16 Mart 2014 Pazar

Türkiye'deki Değişimin Sosyo - Ekonomik Analizi

1. Giriş
Türkiye, uzun süreden beri bir değişim içinde. Sosyal yapısı, ekonomik yapısı, kültürel yapısı değişiyor. Denilebilir ki bütün dünya değişiyor. Doğrudur ama ben Türkiye’nin dünyadan farklı bir değişim içinde olduğunu düşünüyorum. Bazı konularda değişim ileriye, bazı konularda geriye doğru oluyor. Hatta bazen ileriye doğru olan gelişim geriye dönüyor bazen de tam tersi oluyor.  

Türkiye’nin geçirdiği değişimi etkileyen birçok değişken var. Bunların hepsini bu yazıda ele alıp incelemek ve değerlendirmek mümkün değil. O nedenle bu değişimi etkileyen önemli bazı içsel ve dışsal değişkenleri irdelemeye çalışacağım.

2. İçsel Değişkenler
Türkiye’deki değişimi incelemeye yönelik bir modelin dört içsel değişkeni olabilir diye düşünüyorum: Nüfus ve göç olgusu, iletişimdeki değişim, eğitimin yön değiştirmesi ve ekonomideki model değişikliği.

2.1. Nüfus ve Göç Olgusu
İlk nüfus sayımının yapıldığı 1927 yılında Türkiye’nin nüfusu 13,6 milyondu ve bu nüfusun yüzde 25’i kentlerde, yüzde 75’i kırsal kesimde yaşıyordu. Bugün Türkiye’nin nüfusu 76 milyon ve bu nüfusun yüzde 75’i kentlerde, yüzde 25’i kırsal alanda yaşıyor. Demek ki aradan geçen 85 yılda bir yandan hızlı bir nüfus artışı yaşanırken bir yandan da kırsal alandan kentlere çok büyük bir göç gerçekleşmiş.

Nüfus açısından baktığımızda 85 yılın özeti Türkiye’nin köylülükten kentliliğe geçişi gerçeğinden ibarettir. Bu büyük bir değişim. Bu değişim ekonomik sorunlardan kaynaklandığı gibi aynı zamanda büyük ekonomik sorunlar da doğuruyor.
                                          
Türkiye’nin değişimi üzerinde nüfus artışı kadar göç de çok etkili. Burada da ekonomi çok ağırlıklı bir etki taşıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’de Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı yapıda GSYH, yani ekonominin bir yıl içinde üretebildiği bütün mal ve hizmetlerin piyasa fiyatı cinsinden toplam değeri, 570 milyon dolardı. Bunun yüzde 40’ı tarım kesiminde üretiliyordu. Tarım kesimi, en azından göreli olarak, nüfusu besleyebilecek durumdaydı. Göreli olarak sözünden kastettiğim öteki kesimlerin (sanayi ve hizmetler kesimleri) yarattığı gelirin tarım kesiminden düşük kalması konusudur. Bugünkü Türkiye’nin GSYH’sı yaklaşık 800 milyar dolar. Bunun yalnızca yüzde 9’u yani kabaca 70 milyar dolarlık bölümü tarım kesiminde üretiliyor. Yani tarım kesimi artık göreli olarak bile çekici bir alan olmaktan çıkmış bulunuyor. Bunun sonucu olarak tarım kesiminde istihdam hızla düşüyor.  

Aşağıdaki tablo tarımda istihdam edilen nüfusun gelişimini gösteriyor (Kaynak: TÜİK, DPT.)

Yıllar
Tarım Kesiminde İstihdam  (%)
1923
70
1997
42
2002
35
2006
27
2011
25

Bu tablonun ortaya koyduğu gerçek tarım kesiminin istihdam açısından yetersizleşmesi sonucu buradan açığa çıkan insanların sanayi ve hizmetler kesiminde iş bulabilmek için kentlere göç etmeleri olgusudur. Ekonomide belirli bir gelişme sürecine girildiğinde tarım kesiminin hem üretim hem de istihdam olarak küçülmesi, buna karşılık sanayi ve hizmetler kesimlerinin genişlemesi “yapısal değişim” olarak adlandırılıyor. Yani karşımızda göçle sonuçlanmış bir yapısal değişim olgusu var. 

Göçün birçok nedeni var kuşkusuz ama ekonomik gelişmeler sanki bütün öteki etkilerden daha fazla ağırlık taşıyor gibi görünüyor. 1997’de tarım kesimindeki istihdamın oranı yüzde 42 iken 2011’de bu oran yüzde 25’e düşmüş bulunuyor.

Göç edenlerin bir bölümü kendi köylerinin bağlı olduğu kentlere bir bölümü büyük kentlere göç etti. Kendi köylerinin bağlı olan kentlere göç edenlerin bir bölümü orada da durmayıp bir süre sonra büyük kentlere göç ettiler. Kırsal kesimden kentlere göç edilmekle kentli olunmuyor. Çoğu insan göç ettikleri kentlerde gecekondular yaptı ve oralara yerleşti. Zaten kültürel farklılıklar taşımalarının yanı sıra böyle bir eğreti yerleşim nedeniyle kendilerini oraya ait hissedemediler. Sanki bir çeşit geçici görevle oraya gelmişler de süre dolunca kendi köylerine döneceklermiş gibi yerleştiler. Öyle olunca kent kültürünü benimsemeye oraya ait olmaya çaba göstermek yerine ait olabileceklerini düşündükleri tek yer olan camide buluşarak geleceklerini belirlemeye yöneldiler.

Göç edip de gecekondulara yerleşenler tapusuz ve iskân belgesiz gecekondularda oturdukları için kendilerini hiç bir zaman güvende hissetmediler. Devletin bu büyük göçü karşılayıp bu insanları yönlendirmek için hiçbir hareketi ve çabası olmadı. Yalnızca seçim öncelerinde bu gecekonduların bir bölümüne tapu verildi, yolları yapıldı, su, elektrik, doğal gaz getirildi.

Göçle gelenlerin gecekondularını yapıp yerleştikleri yerlerin bir bölümü kentlerin en değerli arazilerini oluşturuyor. Örneğin İstanbul’da Sarıyer, Tarabya sırtları, Beykoz gibi ormanlık alanlar bu gecekondularla dolu. Bu araziler kişisel mülke konu olmayan Hazine arazileri olduğu için ve orman yapısı kaçak yapıları sakladığı için oralara yerleştiler. Zamanla buralara yerleşim kabul görmeye ve hatta bazı ev sahiplerine tapu verilmeye başlanınca gecekonduların yerlerini evler, villalar, apartmanlar almaya başladı. Ne var ki bunların çoğu halen tapusuz ya da iskân izni bulunmuyor. Tapusuz oldukları ya da iskân izinleri bulunmadığı için sahipleri her an mülklerini kaybetme riskiyle karşı karşıya bulunuyor ve o nedenle de çevreye gereken özeni göstermiyor.  

Bu göçlerin ve gecekonduların yapılmasıyla kentlerin içinde ve çevresinde oturduğu yere ait olmadığını düşünen, tapusu ya da iskân izni olmadığı için sürekli devletten (belediyeden) korkan insanların yaşadığı büyük alanlar oluştu. Böyle bir durumda insanlar aynı kaldırımları üçüncü defa döşeyerek yandaşlarını zengin eden belediyelere ses çıkaramıyor. Çünkü ses çıkarmaya kalksa belediye ona evinin tapusuz ya da iskân izinsiz olduğunu hatırlatıverecek.   

2.2. İletişimdeki değişim
Dünya tarihinde üç önemli devrim var: (1) Yaklaşık on bin yıl kadar önce başlayan neolitik devrim, yani insanın yerleşik yaşama geçerek tarıma başlayarak, hayvanları evcilleştirerek üreticiliğe de geçmesi.  (2) Yaklaşık 150 yıl kadar önce başlayan sanayi devrimi, yani o zamana kadar atölyelerde tek tek yapılan üretimin yerini kitlesel üretimin alması.  (3) Yaklaşık 15 – 20 yıllık bir geçmişi olan elektronik iletişim devrimi yani internet kullanımının yaygınlık kazanması.

İlk devrim, yani neolitik devrim bu topraklarda ortaya çıktı. Suriye’de Jericho ve Türkiye’de Hacılar ve Çatalhöyük ilk yerleşim örnekleri arasında yer alıyor. Yani bu topraklarda yaşayanlar bundan on bin yıl kadar önce başlayan neolitik devrimin öncüleri oldular.

Türkiye, ikinci devrimi yani sanayi devrimini zamanında yakalayamadı. Sanayi devrimi 1850’lerde İngiltere’de başlayıp Avrupa’ya yayıldı, sonra da dünyanın başka ülkeleri bu devrime adapte oldular. Osmanlı İmparatorluğu o sıralarda bambaşka konularla uğraştığı için bu gelişmeye yabancı kaldı. Sanayi devrimi Türkiye’ye ancak 20. yüzyılda gelebildi.

Adından da anlaşılacağı üzere devrim çok önemli bir gelişme. Devrimin başlangıcında dışarıda kalınınca sonradan yakalansa bile etkisini yerli yerine oturtmak mümkün olmuyor. 

Türkiye üçüncü devrimin, yani elektronik iletişim devriminin dışında kalmadı. Gelişmiş ülkelerle karşılaştırılınca geride kalmış görünse bile kendi kategorisinde iyiye yakın bir konumda görünüyor.   

Neolitik devrimin bu topraklarda filizlenmesi bu topraklarda birçok uygarlığın yeşermesine yol açtı. Sanayi devriminin kaçırılması Türkiye’nin geri kalmış ülkeler arasına girmesi sonucunu getirdi. Elektronik iletişim devriminin kıyısından kenarından yakalanmış olmasının neler getireceğini önümüzdeki yıllar gösterecek. Ama bugünden görünen o ki sosyal medya, ülkenin haberleşme, iletişim sorumluluğunu taşıyamayan geleneksel medyanın yarattığı boşluğu büyük ölçüde doldurmuş bulunuyor. Bence Türkiye’yi dünyadan farklı kılan gelişmelerden birisi de iletişim devrimini bu şekilde kullanabilmiş olması.

2.3. Eğitimin yön değiştirmesi
Eğitimi ikiye ayırarak incelemek gerekir diye düşünüyorum. İlk ayrımda Türkiye’nin en parlak gençlerinin nasıl bir eğitime yöneldikleri ve bunda neyin etkili olduğuyla yola çıkmak, ikinci ayrımda ise ortalama eğitimi neyin etkilediğine bakmak gerekir.

Türkiye’nin en parlak gençleri büyük ölçüde ekonomik eğilimlere göre hareket ettiler. Mühendisler, 1950’ler ve 60’larda Türkiye’de “Teknik Personel” adı altında istihdam edilirdi. 1967’de herhangi bir Devlet dairesinde çalışan bir üniversite mezununun maaşı 495 TL idi. Buna karşılık mühendisler 90 TL net yevmiye alırlardı (yani aylık kazançları 2700 TL idi.) O zaman özel kesim de bu kadar gelişmiş ve çeşitlenmiş değildi. Hemen herkes devlete girmeye bakardı. Aradaki bu büyük fark herkesin mühendis olma arzusuyla yanıp tutuşmasına yol açardı. Ben ilkokuldayken öğretmen sınıfa sormuştu “Ne olmak istiyorsunuz” diye. İtfaiyeci olmak isteyen bir çocuk dışında kızı erkeği herkes mühendis olmak istediğini söylemişti. Bunun nedeni o yüksek maaşlardı. Gerçekten de 1950’li 60’lı yılların en parlak gençleri mühendis oldular. Türkiye’nin müteahhitlik sektöründe dünya çapında bir başarı yakalamasının altında  bu tercihlerin önemli etkisinin olduğunu düşünüyorum.  

Birkaç yıl önce tıp dalında iki önemli buluştan söz edildi. Gerçi birisini bulan kişi doktor ya da eczacı değil ama bizim laboratuarlarda bulunmuş. Bunlardan ilki kanamayı anında durduran bitkisel kökenli bir karışım, ikincisi ise kanserli hücreleri belirli bir derecenin altına inerek dondurup öldürmeyi sağlayan bir yaklaşım. Dünyanın bütün ordularının ilk buluşun peşinde koştuğu, ikinci buluşun ise böbrek ve karaciğer kanserlerinde çok etkili olmasının beklendiği ifade ediliyor. Ben de aşağı yukarı beş altı yıldır Türk doktorlarının tıp alanında bir takım buluşlara imza atmalarını bekliyordum. Çünkü Tıpkı 1950’ler ve 60’larda en parlak lise mezunlarının mühendisliği tercih etmesi gibi 1970 ve 80’li yıllarda da en parlak lise mezunları tıp eğitimini tercih etmeye başladı. Bunda da doktorların o dönemde iyi para kazanmalarının etkisi oldu.

1990’lar ve 2000’lerin en gözde mesleği elektronik mühendisliği oldu. Bu kez liselerin en parlak öğrencileri oraya gitmeye başladılar. Onun da nedeni büyük ölçüde ekonomik. Çünkü elektronik mühendisliği okuyanlar yalnızca kendi mesleklerinde değil, ileri matematik bilgileri nedeniyle, başka dallarda da, örneğin finans alanında, başarı kazanabiliyorlar. Dolayısıyla en yüksek para getiren işlere girebiliyorlar.

Buradan şu sonucu çıkarıyorum. Türkiye’nin en parlak öğrencileri en çok para getiren işlere gitmeyi tercih ediyorlar. Yani eğitimde asla planlanmamış ama ekonominin, ya da daha açık bir ifadeyle piyasanın isterlerine göre biçimlenmiş bir yöneliş söz konusu.

Buna karşılık bu en parlak öğrencileri bir kenara bırakırsak ortalama bir insanın eğitimiyle ilgili sorunlarımız geçmişe göre daha fazla artıyor. Kırsal kesimden kente yönelen büyük göçün getirdiği kırsal kültürün ve kentte hissedilen dışlanmışlık duygusunun etkisiyle göç edenler çocuklarını daha çok imam hatip liselerine gönderiyorlar. Talep çok olunca da daha çok imam hatip lisesi kuruluyor. Buralarda verilen eğitim din konularını ele almanın yanı sıra çevre baskısını da yansıttığı için bilimsel ve analitik olmaktan çok dinsel bir ağırlık taşıyor. Ezbere dayalı, analitik yorumlardan uzak, niçin ya da nasıl diye sormasını bilmeyen bir kuşağın gelmesi değişen Türkiye’nin en önemli değişkenlerinden birisini oluşturuyor. 

Türk insanının ortalama eğitim süresi artıyor. Buna karşın eğitim kalitesinin artmadığı da bir gerçek. Bunu görebilmek için OECD üyesi ülkelerin öğrencileri üzerinde yapılan PISA testlerine bakmak yeterli (Kaynak: OECD.)

Test konusu
2006 Sıra
2009 Sıra
2012 Sıra
Bilim
29
33
32
Matematik
29
33
32
Okuma
28
32
31
Toplam ülke sayısı
30
33
34

Türkiye 34 OECD üyesi ülke arasında sonlarda yer almaktan kurtulamamış.

2.4. Ekonomideki model değişikliği:
1980’ler Türkiye’nin ekonomiyle başlayan ve hızla öteki alanlara yayılan bir dışa açılma ve sistem değişikliğine girdiği yıllar oldu. 1980’lerden itibaren insanlar daha fazla yurt dışına çıkmaya başladılar, daha fazla yurt dışıyla temas kurmaya yöneldiler. Dışarıyla rekabet ilk kez o dönemde fark edildi. O ana kadar rekabet hep içeride kendi kendimizeydi.

1980’lerin en önemli özelliği bence kapitalizmin ilk kez bu kadar yakınımıza kadar gelmiş olmasıydı. İnsanlar eskiden belki de korkudan oy veremedikleri siyasal oluşumlara daha rahat oy vermeye başladılar. Bu da değişimi hızlandırdı. Türkiye kapitalist olamadı belki ama kapitalist sistemi ilk kez benimsedi. Buna karşılık kapitalist sistemi tam anlamıyla kurabilmek büyük sanayici ve tüccarların varlığını gerektiriyor. Oysa Türkiye’de büyük sanayici ve tüccardan daha fazla esnaf vardı. O nedenle Türk tipi kapitalizm bir çeşit esnaf kapitalizmine dönüştü.   

Türkiye’nin değişimindeki en önemli dönüm noktalarından birisi de 2001 yılında yaşanan büyük ekonomik krizdir. Türkiye, 2001 krizi sonucunda GSYH’sının dörtte birini kaybetti. On binlerce insan işsiz kaldı, 2000 yılında yüzde 6,5 olan işsizlik oranı 2002’de yüzde 10,3’e tırmandı, işini kaybetmeyenlerin geliri düştü, ücretleri azalanlar, işlerini de kaybetmemek için seslerini çıkaramadı, pek çok insan bankalara olan kredi borçlarını ödeyemedi, binlerce işyeri kapandı, insanlar korktular, sindiler, aç kaldılar. Ve sonuçta fedakârlıklara razı hale geldiler.

2001 krizi iki önemli sonuç yarattı: (1) İşini kaybeden birçok insan için para kazanmak en önemli değer halini aldı. Bu insanlar bunu geçmişte belki de hiç bu biçimde düşünmemişlerdi. (2) Krizin faturası geçmişin merkez sol ve merkez sağ iktidarlarına çıkarıldı.

Hiçbir konu tek bir değişkene indirgenebilecek kadar basit değildir. Ama 2001 krizinin yarattığı sonuçlar AKP’ye iktidar yollarını açan en önemli değişkenlerden birisi gibi görünüyor. Bu iddiamı seçimlerden sonra yapılan anketlerin sonuçları da doğruluyor. Çünkü insanlar, AKP’ye oy verme nedenleri arasında en çok ekonomik nedenleri işaretlediler.

2001 krizinin bir başka önemli ekonomik etkisi Türkiye’nin büyüme modelini değiştirmesidir. Türkiye, bu krize kadar bütçe açığı veren, kamu kesimini borçlandıran bir büyüme modeli uyguluyordu. Krizden sonra, iktidarın AKP’ye geçmesiyle birlikte Türkiye, bütçe açığı yerine cari açık veren, kamu kesimi yerine özel kesimi borçlandıran yeni büyüme modeline geçiş yaptı. Aşağıdaki tablo bu geçişin sonuçlarını oranlarla gösteriyor.


Tablodan dış borçlanmanın ağırlığının kamu kesiminden özel kesime geçmiş olduğu açık bir biçimde görülebiliyor. 1990 yılında Türkiye’nin toplam dış borç stoku 49 milyar dolar iken bu tutar 2002’de 130 milyar dolara, 2013’de 373 milyar dolara çıkmıştır. Dolayısıyla düşük kalmış bir dış borç stoku içinde kamu kesimi payı ile özel kesim payı yer değiştirmiş değildir. Bir yandan dış borç stoku artarken bir yandan da bunun içinde özel kesim payı hızla yükselmiş durumdadır.

Türkiye, yaşadığı değişimi ekonomiye bu şekilde bir model değişimiyle yansıtmış ama hiçbir zaman “açık vermeden büyüme modeli” üzerinde düşünmemiş, bunu sağlayacak yapısal reformlara girişmemiştir. Türkiye’nin dönem boyunca yaptığı tek yapısal reform bankacılık reformudur. Onu da kendi isteğiyle değil, 2001 krizinin ve IMF’nin zorlaması sonucunda yapmıştır.    

2.5. İçsel Değişkenlerin Yarattığı Etkiler:
Bu dört değişkenin yarattığı üç etki olduğu kanısındayım. Bunların hepsi birbirine bağlı: İnsan değişiyor, toplum değişiyor, ekonomi değişiyor.

Türk insanı geçmişe göre farklı bir konumda bulunuyor bugün. Her şeyden önce nüfusun çoğunluğu kırsal kesimden kentlere gitmeye uğraşıyor. O kadar büyük ve hızlı bir göç söz konusu ki kırsal kesimden kentlere göç edenlerin kentli olması hemen söz konusu olmuyor. Hatta zaman içinde köylülerin kentli olması kadar kentliler de köylü olmaya başlıyor, yani bir sentez çıkıyor ortaya. Bugün fantezi müzik olarak adlandırılan müzik türünün henüz göçün bu boyutlara varmadığı 1960’larda İstanbul, Ankara ya da İzmir’de bırakın beğenilmesini çalınması bile söz konusu olmazdı. Demek ki kültürel etkiyle insan değişiyor. 

Eskiden yasak olan birçok şey artık serbest oluyor ve toplum başı açık ve örtülü kadınları bir arada görmeye yavaş yavaş alışıyor. Değişimin hoşgörü çerçevesinde gelişmesi kuşkusuz olumlu bir gelişme olarak alınmalı. Düne kadar Köşk’te türban olur mu olmaz mı konusunu tartışan toplum bugün Köşk’teki türban resmigeçidini sessiz bir biçimde izliyor. Bu sonuca bakınca iki şeyden birisinin yanlış olduğu anlaşılıyor: Ya türbana gösterilen tepki yanlıştı ya da bugünkü duruma karşı tepkisiz kalınması yanlış. “İki yanlış bir doğru etmez” diye bir Türk Atasözü vardır. Tuhaf bir biçimde Türk toplumunda konu ne olursa olsun o atasözüne inat iki yanlış bir doğru ediyor. 

Değişim bazen olumlu, bazen olumsuz yöne doğru gidiyor. Ne var ki bu değişim öylesine hızlı, şaşırtıcı ve değerleri öylesine sarsıcı ki kırsal kesimden kente geldiğinde zaten bir kültür darbesi yemiş olan insanlar, toplum içinde yer almak yerine daha dar bir takım topluluklarda yer almaya çabalıyorlar. Kentlerde filanca bölgeden ya da falanca küçük kentten göç edenlerin bir arada yaşadıkları mahalleler oluşuyor. Hemşeriliğin yanı sıra tarikat yoldaşlıkları da öne çıkıyor. Kendilerine yol gösteren, yardım eden bir devleti karşılarında bulamayan insanlar, bir takım şeyhlerin peşine takılıyor ve çocuklarını da o kültür içinde yetiştiriyorlar. Böyle bir ortamdan bilimsel bir atılımın çıkma olasılığı sıfıra yakındır.

Bu değişimlerin olduğu bir ortamda bana sorarsanız 1980’lerden başlayarak en büyük değişim ekonomide oluyor. 1980’lere gelinceye kadar büyük ölçüde içine kapalı, devletin ağırlıkta olduğu, ithal ikamesine dayalı ekonomik yapı artık çözülüyor. Sanayi devrimini yakalayamadığı için kapitalizme de geçememiş olan Türkiye şimdi artık bir kapitalizm benzeri modelin içinde ilerliyor. Bu model eski karma ekonomi modelinden oldukça farklı bir model. Eski model rıza gösterme esasına dayanıyordu. Yeni model her şeyi talep etme esasına dayanıyor. 1970’ler yağ, tuz, ekmek kuyruklarıyla geçti. Bugün bırakın bu tür mallarda kuyruk olmasını lüks sayılan malların bulunmaması bile toplumda daha fazla yankı yaratır. O dönemde Türk insanı kaderine razıydı, bugün öyle değil. Türkiye artık tam anlamıyla bir tüketim toplumuna dönüşmüş bulunuyor.

Kentlileşme aynı zamanda burjuvaziyi de doğurur. Avrupa, kentlileşme olgusunun ardından ticaret ve sanayi burjuvazisini ortaya çıkarmıştır. Kültürüyle, bilime saygısıyla, sanata desteğiyle burjuvazi toplumu ileri götüren bir güçtür. Bizde böyle olmadı. Bizde ticaret ve sanayi burjuvazisi hiçbir zaman doğmadı. Çok az sayıda gerçek anlamda ticaret ve sanayi burjuvası var Türkiye’nin. Bizde ortaya çıkan burjuvazi, esnaf burjuvazisi oldu. O nedenle de kültürde, sanatta, bilimde ileri gitmek bir yana geriye döndü Türkiye.

Bu yeni model para kazanmanın en büyük değer haline geldiği ve kimin parası çoksa onun en çok itibarı göreceği bir model. Öyle olunca da örneğin laiklik tartışmaları toplum üzerinde pek fazla etki yaratmıyor. Eskinin siyasal partilerinin pek göremediği gelişme bence bu. Parti tutmayan bir vatandaş ekonomi iyi gittiği sürece siyasal iktidarı destekleyeceğini söylüyor. Ne zaman söylüyor bunu? Seçimde söyledi. Türkiye’deki seçmenlerin yüzde 47’sinin laiklik konusuna önem vermediğini sanmıyorum. Ama ekonomideki başarı o korkuları ikinci plana itiyor.

Aşağıdaki tabloda 1923’de Cumhuriyetin ilanından bugüne ekonomide yaşanan değişimi göstergeler eşliğinde sunuyorum. 2002 ile 2006 arasındaki değişime AKP iktidarı sırasında sağlanan değişim olarak bakmak gerek (Kaynak: TÜİK.)

Nereden Nereye
1923
2002
2012
GSMH
570 milyon $
231 milyar $
786 milyar $
Kişi Başına GSMH
47.5 $
3,492 $
10,497 $
İhracat
51 milyon $
39 milyar $
163 milyar $
İthalat
87 milyon $
48 milyar $
229 milyar $
Tarım / GSMH
% 43
% 13
% 9
Sanayi / GSMH
% 11
% 27
% 30
Hizmetler / GSMH
% 46
% 60
% 61

İnsanlar bu tabloya oy veriyorlar. Ekonomideki görünümün iyileşmesi diğer bütün kaygıları ikinci plana itiyor. Demokrat Parti’nin on yıllık iktidarının ilk 5 yılında da aşağı yukarı benzer bir görünüm vardı.

3. Dışsal Değişkenler
Bu modelin en önemli dışsal değişkenlerini küreselleşme, çevre ve iklim koşullarında olası değişimler ve Türkiye’nin orta doğudaki yeni konumu olarak sıralamak mümkündür.

3.1. Küreselleşme:
Ben küreselleşmeyi kapitalizmin sistem ve kültürünün dünyaya yayılması olarak tanımlıyorum. Bu anlamda eski sosyalist ülkelerin, sosyalist sistemi muhafaza ettiklerini iddia etseler bile, altyapıyı oluşturan ekonomik sistemlerini değiştirerek, yani piyasa ekonomisi düzenine geçerek burada yer almalarını küreselleşmeye katılımları olarak alıyorum.

Küreselleşme pek çok şeyi değiştirdi. Her şeyden önce sermaye hareketleri küresel sistemde serbest hale geldi. Bu durum, sermayenin Amerika’dan Çin’e, Hindistan’dan Güney Afrika’ya kadar serbestçe hareket edebilmesine, getiri nerede yüksekse oraya akmasına yol açtı. Gelişme yolundaki ekonomiler için ilk bakışta yararlı görünen bu gelişme, bir yandan da sistemin hastalıklarını kolayca her tarafa bulaştırmasının önünü açtığı için tehlikeler de yarattı. Eskiden bir ülkede ortaya çıkan bir ekonomik rahatsızlık o ülkede ya da en fazla bölgede rahatsızlık yaratırken şimdi bir anda küresel sistemin tamamını tehdit edebiliyor.

Küreselleşmeyle birlikte beklenti yönetimi kavramı ortaya çıktı. Eskiden pek çok gelişme mekanik yaklaşımlarla yorumlanmaya çalışılırdı. Sosyal ve ekonomik yapı bir motor gibi algılanır, gaza basınca harekete geçen, frene basınca duran bir yapıda düşünülürdü. Zaman içinde beklentilerin bu yapıları etkilemede ne denli önemli olduğu anlaşılmaya başlandı. Ve o aşamada beklentiler analize dâhil edildi. İş analizle kalmadı, küreselleşme beklenti yönetimini kattı işin içine. Neresinden ve nasıl bakarsak bakalım beklenti yönetimi biraz manipülasyon demektir. Bunu iyi yönetenler şirketlerinin değerini artırdı, yetkilerini artırdı ya da oylarını artırdı. Bu işin üstadı Amerikalılardır. O nedenle birçok ülkenin ya da şirketin yöneticisi bu deneyimden yararlanmak üzere Amerikalı hocalardan kısa dersler almaya başladı. Harvard bu tür eğitimin odak noktası haline geldi. Harvard’a gidip bir haftalık bir programda bir kaç şirketin ortak deneyiminden türetilmiş genellemeleri ders olarak alan ve dönüşte size anlatan birçok insan var. Bunların bir bölümü aslında sizin ondan çok daha iyi bildiğiniz şeyleri size çok daha renkli bir biçimde anlatarak sizi etkiliyor. Tıpkı bunun gibi beklentilerinize yön veren insanlar her şeyi yönetmeye başladılar. Gün gelip de gerçekle beklenti arasında fark ortaya çıktığında küreselleşmenin yeniden köşeleşmeye başlaması söz konusu olabilir. Bu, öncelikle gelişme yolundaki ülkelerde görülebilir. Çünkü oralarda yaratılan beklentiler çok değişik. Ne var ki bu benim deyimimle “Harvardism modasına uyarak siyaset yapanlar şu sıralarda oldukça önde gidiyorlar.    

3.2. Çevre ve İklimin Değişmesi:
Dünyada çevre ve iklimde büyük değişiklikler yaşanıyor. Yağış düzenleri değişiyor, hava sıcaklıkları farklılaşıyor, mevsimlerde kaymalar ortaya çıkıyor. Bunun geçici bir olgu mu olduğu yoksa küresel ısınmanın yarattığı bir sonuç olarak kalıcı bir durum mu olduğunu henüz bilmiyoruz. Ama bu değişimler kalıcı olacaksa en fazla etkileyeceği ülkelerden birisi Türkiye olacak.

Anadolu’da büyük bir imparatorluk kurarak zamanın en büyük imparatorluğu olan Mısır’ı Kadeş savaşında dize getirmiş olan Hitit İmparatorluğu’nun egemen olduğu M.Ö. 1650 ile M.Ö. 1200 arasında Karadeniz’den başlayarak Ege’ye kadar boylu boyunca Anadolu’yu geçerek uzanan Karaağaç ormanlarının var olduğu biliniyor. Bu ormanlar M.Ö. 1200’lerde tümüyle yok olmuş. Hititlerin yıkılış nedeni de aynı tarihe denk geliyor. O tarihlerde uzun süren bir kuraklığın Anadolu’yu esir ettiği biliniyor. O kadar ki Hititler Kadeş savaşından sonra dostluk antlaşması imzaladıkları Mısır’dan yardım istemişler. Dönemin Mısır Firavunu Merneptah şunları yazdırmış tapınakların duvarlarına “Hatti ülkesine gemilerle tahıl yolladım.” Bu geçici bir kuraklık dönemiydi ve Anadolu’da sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Küresel ısınmayla birlikte bu kuraklıkların süreklilik gösterme olasılığı büyüyor.

İster küresel etki olsun, isterse de onun dışında oluşmuş bir uzun süreli kuraklık söz konusu olsun bu iklim değişikliğinin Türkiye’yi son derecede olumsuz etkileyeceğini söylememiz mümkün. Yapılan araştırmalar Türkiye’nin çölleşmeye gidiş sürecinde olduğunu ortaya koyuyor. Bunun ekonomimize önemli etkileri olacak. 

3.3. Türkiye'nin Ortadoğu'daki Yeni Konumu:
Türkiye’nin öteden beri komşularıyla ilişkileri sıkıntılıdır. Suriye ile uzun yıllar düşmanlık yaşandı sonra ilişkiler düzeldi derken son dönemde tamamen bozuldu. İran ile ilişkiler hiçbir zaman iki tarafı da tatmin edecek düzeyde olmadı. Irak konusu başka sorunlar taşıyor. Rusya ile bazen iyi bazen kötü ilişkiler yaşadık. Balkanlar’daki komşularımızla ise hiçbir zaman kalıcı dostane ilişkiler içinde olmadık.

Son döneme girilirken sloganımız “komşularla sıfır sorun politikası” idi. Başlangıçta bu yolda biraz yol alınmış olsa da bugün, başladığımız noktadan bile daha geride bir yerde bulunuyoruz.

Ortadoğu, enerji kaynakları nedeniyle en önemli bölgelerden birisi konumunda bulunuyor. Bu bölgenin sorumluluğu başlangıçta Mısır ile İsrail arasındaki işbirliğinde arandı. Tutmayınca ABD burada liderliği doğrudan ele alarak Irak’a müdahale etti. Deneyimleri kötü sonuçlanınca yeni bir bölgesel lider aramaya başladı. Türkiye, Ortadoğu ve hatta Orta Asya bölgeleri için bölge lideri olabilirdi. Türkiye, bölgenin en güçlü ekonomisiydi. Orta Asya ülkeleri nezdinde yüksek bir kredibiliteye sahipti. İsrail ile pek bir sorunu yoktu. Bölgenin batıya en yakın sisteme sahip ülkesiydi. Demokrasi ve insan hakları konusunda bazı sıkıntıları olsa da bölgenin en ilerisi ve batıya en yakın olanıydı. Bu durumda Türkiye ile İsrail, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesini uygulamakta bölgesel taşeronları olabilirdi. ABD, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde bu stratejiyi uygulamaya koydu.
  
İlk aşamada Türkiye’nin batıyla ilişkileri sağlamlaştırılmaya başlandı. AB ile müzakerenin başlaması bu aşamadaki dönüm noktasıdır. İkinci önemli aşama Türkiye’ye, G 20 ülkeleri arasında yer verilmesidir. 

Sonra Türkiye’nin İslam kimliği öne çıkarılmaya başlandı. Böylece Ortadoğu halkları üzerindeki kredibilitesi geliştirildi. Ardından İsrail ile ilişkilerin bir parça soğutulması projesi devreye girdi. Bunun sonucunda Türkiye’nin Araplar nezdinde eskiden oldukça düşük olan kredibilitesi biraz yükseldi.

Böylece Türkiye, küresel sistemin Ortadoğu ve Orta Asya bölge sorumluluğunu ortaklaşa üstlenebilecek konuma taşınmış oldu. Bu rolün kazançlı görünen ama yüksek riskler taşıyan bir rol olduğu ve Türkiye’nin bu rolü iyi oynarsa küresel sistemde önemli bir oyuncu olabileceği ama iyi oynayamazsa çok sıkıntılı bir duruma düşebileceği görülüyordu. Türkiye bu risklere karşın bu rolü oynamaya girişti.

3.4. Dışsal Değişkenlerin Yarattığı Etkiler:
Türkiye ekonomisi, diğer ekonomiler gibi küreselleşmeden nasibini aldı. Bu bazen olumlu bazen olumsuz oldu. Bundan 15 yıl öncesinde hayal bile edemeyeceğimiz miktarda yabancı sermaye geliyor Türkiye’ye. Küreselleşmenin en olumsuz etkisi ise farklı ülkelerde, özellikle de büyük gelişmiş ülkelerde, görülen ekonomik sıkıntıların ya da alınan kararları kısa sürede öteki ülkeleri de etkileyebilmesi şeklinde karşımıza çıktı. Bunun en tipik örneği 22 Mayıs 2013’de ABD Merkez Bankası Fed’in almayı planladığını açıkladığı tahvil alımını kısma kararıdır. Bu karar küresel piyasaları ve dolayısıyla Türkiye’yi de önemli şekilde etkiledi (hala da etkilemeye devam ediyor.)

Türkiye’nin Orta doğudaki yeni konumu biraz dışsal biraz da içsel bir gelişme olarak belirtilebilir. Dışsallığı bizi bu role ABD’nin itmiş olmasından, içselliği ise siyasal iktidarın bu role hiç itiraz etmeden soyunmasından kaynaklanıyor. Cumhuriyet’in kurulduğu tarihten itibaren uzun süre dış gelişmelere tarafsız kalmaya yönelmiş bir ülkenin birdenbire bu tür bir düzenlemede aktif rol alması da çok önemli değişimlerden birisi. Ne var ki Türkiye bu rolü iyi oynayamadı. Şu sıralarda Orta doğuda üstlenmeye uğraştığı ağabey – lider konumundan uzaklaşmış bulunuyor.        

4. Sonuç
Türkiye, Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana sosyal, ekonomik ve kültürel bir değişim yaşıyor. Bu değişimin ekonomi açısından birçok dönüm noktası var. Değişimin giderek hızlandığı ve farklılaştığı son 35 yılda yaşanmış üç dönüm noktası önemli: İlki 1980’lerde başlayan ekonomik sistem değişikliği. Türkiye, 1980’lere kadar arada bir değişim denemesi geçirmiş olsa da kamu kesimi ağırlıklı karma ekonomik yapıyı 1980’lerden başlayarak özel kesim ağırlıklı hale getirmeye yöneldi ve bu alanda epeyce yol aldı. İkincisi 2001 ekonomik krizidir. Bu kriz eski yapıyı ve dayanaklarını büyük ölçüde tasfiye ederek, paranın en kutsal değer haline gelmesine yol açtı. Kanımca AKP’nin iktidara gelişinde 2001 ekonomik krizi son derecede ağırlıklı bir role sahip. İlk iki değişim sonuçta bir esnaf iktidarına zemin hazırladı. Üçüncüsü ise Türkiye’nin, ABD’nin güdümündeki Büyük Ortadoğu Projesi’nde rol almasıdır.

Daha önce sanayici, büyük çiftçi, tüccar, asker, bürokrat tek başına ya da birlikte temsil edilecek şekilde iktidar olmuştu. 1960’larda işçiler iktidar olacakmış gibi görünüyordu ama olmadı. Esnaf ise ilk kez 2002 sonunda iktidar oldu. Özal iktidarı sırasında da iktidarda küçük bir payı olmuştu ama ilk kez tek başına iktidar oldu. Esnaf dediğimizde mutlaka iktidar sahiplerinin esnaf olması gerektiği anlaşılmamalıdır. Esnaflık, tıpkı bürokratlık gibi biraz da zihniyet meselesidir. Esnaf, hem emeği hem de sermayeyi temsil eder. Halkın içinde olduğu için dertlerini ve basit sorunlarını en iyi bilen kesimdir. Esnaf iktidarında çözümler göçle gelip de bir türlü kentli olamamış olan geleceği sıkıntılı algılayan insanlara yöneldi ve büyük oy desteği sağladı. Türkiye’nin değişimi açısından dünyadaki eğilimden en fazla farklılık gösteren şey esnafın iktidar olması meselesidir. Türkiye’nin içine girmeye çalıştığı Avrupa ailesinde hiçbir ülkede esnaf iktidarı söz konusu değildir. Ya sermayenin tarafındaki muhafazakârlar ya da emeğin tarafındaki sol partiler siyaset dümenindedir. Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel değişimi aralarına katılmaya çalıştığı gruptan farklı bir yöne doğru hareketlenmiştir.      

Türkiye bu dönemde ABD güdümüyle Ortadoğu’nun liderliğine soyundu. Ne var ki bu liderliği yürütemedi. Her ne kadar şu anda Avrupa ailesine katılmayı hedeflemiş görünse de bir süre sonra tersi söylemler gündeme gelecektir. Bir süre sonra bir yön düzeltmesi olması kaçınılmaz görünüyor. Yani Türkiye ya Avrupa’dan başka bir yöne doğru gidecek ya da Türkiye’yi yeniden Avrupa’ya yönlendirecek bir iktidar değişimi olacaktır.

AKP, iktidara ekonomik kriz sonucunda geldi, gidişi de büyük olasılıkla yine ekonomik nedenlere dayanacak. Yani ekonomi kötüye gitmedikçe, insanlar eskiye göre kötü duruma düştüklerini görmedikçe, AKP’nin iktidarı kaybetmesi pek olası görünmüyor. Ekonomik krizlerde ilk ve en büyük darbeyi esnaf alır. Satışları düşer, para kazanamaz hale gelir, hatta bir bölümü işini tasfiye eder. Esnaf ancak o zaman siyasal iktidara desteğini çeker. İlginç bir biçimde bugün esnaf, kendi iktidarına son verebilecek en önemli güç gibi duruyor.    


NOT 1: Bu yazı, 3 Kasım 2007 tarihinde Osmanlı Bankası Voyvoda Caddesi toplantıları çerçevesinde düzenlenen Yeni Türkiye'nin Değişkenleri başlıklı oturumun panel tartışması bölümünde yaptığım konuşma ile 13 Kasım 2009 tarihinde Maliye Teftiş Kurulu’nun 130’uncu kuruluş yıldönümünde yaptığım konuşmanın gözden geçirilip güncellenmesiyle yazılmıştır.
NOT 2: Bu yazıdaki esnaf kavramını bir işin erbabı olarak ele almanın yanısıra bir zihniyetin temsilcileri olarak ele aldığımı ifade etmeliyim. O nedenle sayıları gerçekte esnaf olanlardan çok daha fazla olarak düşünülmeli.  

  

72 yorum:

  1. hocam elinize emeğinize sağlık. Allah size zeval vermesin, çok öğretici, mükemmel bir yazı.

    YanıtlaSil
  2. Hocam yazı için zahmet buyurmuşsunuz teşekkürler! Hocam yorumlarınıza katılmamak elde değil. Daha önceden yazdığım bir yorumda " millet aç kalmadan, kuyruğa girmeden kolay kolay iktidar değiştirmez" demiştim. Entelektüel birikimimiz çok düşük hatta üzülerek söylemeliyim ki vasat. Bu vasat kısır bir döngüde kendini yeniden üretmektedir. Kuyruğa girmeden, hukuksuzluğa maruz kalmadan sorun görme ve çözme yetimizi geliştirmek durumundayız. Neden aynı tokadı farklı ellerden yemek durumundayız. Bunun en önemli sebebini eğitim sistemi olmalı. Önerim, çok ağır olmamak şartıyla ilkokul 4 ten itibaren çocuklara ekonomi, hukuk, demokrasi ve felsefe dersleri verilmelidir. Bu derslerin verilmesinin çok önemli iki faydası vardır. 1- Bu konuları anlatacak hocalar yetiştirilecek istihdam sağlanacak, hatta matematik,fizik vs alanından atanamayanlar bu alanlara yönlendirilerek mağduriyetler aşılacak 2- birçok çocuğun bu konulara merakı artacak,sorgulayacak, araştıracak entelektüel seviyemiz inanılmaz yukarılara çekilecek bunun sonucunda da ekonomik, siyasi, hukuki manipülasyon ve popülizm zorlaşacaktır. Lütfen dikkat buyurun çocuğa öğrenim hayatı boyunca " ulama,büyük ünlü uyumu, öğeleri bulma, anlatım bozukluğu, 23/27 eğiklik, ilke inkılap, bilmem hangi padişahın katıldığı savaşlar durmadan anlatılmaktadır. Sonra da hadi bakalım hayatta başarılı ol, haklarını bil, insanca yönet yönetil diyoruz. Hocam bu eğitim sistemiyle çok zor çok, kişibaşı geliriniz, gsyh nız , mb rezerviniz artabilir fakat hiç bir zaman büyükler arasında yer alamazsınız. Eğitimin ne kadar önemli olduğuna gelince bakın Japonya 1950' lerde mazda fabrikasına girebilmek için en az lise mezunu olmayı şart koşuyordu. (rakamlar güncel olmayabilir) Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye'de sadece 23 milyon. Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7. Türkiye'de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. PISA 2012 sonuçlarına göre; Türkiye’de öğrencilerin %8’i matematik, fen veya okuma alanlarının en az birinde üst performans grubundadır; Bu oran OECD ülkelerinde ortalama olarak %16’dır. Bu tablodan ekonomik ve sosyal durumumuz çıkarılabilir ve bu tablo değişmeden ekonomik yerimizin göz yaşartıcı biçimde değişmesi tamamen hayaldir. Saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne yazık ki bunlar bizim bugünkü gerçeklerimiz. Eğitim konusunda çok ciddi sorunlarımız var. Ve bunları aşamazsak hiç bir zaman uzakdoğuyu yakalama şansımız olmayacak.

      Sil
    2. Ne yazık ki bunlar bizim bugünkü gerçeklerimiz. Eğitim konusunda çok ciddi sorunlarımız var. Ve bunları aşamazsak hiç bir zaman uzakdoğuyu yakalama şansımız olmayacak.

      Sil
    3. Bu kadar Kaliteli bir Arşiv. Cİdden okumaya değer yayınlarınız var.

      Sil
  3. Türkiye gerçekleri, yapılan tespitler... Bilgilendirici ve düşündürücü bir çalışma. Kaleminize sağlık hocam. Saygılarımla.

    Feyaz Özgündüz

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. 2013 yılında "Kıbrıs Sorunu" ile ilgili yaşanan gelişmeler ve dış ilişkilerdeki etkisi hakkında neler söyleyebiliriz hocam. AB yolunda ilerlemeye çalışan Türkiye için nelerin habercisi olabilir sizce?

      Sil
  4. Merhaba hocam yazınızı ilgiyle okudum ve beğendim. Herhalde bu konuyu bu kadar kapsamlı yazmanız da iki önceki yazınıza (Siyasal, Sosyal ve Ekonomik İstikrar) gelen yorumlarında etkisi olmuştur diye düşündüm. Yazının tamamını incelediğim de Türkiye'de yaşayan herkesi rahatsız edecek hatalarımızı gördüm üzüldüm, ama gene Ak kanat bu dönem savunma da, gene en çok onlar eleştirecek yorumlarıyla bu yazınızı, savunmaya geçecekler. Muhalefetten insanların da yazınız da karşı gurubu eleştireceği size hak vereceği bir yazı kaleme almışsınız. (ben bu görüşlerimi yazarken yayınlanmış yorum yok) 20.yüzyılı içeren tespitler ve araştırmalarınızı ilgiyle okudum, geneline katıldım ve beğendim nüfusun yarısından fazlasının göçü şehir düzenini alt üst ettiği, devletinse bu göçü yönlendirememesi üzücü. 2001 Ak Partili yıllar fena başlamamıştı ama gelinen sonuç umut kırıcı. Ülkemiz gerçekten çok gerildi, çevremdeki herkes kutuplaştı! Laikliğin yanlış yorumlanarak dindar insanların temel haklarının elinden alınması yanlışı. Ak Partinin iktidara gelişi toplumsal barış getirdi düşüncelerimi, son beş yılda yaşadıklarımız ve yargılamalar temelden sarstı. Cemaat, Ak parti kavgası da gerilen ortamı daha bir ateşledi. Belli dönemlerini, belli uygulamalarını beğendiğim Ak Parti iktidarında, Sağlık hizmetlerin de yapılanlar bence yapısal reformdu. Herhalde tarihte bunu böyle yazar. SSK, Emekli Sandığı, Bağkur'un birleştirilmesi bir tarafa , Koca koca Profların bile bıçak parası istediği, Yazıhanesine muayyene davet ettiği bir zihniyeti değiştirmek kolay iş değil. Ak Parti iktidarın da en büyük yatırımlar benim gördüğüm Hizmet Sektöründe oldu. Yaşadığım il de çok fazla avm çok ciddi tutarlara açıldı, yollar, metro, demir yolu verebileceğim örnekler.Bu da bizim tarihi fırsatı kaçırmamız demekti aslın da, yani yapısal reformları! Belediyecilikten gelmiş olması İktidarın, belki de dezavantajımız oldu. Enerji Dar boğazından çıkamadıkça G20'deki rekabet gücümüzün zayıf olduğu cari açık verdiğimizin bilincindeyim. Enerjide daha meyvesini yediğimiz büyük yatırımlar yok. Nükleer Santraller, Kaya Gazı ümit verici. Rüzgar Türbinlerinde ve diğer Yenilene Bilir Enerji çeşitlerinde bence Ak Partinin Karnesi fena değil. Yeterlimi tabi ki değil. Üretime dayalı sektörlerde daha iyisini yapılabilir buluyorum karnesi olumsuz. Markalaşma da Özel Sektörümüz İktidardan daha zayıf bence. Eğitim ve değinmediğim diğer konular da size katılmamak elde değil. Sonuç aslında sizin de hep söylediğiniz,yukarıda benim de değinmeye çalıştığım Özelleştirme gelirleriyle yapılması daha kolay olan Yapısal Reformları, ileri ki yıllara daha sancılı hallerimize bıraktık. Yazınızın sonuç bölümünü çok doğru buluyorum. Yukarıdaki fikirlerimin oturmasında bir yıldan fazladır sizi takip etmemin çok faydası oldu. Bu sayfanız içinde size bol bol teşekkür ediyorum hocam saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler. Yapılacak çok şey var. Önemli olan durum saptamasını doğru yapmak.

      Sil
  5. Merhaba Mahfi Bey, yazılarınızı zaman buldukça genelde takip etmeye çalışan bir okurum. Fakat bu yazınızın 1. Bölümünü okurken dumura uğradım. Bir paragrafın son cümlelerinde gecekondaki vatandaşlarımızın camiiyi algılayış biçiminden bahsetmişsiniz.
    Ben bir Müslüman olarak elbette gideceğim mahal çerçevesinde oranın camiisi benim için bir sığınak olur. Ben Çin'e de gitsem ilk ziyaretim o bölgenin camiisine olur. Nasıl böyle bir cümle kurabilirsiniz yurdum insanını görmezden gelerek. Mülkiye sıralarında otururken dinlediğimiz Mustafa Kemal hatıralarında; camiilere alternatif halkevleri şekli bir zihin yapısınamı sahipsiniz? Son olarak burjuva sınıfına girmeyen o insanları sadece kültür düzeylerini gidip geldiği mekanlar olarak tanımak ve tanıtmak eski bir müfettişe yakışmasa gerek. Gerçekten bu şekilde çok yanlış kullanmışınız camii olgusunu. Gerçek şu ki elit kesimlerin oturduğu semtlerde camii olgusu nasıl anlaşılıyor aşikar bir şekilde görüldü.
    Aslında bu cümleleriniz için sayfalar dolusu reddiye yazabilirim fakat yer ve zemin müsait değil. Saygılarımla...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sanırım cami sözcüğünü görünce gerisini tarafsız bir gözlükle okumamışsınız ve benim mülkiyeliliğimden giderek kendinize göre bir analiz yapmışsınız. Ben Atatürk'ün halkevlerini camiye alternatif olarak gördüğünü sanmıyorum. Tam tersine onları insanların eğitimi için bir araç olarak düşünmüş olsa gerek. Cami, dinsel görevlerin dinsel eğitimin yerine getirilmesi içindir. Buna kimsenin diyeceği bir şey yok. Ama bilimsel eğitim başka yerlerde verilir. Yazıyı bir kez daha bu çerçevede okumanız halinde bana hak vereceğinizi düşünüyorum.

      Sil
    2. Dediğiniz şekilde okudum efendim. Fakat yine aynı sonuca kanî oluyorum.
      Öncelikle ben de bir Mülkiye mezunuyum. Mustafa Kemal ile hatıraları Sina Akşin ve İlber Ortaylı hocamızdan defaatle dinledim. Ayrıca her insan taraflı bakar dünyaya. Eğer tarafsızım diyorsa 2+2=4 eder gibi bir yazı kaleme alması lazım gelir. Sosyal Bilimlerde tarafgirlik vardır.
      Son konu ise CAMİİ nasıl bir yapı ve ne için yapılmış araştırmanızı rica ediyorum. Sizin söylediğiniz ise dinsel vecibelerin yerine getirilmesi. Bunu insan kendi evinde de yapar buna bir mahzur yok ki. Bilimsel eğitim diye de birşey yoktur. Bilimsel öğretim vardır. Bunun yeride illaki bir kurum değildir. İlim ehli bir öğretici ve bir talebe nerede olursa bu iş olur.
      Kısaca sosyakültürel bir olgu söz konusu ise sözün ucu nerelere gidiyor dikkat etmek lazım.

      Sil
    3. Yazıyı yazan kişi yazıda ne kasdettiğini anlatıyorsa artık bunun tartışması olmaz. Ama sizin nasıl anladığınıza ben karışacak değilim elbette. Herkesin istediği gibi anlama hakkı vardır.

      Sil
    4. hocam o değilde imam hatip mezunlarına ezberci analitik düşünemeyen yaftası yapıştırmanız hiç hoş olmamış düz liselerin hali ortada hocam hsyk nın açılımını sorun gidin tüm liselere kaç kişi doğru cevaplayacak hastane sağlık yüksek kurulu diyenler var yapmayın hocam imam hatipleri bu kadar küçümsemeyin size şöyle söyleyim analitik düşünmek liseye göre olmaz inanın bana kişinin kendini geliştirmesine bağlı mesela ben fen lisesi mezunuyum ezberci zihniyetin tillahını gördüm lisemde ve analitik düşündüğümü de hiç sanmıyorum matematik fizik kimya biyoloji öss'de full'e yakın yaptım şu an girsem belki yine bi yerlere kapak atarım :) ama analitik düşünme açısını sorarsanız beynim sonuç odaklı çalışıyor durum analizi yapamıyorum çok zor bir matematik problemi verin sabaha kadar uğraşır çözerim ancak sözel becerim sıfır analitik gerçekten düşünemiyorum net olmayan şeyleri hiç sevmiyorum o yüzden ekonomiyi bir türlü anlayamıyorum çünkü hep sosyal hayatta farklı olduğundan bahsediyoruz veya çok fazla değişken var neymiş ceteris paribus falan aklım almıyor gerçekte yok böyle şeyler o yüzden sistem bozuk bence imam hatip aöl anadolu lisesi fen lisesi farketmiyor bütün öğrenciler ezberleyerek günü kurtararak sınava yatıp yatıp bir gün önce çalışmaya başlayarak yapıyoruz durum böyle olunca tabiki bilimsellik olmaz lisedeyken NASA'nın bir benzerini Türkiyeye kurma hayalim vardı yalan oldu hayaldi yalan oldu :D

      Sil
    5. Felsefe, mantık, biyoloji okumadan analitik düşünce olmaz. Matematiğin anlam kazanabilmesi için mantık ve felsefeyle desteklenmesi şarttır.

      Sil
    6. hocam felsefe muazzam bişey gerçekten dediğiniz gibi insanı kafayı yedirmeye kadar götürebiliyor :D matematik çok zor bir bilim olarak görünür ama bence felsefe öyle düşünmek gibisi var mı ya :)

      Sil
  6. Hocam merhaba, yazınızı büyük bir dikkatle okudum, oldukça başarılı detaylı bir yazı olmuş, her zaman söylediğim gibi sosyoloji, iktisat, ekonomi hatta tarih ve felsefe birbirinden ayrı düşünülemez, bu bağlamda son derece faydalı bir yazı olmuş, elinize sağlık.

    YanıtlaSil
  7. Anladığım kadarıyla; Karnın gurultusu beynin gürültüsünü geçince değişim oluyor. Savaşlar direk karnın gurultusuyla alakalı. Savaştan önce ve sonra kamu gücü destekleniyor, barışta esnaf gücü destekleniyor. Feodal beyler-krallar-padişahlar tarih sahnesinden silinince. Dinlerin insanları bir araya getirme ve yönlendirme gücünü elinde bulundurun din adamı sınıfının hakimiyetini kırmak için, laiklik uygulaması ile seküler hayat oluşmayınca, kamusal-sınıfsal cumhuriyet oluşmuyor. Böylece demokratik sistemden elde edilmesi gereken ekonomik fayda, partiler kullanılarak sadece esnaflar tarafından paylaşılıyor. Cumhuriyet beyin gürültüsü, ayak üstü sohbetlerde içkilere meze olarak kullanılan en iyi spesiyal....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet karın gürültüsüyle beyin gürültüsü kıyaslaması iyi bir özet.

      Sil
  8. Hocam, otuz yıllık terörizmle savaş ve Suriye'den gelen göçün sosyo-ekonomik etkisini ayrıca mı kaleme alacaksınız ? Bizi istifade ettirdiğiniz için, teşekkürler.

    YanıtlaSil
  9. Camii ve halk evleri husunda, size yöneltilen negatif eleştirilerin nedeni (size aktarılan ve öğrendiğiniz bilgilerin ışığında herkes aynı yerden bakamamakla beraber) din kaynaklı düşünce ve hayat tarzına uygulanan negatif tutumun, fiziki baskıyla halk üzerinde baskı oluşturması kanaati kısaca kamu gücünü elinde bulunduranların benim düşündüğüm gibi düşünmek zorundasınız baskısı ki içinde zerre kadar akıl ve fikir yok. Oysa size karşı koyucuların hiç biri bu baskıya maruz kalmış değillerdir. Sizin söylediğinizin doğru anlaşılabilmesi için o dönemin tarihinin doğru bilinmesi şarttır. Sosyo-ekonomik analizinizin kalıcı ve etkileyici kültür oluşturması için o dönemin tarihini de aktarmanız .............mu ? Sadece bir öneri ! Samimiyetinizin ve doğru anlaşılmanız için. Mutluluklar dilerim.

    YanıtlaSil
  10. Merhaba Hocam,

    17 Aralık olayları ile ilgili fezlekede birleşmiş milletler ambargosunu delen bir çok olayla birlikte sahte belgelerle akreditif işlemleri iddiaları yer almaktadır.

    Hocam bu olaylar doğru ise Türkiye ve türk bankacılık sistemi kara listeye alınabilir mi ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Değerlendirdiler ve Türkiye'yi gri listede tutmaya devam ediyorlar.

      Sil
  11. Hocam "Buralarda verilen eğitim din konularını ele almanın yanı sıra çevre baskısını da yansıttığı için bilimsel ve analitik olmaktan çok dinsel bir ağırlık taşıyor" yerine "buralarda verilen eğitim bilimsel ve analitik olmaktan çok dinci ideolojinin öğretisine ağırlık veriyor" desek daha doğru olur gibi. demezsek akıl ve ilim kitabı olan Kur'an'a haksızlık etmiş oluruz. Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife, İslamın yönetimde 5 temel ilkesini şöyle özetliyor:
    1- biat (yönetenlerin yönetilenlerden onay alması, yani seçim. ancak koşulsuz şartsız teslim anlamına da gelen bizim bildiğimiz biat'la karıştırılmaması gerekiyor)
    2- şu'ra (meclis, yani yöneticilerin ilim sahibi, uzman insanlardan oluşan bir halk meclisine danışarak karar alması ve uygulaması)
    3- re'y (ibadet alanı dışında aklın üstünlüğü, "akıl komutan din askerdir" anlayışı. Ebu Hanife bu anlamda anadilde ibadete çok önem verir)
    4- adalet, ehliyet ve liyakat (kamu görevlerinin din, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmeden ehil, işini dürüst ve namuslu şekilde yapan insanlara verilmesi, maslahat ilkesi)
    5- zulme karşı sürekli mücadele. zulüm ise - modern terminoloji kullanacak olursak - 3 temel kategoride ele alınıyor: 1-yönetimde despotizm, insan hakkı ihlalleri 2-sömürü, hırsızlık, yolsuzluk, kamu hakkı/malı ihlalleri, doğal düzeni bozmak 3-açık veya örtülü şirk (örtülü şirkten kastedilen ibadetlerin gösteriş veya menfaat elde etmek için yapılması, şeyhçilik, evliyacılık, kulun Allah ile arasına aracı koyması)
    Hocam ben İslamın yukarıda özetlediğim yönetim ilkelerini 33 yaşımda öğrendim, kendi açımdan büyük bir utanç kaynağı olduğunu söyleyebilirim. İslamın ta 1400 yıl önce seçim, meclis, aklın üstünlüğü gibi ilkeleri getirdiğini Türkiye'de çoğu kişi bilmez. 100 bin caminin bulunduğu bir ülkede İslam'dan bu derece bihaber olan bir ülkenin adam olması ise çok zor, sadece dincilerin elinde oyuncak olur o kadar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu anlattıklarınızın tamamını ters uyguladığımız anlaşılıyor.

      Sil
    2. Mahfi Hocam, Dinçer Beyin bahsettiği böyle bir dönem olmuştur. İslamın 827-1109 yılları arasında kalan dönemde batıdan çok ileri olmasının tek nedeni olan ''akılcıların'' iktidarda olmalarıdır. Batının bilimsel üstünlüğünü Eski Yunan Çoktanrıcılığının, Yahudiliğinin ve Hıristiyanlığın bir başarısı olarak gösterenler, Doğunun bilimsel geriliğini tümüyle Müslümanlığa bağlamaktadırlar. Oysa Müslümanlar 827-1109 yılları arasında yeryüzünde bilimin tek öncüsü durumundaydılar; Peki ama nasıl oldu da Müslümanlar 400 yıl süren bilim öncülüğünü Batıya kaptırıp batıdan bilim dilenir duruma düştüler? Aşağıda Cengiz Özakıncı'nın bu soruları, belgeleriyle tarihsel gelişmini yanıtladığı bu güzel kitabı meraklılarına tafsiye ediyorum.

      İslam'da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü / 827- 1107 Cengiz Özakıncı


      Bilim tarihine Batı gözlüğüyle bakanlar, Batı'nın bugünkü bilimsel üstünlüğünü ya 'Eski Yunan- Roma Kültür Kökeni'ne ya da 'Yahudi - Hıristiyan Din Kökenleri'ne bağlayarak, 'Doğu'nun bugünkü geriliği tümüyle İslam'ın gerici bir din olmasından kaynaklanmaktadır; Doğu, İslam'dan çıkmadıkça bilimde ilerleyemez' görüşünü yaymaktadır. Cengiz Özakıncı, bu kitabında, Müslüman toplumlara yönelik 'Hıristiyan Misyonerliği'nin en incelmiş, en sinsi biçimi olan bu görüşü çürüterek, Batı'nın bugünkü bilimsel üstünlüğünü Yahudiliğe ya da Hıristiyanlığa değil, tümüyle Müslüman bilgin ve düşünürlere borçluğu olduğu gerçeğini, hem de hiç bir Yahudi, Hıristiyan Batılı'nın yadsıyamayacağı türden Batı kaynaklı belgelerle göstermektedir. Kitapta yer alan ve çoğunun tıpkı basımı Türkiye'de ilk kez bu kitapta yayımlanan bu unutturulmuş Batı kaynaklı belgeler, bir yandan Batı'da Yahudilikten ve Hıristiyanlıktan kaynaklanan eli kanlı bilim düşmanlığının tüyler ürpertici boyutlarını apaçık gözler önüne sererken, bir yandan da 800-1100 yılları arasında Müslüman ülkelerde deneysel ve düşünsel bilimlerin doruğa tırmandığını, Batı'nın ancak Müslüman bilginlerin buluşlarını kavradıktan sonradır ki bilimsel ve bilim adamlarının Papalık fermanlarıyla nasıl odun ateşinde törenle diri diri yakıldıkları bu kitapta doğrudan Vatikan arşiv belgeleri ve John Foxe'un 1563'te Kraliçe I. Elisabeth'e sunduğu raporda yer alan resimlerle gözler önüne serilirken; tüm kişisoyunun ve Batılıların Cebir'i Müslüman bilgin Horezmi'ye; optik bilimleri, yerçekimini Newton'a değil El,Hasan'a; tıbbı, eczacılığı, otopsi yöntemlerini, aşı uygulamasını İbni Sina'ya; gökbilimi Zerkali'ye, Toplumbilimi İbni Haldun'a; felfeseyi mantığı İbni Rüşd'e, Farabi'ye; sezaryanla doğum yaptırmayı Biruni'ye; matematiği, fiziği, kimyayı, biyolojiyi hepsini ama hepisini tümüyle Müslüman bilginlere borçlu olduğunu yine Bayı kaynaklı arşiv belgelerinin tıpkı basımlarından örnekler sunarak ortaya koymaktadır. Kitabın son bölümünde "Peki ama nasıl oldu da 400 yıl boyunca Batı'ya bilim öğreten Müslümanlar, bilimin öncülüğünü Batı'ya kaptırıp, bugün Batı'dan bilim dilenir duruma düştüler?" sorusuna eğilen Özakıncı, bugüne dek doyurucu bir yanıt verilemeyen bu soruyu bilimsel verilere dayanarak, herkesin anlayabileceği bir dille açıklarken; bu kitap, aynı zamanda Bizans İmparatoru İkinci Manuel'in, "Muhammed vadettiği inancı kılıçla yayma emrinden başka hangi yeniliği getirmiştir gösterin bana?" sözlerini yineleyen Papa XVI. Benedict'e tokat gibi bir yanıt niteliği taşımaktadır.

      Sil
    3. İslam ile batının bilimde tersine dönmelerinin sebeplerinden birisi Moğolların her yeri yakıp yıkmaları, ''sadece Sivas kütüphanesinin yakılmasında 250.000 kitap yok olmuştur''. ha keza Bağdat kütüphaneleride aynı şekilde. Bir diğer neden de Haçlı seferleri diyebiliriz. Şöyle ki; islam dünyasında şöyle bir algı oluşmuş, doğudan ve batıdan kılıç zoru ile ''ilerleyenler'' yüzünden aynı yönteme başvurmuş ama bilimi tamamen bir kenara bırakıp, sadece kılıç ve fetih dönemine girmişler, batı ise İslam dünyasından aldığı bilgilerle, ''Üsküdarı çoktan geçmiş'' olmuştur!!!

      Sil
  12. Hocam yanlış anlamayın lütfen! Benim tek bir konu üzerinde takılmam, o konunun toplum nezdinde sizin anlattığınızdan farklı bir anlam ifade etmesidir. Siz umuma açık yazılarınızla çok güzel bir iş yapıyorsunuz. Ama dediğim gibi anlatılan konuda aksaklık var. Buraya dikkat çekmek istedim. Saygılarımla...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yanlış anlamadım merak etmeyin. Farklı görüşleri paylaşmazsak bir uzlaşma zemini yaratamayız. Teşekkürler.

      Sil
  13. Hocam merhaba,
    Türkiye ekonomisi uzun bir dönem için ancak bu kadar açıklayıcı ve anlaşılır olarak anlatılabilirdi, öğrencilerime sayfanızı öneriyorum bende çok istifade ediyorum teşekkür ederiz,

    YanıtlaSil
  14. Çok güzel bir yazı.

    Gözüme takılan ufak bir hesap hatası var:

    Nereden nereye tablosundaki 2002 yılı Kişi Başına GSMH değerleri hatalı gibi:
    1923: 570 Milyon / 47,5 = 12.000.000 Nüfus
    2002: 231 Milyar / 2,620 = 88,167,938 Nüfus
    2012 - 786 Milyar / 10497 = 74,878,536 Nüfus

    2002 yılındaki Kişi Başı GSMH değerinin (68 milyon nüfusa göre) 3,400$ civarında olması gerekmez mi?

    Yazı için çok teşekkürler, bu şekilde tüm değişkenleri hesaba katan yorumlara rastlamak çok zor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu hesaplara ve kaynaklara bir daha bakacağım.

      Sil
    2. Haklısınız 3492 USD olacak. Düzelttim. Teşekkürler.

      Sil
  15. Merhaba hocam yazı için teşekkürler, nacizane olarak ilave etmek istediğim konu eğitim başlığı ile alakalı olup sadece imam hatip liselerinde değil bugün hemen hemen tüm liselerde hatta üniversitelerde EZBER sisteminin olduğudur. 4 senelik İktisat eğitimi aldım talep eğrisinin neden negatif eğimli olduğunu kpss ye çalışırken öğrendim, burada elbette benimde suçum olabilir ama derste hocalara soru sorulamıyor sorulsa bile büyük olasılıkla tersleniyor öğrenci yada ben sana bunu sonra anlatırım deniyor, soru soran küçük düşürülüyor, bunları yapanlar ise ünvanları olan insanlar (doc, dr,...) olabiliyor ve 20 li yaşlarda bir insan için aşağılanmak onur kırıcı oluyor ve soru sorulamıyor. Sonuç olarak eğitimde hocalar kendine çeki düzen vermeli öğrencide hocayı sorgulamalıdır. Ayrıca müfredatıda. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne yazık ki bizim eğitim sistemimiz kitlesel ezbere dayalı olarak gelişti ve bugünkü sonuçlar çıktı.

      Sil
  16. esnaf zihniyeti tam olarak neyi kimi ifade ediyor anlayabilmiş değilim. Biraz daha açar mısınız?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Karnımız doysun, yolumuz yapılsın yeter diyen, düşünce özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, merkez bankası bağımsızlığı daha çok demokrasi talep etmeyen herkesi.

      Sil
  17. Hocam "Türkiye, 2001 krizi sonucunda GSYH’sının dörtte birini kaybetti." demişsiniz fakat tabloda 2001'de ekonomi'nin %5,7 küçüldüğü yazıyor. Bu durumda büyüme oranının -%25 olması gerekmez mi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Küçülme dolar cinsinden, büyüme ise fiziksel olarak ölçülüyor. TL değer kaybettiği için dolar cinsinden % 25 küçülme oldu. Ama TL cinsinden küçülme % 5,7 idi.

      Sil
    2. hocam yargı bağımsız olamaz hukuka bağımlıdır yargı yargı hukuka bağlı olmazsa yok efendim senin tipini beğenmedim senin kaşın gözün ayrı oynuyor diye içeri atma şansı doğar bakın bugün eski genel kurmay başkanımız terör örgütü kurmakla yargılanıyor bu haldeyiz yani yargı bağımsız falan olmamalı hukuka bağlı olmalı bağımsızlık full özgürlük değildir yargı hukuka bağımlı olmalıdır hocam bir savcı arkadaşım bana şöyle demişti 1 yıl önce hiç unutmam kardeş aramızda kalsın ama eğer kötü biri olsam sahte delil uydurup içeri attıramayacağım kimse yok biliyor musun aynen bu kelimeyi kullanmıştı

      Sil
    3. Aynı şeyleri farklı ifadelerle söylüyoruz.

      Sil
  18. Hocam merhaba Kırım geriliminin dünya ekonomisine etkileri Son Baskı'da sizinde gündeminizde. Faydası olabilecek belkide sizin bildiğiniz bazı bilgileri sizinle paylaşmayı istedim. Kırımın %60 Rus kökenli bunlar Çarlık ve SSBC dönemi Moskof göçleriyle yerleşenler. %26 Ukraynalılar bunların içerisinde Karadeniz Almanları da var. %13 Kırım Tatarı Müslümanlar aynı zamanda yüzelli-ikiyüz bin civarında da Stalin'in sürgün ettiği Kırım Tatarı dönüş hakkına sahip. Son yapılan Referandumu toplumun %40 boykot etti katılmadı.(Ukrayna, Tatar Türkleri ve AB üyeliği isteyenler) daha geniş bilgi isteyenler için TRT'nin hazırladığı "Kırımoğlu: Bir Halkın Mücadelesi" belgeseli linki: http://www.youtube.com/results?search_query=k%C4%B1r%C4%B1mo%C4%9Flu%20belgeseli&sm=1

    Saygılarımla hocam Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  19. Eline ağzına sağlık üstadım. Çok güzel bir çalışma. Günümüzün sisli bulanık ortamında bir fener gibi.

    YanıtlaSil
  20. Elinize sağlık. Özel kesim dış borç stokunda hazine ve devlet garantisi var mıdır? Eğer varsa (tabi oranı önemli olmakla) kamu kesimi borç stokunun azaldığından söz etmek ne kadar doğrudur sizce? Teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler.
      Özel kesim dış borç stokunda Hazine garantisi yok. Hazine, sadece kamu kurum ve kuruluşlarının dış borçlanmasında garantör olabiliyor.

      Sil
  21. Çok kapsamlı ve son derece doyurucu bir yazı okuma fırsatı buldum sayenizde. Ellerinize sağlık. Ancak, içinde bulunduğumuz ortamda fikirlerinizi ileri sürdüğünüzde, karşıt görüşte olanların tartışmak yerine yaftalamak, konuşmak yerine önyargıyla, saygısızca saldırmak gibi davranışları tercih ettiği bir toplumsal ruh halinde analiz yapmak da iyice zorlaştı. Toplumun demokrasi taleplerinin hangi düzeyde olduğu konusunda fikir veren tepkiler bunlar. Keşke, başka bir ortamda, özgürce ve bilimsel kalıplar içinde iletişim kurabilmek mümkün olabilseydi. Ne yazık ki, 70'leri andıran günlerden geçmekteyiz. Saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim.
      Evet ne yazık ki karşı görüşe görüşle yanıt vermek yerine karalayarak saldırmak yaygınlaşıyor toplumda.
      Bilimsel kalıplar içinde iletişim kurabilmek ne yazık ki kolay değil. Böyle bir iletişimin olmazsa olmaz koşulu iki tarafın da bilimsel çerçevede durmasıdır. Türkiye'de o çerçeve kayboldu.

      Sil
  22. Elinize sağlık. Gerçekten çok güzel ve değerli bir yazı olmuş. Bir çok insanın kafasındaki ve ara ara yaptığı çıkarımların değerli katkınız ile vücut bulduğu bir yazı olmuş. Esnaf hükümetinden sonra acaba Y kuşağı diye tabir edilen, iletişimde başarılı, daha hoş görülü ve demokrasiye sahip çıkan, verimli ve ekolojik sistemi ciddi alan, dertlerine geçici değil, gerektiğinde kendi iktidar gücünden bile vazgeçebilecek kadar kalıcı çözüm getirebilecek yönetim tarzı benimsemiş bir yönetime kavuşur muyuz?
    Yukarıda yazdıklarım ve isteklerim, temennilerim özellikle bu sabah gazeteleri okuyunca duyduğum sıkıntıdan da kaynaklanmış olabilir. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim.
      Sorunuza "keşke" diye yanıt verebilirim. Ama ötesini henüz göremiyorum.

      Sil
  23. hocam bi yazınızdaki yorumlarda milli gelir enflasyonlarla şişirildiği söylenmiş bu ne kadar gerçekçi
    bir diğer sorum ise ulaşım ithal mallar sigara gibi ürünler nasıl etkiliyor milli geliri

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu konuda bu blogda gerçekte ne kadar büyüdük başlıklı yazıma bakmanızı öneririm.
      Bütün diğer mallar gibi üretildikçe milli gelire giriyor.

      Sil
  24. Hocam, analiziniz ülkece yaşadığımız sorunların ve kent yaşamı içindeki sosyal sıkıntıların büyük resim içindeki yerini ve kaynağını son derece açık görmemizi sağlıyor. Bu değerli çalışma için çok teşekkür ediyorum.

    YanıtlaSil
  25. sayın hocam marshal lerner denklemınde devaluasyonun basarılı olması ıcın ıthal ve ıhrac mallarının esneklıklerının toplamının en az 1 ve bundan buyuk olması gerekıyor. sizce olası bır devaluasyonda carı acık duser mı bızde bu saı kactır acaba. saygılar

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Marshall - Lerner şartı büyük ölçüde sabit kur rejiminde geçerli bir yaklaşımdır. Her gün her dakika kurun değiştiği dalgalı kur sisteminde Marshall - Lerner yaklaşımı işlemez.

      Sil
  26. hocam selamlar, son donemde okuduğum en muhteşem yazı, çok teşekkür ederim, emeğinize sağlık.
    Son on yılda yaptığımız , belkide su ana kadar kriz çıkmamasının en önemli nedeni olan Bankacılık reformunu mecbur kaldığımız için yapmıştık. Hocam Hukuk reformunuda mecbur kalarak yapma ihtimalimiz varmı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim.
      Maalesef hukuk alanında tersine reform (deform) yapıyoruz. Bence bunu yeniden düzeltme olasılığı şu anda pek güçlü değil.

      Sil
  27. hocam merak ettiğim konu şu japon yeni ve çin yuanı dolar karşında değersiz acaba biz de bunu yapamaz mıyız yapamazsak neden hoam

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bunu yapmak halkin refahini dusurmek demek ayni zamanda. Cinli isci ayda 50$a calisiyor, biz de calisabilir miyiz. Eger halki buna razi etmek kolay degil. 24Ocak kararlarinin uygulanabilmesi icin 12Eylul gerekmesi gibi ciddi bir zorlama gerekir. Yani uzun vadede kazanmak icin 1 belki2 nesli feda etmek lazim, Almanya`daki 1950-1970 arasindaki sadece patates ile karnini doyurdugu icin ismi Patates Nesli olan nesiller gibi. Rusya`daki 1920-1940lardaki nesiller gibi. Uzakdogudaki 1970-1990lardaki cocuk iscilerle dolu kayip nesiller gibi. Buyuk bir sefaletten sonra refah hak ediliyor. Ama secimle isbasina gelen hicbir yonetim bu aci receteleri isleme koyamaz. Zaten Uzakdogudan sonra bu ucuz isgucunu saglayip, goreli olarak zenginlesecek bolge belirlendi coktan: Afrika.

      Sil
  28. Sayın Mahfi Hocam ben Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesinde iktisat 1.sınıf öğrencisiyim.Okulumuzdaki Genç Ekonomistler Topluluğu başkanıyım.Gerek okulumuzdaki diğer bölümler gerek topluluk içindeki arkadaşlardan da size büyük ilgi var.Okulumuz yeni bir üniversite olmasından dolayı geleneksel konferans düzenlemeyi düşünüyoruz.İlkinde sizi davet etmeyi sizin tecrübeleriniz doğrultusunda bize bir yol gösterici olmanızı istiyoruz.Size de uygun bir tarih olursa aramıza konuşmacı olarak katılımınızı rica etmekteyiz.
    Saygılarımla,

    YanıtlaSil
  29. Hocam harika bir yazı olmuş . Emeklerinize sağlık . Bu sayfa bana çok şey kattı . Çok teşekkür ederim şahsım adına .

    YanıtlaSil
  30. yazının 1. bölümü hangisi acaba?

    YanıtlaSil
  31. merhaba, güzel bir yazı, yakın Türkiye tarihinin sosyal ekonomik gerçeklerine bir bakış. Ve ne yazık ki acı, okuyanların içinde hüzne karamsarlığa kapılmayan yok gibidir diye düşünüyorum. burada okuyor ve yazıyorsak da üç aşağı beş yukarı hayatı aynı pencereden bakıyor aynı paydada buluşuyoruz. ya o esnafın gelecek kaygısı yaşayan, yaşarken hayatını yaşayamayan, öyle veya böyle extra çalışmalarla hayatını bir nebze kurtaran, sınıf atlayan insanlarız.Bu pencereden bakınca bizim hayatımızı yazmışsınız.sizden yarınlar ile ilgili yazılar bekliyorum. güzel günler göreceğimiz yarınlar... bizim de üzerimize düşeni yapabileceğimiz yarınlar... teşekürler

    YanıtlaSil
  32. değerli hocam;
    2 yıl sonra bu yazıya denk gelmeme rağmen harikulade bir iş ortaya çıkarmışsınız.Bir çok olguyu ve sebebini önceden görmüş ve anlatmışsınız,bu olguları şuan Türkiye hem ekonomik hem de sosyal açıdan yaşıyor.
    Bütün kitaplarınızı ve makalelerinizi ilgi ile okuyan bir öğrenci olarak,bu yazınızı ve konuları 2016 yılı ve gelecek için yorumlarınızla birlikte tekrardan ele almanızı ve ve bizlere ışık tutmanızı rica ederim. Belki benim gibi gelecek için umutsuz öğrencilere,güzel bir umut ışığı olur..
    saygılarımla

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Bu yazıyı belki de bir kitaba dönüştürmem lazım.

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...