bakanlığı vs) ve İstanbul Belediyesi (Sayın Belediye Başkanı da bir mimar), bu vesileyle aralara seçkin İstanbul aydınlarının önereceği şekilde ve sıklıkta belirli ağaç türlerini dikebilir ve yine onların önereceği; önceki özgün semt ve mahalle izlenimlerini yeniden canlandıracak kent mobilyalarını yerleştirebilir mi? Bu arada İstanbul'da tarihi-doğal (görsel, peyzaj)değeri olan her semte, mahalleye, meydana kentin o kesitinin, sırasıyla 1700ler, 1800'ler, 1900'ler, hatta 1960'lardaki resimlerini büyük panolarla yerleştirmek o mahalle kültürünün dx kadar küçük de olsa yeniden yerleşmesine yardımcı olabilecek bir bellek "ilacı" olabileceğini düşünüyorum. Bu da, erguvan ağaçlı, Alman çeşmeli, Mimar Sinan camili İstanbul'a yeniden dönüşü talep edebilecek bir azınlık ama nitelikli etkin kamuoyunu oluşturabilir bir 30 yıl sonra.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...