18 Haziran 2014 Çarşamba

Girişimcilik

Üniversitelerde girişimcilik dersi adı altında bir ders okutuluyor. Hangi bölümde olursa olsun son sınıfa gelen öğrencilerin bu dersi alması zorunlu bulunuyor. Güzel bir düşünce aslında ama öğrencilerin çoğu bunu angarya olarak görüyor.

İki ay önce İstanbul Üniversitesi’nde davet üzerine bu dersin ekonomi ve finansla ilgili bölümünü anlattım. Bu sunumda anlattıklarımın özetini burada sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ekonomi açısından girişim ve girişimci
Girişimci ve Ekonomideki Yeri
Girişimci, kâr elde etmek amacıyla, üretim faktörlerini ve girdileri bir araya getirerek bir mal ya da hizmet üretimi yapan kişidir.

Ekonomide 3 üretim faktörü vardır:
Emek (L)
Sermaye (C)
Diğerleri (İşletme yeri için kiralanan arsa, bina, üretimi yapmak için kiralanan makine ve malzeme vb.)  (N)

Girişimci (E) liderlik ve yaratıcılık niteliklerini kullanarak bu üç üretim faktörünü ve gerekli girdileri bir araya getirerek üretimi yapar.

Üretim faktörlerinin üretimden aldıkları pay ve girişimci
Emek (L) = üretimden aldığı paya ücret (w) denir
Sermaye (C)  = üretimden aldığı paya faiz (i) denir.
Diğerleri (N) = üretimden aldıkları paya rant (r) denir.

Girişimcinin yani üretimi gerçekleştiren bu organizasyonu yapan kişinin (E) üretimden aldığı paya da kâr (p) denir.

Üretimden alınan bu payları toplarsak karşımıza milli gelir çıkar:
Y = w + r + i + p

Bir işe girişmek için yapılması gerekenler
Pazar araştırması
Girişimci bir işe başlamadan önce bir pazar araştırması yapmalıdır. Bu araştırmada pazarda bulunan rakipleri, rakiplerin pazar paylarını, en büyük rakibin kim olduğunu, uyguladığı pazar stratejilerinin neler olduğunu araştırmalıdır. Bu araştırmalar çerçevesinde üretime girilecek malın ya da hizmetin kullanıcıları (tüketiciler) arasında anketler yapılarak nelerin beklendiği, pazardaki eksikliklerin neler olduğu saptanmalıdır.

Fizibilite (yapılabilirlik) raporu
Girişimci, yapacağı işin fizibilite raporunu çıkarmalıdır. Yani maliyetleri ve gelir tahminlerini ortaya koyarak elde edilecek kazancı belirlemelidir. Birkaç yılı kapsayacak bir nakit akım şeması çıkarmalı ve ona göre harekete geçmelidir.

Bu tahminleri yaparken vergileri, sosyal güvenlik ödemelerini de hesaba katarak maliyet hesabı yapmalıdır.

Yine bu tahminleri yaparken ekonominin ne kadar büyüyeceği, kendi çalışacağı sektör için nasıl bir büyüme beklendiği, enflasyonun nasıl bir patika izleyeceği, kullanacağı girdiler içinde dövizle satın alınacak girdiler varsa kurların nasıl gelişeceği gibi tahminleri de hesabının içine katmalıdır.

Girişimin Finansmanı
Bütün bu çalışmaların sonunda bu iş için gerekli finansmanın nasıl bulunacağı noktasına gelinir. Bu aşamada girişimci kendi özkaynaklarının yanına hangi bankadan hangi vade ve faizle kredi alacağını da saptayarak bir finansman paketi oluşturmalıdır.

Bu finansman paketi de nakit akım şemasına dahil edilerek girişimin hangi aşamasında başa baş noktasının yakalanacağı ve ne zaman kara geçileceği belirlenmeli ve ona göre yola çıkılmalıdır. 

45 yorum:

  1. Mahfi bey biz genelde devlete girmek için girisiriz..

    YanıtlaSil
  2. hocam günaydın, yazının son bölümü girişimin finansmanı yada firmanın finansmanı günümüzde kritik önem sahip. Hiç bir firma mal üretemediği veya satamadığı için değil, finansmanını doğru yapamadığı ve nakit akışını ayarlayamadığı için sıkıntıya düşüyor, yada batıyor.
    Ülkemizde bankalarda en azından kobi ve küçük ticaride yatırımı finanse etmekten cok, çek senet karşılığı kısa vadeli alacak finansmanı yapıyor, ilk dönemde girişimin finansmanı sermaye yada piyasa kredisi ile yapılıyor genelde.
    saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ne yazık ki öyle. Genellikle bir girişimcinin en az dikkat gösterdiği yer finansman meselesidir ve darbeyi de oradan alır.

      Sil
  3. Hocam elinize sağlık. Günümüzde Bilgi'yi de bir üretim faktörü olarak ayrica sayabilir miyiz ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kesinlikle. Ama bedeli yine ücret ya da kar biçimindeki üretim faktörü bedellerinin içine giriyor.

      Sil
  4. Malımı satayım da paramı nasıl olsa alırım diye başlar her şey. Malı bırakırsınız, açık hesapla başlayan süreç sonradan çek, senet ve mahkemeyle son bulur. Bu ara siz alacaklarınızı alamamış borçlarınızı ödeyememiş bir yanda davalı bir yanda da davacı durumuna düşmüşsünüz dür. Diğer yandan malı bırakmasaydın alacağın olmaz borçlanmaz ama malını da satamazdın, öz sermayen yatarsiz olduğu için dayanamaz sonuçta yine batardın. Türkiye de ticaret böyledir malesef. Eski bir esnaf olarak düşündüklerim.

    Saygılar,

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçek hayat böyle burada ne yazık ki. Çünkü herşeyin temeli olan hukuk burada ne yazık ki tam olarak oturtulamamış bulunuyor. Anayasada hukuk devleti diye geçse de Türkiye bir hukuk devleti değil bir kanun devletidir. Yani kanunları vardır ama hukuku yoktur.

      Sil
  5. Hocam girişimcilik demişken sizden, artık bu işi bambaşka bir boyuta taşıyan crowdfunding ile ilgili de bir yazı bekliyoruz. Gerçekten çok güzel bir sistem ancak karşılıklı güvene dayalı olduğu için Türkiye'de işlemesi maalesef güç görünüyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet o nedenle şimdilik bende pek üzerinde durmuyorum.

      Sil
  6. Üstat,

    Naçizane tecrübem, girişimcinin bildiği işi, iyi bildiği çevrede yapması. Başarı oranında bu hususunda önemli etkisi olduğunu düşünüyorum.

    Çok selamlar,
    Cafer Demir

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok doğru. İnsan çıraklığını yaptığı işin patronluğunu yaparsa daha başarılı oluyor.

      Sil
  7. Selamlar,

    Türkiye'de gereğinden fazla girişimci olduğunu düşünüyorum. Her zaman övündüğümüz dinamik özel sektörümüzün aslında plansız iş yapma özelliğimize bulduğumuz bir isim olduğu görüşündeyim. Üniversitelerin de zaten gereğinden fazla özgüvene sahip öğrencileri yanlış yönlendirdiğini düşünüyorum.

    Öğrenciler görüşlerimi genellikle gereğinden fazla sert olarak algılıyorlar. Malasef gözlemlerim beni bu şekilde düşündürtüyor.

    Tekrar selamlar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet doğrudur bizde girişimcilik yeteneği çok yüksek ama ne yazık ki bu plansız bir girişimciliği yansıtıyor. O nedenle de çoğpu hayal kırıklığıyla biten maceralar oluyor.

      Sil
  8. Merhaba !

    Hocam, girişimciliğin okuyarak öğrenilecek birşey olduğu kanaatinde değilim.Normal akılda bir insan girişimci olamaz.İşin her türlü riskini hesap edince korkar ve girişeceği varsa da girişmez. Aksine girişimcinin biraz uçuk kişilik yapısına sahip olması gerektiğini düşünüyorum. ''Sonunu düşünen kahraman olamaz'' sözü bence girişimcilere çok uyan bir söylemdir. Bizim ülkemizde girişimcilerin çoğunluğu çocuklarına bir iş bırakmak yerine servet bırakma eğilimindeler.Bu nedenle de bizde firmaların ortalama ömrü gelişmiş ülkelerin oldukça aldındadır. Bir yazıda, firma ömürlerinin Türkiye'de12 yıl olduğunu, firma ömürlerinin en fazla olduğu ülkelerin Japonya ve İtalya olduğunu okumuştum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben bu söylediğinize katılmıyorum. Her türlü işe girişirken bu hesapları yaparak yola çıkmak gerekir. İtalya'yı bilmem ama Japonya'da bir işe girişmeden önce detaylı araştırma yaparlar. Firma ömürleri onun için uzun olabilir.

      Sil
  9. [1. BÖLÜM]

    [2 bölümlük yorum]

    Sayın Eğilmez lütfen şüpheye düşmesin; bu yorum içinde sadece iki marka ismini açıkça yazarak bir tür; “stoning a brand!” ~ “marka taşlaması!” yaptığım algısı oluşmasın; örnekler çeşitlendirilebilir!

    Aşağıda yazılanlar sadece “elektronik & internet tabanlı girişimcilik” ile de ilgili değil; içinde yaşamaya mecbur bırakıldığımız “serbest piyasa ekonomisi!” sistemi içinde her tür “mal & hizmet” sektörüne yayabilirsiniz.

    “Rekabet” kelimesinin 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl içinde evrilmeye başladığı anlamını,

    ve

    “Marketing ~ pazarlama” dersinin sütunlarından biri olan “piyasanın kaymağını almak!” sözünün zaman içinde monopoller yarattığını kavramadıkça;

    “Girişimcilik” denen tâbir, sadece ama sadece “sömürmek ve sömürülmek!” fiillerinden başka bir anlama bürünmüyor!

    Lütfen 1998’de iki üniversite öğrencisi tarafından “start-up heyecanı!” ile kurulan “Google, Inc.” adlı şirketin, bugün piyasadaki “monopol!” pozisyonunu korumak için ne tür esrarengiz ilişkilere girdiğini, kendi arama motoru “Google!” da arama yapmadan öğrenmeye çalışınız! Hakeza; “Yahoo”, “Bing” veya “Yandex” üzerinden arama yapsanız da sonuç değişmez; çünkü hepsinin yürüdüğü yol “Google” ile aynı!

    “Bill Gates” Microsoft’ta artık aktif değil; yalnızca “onursal/fahri” yönetim kurulu başkanı olarak faaliyet yürüttüğü bizlere söyleniyor. Eşiyle birlikte “The Bill & Melinda Gates Foundation” adlı bir “N.G.O. & charity” kurup dünyada -- özellikle Afrika kıtasında -- açlığın aşama aşama bitirilmesi ve herkese eğitim hizmetinin sağlanabilmesi için ABD eski başkanı Bill Clinton’un kurduğu “The Clinton Foundation” ile beraber [ İngiliz milyarder iş adamı Richard Branson’ın “charity” şirketi “Virgin Unite” ve müzisyen Madonna’nın kurduğu oluşum “Raising Malawi” de dahil ] ortak projeler yürüttüğünü yine “Google!”da arama yaparak öğrenebilirsiniz.

    Ve hattâ Bill Gates adeta bir şirinlik abidesine dönüşüp şu açıklamayı da yapabilecek bir yüze sahip:

    (Ekim 2011) “Bir milyarder olsanız da; yediğiniz hamburger ‘altın’dan yapılma değil, hamburger yine aynı hamburger!”

    Kaynak 1 (İngilizce): http://www.businessinsider.com/bill-gates-thinks-everyone-only-really-needs-1-million-2011-10

    Kaynak 2 (İngilizce): http://www.telegraph.co.uk/technology/bill-gates/8855403/Bill-Gates-money-isnt-everything.html

    Şu an okuduğunuz satırların yazarının kullandığı işletim sisteminin -- ve çoğu bilgisayar/tablet/akıllı telefon vb. kullanıcısının da -- adı “Microsoft Windows” !

    [Devamı 2. bölümde]

    YanıtlaSil
  10. [2. BÖLÜM - SON]

    Madalyonun diğer yüzüne bakalım:

    “Microsoft”un; Avrupa kıtası içinde hem kamu, hem özel sektörde yapılan “elektronik altyapı güncellemeleri” ihalelerinde; jüri kurulunu etkilemek için, fiyat dalgalanmalarını manipüle edebilmek için, kendi markasının piyasalarda dominant kalabilmesi için ne tür esrarengiz faaliyetlerde bulunduğu günbegün ortaya çıkıyor!

    Bir örnek:

    (Mart 2013) “-Avrupa Birliği’nin yetkili komisyonu- Microsoft’a; kullanıcıların işletim sistemini bilgisayarlarına kurarken piyasadaki diğer internet tarayıcıları arasından tercih yapmalarına izin vermediği için 733 milyon dolarlık para cezası verdi.”

    Kaynak (İngilizce): http://www.komonews.com/news/tech/EU-fines-Microsoft-733-million-for-breaking-browser-pact-195552961.html

    “Monopolleşmek”, “İktidar”, “Güç”, “CEO/CFO olmak”, “Girişimcilik” ve benzeri kelimeler "kâr elde etmek!" amacı üzerinde yürüdükçe “sömürü düzeninin devamı!” ndan başka hiç bir şey getirmiyor!

    Muhtemel bir başka yanlış anlamanın önüne geçmek için şimdiden belirteyim:

    Şu soru sorulabilir:

    “Bir iş insanının, bir CEO’nun, bir müzisyenin, bir emekli siyasetçinin vs. bir yardım kuruluşu kurması niçin bu kadar zorunuza gitti! Siz de kurup işe yarar bir insan olsanız iyi olmaz mı?! ‘Kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş’ özdeyişinin canlı bir kanıtı olduğunuzun farkında mısınız?!”

    Lütfen dikkat buyurun:

    Aşağıda okuyacaklarınızı daha çok Marmara Bölgesi ve Orta Anadolu Bölgesi içinde kurulmuş olan üniversitelerde, öğrencilerle yaptığım görüşmelerin sonucunda kanaat edindim. Az önce yazdığım iki bölgedeki üniversitelerde değil, ülke genelindeki üniversitelerde de bu görüş yaygın olabilir. Ayrıca kanaatimde yanılıyor olabilirim, yanlış bir sonuca varmış olabilirim.

    Sizle sadece gözlemimi paylaşıyorum; amacım birilerinin kafasına taş atıp, çamur atıp polemik konuları yaratmak değil.

    Öğrencilerde şu algı yavaş yavaş oluşturuluyor:

    Öğrencilerin ağzı ile sizlere aktarıyorum:

    “2. sınıftayım ve yurtdışında bir şirkette staj yapabilmek için gecemi gündüzüme katmaya başladım. Bir değil en az iki yabancı dili çok seri konuşabilmeliyim ve üçüncü bir dili de en azından okuduğumu anlayacak kadar öğrenmeliyim. Üniversiteden mezun olur olmaz ise, hemen iyi maaş veren bir şirkete girmeliyim veya bana zaman içinde iyi bir finansal birikim getirecek sektörde kendi işimi kurup ‘yükselmeliyim!’

    Size asıl rüyamın ne olduğunu söyleyeyim: Steve Jobs, Bill Gates, Mark Zuckerberg gibi kişiler benim idolüm.

    Günümüzde ‘rekabet!’ çok keskin; onlar kadar zengin ve tanınmış olabilir miyim, bilmiyorum. Ama yükselebildiğim kadar çok yükselip, finansal manâda güçlü bir kişi olmayı kafama koydum!

    Ancak ve ancak ‘o zenginliğe!’ eriştikten sonra ben de bir ‘charity!’ kurup yardım kampanyaları düzenleyebilir ve adımın sonsuza kadar yaşamasını sağlayabilirim.

    Az önce saydığım kişilerin insanlığa yaptığı iyiliklerin ve dolaylı olarak şirketlerine/markalarına yaptıkları ‘algı yatırımı!’ nın en azından onda birini yapabilmem için ilk önce çok para kazanmaya mecburum!”

    Öğrencilerin beyinlerinde oluşturulmuş fikirlerin özetini sizlerle paylaştım!

    İlk önce “kâr elde etmek amaçlı her tür zihniyet!” ve bu zihniyetlerle göbekten bağlantılı “rekabet” kelimesinin anlamını beyinlerimizde değiştirmeliyiz; sonra “-girişimcilik- nedir, ne değildir?!” sorusuna yanıt aramaya başlayabiliriz.

    Yukarıda okuduklarınızı onaylayıp - onaylamama konusunda tabii ki özgürsünüz. Sayın Eğilmez’in, kısıtlayıcı/sansürleyici bir karaktere sahip olmadığını biliyorum. Bu nedenle bu satırları blog sayfasında yayınlayarak; sitesinin tüm ziyaretçilerine bir tür “uyarı mahiyetinde hatırlatma!” yapmasını umuyorum.

    Yukarıda okuduklarınıza “karşı” bir cevap yazma ihtiyacı hissediyorsanız, acele etmeyiniz; ilk önce lütfen sayın Mahfi Eğilmez tarafından yazılan “Temel Yanılgılarımız” metnini ve bu metnin altındaki yorum pencerelerini sonuna kadar sabırla okuyunuz.

    Link: http://www.mahfiegilmez.com/2014/05/temel-yanlglarmz.html

    Saygılarımla

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yoruma katılmamak mümkün değil. Ne yazık ki işin böyle bir yönü var ve bunun ağırlığı giderek de artıyor.

      Sil
  11. Hocam amiyane tabirle ifade etmek gerekirse yine döktürmüşsünüz. Elinize,kaleminize sağlık.Hocam ilerideki yazılarınızda bu girişimcilik konusunu mümkün olursa ve zamanınız olursa acaba bir ''case study'' örneğiyle yeniden ele almanız mümkün olabilir mi
    Saygılarımla;

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Bu dediğiniz için iyi bir örnek bulup üzerinde biraz kafa yormak gerek. İleride bir denerim.

      Sil
    2. Hocam tekrar çok teşekkürler saygılarımla;

      Sil
  12. Girişimci olabilmek için düşüp kalkmayı göze almalısınız. Ayrıca girişimci olmak pahalı iş çünkü belli bir birikiminiz (bilgi, fikir, para, tecrübe) olmalı yoksa ha diye girişimci olunmuyor.

    Evet üniversitede girişimcilik dersi var ama çoğunda iibf de seçmeli ders (tabi çoğu zaman "zorunlu seçmeli") olarak yer alıyordu. 2 kredilik ders üstelik tek grup ve sınıfta kalabalık oldu mu, gelde dersten fayda gör.
    Normalde bu derste proje ödevi (iş tanımından, vizyon, misyon, pazar payı, pazar durumu, finansal analiz... vs.) hazırlanmalı yoksa girişimci şöyledir böyledir gibi tanımlarla iş öğrenilmiyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Doğru diyorsunuz. Ama aslında her konu öyle. Bana sorarsanız üniversitede ekonomi de öğrenilmiyor. Meraklı olan, okuyan, araştıran öğrenci okulda aldıklarına kendi çabasını eklerse ancak "iktisatçı" olabiliyor. Diğerleri "ekonomi eğitimi almış kişi" oluyor. İkisi arasında çok fark var.

      Sil
  13. mahfi hocam fed tahvil alımını 10 milyar dolar daha kesmiş. bu durumda merkez faizi biraz daha arttırmalı mı? çünkü abdde dolara verilen faiz artmaz mıdır? saygılar

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Fed'in tahvil alımını keseceği bilinen bir adımdı, sürpriz değil. Buna karşılık Yellen, faizlerin daha uzun süre düşük kalacağını açıkladı. Yani ABD'de bir faiz artışı beklentisi bulunmuyor demektir. Bu durumda TCMB'nin faiz arttırması için bir neden yok. Ama bana sorarsanız faiz indirimi yapacaksa da çok dikkatli olmalı.

      Sil
  14. Dediğiniz kriterlerle yatırım planını yapıyorum, normal koşullarda karlı bir yatırım olacağını öngörüyorum, ancak ya koşullar değişirse korkusuyla bir türlü işe girişemiyorum, malum memleket havadan sudan nem kapıyor, kobí olarak ise girmek zor bu memlekette

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu durumda blogdaki İrrasyonel Beklentiler Teorisi başlıklı yazıma bir göz atmanızı öneriyorum.

      Sil
  15. konut kredi faizleri düşer mi mahfi bey...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. TCMB faizleri indirirse bir miktar düşer herhalde.

      Sil
  16. Yazınız için teşekkürler, girişimcilik konusu ülkemiz için de değerlendirildiğinde ; gelişmekte olan ülkeler kategorisinde dahi oldukça geride olduğumuz bir konu, öncekikle iş adamı vizyonu ve bakış açısını edinmek belki de yukarıda saymış olduğunuz bir çok kriter ile önem kazanıyor. Ben bilişim sektöründeyim, dolayısıyla girişimciliğin ülkemizde en yüksek olduğu alanlardan birinde çalışıyorum, etrafıma baktığımda kurulan işletmelerin başındaki insanların bakış açılarının iş adamı vizyonundan çok esnaf mantalitesinde olduğunu görüyorum, bu durum pazarda olan tüm firmaları etkiliyor, değer yaratma üzerine bir vizyon kurmak yerine kısa vadeli hedeflerle nasıl para kazanabilirim ve sürdürebilirlikten uzak yaklaşımlarla hayatımı nasıl idame ettiririm yaklaşımını da yanında getiriyor. Amerika'daki angel networkleri düşündüğümüzde girişimciliğin aynı zamanda büyük bir pazar olduğunu da görüyoruz. umarım biz de bu alanda hızla gelişiriz. Saygılar.

    YanıtlaSil
  17. Toplumun her üniversite mezunundan devlet memuru olma beklentisi ve mevcut teorik ve ezbere dayanan dört yılda gerekli gereksiz bi sürü ders alıp yüzlerce sınava girip , geçmek zorunluluğunda kalınan bir eğitim sisteminden geçenlerin girişimci olmasını beklemek haksızlık değilmi hocam?Kosgeb'in bi konferansında uzman üni mezunların bizdeki girişimcilik kayıtları oranı yüzde 7 diyordu malesef ki durum bu iibf mezunların bile ezici çoğunluğu masa başı memur olmayı düşünüyor çünkü yıllarca alınan eğitim ezberle ve sınavdan geç mantığı sonraki yıldada aynı şekilde devam ettiriliyor.Okul bitincede mecburen en iyi yaptıkları şey olan kpss ye hazırlan ve memuriyete kapağı at mantığı... Yazınız için teşekkürler hocam emeğinize sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ne yazık ki eğitim sistemimizin durumu en büyük sorun.

      Sil
  18. hocam yarın doktora mülakatım var iktisattan. daha iş yerimden izin bile alamadım :( kamuda çalışıyorum ama iktisatla ilgili değil. bi soru yok ama paylaşmak istedim.

    YanıtlaSil
  19. Merhabalar Hocam

    Size bir sorum olacaktı. Uluslararası net yatırım pozisyonunun fazla vermesinin faydaları ve açık vermesinin zararlarını yazabilir misiniz? Teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. UA net yatırım pozisyonun artı olması o ülkenin döviz geliri ve alacaklarının döviz borçlarından fazla olmasıdır.

      Sil
  20. [1. BÖLÜM]

    [Toplam 5 bölüm]

    “Girişimcilik” denen olgunun hayatın her alanında hangi anlamlara büründüğü üzerine “iktisat disiplini” dışından olmakla beraber “iktisat”a kökünden bağlı iki örnek!

    “Girişimcilik” kavramını tanımlamaya başlamadan evvel;

    “Sürekli kâr elde etmek amaçlı projeler” propagandası,

    Ve

    “Rekabet” adlı; her an tehlikeli kostümler giyebilen sinsi kelime üzerine ciddi ciddi düşünmek ve bu kelimenin anlamını değiştirmek zorundayız!

    “Sabırlı olmak!” fiilini “tüketim kültürü!” silip süpürmeye devam ediyor; bunun farkında olduğumuz hâlde niçin sessiz kalmayı tercih edip kendi köşemizde ömrümüzü tamamlıyoruz?!

    Acaba bu “ciddi ciddi düşünmek!” eylemine başlamak için “zamanımız!” var mı?!

    Yoksa;

    “En kısa zamanda!” şöhretli insanlar olmak için mi yetiştiriliyoruz?!

    “Çabuk ol!”,

    “Acele et!”,

    “Bir an önce hayatın hızını yakalamalısın. Günümüzde ‘rekabet’ o kadar dehşet bir olguya dönüştü ki; bir saniye durup-soluklanmak istesen, arkadan seni ezip geçecek koca bir kitle gümbür gümbür geliyor! Bu nedenle ‘kişisel gelişim!’ kitapları okuyarak kendini her zaman yüksek moralli hâlde tutmaya alıştır; hiç bir şeyi bekleme, ‘kalp krizi geçirmemek için nefes alıp-verme aritmetiği geliştir!’, kendi hayatını - kendi projelerini düşün, kafana başka hiçbir şey takma; acele etmezsen parçalanıp yok olursun!”

    Tarih: 29 Temmuz 2012

    Yazan: Bülent Sezgin

    Kaynak: http://mimesis-dergi.org/2012/07/richard-sennett%E2%80%99in-oyun-kurami/

    “Richard Sennett’in -Oyun- Kuramı”

    (Metinden bir bölüm)

    Sosyolog Richard Sennett, tarihçi Johan Huizinga’nın “oyun” ile ilgili tanımladığı haliyle üç teze katılır, ve buna kendi yorumunu da ilave eder.

    Oyunun:

    “Tam bir gönüllü bir etkinlik”,

    “-Çıkar- gözetilmeyen bir etkinlik”,

    Ve

    “Özel bir mekânda ve zaman diliminde yapılan yalıtılmış ve sınırlı bir etkinlik” olması Richard Sennett tarafından da paylaşılır.

    Bu noktada, Sennett’in “-çıkar- gözetilmeyen bir etkinlik” tezine bakışı çok değerlidir. Richard Sennett’a göre “-çıkar- gözetilmeyen bir etkinlik”, “benlik-mesafesi” ile ilgilidir. Huizinga bu kavramı anlık isteklerden ya da doyumlardan “uzak durmak” olarak tanımlamıştır. İnsanlar bu uzaklık sayesinde birlikte oyun oynayabilirler.

    Psikolog Jean Piaget’e göre ise; “benlik-mesafeli oyun” yaşamın üçüncü “algısı (sensorimotor)” aşamasında başlar, yani birinci yaşın sonunda gerçekleşir. Örneğin bebeklerin sadece doymak bilmeyen arzuları olsaydı, zevk veren bir örnek yakaladığı anda bir daha başka hiçbir şey yapmayıp sadece o zevki sürdürmek isterdi. Piaget’e göre çocuk ilk hazzını erteler, ilk hazza ulaşmak yerine oyun oynarken üçüncü bir alternatif olarak “oyun davranışı”nı kendiliğinden geliştirir.

    “Benlik-mesafeli oyun” davranışı çocukların “birlikte” oyun oynamaya başladığı zaman gelişir. Bu anlamda oyun kavramı, bir “toplumsal sözleşme” biçimidir; kültürler arası farklar olsa 4 yaşına gelen tüm çocuklar “oyunsal-sözleşmeler” yapabilirler.

    Richard Sennett’a göre Piaget’in Chicago Üniversitesi Sosyal Psikoloji laboratuvarında yapmış olduğu çalışmalar, çocukların “benlik-mesafeli oyun” davranışları konusunda ilginç veriler sunar. Örneğin normal şartlarda misket (bilye, meşe vs.) oyunundaki amaç rakiplerin tüm misketlerini bitirmektir. Ancak çocukların sadece kazanmak için değil, aksine oyunun kurallarını daha çok karmaşıklaştırmak için oyun oynadığı gözlemlenmiştir; “oyunu kazanmak” algısını otomatikman ortadan kaldırırlar.

    Oynamak, benlikten özgürleşmeyi gerektirir. Richard Sennett’a göre “benlik-mesafeli oyun”; başkaları karşısındaki üstünlüğü erteleme ve oyuncular arası beceri eşitsizliğinin denetimi ve dengelenmesi konusunda devreye girer.

    [Devamı 2. bölümde]

    YanıtlaSil
  21. [2. BÖLÜM]

    Richard Sennett’a göre çocuk oyunları, yetişkinlere göre radikal bir soyutluk taşır. Çocuğun oyun oynarken oyun alanı dışındaki dünyaya kapılarını kapaması, Huizinga’nın deyimiyle “yalıtılmışlık”tır. Çocuklar bu yüzden oyundaki oyuncakları ya da nesneleri bambaşka şeyler olarak görür. Yetişkinlerin ise alternatif bir dünyadaymış gibi oyun oynaması gerekmez. Tarihsel süreç boyunca “çocuk oyunları” ile “yetişkin oyunları”nın değişimi görülmüştür. Richard Sennett’a göre modern toplumda yetişkinin oyun oynama yeteneğini kaybetmesi; “Huizinga’cı oyun-ciddiyet” ve “Freudçu oyun-gerçeklik” ilişkisiyle bağlantılıdır.

    Çocuklukta gelişen oyun ve rol yapma yeteneği, yetişkinlerin kültürel koşullarında ortadan kalkmaktadır. Yetişkinler oyunlarda kullanılan “kuralları”, “görenekleri”, “klişeleri”, “basmakalıp duyguları” hor görmekte, bunları daha az ifade ettikçe özgürleştiklerini sanmakta ve daha “derin” bir yaşama çekildiklerini zannetmektedirler. Ancak Richard Sennett’a göre yetişkinlerin sergilediği bu davranış silsilesi çağımızın hastalığı olan “hazcılık ~ özseverlik ~ narsisizm”dir.

    Sosyolog Sennett’in; özelikle Avrupa toplumlarında ortaya çıkan “kamusal alan erozyonu” ve “narsistik bir yaşam biçiminin örgütlenmesi”ne dair bulgularının, yetişkinlerin oyun oynama yeteneklerini kaybetmesine dair uyarılarının çok değerli olduğunu düşünüyorum. Huizinga’nın “-oyun- kavramına gizemli bir hava vermek” fikrine, Richard Sennett bir sosyolog olarak toplumsal ve politik bir çözümleme ile yanıtlar oluşturmaktadır.

    * * *
    Tarih: 15 Ağustos 2012

    Yazan: Bülent Sezgin

    Kaynak: http://mimesis-dergi.org/2012/08/tiyatro-alaninda-zayiflayan-beraberlikler-1/

    “Tiyatro Alanında Zayıflayan Beraberlikler & ‘Rekabet!’ kelimesini bize nasıl öğrettiler?!”

    (Metinden bir bölüm)

    Richard Sennett, “Beraber” adlı kitabında temel olarak işbirliği kavramının doğasını inceler ve günümüz toplumsal yaşamında işbirliğinin nasıl bozulduğu ve nasıl tamir edilebileceği üzerinde durur. Richard Sennett’a göre kapitalist sistemin gelişimi içinde ortaya çıkan birey tipi; sosyal bağların çaba ve zahmet gerektiren ilişkilerinden kaçınan, işbirliğinin karmaşık biçimleriyle başa çıkmak yerine “narsistik” bir savunma mekanizması kurarak içinde bulunduğu birçok alandan geri çekilen bir birey tipidir. Bu tür bir “şişirilmiş kendiliğin” ve kamusal yaşama dair kaygı duymak yerine sadece kendi için var olan narsistik tipin ortaya çıkışı, kapitalizmin toplumsal ve tarihsel süreci içinde şekillenmiştir.

    Örneğin kapitalist düzen içindeki bir işyerinde işçiler ve yöneticiler arasında sosyal bir üçgen vardır. Bu sosyal üçgen Richard Sennett’a göre kazanılmış otorite, inanç sıçramasıyla gelen güven ilişkisi ve kriz anında kurulan işbirliğidir. Ancak modern kapitalizm geldiği evre itibariyle değişim göstermiş, hizmet sektörü odaklı bir portföy ekonomisini büyüterek uzun vadeden ziyade “kısa süreli istihdam politikaları”nı ön plana çıkarmıştır. Bunun anlamı, işyerlerinde geçici işgücüne dayalı kısa süreli, “proje-merkezli üretim politikaları”nın hâkim olmasıdır. Bu yapısal değişim birbiriyle “yüzeysel bir şekilde ilişki kuran takım çalışmaları”nın önünü açar, kriz anlarında birbiriyle işbirliği yapmak “istemeyen!” kişi modellerini ortaya çıkarır. Ayrıca, sorumluluk almak yerine “gemisini ilk terk eden kaptan-patron” figürlerini doğurur! Bu anlamda, Sennett’in eleştirdiği narsistik yeni birey tipi ilk olarak işyerinde yaşanan yapısal değişikliklerin sonucunda ortaya çıkar.

    [Devamı 3. bölümde]

    YanıtlaSil
  22. [3. BÖLÜM]

    Dünya genelinde tiyatro alanına bakıldığında kumpanya ya da ensambleye dayalı bir üretim pratiğinden ziyade “proje-bazlı üretim ve eğitim yapıları”nın hâkim olmaya başladığı kolaylıkla görülebilir. Yurt dışında katıldığım uluslararası festivallerde birçok tiyatrocunun yakındığı en önemli şeylerden birisi de bu durumdu. Sürekli olarak farklı kişilerle çalışıyor olmanın hem kendi kimliklerini oluşturmak, hem de sanatsal ortak dil yaratma konusunda ciddi sorunlar oluşturduğunu belirtiyorlardı. “Proje-bazlı tiyatro çalışmaları” bu yüzden daha çok yönetmen merkezli bir şekilde gelişiyordu. “Beş-benzemez” oyuncuyu bir araya getirmek ancak bir yönetmenin varlığıyla olabilirdi. Ortak bir dramaturjik çalışma, ortak bir sanatsal vizyon ancak ve ancak “projenin dayattıkları!” doğrultusunda oldukça yüzeysel ve kısa süreli yapılıyordu. Önemli olan kısa süreli projenin sonuç odaklı bir şekilde tamamlanmasıydı! Bu yorumdan proje bazlı işlerin illa ki kötü yapılacağı sonucu çıkmasın, ama piyasadaki egemen sanat üretim biçimi “kısa sürede maximum performans istenen proje bazlı işler!”e dönüşünce; yapısal olarak sorunlar ortaya çıkmaya başlar. Bu modelin yarattığı “faydacılık ~ pragmatizm” kaçınılmazdır! Ayrıca başarılı projeler üretilse bile, uzun vadede istikrarlı bir sanatsal üretim yapmak zorlaşır, çünkü her proje sonrası; “çalışan (oyuncu)” ve “patron (yönetmen + yapımcı)” sürekli değişir. “Proje bazlı işler”de sürekli bir yeniden kurulma ve “sil baştan hayatı sıfırlama” hâli söz konusudur. Bu durum da Sennett’in terimleriyle konuşursak, sanat alanında “zamanın aşınması”, “akıntılar alanı” ve “zamansız zaman” yaratılmasıdır. Tüm bu yapısal değişimler, sanatsal üretimi doğrudan etkilemektedir. Tiyatro alanında yaşanan işbirliği eksikliğini anlamak için meseleye bu yapısallık içinde bakmamız gerekir.

    Avrupa’da sanat alanında artık kanıksanmış yap-boz hali, son yıllarda Türkiye’de de etkisini giderek hissettirmeye başlamıştır. AKP döneminde devlet ve şehir tiyatrolarının da orta vadede tasfiyesini göz önüne alırsak, teatral alanın orta vadede tamamen “mâli fon bulma eksenli” ve “proje-bazlı” bir şekilde oluşacağını söylemek mümkün. Örneğin devletçi standart kurumların tasfiyesi, “memur-sanatçı tipi”ni de değişime uğratacaktır. Ben bu değişimin bir anlamda yararlı olacağını da düşünüyorum, en azından üretimsiz ve köhnemiş bazı sanatçılar süreçte yavaş yavaş elenecektir. Ancak tiyatro gibi “meta değeri az olan bir bölgeyi”; salt “proje bazlı üretim!”e yönlendirmek de negatif sonuçlar doğuracaktır!

    Yine Sennett’in tezlerinden yola çıkarsak, sanatçı uzun vadeli bir ensemble içinde çalışmak yerine, projeden projeye koşan, sürekli olarak farklı kişilerle çalışan, sürekli olarak iş bağlamaya çalışan, “insani ilişkilerini çıkar odaklı kurmaya başlayan!”, bu yüzden de işyerindeki arkadaşlarıyla aynı dili konuşmakta zorlanan bir anlayışa mahkûm kalacaktır. Bugün “televizyon-dizi” sektöründe olup biten gelişmelere dikkatle bakanlar, bu dediğimiz oyuncu tipini rahatlıkla görebilir. Nişantaşı ve Cihangir kafe ve sokaklarında oyuncular ve tiyatrocular arasında kurulan ilişkiler bence bu yeni “trend!”i net bir şekilde özetlemektedir!

    [Devamı 4. bölümde]

    YanıtlaSil
  23. [4. BÖLÜM]

    “Proje-bazlı üretim”; tiyatro ve eğitim ilişkisini de değiştirmeye başlamıştır. Avrupa’da geleneksel eğitim kurumları varlığını sürdürse de, sanatçıların bilgiye ulaşmasında “workshop”lar oldukça belirleyici olmaya başlamıştır. Şu an Avrupa’nın birçok kentinde tiyatro eğitimi alanında “ticari açı”dan da bir ağırlığı olan “workshop pazarları!” vardır. Birçok sanatçı çoğunlukla bireysel özelliklerini kullanarak eğitim “workshop”ları düzenlemekte ve bilgiye ulaşmak isteyen genç tiyatrocular da maddi gücü ölçüsünde bunlardan yararlanmaktadır. Ancak “workshop” sistemi, ensemble mantığının çoğu zaman altını oyan bir şekilde gelişmektedir. Kişiler ya da gruplar arasında oluşacak bir eğitim-işbirliğinden ziyade, oldukça esnek bir katılım ve tüketim biçimini alan “workshop”lar yaygın bir eğitim yöntemi hâline dönüşmüştür. Deneysel bir öğrenme, deneme-yanılma, riske girme, hata yapma pratiği yerini salt uzmanlardan ders alma şeklindeki “birey-merkezli bir eğitim modeli!”ne bırakmıştır. Gerçi “ekonomik krizler!” sonrasında “o workshop senin, bu workshop benim” eğilimi biraz azalmıştır.

    Türkiye’de tiyatro eğitimi geleneksel olarak “usta-çırak ilişkisi” ve kapalı konservatuar mantığında gelişmiştir. 1990 sonrasında özel üniversitelerin sayısında yaşanan hızlı artış, beraberinde eğitmen eksikliklerini de getirmekte. Yüksek lisans ve doktora programlarının azlığı, eğitim alanının “maddi açıdan cazibe yaratmaması!” vs. tiyatro eğitiminin nitelikli gelişimine ket vurmaktadır! Örneğin sayısı 15’e yakın oyunculuk okulu ve konservatuarda nitelikli eğitmen sıkıntısı yaşanmaktadır. Sayıları on binleri bulan oyuncu ve tiyatrocu ağını da düşünürsek, Türkiye’de de “workshop” sayısında ciddi bir artış yaşandığı söylenebilir! Ancak Türkiye’de denetimsizliğin de etkisiyle “workshop” alanının eğitsel açıdan ciddi arazlar içinde şekillendirildiği söylenebilir. Örneğin dikkatle bakılırsa Türkiye’de çoğu teatral “workshop”un çalışma notu ve değerlendirme yazısı yoktur. Bu bana kalırsa özelikle yapılmaz, ki sunulan bilgi sadece “birey”e ait olsun ve üzerine kamusal bir tartışma yapılamasın! Bu yazıda buna çok girmeyeceğim. Burada vurgulamak istediğim nokta, tiyatrocular arasında kendini riske atmadan her şeyi hazırcı bir şekilde almaya alışmış bir “copy-paste kuşağının” yetiştiriliyor olması! Kendim de birçok workshop’a katıldığım için iyi biliyorum; bir “workshop” içinde olmak çoğu zaman katılımcı için kolaydır. Özel bir çaba gerektirmeden, zahmetli ilişkiler kurmadan, üzerine çok fazla düşünmeden “tüketimci!” bir mantıkla “maddi gücünüz ölçüsünde!” onlarca çalışmaya katılabilirsiniz. Çünkü tıpkı “proje-bazlı topluluklar” gibi, sizi bağlayan bir ilişki yoktur. İsterseniz; canınız sıkılır çalışmadan çıkabilir, isterseniz; başka bir “workshop”a geçebilirsiniz. Eğer workshop lideri kaliteli ise birçok şey öğrenirsiniz, lider vasatsa “tüh yazık oldu parama” dersiniz! Sonuçta çoğu “workshop”da oldukça “birey!” merkezli ve gevşek dokulu bir ilişki söz konusudur. Burada vurgulamak istediğim; işbirliği yapmak “istemeyen” sanatçı tipinin günümüzde bizzat eğitim mekanizmalarının içinde şekillendirilmesini sizlere örneklerle anlatabilmek! Tabi bundan “-workshop-ların hepsi kötüdür” şeklinde bir sonuç çıkmasın, sanat eğitiminin salt “workshop”lar üzerine kuruluyor olmasını problemli bulduğumu belirtmek isterim!

    [Devamı 5. bölümde]

    YanıtlaSil
  24. [5. BÖLÜM - SON]

    Ayrıca özel üniversiteler-kurumlar arasında sürekli hoca transferleri yaşanıyor olması da, kalıcı ve uzun vadeli olması gereken eğitim mekanizmalarının altını oymaktadır. Kurumlardaki kişilerin hızlı değişimi, Sennett’a göre sosyal üçgene zarar vermektedir. Özel okul ve kurumlar birçok eğitmeni “kişisel hırs!”, “kişisel kariyer!” odaklı hâle getirebilmektedir. Eğitmenin derdi de salt kişisel kariyeri olmaya başlayınca, hayata “ben ve ötekiler” şeklinde bakmaya başlayan narsistik bir “eğitmen” tipi ortaya çıkmaktadır!

    * * *
    Sayın Bülent Sezgin’in parmaklarından dökülen bu iki örnek sonucunda dikkat buyurursanız; kendi “sektörlerinde!” deneyimli ve/veya deneyimsiz birçok kişi saptamalarını ifade etmekte oldukça mahir.

    Peki “girişimcilik” ve “rekabet” kelimeleri temel alınarak aktarılmış yukarıdaki iki uyarı metni ile bazı şeylerin yanlış yolda tehlikeli bir şekilde ilerlediğini artık iyice öğrendiğimiz hâlde, bu yanlışı ortadan kaldırmak için “cesurca!” bir çaba gösteriyor muyuz?!

    Yoksa bir kurtarıcının ve/veya kurtarıcıların meydana çıkıp her şeyi nizama sokmasını mı bekliyoruz?!

    Mahfi Bey’in bu nadide blog sayfasını ziyaret eden sayın katılımcılar; yukarıdaki sorulara ve daha fazlasına cevap vermek için lütfen acele etmeyiniz; ilk önce http://www.mahfiegilmez.com/2014/05/temel-yanlglarmz.html içinde yazanları okuyunuz.

    Günümüzde “cesur olmak!” eyleminin ne kadar önemli bir ihtiyaç hâline geldiğini, verilen linki okuduktan sonra daha yakından anlayacaksınız!

    Saygılarımla

    YanıtlaSil
  25. Hatırlatma:

    Otuz yılı aşkın bir süredir çalışmanın örgütlenmesinde esaslı bir dönüşüm yaşandı. Esneklik ilkesi ve ağ imgesi etrafında şekillenen yeni yönetim paradigması, risk iştahıyla ve müteşebbis (girişimci) ruhuyla sürekli beşeri sermayesini artıran bir işçi tipi oluşturmayı hedefliyor. Üstelik bu paradigma artık sadece işyerini ve çalışma yaşamını değil; benliğimizi, gündelik hayatımızı ve toplumsal kurumları da biçimlendirmeye başladı!

    Klinik sosyolog “Vincent de Gaulejac”, İşletme Hastalığına Tutulmuş Toplum’da “işletme ideolojisi” ve “yönetsel tahakküm” olarak kavramsallaştırdığı bu paradigmanın yarattığı bireysel ve toplumsal tahribatı ele alıyor.

    İşletme; araçların, prosedürlerin, “bilgi-iletişim araçları”nın arkasında işleyen dünya görüşü ve inanç sistemi olarak bir “yanılsama”yı sürdürüyor, bir “hâkimiyet projesi”ni gizliyor!

    Bu ideolojinin temelinde:

    Her şeyi ölçülebilir hâle getirmeyi amaçlayan bir nesnelcilik,

    Örgütü, amaçları önceden tanımlanmış veri olarak kabul eden bir işlevselcilik,

    Uzmanlığın tartışılmaz konumuna dayalı teknokratik bir araçsalcılık,

    Ve

    İşçiyi firmanın etkinliği için “insan kaynağı!” olarak gören bir “faydacılık” bulunmakta!

    Gaulejac’a göre hızla yayılan ve son derece tehlikeli bir salgın hastalıkla karşı karşıyayız! Şayet haklıysa doğru bir teşhis ve etkili bir tedavi için kaybedecek vakit yok.

    “İşkolik; çalışmaya karşı uyuşturucu bağımlılarıyla aynı semptomları gösteren bir bağımlılık ilişkisi geliştirir. İlk zamanlar hiperaktivizmin, performansı uyarıcı etkileri olur: Aşırı duygusal uyarılma, narsistik ödüllendirmeler, firma üzerinde güçlü bir grup desteği, ‘benlik’ ile ‘ideâli’ bütünleştirme hayali vs.

    Ancak çok hızlı bir biçimde gevşemenin imkânsızlığı, durdurulamaz faaliyet ihtiyacı, hafta sonu migreni, tatil sıkıntısı, yaratıcılık ve hayal gücü kapasitesinde azalma gibi başka etkiler de hissedilir!

    İş bağımlılarında yoksunluk duygusu, firmadan kopma durumunda dramatik bir hâl alabiliyor: İşten çıkarıldıktan altı ay sonra bile hergün şirkete gitmeyi sürdüren bir yönetici gibi!”

    Kaynak: İşletme Hastalığına Tutulmuş Toplum
    Yazan: Vincent de Gaulejac
    Çeviren: Özge Erbek
    Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

    YanıtlaSil
  26. Hocam öncelikle yaziniz için cok teşekkürler her konuda olduğu gibi girişimcilik konusunda da güzel kitap tavsiyeleriniz veya yönlendirme yapacaginiz internet siteleri mevcut mudur? Bizimle paylasirsaniz cok mutlu edersiniz. Saygilarimla

    YanıtlaSil
  27. Hocam merhaba;

    Yaklaşık 6 yıldır farklı sektörlerde perakende satışta çalışıyorum. Türkiye'de girişimcilikten bahsetmek biraz garip olmuyor mu? Çok fakirdik çalıştık kazandık diyenlerin ilk 1 milyon dolarının hikayesini sorsak ve nasıl girişimci olduklarına baksak daha kolay girişimci olamaz mıyız? Öyle ya da böyle kayıt dışı, yastık altı, dededen kalma bir şeyler olmadan girişim sizce mümkün mü?

    Bildiğim kadarıyla Osmanlı Devletinin son döneminden günümüze kadar ''Devlet'' milyoner yetiştirme sevdası içinde oldu; peki 100 yıldır bir markamız neden yok ? Sağcı, solcu, orta yolcu, Müslüman, Yahudi, Hristiyan, Mason kim geldiyse hep bu hayalin içinde oldu ve bu hayal uğruna ne sendika ne sosyal hak ne de insan gibi yaşama fırsatımız oldu. Batı ve özünde Anglo-Sakson merkez sermaye birikimini altın/gümüş/değerli madeni sömürerek elde etti bizim böyle bir imkanımız da yok.

    Hemen hemen tüm yazılarınızda aynı noktaya varıyorsunuz fakat hukuk, demokrasi, ve kanunla nereye varacaksınız? Kostas Vlassopoulos, Unthinking the Greek Polis. Ancient Greek History Beyond Eurocentrism.

    Bu arkadaş şöyle bir soru sormuş:

    Madem Aristoteles, Sokrates, Herakleitos, bilim, sanat, demokrasi, aydınlanma, iktisat her şeyin temeli bizdeydi nasıl oldu da 500 yıl Osmanlı Devleti bizi bir valiyle yönetti; bir öküzle tarla sürmeyi bilmeyen Anglo Sakson dünya yürüdü gitti? Batıya rağmen bu saatten sonra Batılı olmak mümkün mü? Batı buna izin verir mi? Batılı gibi görünmek elbette mümkün fakat Batılı olmak farklı siz de biliyorsunuz. Demokrasi, hukuk, eşitlik, adalet altın ve gümüşten çok sonra geldi.

    Türkiye için girişimcilik;

    Vergi kaçırma yollarını aramak,
    İşçiyi 12 saat çalıştırıp sigortayı ya ödememek ya da asgari ücretten göstermek,
    Bu yıl zam yok idare edin Ferrari'nin taksiti bitsin hallederiz demek üzerine kuruluyor.

    Bir ricam olacak yazının başlığını, 1 milyon dolarım var bu parayla kime girişsem olarak değiştirebilir misiniz?

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...