11 Ocak 2015 Pazar

İdeal Çocuk Sayısı

Birdenbire kendimizi en az üç çocuk yapın tavsiyesiyle başlayan bir tartışmanın içinde buluverdik. Araya o kadar çok şey girdi ki kafamda evirip çevirdiğim soruları bugüne kadar yazıya dökemedim.

Ben bu soruları yanıtlayamıyorum: Ne olacak üç çocuk yapınca? Daha önce 2 çocuk yaptık da ne oldu? İçlerinden dünya çapında kaç kişi çıkardık? Çıkardıklarımıza ne kadar saygı duyduk? Kimini vatan haini kimini din düşmanı yaparak toplumdan dışlamadık mı? Ne olacak yani üç çocuk yapınca? Üçüncü çocuk şair olunca dışlamayacak mıyız? Ya da bilim adamı olmak isteyince deli gözüyle bakmayacak mıyız? Büyüklerinin sözlerinin dışına çıkıp sorgulamaya başlayınca yakalayıp hapse atmayacak mıyız? Ne değişecek yani üçüncü çocukta?

Önceleri az çocuk yapmak, doğum kontrolüne gitmek gözde yaklaşımdı şimdi en az üç çocuk yapmak gözde oldu. Hatta eski yaklaşım neredeyse vatan hainliği gibi kabul edilmeye başlandı. Yarın öbürgün bu da tersine döner.

Bu soruların da yanıtı yok bende: Üniversitelere, liselere, ortaokullara hiç bakıyor musunuz çocuklarımız ne okuyor ne yazıyor diye? Mesela kendi çocuğunuza hiç soruyor musunuz kaç tane kitap okuduğunu. Hiç roman, öykü, şiir okumuş mu? Kendi ders kitapları dışında başka bir konuyla ilgili bir kitabı eline almış mı? En iyi bildiğini düşündüğü konuyla ilgili bir araştırma yapmış mı? Örneğin sürekli izlediği futbol maçının kaç metrelik bir sahada oynandığını, kalenin iki direği arasında kaç metre uzunluk olduğunu, yan hakemlerin hangi alanlardan sorumlu olduğunu araştırmış mı, öğrenmiş mi? Herhangi bir bilimsel konuya merakı var mı? Yoksa sadece sınıf geçmek için kendisine verilen dersleri üstün körü ezberleyip sınıf geçmeye mi çalışıyor? Çocuğunuza hiç sordunuz mu ne olmak istediğini? Bir şey olmak istiyor mu? Yoksa üniversiteyi bitirince mi soracaksınız sen ne olacaksın şimdi diye?

Yüzbinlerce sıradan ezberci öğrenciden oluşan bir gençlik var ortada. Ona karşın üç çocuk yapalım, o da yetmez beş çocuk yapalım. Yapalım da ne yapalım? Ne olacak o çocuklar? Hiçbir şey bilmeyen, yaşamdan haberi olmayan, büyüklerinin sözünden çıkmayan, her türlü gelişime kapalı yüzbinlerce, milyonlarca insan.

Soru sormayan, sorgulamayan, özgür düşünemeyen, büyüklerine gerektiğinde başkaldıramayan çocuklardan bilim adamı çıkmaz, sanatçı çıkmaz, edebiyatçı çıkmaz. Olsa olsa memur çıkar, denileni yapan adamlar çıkar. Onlarla toplum hiçbir yere gidemez. Ancak istisnai yetenekleri olanlar bu düzenin dışına çıkabilir. Onları da ötekiler engeller.  

Sorun çocuk sayısı değildir. İsterseniz bir çocuk, isterseniz on çocuk yapın. Sorun onları nasıl yetiştirdiğimiz sorunudur. Eğer bugünkü gibi yetiştireceksek ne kadar az çocuk yaparsak o kadar iyidir. Çünkü o zaman çocuklar daha değerli hale gelir, sınıflardaki öğrenci sayısı giderek azalır, çocukları daha yüksek kalitede yetiştirme imkanı doğar.  

116 yorum:

  1. dogru soze ne soylenir ki Hocam

    YanıtlaSil
  2. Hocam her şey öğretmenler de bitiyor ama dediğiniz gibi memur zihniyetli olup çıkıyorlar sebebi de öğretmenlere ödenen maaşların düşüklüğü ve aynı zamanda kpss sınavının zaten ezberci zihniyeti destekler nitelikte olması

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Doğrudur ama ideal sayısı 20 bilemediniz 30 olan sınıflara 50 - 60 öğrenci yerleştirince, üniversiteye yazı yazmayı bilmeyen lise mezunlarını doldurunca öğretmenin yapacağı da sınırlı kalıyor.

      Sil
  3. Devlette calisan bir muhendis olarak (memur statusunde) biraz bozulsam da %100 katiliyorum. Kendimi bu kategoride gormedigim icindir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de devlette memur olarak çalıştım.

      Sil
  4. Hocam yazınız için çok teşekkürler.Benim size sorum sosyolojik açıdan değil ekonomik açıdan olacak.Bildiğiniz gibi solow tipi büyüme modelinde ekonomik büyümenin en büyük engel hızlı nufus artışı gösterilir.nufus büyümeye bir külfet oluşturur ve büyümeyi engelleyen bir unsurdur.Ancak cumhurbaşkanın dilinden düşürmediği '3 çocuk' bu büyüme modeli için sizce ne kadar doğru ? Büyümek için nufus bir külfet midir yoksa üretim artışı için gerekli bir unsur mudur ben bu konu arasında kaldım.Yardımcı olursanız sevinirim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Asıl olan kalitedir. Nüfusu istediğiniz kadar artırın onları kaliteli olarak yetiştiremezseniz sadece sıradan işgücü olarak çalıştırabilirsiniz. Eğer ucuz işgücüne ihtiyacınız varsa bu ek işgücü büyümeye katkı yapabilir. Ama asıl büyüme teknolojiye katkı yapacak, buluş yapacak insan gücüyle olur. Bizim eğitim sistemi bunu verebilecek durumda mı sizce? Bence değil. Biz üniversite mezunu niteliksiz insan gücü yetiştiriyoruz. Bu çocuklar üniversiteyi bitirdiği için bir şey olduklarını sanıyorlar. Yani biz sadece hayal kırıklığını artırmakla meşgulüz. E bu durumda nüfusu artırarak bir eyere varabilir miyiz?

      Sil
    2. Hocam ben şahsen 3 çocuk yapılması önerisini destekliyorum. nüfusumuz hızla yaşlanıyor. genç nüfusu artırmazsak yaşlı bağımlılık oranımız ileride ekonomik açıdan kaldırılamaz noktaya ulaşabilir. ancak, eğitim sistemimizle ilgili eleştirilerinize de hak veriyorum. normal liseden çıkan bir sürü mezun 20 yaşında elinden hiçbir şey gelmeyen vasıfsız bir insan olarak topluma dahil oluyor. üniversite mezunları da aynı. mühendislikten mezun olan birisi mühendisliğin m'sinden anlamayan, elinden bir iş gelmeyen insan oluyor. işi ancak iş hayatında öğreniyor. iktisat mezunu keza aynı, çoğu herhangi bşir muhakeme gücü olmayan insanlar oluyor. pratiğe, uygulamaya dayalı, araştırmayı özendiren bir eğitim sistemi kurulmazsa gidişat hiç iyi değil gerçekten. (amacım mezunları karalamak değil sistemin hatalarını anlatmaya çalışmaktır, yanlış anlaşılmasın, ben de mühendislikten mezun olduğumda aynı durumdaydım). saygılar.

      Sil
  5. Belki de istenen niteliksiz kalabalıklardır. Düşünmeyen ve bol bol tüketen kalabalıklar...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu cümlelerde 'belki de' kısmı fazla olmuş gibi duruyor.

      Sil
    2. mahfi hocam ağzınıza sağlık

      Sil
  6. hocam bu 3 çocuk meselesinin amacını siz de çok iyi biliyorsunuz ama yazmaya çekindiniz belki. günümüz toplumlarında gerçek iktidar olmanın 2 yolu vardır: ya sanayi üretimine hükmedersiniz ya da size oy veren kitleyi nüfus olarak kalabalıklaştırmaya çalışır ve her alanda otoriter bir yönetim kurarsınız. sanayi üretimine hükmetmek çok zahmetlidir. yatırım, emek-sabır, bilgi birikimi, küresel vizyona sahip kaliteli insan gücü ister. hiç şüphe yok ki ikinci yol ilkinden çok daha kolaydır.

    YanıtlaSil
  7. guzel bir yaklasim. ama yeni degil. ama esad yaklasim demografik olmaliydi. nufus kaca gelir sgk primi ne olur? emekli maaslari nasil olur? kac calisan kac yasliya emekli maasi oder? nufusun kaynaklari somurmeden yenilenme hizi ve suresi ne olur? biz uc cocuk yapmasak da dunya 5 cocuk yapiyorsa bu anlamli midir?

    YanıtlaSil
  8. Bu yazıyla kime hizmet ediyoruz acaba

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kafamızın arkasında hep birilerine hizmet etmek olunca işler karışıyor galiba. Eğer birisine hizmet etmek gibi bir düşünceden kurtulur da bakabilirsek bu sorunuzun yanıtı mesela insanlığa hizmet olabilir mi? Veya dünyaya? Ya da kendi toplumumuza?

      Sil
    2. yani ne diyeyim bilemedim. değirmen taşı gibi okkalı bir cevap; fakat soru sahibine intikal edebildi mi, intizar içerisindeyim.

      Sil
    3. Hocam bende ekonomi okudum ve şuan maliye Bakanlığında uzman olarak çalışıyorum bunu yazdım çünkü biz üniversite hocalarimizdan ve okudugumuz makalelerden ve gozlemlerimizden gördük ki ilerleyen yıllarda ülkelerin ekonomik olarak en büyük kozu genç nüfus olacak ama şunu elestirebilirsiniz çocuk yapıyoruz genç nüfus olacak da önemli olan bunun kaliteli yetiştirmek sanırım burdada elestirilmesi gereken biz gibi gençlere yeterince emek veremeyen sizler suclusunuz.Benim en çok yadirgadigim bu yazıyı sizin gibi ekonomist ve sürekli yazılarını takip ettiğim bu işi bilen bi insan olmaniz hasebiyle bile bile bu yazıyı yazdiran şey neydi acaba onu merak ettiğim için sordum bu yazı kime hizmet ediyor diye

      Sil
    4. Size eksik öğretmişler. Fazla nüfus koz olmaz. İyi yetişmiş insanlar varsa koz olur. Yoksa okumamış inşaat işçiliği yapan insanla çok az farkı olan üniversite mezunları yetiştiriyorsanız o fazla nüfus başınıza bela olur.
      Başkalarını bilemem ama benim bu blogda yıllardır hiçbir ücret talep etmeden, bir karşılık beklemeden verdiğim emeği bizi yetiştirmediniz siz suçlusunuz diye eleştirmeniz sadece haksızlık olur. Ben üniversitelerde yıllardır ders veriyorum ve kalitedeki düşüşü gözlerimle görüyorum. Türkiye'de eğitim kalitesi her geçen yıl daha da düşüyor. Şimdi bu durumda nüfusu artırmanın iyi olduğunu savunanlar mı birilerine hizmet ediyor yoksa önce kaliteyi artıralım sonra nüfusa bakarız diyenler mi? Bana bu yazıyı yazdıran şey gördüğüm kalite düşüşüdür. Siz faklı görüyor da her geçen gün kalite artıyor çok yakında bu yeni kuşaktan dünya çapında adamlar çıkacak diyorsanız bilemeyeceğim.

      Sil
    5. Hocam amaç üzüm yemek olsaydı sizden böyle bir yazı değil kaliteli insan yetistiremedigimizi çok genç nüfus ama kaliteli bir genç nüfus yetistirmemiz gerektiği ve bunun için çözüm ne bi düşünce insanı olarak bunlara çözüm getirecek bir yazı yazmanizi beklerdim. Zannediyordum sizin amacınız bagciyi dövmek olduğu için böyle bir yazı yazmayı uygun görmüşsunuz.Kaliteli nüfus yetismedigi konusunda sonuna kadar haklısınız ama fikir adamlarına düşen buna çare olmak ve düşünmeye sevk etmektir. Mesela bu ülkenin en çok ihtiyacı olan çokca ama kaliteli ve akıllı muhalefettir ama ben çok muhalefet olmasın demem çok olsun ama akıllı olsun derim. Verdiğim bu örneği tartışmamiz çevresinde dusunurseniz sevinirim.

      Sil
    6. Sizin aklınız siyasette olduğu için örneği siyasetten vermişsiniz.
      İnsanın kalitelisi makbuldür, çoğu değil.

      Sil
    7. Bu yazı zaten siyaseti hedef alan bir yazı değil mi vede siz burda 3 çocuk olmasın diye yazı yazarken muhalefet etmiyor musunuz ?

      Sil
    8. Kesinlikle değil. Siz taraf olduğunuz ve o nedenle 3 çocuk söylemini savunmak ihtiyacı duyduğunuz için karşı görüş belirten her yazıyı siyasi yazı sanıyorsunuz.

      Sil
    9. Herkesin bi tarafı yok mudur hocam elbette bende aynı benim gibi düşünenlerin tarafındayim..

      Sil
    10. Bilimin tarafı olmaz. Bilim konuya bilimsel olarak bakar ve kaliteli adam yetiştirilemiyorsa öncelikle çocuk sayısını azaltmayı önerir. Mevcudun kalitesini artırmaya başladıktan sonra sayı meselesini yeniden gündeme getirir.

      Sil
    11. Hoca'nin cevabi sahibine intikal etmedi. Cunku o kafa da degirmen tasi gibi.

      Sil
    12. yani kusura bakmayın benim sıtkım sıyrıldı artık...


      adamın neye hizmet ettiği belli, kalkmış "bu yazı neye hizmet ediyor?" diyor.. amacı belli üzüm yemek değil bağcıyı dövmek, kalkmış hocayı "amacın üzüm yemek olsa böyle yazardın" diyor.. kalkıp siz suçlusunuz yetiştiremediniz diyor; hocanın sana kanıtlayacak neyi var, ama kalkıp sana kendini anlatmaya çalışıyor arka arkaya kaç cevap.. buradan bile anlaman lazım hocanın olaya bakış açısını.. hoca üniversite hocasıdır, ilkokuldan çocuğu elinden tutup kendisi mi mezun edecek? bana gelen kalitenin düştüğünü gözlemliyorum diyor.. perdeli gözlerle bakmazsan, bunda anlamayacak ne var?

      asıl kurtulmamız gerekenler işte bu zihniyettir.. arkadaştan kurtulalım demiyorum sakın kendisi de yanlış anlamasın, bu zihniyetten kurtulmamız gerekiyor..

      Sil
    13. Hocam siz yazınızı tekrar okuyun bence yazdiginizla burdaki yorumlarınız pek birbirini tamamlamiyor gibi geldi bana. .

      Sil
    14. "gozlemlerimizden gördük ki ilerleyen yıllarda ülkelerin ekonomik olarak en büyük kozu genç nüfus olacak" onermesi icin ben de bir iki cumle eklemek istiyorum. Ilerleyen yillarda genc nufus tumuyle bir koz olmaktan cikacak. Nedeni mi:

      http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/industrial-robots/rethink-robotics-announces-baxter-robot-helper-we-go-handson-in-boston

      Yukaridaki yazida goreceginiz robot daha baslangic. Kendisi fabrikada is yapan birinin yaninda oturup ne yaptigini ogreniyor. Simdilik yapabildigi seyler oldukca basit, kutulamak, dizmek vesaire gibi ama gelecegi cok parlak. Cok cocuk ve genc nufus bugun bir koz olsa bile 10 yil icinde koz olmaktan kesinlikle cikacak. Mahfi Egilmez Hocamin yazisi 100% dogru. Egitim kalitesi herseyden onemli. Kaliteli ogretmen, kucuk siniflar cok cok onemli.

      Sil
  9. Hocam çok doğru ama bugünkü konjonktürde zor bir yazı yazmışsınız. Tebrikler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Konjonktür değişkendir biliyorsunuz, değişmeyen doğrulardır. Bugün doğru farklı görünür ama yarın yine doğruya gelinebilir.

      Sil

  10. Bir yılda basılan kitapların çeşidi ülkelere göre şöyledir:
    ABD 85.121
    Japonya 42.217
    İngiltere 64.761
    Almanya 64.761
    Türkiye 6.151
    ***
    Gazete okuyanların nüfusa oranları şöyledir:
    Japonya % 62
    Almanya % 48
    Türkiye % 5
    ***
    Türkiye;deki kahvehane ve kütüphane sayılarının kıyaslaması ise şöyledir:
    Kütüphane sayısı 1412
    Kahvehane sayısı 570.000
    Buna göre: 49.500 kişiye bir kütüphane düşereken, 122 kişiye bir kahvehane düşmektedir.
    ***
    Gallup firmasının yaptığı bir araştırmaya göre bazı ülkelerdeki kitap okuyanların nüfusa ornları şöyledir:
    Japonya % 14
    ABD % 12
    Almanya % 11
    İngiltere % 11
    Türkiye % 0,01



    Maalesef Türkiye’de ihtiyaç malzemeleri sıralamasında kitaplar 235. Sırada yer almaktadır.
    Türk çocukları kitap okuma konusunda çoğu Afrika Ülkelerinin gerisinde kalmış durumdadır. Japonya’da toplumun % 14 ü, Amerika’da % 12 si, İngiltere’de ve Fransa’da %21i düzenli kitap okurken Türkiye ‘de yalnız 10.000 kişide 1 kişi düzenli kitap okuyor.
    Türkiye’de 1 kişinin kitap okumaya ayırdığı zamanın; bir Norveçli 300, Amerikalı 210, İngiliz ve Japon 87 katını ayırıyor dünya. Ortalaması da Türklerin ayırdığı zamandan 3 kat fazla.
    Kitap için Norveçli 137, Alman 122, Belçika ve Avusturyalı 100 dolar, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor. Dünya ortalaması 1,3 dolar iken, Türkiye’de bir kişi kitabı yılda ancak 0,45 dolar harcıyor.
    ABD ‘ de yılda 72 bin adet konusu farklı kitap basılırken (72 bin farklı model gibi), Rusya’da 58 bin . Japonya’da 27 bin, Türkiye’de ise 7 bin kitap basılıyor.
    Dünyada çocuklara özel günlerde kitap hediye edilmesi sıralamasında Türkiye 180 ülke içerisinde 140. Sırada yer almaktadır.
    Türk halkı kitap okumaya yılda yalnızca 6 saat ayırıyor. Türkiye kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkesinin gerisinde kalmış durumda.
    Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye bir kitap düşüyor
    • Türkiye’de okunan kitaplar genellikle siyaset, aşk, cinsellik konularını işliyor.
    Hocam herşeye rağmen eskiye oranla kitap okuma oranının arttığını düşünüyorum. Gittiğim kitapçılarda daha çok bayanların kitap aldıklarını görüyorum.
    Hocam yıllardır tüm yazılarınızı okuyorum. Ekonomi dışında özellikle Edebiyat, Sanat, Felsefe, kısaca yaşama dair edebi yazılarınızı çok güzel yazıyorsunuz ve severek okuyorum. Bir okuyucu olarak yaşama dair yazılarınıza yer verirseniz çok sevineceğim. İyi ki varsınız...
    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu çok anlamlı istatistik veriler için teşekkür ederim. Yazımı tamamladı diyebilirim. Umarım yazımı okuyanlar sizin bu katkınızı da okurlar ve ne demek istediğimi daha iyi anlarlar. Nüfus artsın artmasına da durum sayılarla ortada işte. Ve bu durum emin olun her geçen yıl daha kötüye gidiyor.

      Sil
    2. Bu istatistikler için kaynak verebilir misiniz? Çok okur yazar bir toplum olduğumuzu savunmuyorum ama veriler hatalı ya da eski gibi görünüyor. Şöyle bir link paylaşayım:

      http://www.radikal.com.tr/hayat/2013te_536_milyon_kitap_basildi-1169595

      Sil
    3. Bu konuda başka bir kaynak yok elimde.

      Sil
    4. Bu istatistik veriler evet biraz eski fakat kapsamlı bir araştırma da yok gibi.İstatistik verilere nereden bakmak isterseniz o açıdan görürsünüz.
      2013 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullara ücretsiz dağıtılan ders kitapları da dahil toplam 536 milyon 259 bin 040 adet kitap üretildi.
      Ders kitapları hariç basılan kitap sayısı verisi önemli. ( Roman, şiir, öykü, hikaye, deneme, anı, mizah, biyoğrafi, tarih, sanat, kişisel gelişim...)
      Kaynak.Milliyet blog Türkiye'nin kitap okuma alışkanlığı 7 Şubat 2008

      Sil
    5. TÜYAP Adana kitap fuarı açılışı.

      “TÜRKİYE’DE OKUR SAYISI ARTIYOR”
      Kitap üzerine istatistiklerden bahseden Türkiye Yayıncılar Birliği 2. Başkanı Fahri Aral, Türkiye’deki kişi başına düşen kitap sayısının yaklaşık 7,3 civarında bir rakam olduğunu söyledi. Bu rakamın önemli olduğuna vurgu yapan Aral, Türkiye’nin dünya sıralamalarında ilk 15’in içinde olduğunu kaydetti. 2014 yılında toplam 561 milyon 103 bin 770 bandrollü kitap yayımlandığını anlatan Aral, 2013 yılına göre yüzde 4,4 oranında artış sağlandığını belirtti. Rakamların Türkiye’de başlık ve kitap sayısının arttığını gösterdiğini dile getiren Aral, yazılı basın ve internet üzerinden okur sayısının arttığını ifade etti.

      Sil
  11. Hocam, emeğinize sağlık.
    Lise düzeyinde egitim veren üniversitelerde kayıtlı öğrencilerin dörtte üçü yaklaşık bir milyon civarında. Bu gençler okul yerine iş piyasasına girse işsizlik oranı ne olurdu? Aldıkları eğitim iş bulmalarına ne kadar katkı sağlıyor? Bence bu soruların da sorulması gerekiyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sizi temin ederim bugün birçok üniversitenin eğitim düzeyi benim babamın okuduğu yılların lise eğitimi kadar bile değil. Bütün mesele çocukları bir üst kurumda bir şeyler okuyor gibi kaydedip işsizlik oranını düşürmekse bunun acısını ileride daha ağır şekilde çekeriz. Çünkü lise mezunu insan daha düşük çaplı işlere talipken üniversite mezunu bir de iş beğenmeme durumunda oluyor.

      Sil
  12. Kıymetli hocam, o kadar haklısınız ki... Sırf mevcut düzenlerine karşı çıktığım için üç senedir yardımcı doçentlik kadrosu verilmeyen bir ekonomi doktoru olarak bir devlet Üniversitesinde çalışıyorum. El etek öperek bir yere gelmektense, değil üç yıl yüz üç yıl bile beklemeye razıyım....
    Yazılarınızı ilgiyle okuyorum sayın hocam, ellerinize sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Buyrun işte bir örnek. Benzeri örnek o kadar çok ki.
      Umarım herşeye karşın hakkınızı alabilirsiniz.

      Sil
  13. Yazınız için teşekkürler hocam. Küreselleşen dünyada nasıl ki diğer üretim faktörleri vahşi kapitalizm adına sömürü ve meta unsuruna dönüşmüş ise insan da bu uğurda sömürülen bir metaya dönüşmüştür. Küreselleşme adı altında Vahşi Bir Kapitalizm doğuyor. Işte tüm bu düzenlemeler ve uygulamalar buna hizmet ediyor.

    YanıtlaSil
  14. İlginize teşekkür ederim Kıymetli hocam...

    YanıtlaSil
  15. Hocam, siz de takdir edersiniz ki her çocuk büyük bir emekle büyüyor. Eğitim-öğretim dediğiniz, hele Türkiye şartlarında hiç kolay değil. İki çocuk sahibi, bir anne olarak diyebilirim ki, her şeyden önemli, her bakımdan donanımlı bir "insan" yetiştirmek bence en zor kısım. Mesele çocuk sayısı değil gerçekten. (ki bunu isteme nedenleri yorumlarda da belirtilmiş) Biraz özel bir konu: bizim çocuklarımız iki dilli ve dolayısıyla iki kültürlü büyüyorlar. Şahsi fikrim sorulduğunda hep derim ki sanılanın aksine yabancılar çocuklarına çok büyük değer veriyorlar. Evet bizim gibi kucağa alıp mıncıklayarak sevme halleri hiç yok. Çocuktan nasıl saygılı olmalarını bekliyorlarsa bir çocuğun da aile içinde söz hakkı vardır. Soruları asla cevapsız kalmaz, neden-niçin açıklanır. Yanlış bir anlama olduğunda pekala bir büyük de çocuğundan özür dileyebilir. Çocuğa verilen söz mutlaka yerine getirilmeye çalışılır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Neden yazıyorum; ülkemizde doğan ve büyüyen çocuklarımızın yüzde kaçı böyle yetişiyor?
    Eğitim sistemimiz sadece akademik başarıyı önde tutarken, aileler de ne yazık ki bu durumu destekliyor. Çocuğun ne istediğiyle, hayata bakışıyla, hobisiyle kimse ilgilenmiyor. En sosyal okulum diyen özel okul bile gün geliyor sınav sistemine takılıyor.
    Yani durum pek üç çocuk yapma açısından parlak değil ve bu gidişle olmayacak da.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu dediklerinizin hepsi doğru.
      Okula giden çocuk sayımız bugünkünün üçte biri kadar olsaydı hem okullarımız daha kaliteli olacaktı hem de çocuklarımız daha kaliteli yetişecekti.

      Sil
  16. Hocam içinde bulunduğumuz zor ekonomik duruma karşın çalışan anneye 3 çocuğa kadar yapılan kademeli yardım uygulamasına bütçenin hazır olduğunu düşünüyor musunuz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Onu bilmiyorum, zaman gösterecek tabii ama aileler bu yardım için çocuk yapacaklarsa o çocukların geleceği çok karanlık demektir.

      Sil
  17. Mahfi bey;Durum tam anlattığınız gibi olmakla beraber tecrübe ile sabit olarak (en büyüğü ergen olmak üzere üç erkek çocuğu babasıyım-Hepsinin eğitim finansmanı hazır ) şunu söylemeliyimki bu nesil bizim gibi öğrenmiyor,sorguluyor,ama çabucak herşeye sahip olmayı normal bulup kendini fazla kasmıyor.Bizler zamanımızda bayram gelecek yeni ayakkabı,pantalon alınacak diye sevinirken, eskiyenlerin otomatik yenilenmesi onların normali olup dolayısı ile tüketim ekonomisi ve ailelerin onlara ayırdığı kaliteli zamanın azalması yüzünden vicdan yıkanması ceptelefonu vs üzerinden yapılmakta.İsterseniz bir,isterseniz beş çocuk sahibi olun katmadeğer üretmez iseniz çıktınızda kaliteden yoksun kalacaktır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet durum dediğiniz gibi. Tabii sizin çocuklarınız şanslıymış o ayrı bi konu. Onbinlerce ailenin çocuğu bu olanaklardan yoksun ama hala çocuk sayısını artırıyoruz.

      Sil
  18. Baştan sona doğru bir yazı.
    Ama tartışmanın cevabı bu yazı değil.

    Çocuk sayısı tartışması, bir sayı tartışması değildir.
    Başka bir tartışmadır.
    Kadının toplumdaki yerine yönelik bir tartışmadır.
    "Hamile kadın sokağa çıkmasın";
    "Kadınlar toplum içinde yüksek sesle gülmesin";
    "6 yaşındaki kızla evlenilebilir";
    Diyen bir zihniyetin kendisini gizlemek için kullandığı bir argümandır "çocuk sayısı".
    Kadın eve kapansın, "çorba yapsın", "çocuk yapsın" dünyasıdır bu.
    İstemiyorlar.
    Kadın toplumda olsun istemiyorlar.
    Evde, kafeste olsun istiyorlar.
    5,7,9 çocuklu toplumdan ne olur ?
    Cahil ,barbar bir toplum olur.
    Hiç düşünmeyen, ama hep inanan bir toplum olur.
    İstedikleri bu.
    Yoksa "çocuk sayısı" bahane......

    YanıtlaSil
  19. Hocam 3 çocuk meselesini ben: "Gebeler gezmesin-kadınlar gülmesin-külliye-osmanlıca-mağdur bacılar" söyleminin bir parçası olarak görüyorum. Bu söylemin bütünü nereden gelip bizi nereye götürecekse, 3 çocuk da aynı yolun döşeme taşlarından birisi galiba.

    YanıtlaSil
  20. Hocam merhaba,

    Yazınız çok aydınlatıcı, kaleminize sağlık..

    Nüfusun artışı, soyumuzdan Mozart çıkarıp, çıkaramamakla alakalı..Mozart çıkaramadıktan sonra bir önemi yok bence...İmkan eşitliği yok ise yoksul aile çocuklarının bir yere gelmeleri olanaksız zaten..Çocuk demek aslında yatırım demek..Bu öyle bir yatırım ki, faydası doğrudan yatırımcıya değil, yatırılanadır. Eğer bu yüksek özel okul ücretleri ile okuyan çocuklar yarın nitelikli iş bulamazlarsa, yatırımcıların yatırımları da batmış demektir..Bizi bu konuda sıkıntılı günler bekliyor....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynen böyle düşünüyorum. Bir tek farkla Mozart ayrı bir yetenek.

      Sil
  21. Hocam yazı için teşekkürler. Her görüş savunulmalı, tartışılmalı, eleştirilmeli ve hatta lobi faliyetleride yapılmalı. Konunun can alıcı tarafı üç beşten çok; eğitim, öğretim. Evet kim ne dese haklı, eğitim sistemi yumuşak karın! Dersaneler konusunda Cumhurbaşkanının bile hakkı var bence. Kalabalık sınıflar... İyi öğrenilmeyen veya öğretilmeyen konular diyen de haklı. Müfredatı eleştirende haklı. Fakat değinilmeyen (gerçi siz bir yorumu yanıtlarken değindiniz ) gelişmeye çok müsait birşey var Uzaktan eğitim, öğretim ama hemen yanlış anlamayın diplomalısı değil. Youtube de on binlere dayanan ders videoları aynı konuyu onlarca farklı hocadan dilediğin kadar tekrar tekrar izleme imkanı, alanında uzman binlerce insanın blogları, sayfaları... Sizin gibi alanında az bulunan ender rastlanan büyüklerin sayfaları twitterleri ve hatta hobileri, hayata dairleri, güncel olan ve olmayan bir çok konudaki fikirleri... Bence bu alan tartışmasız dahada gelişecek. Eğitim değilse bile içerik olarak öğretim bu alanda yoğunlaşacak
    Yani özetlersem bugün gazete trajlarını ve tv reytingini vuran internet, kalitesiz öğreticilerin boşluğunu da dolduruyor... Öğretimde yan unsur oldu. Hocam yazınız için çok teşekkürederim, bize dayatılan, tavsiye edilen sayıları sorgulamak güzel :) bence insanı mutlu edecek sayılar en güzeli. sayı göreceli, bireyin kararıda değil, anne babanın özneli. Hocam bizimle görüşlerinizi her konuda paylaştığınız için tekrar tekrar teşekkürler. Sağlıcakla kalın.

    YanıtlaSil
  22. ilk once elestirmeden önce karsimizdakine sempatiyle anlamaya calisirsak o zmaan kaliteli nüfus olabilir.yorumlara bakıyorum nüfusun kalitesi ortaya çıkıyor. ülke paranoyak durumda hala nüfus artışından bahsediliyor. Ilk once var olan nüfusu kurtarin.

    YanıtlaSil
  23. Hocam iyi akşamlar ben şuan da üniversite 2. Sınıf öğrencisiyim. Yazdıklarınız ve yorumları sürekli takip etmeye çalışıyorum. Şunu dile getirmek istiyorum. Ekonomi, finans derslerinde benimde sürekli sorduğum, sorguladığım bir konu bu. Aldığım cevapsa şu genç nüfus yaşı ortalama 29. Doğan çocuklardan ikisi anne ve babasının yerine geçer diğer çocuk ise ekonomiye katlı sağlar. Peki bu ne kadar doğru?
    üniversite eğitimi alan ve akademik kariyer yapmak isteyen biri olarak bana hangi kitapları önerirsiniz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yanıt doğru değil. Doğrusu şu. Eğer anne ve babasının kalitesini geçmeyecekse o iki çocuk anne ve babanın yerini alamaz. Üçüncü çocuk bunları da geçemeyecekse hiç yarar sağlayamaz. Tekrar söylüyorum eğer yeni gelen kuşak eskisinden daha kaliteli yetişmiyorsa nüfusu artırmanın yararı değil zararı olur.

      Sil
  24. Hocam biz ülke olarak yada toplum olarak bazı süreçleri ya yaşamadık yada yaşadık fakat yeterli değil. Avrupa bunu çok önceden (Ortaçağ'da) yaşamış, büyük acılar çekmiş ve çok büyük ders çıkarmışlar...

    YanıtlaSil
  25. Mahfi Bey,

    Önümüzdeki en büyük sorunun kapitalizmin bizzat kendisi olduğunu inatla görmezden gelerek hayatımıza devam ediyoruz ya; artık ‘şaşırmak’ nedir, bunu bile unuttuk!

    Öve öve bitirilemeyen şu ‘Amerika Birleşik Devletleri’ndeki, Güney Kore’deki, Tayvan’daki, İskandinav ülkelerindeki -girişimcilik- hikayeleri’ bize anlatıldığı gibi miymiş; size sadece bir örnek aktarayım da, hepinize ders olsun!

    Hoş, aşağıda okuyacağınız örneği ve daha fazlasını çok iyi bildiğiniz hâlde; sizler yine de ‘kapitalizm’i savunmaya devam edersiniz!

    Aşağıdaki kişi ile ilgili; ‘O da aklını kullanıp -girişimcilik- ile ilgili birşeyler yapsaydı, şimdi yerlerde sürünmezdi!’ yüzsüzlüğünü içten içe yapanlar bile çıkabilir!

    Ah şu ‘para’ ah! Bakalım daha kaç milyon kişinin hayatını karartacak şu ‘para’!

    Aramızda hâlâ 1970’ler dönemindeki ‘komünist’ idealleri yeşerterek, ‘kapitalizm’e laf çakmak isteyen kişiler de olabilir; normaldir!

    Fakat 2015 yılında olup, hâlâ ‘kapitalizm’in içinde yaşamayı savunmak; ‘eski komünizm’i savunmaktan daha ahmakçadır! Bu hatayı en çok tekrarlayanlardan biri de ‘iktisatçılar camiası’dır!

    Son olarak:

    Aşağıdakileri ‘Klasik mağdur edebiyatı, ama biraz okumuş versiyonu. Bizim toprakların geleneklerinden bir mağdur olmadığı için at çöpe gitsin.’ olarak niteleyenlere (ve niteleyeceklere) şimdiden ‘biraz vicdan’ dileriz!

    *
    MASTER DERECESİ OLAN BİR ÖĞRETİM ÜYESİ AMA YOKSULLUK SINIRI ALTINDA YAŞAMAYA MAHKÛM EDİLMİŞ!

    Brianne Bolin; ABD içinde sayıları hızla artan ‘yüksek eğitimli’ ama ‘fakir’ bir sınıfın bizlere işaret ettiği çok önemli bir tehlikedir!

    (Hazırlayan: Alissa Quart / 9 Ocak 2015)

    Profesör Bolin, ya da öğrencilerinin onu andığı isimle ‘Brianne’, tamamıyla görünmez bir kişilik olabilir. Chicago’daki Columbia Üniversitesi (Columbia College Chicago) yerleşkesine vardığımda Bolin’in odasının nerede olduğunu girişteki sekreteryaya sordum. Önündeki monitörden isim listesine girdi, dikkatle taradı ama bu isimde birini bulamadı. Geçmiş 5 yıl boyunca, 4 dönem bu üniversitede ders vermiş olduğu hâlde; kayıtlarda bir tek ize rastlanamadı! İsmi ile bağlantılı bir telefon numarasını bile bulamadık; bırakın ona ait bir çalışma odasını!

    Brianne Bolin, 8 yaşında bir engelli annesi; çocuğunun adı ‘Finn’. Çalıştığı yeri bana gezdirmek için buluşmaya geç vakitte de olsa ulaşabildi. Saçlarını at kuyruğu şeklinde toplamıştı. Kemik gözlük çerçevesinin sol tarafını kırmızı renk elektrik bandı ile sarmıştı; çerçeve birkaç ay önce hasar görmüş, ve yenilemek için para yetiştirememiş. Kendisiyle röportaj yapılacağını bildiği için ona göre giyinmişti. Konuşmamızın ilerleyen dakikalarında bana söyleyecekti: Üzerine giydiği siyah yeleği ve kot pantalonu ‘ikinci el ürünler satan’ bir mağazadan almıştı. İmrendiği bir akşam yaklaşıyordu: Finn’in babasının nişanlısı Finn’e o akşam için göz kulak olacağını söylemişti; fakat buna sevinmektense yeni bir haberi duyunca sarsılmıştı. Çünkü o kadın ile Finn’in babası birkaç hafta içinde evlenecekti, ve bu süreçte Finn’e bakamayacaklarını söylediler. Tüm yük yine Bolin’in omuzları üzerine binmişti.

    Bilgisayar laboratuvarını ve öğrencilerinin deneysel fotoğraf çalışmalarından, video tasarımlarından bir seçkiyi bana gösterdikten sonra, öğrenci kafeteryasına geçip oturduk. Bu andan itibaren Bolin, endişeli ruh hâlinden daha çok sinirli bir havaya büründü. Bir ‘adjunct professor’ (Doktora düzeyinde olan kişilerin, üniversitede ders vermesi için bir nevi -misafir- olarak davet edilmeleri) olarak, bir sınıf için kendisine 4350 USD ödendiğini; bu rakamın hiçbir zaman bir yıllık dönem için 24000 USD’nin üstüne çıkmadığını söyledi.

    Röportajı yaptığımız anda; mevduat hesabında 55 USD’nin, kredi kartında ise 3000 USD’nin olduğunu söyledi.

    Her 20 dakikada trenin geçtiği, Chicago’nun kuzeyinde ‘orta’nın biraz altı bir yerleşim yerinde, 2 odalı bir dairede ikamet ettiğini ve 975 USD’lik kira bedelini bir aydır ödeyemediğini söyledi.

    (+++)

    YanıtlaSil
  26. (+++)

    Kitaplığı; üniversite öğrenciliği döneminden kalma şiir ve felsefeyle ilgili kitaplarla dolu, ve hafızasından bazı şiirlerin mısralarını sıralayarak röportajın önemli yerlerine göndermeler de yapıyor ara ara. Ayrıca 60’lı yıllar Fransız müziği ile ilgili plak koleksiyonu hobisi de var.

    Fakat, hem kendisinin, hem oğlu Finn’in hayatı için; devletin bir hizmeti olan ‘gıda yardımı kuponları’na talim etmeye mecbur. Bolin’in çalıştığı statü ona sağlık sigortasına ulaşma imkânını sunmuyor. Bu nedenle yine devletin ‘yoksul kesimler’ için hazırladığı sağlık yardımı hizmetlerinden yararlanıyor. (Bu sistemin adı ‘Medicaid’. Türkçe’de karşılığı tam olmasa da; en yakın olarak ‘yeşil kart’ sistemini düşünebilirsiniz.) Illinois eyaletinde Finn’in yaşında olan bir çocuk için hesaplanan ortalama bakım masrafları, federal hükümetin ‘yoksulluk sınırı’nın yüzde 142’sine eşit. Yani; takriben 22336 USD.

    ‘Bu şekilde olmamalıydı!’ diyor Bolin. Branşının temeli İngilizce üzerine kurulu. Anlattıklarının çoğunun bir klişe olduğunu o da biliyor ama yine de hatırlatıyor bizlere. Eastern Illinois Üniversitesi’nde öğrenci olduğu yıllarda; onlarca karavanın biraraya gelerek adeta küçük bir köyü andırdığı alanda bir arkadaşı ile birlikte bu karavanların birinde kalarak yaşadığını, Virginia Woolf ve Marguerite Duras’ın kitaplarını ezberlediğini, ‘Kerouac ve Ginsberg’in açtığı yoldan oldukça ilham aldığını, o meşhur ‘Baskılara Başkaldıran -Beat- Nesli’nden çok şey öğrendiğini anlattı. Lisans ve hemen ardından master derecesini, ‘avangart şiir’ üzerine yaptığı çalışma ile hak etmiş. Hiçbir zaman ‘akademinin bir başka parlayan yıldızı olmak’ gibi bir ideali olmamış; ki zaten Eastern Illinois Üniversitesi ile ‘University of Chicago’ aynı kulvarda olan üniversiteler değil. Fakat; onuruna yaraşır düzeyde bir gelir ile, sürekliliği olan bir işte çalışarak yaşayabileceğini düşünmüş hep. ‘Biraz burjuva yaşamına meylettiğimin farkındayım. İçinde manâsı olan şeyleri aramak, yoksa eğer manâ yüklemeye gayret etmek; ne zamandan beri ‘burjuva’ kategorisine sıkıştırıldı şaşıp kalıyorum ama adı ne olursa olsun bahsettiğim çaba hayata tutunmamda önemli bir etken.’ diyor. ‘Hep şöyle düşünmüştüm: 35’ime geldiğimde; üzerinde küçük deliklerin olmadığı, en azından yıpranmamış kıyafetlerim olur, ve bankamda da param olur. Şimdi gelin görün ki; asgari ihtiyaçlarımın çok büyük bir bölümünü ikinci el ürünler satan mağazalardan karşılamaya başladım. -Banana Republic-in 5 USD’lik ceketlerini giyiyorum ama çok kısa ömürlü oluyorlar; çünkü ben almadan önce defalarca kullanıldığı ve yıkandığı için ilk dönem dayanıklılığı kalmıyor.’

    ‘Şu an bulunduğum yerden dönüp geçmişime şöyle bir baktığımda; -hayallerimin- bana bu zor günleri yaşattığını görüyorum. Utanç duyulacak bir durum olmasa da; kendi kendime -Acaba ben de mi bir sorun var?- diye sormadan da edemiyorum.’

    Günümüzde herkes adeta papağan gibi; ‘Lise, teknik okul, üniversite eğitimi almak için canla-başla çalışın.’ cümlesini bas bas bağırsa da -- ki ‘iyi eğitim almak’, hiç eğitimi olmayan veya az eğitimli olanlara nazaran tabii ki daha iyi maddi koşullar sunsa da -- 2014/2015 ‘küresel ekonomik krizin enkazından arda kalanlar’ gibi bir apokaliptik film platosunda; ne kadar yüksek seviyede bir eğitime sahip de olsanız, ‘yoksulluk sınırı’ denen kavramdan kurtulmanız mümkün değil; gerçekliğini yüzümüze çarpıyor!

    ABD’nin ‘TÜİK’i olan ‘United States Census Bureau (USCB)’nin hazırladığı istatistik raporlarına göre; 2007 ile 2010 arasında, lisans mezunu olan kişilerin ‘gıda yardımı kuponları’ veya diğer federal devlet yardımı hizmetlerine başvurmaya mecbur kalma oranı 3 kat artmış.

    Kentucky Üniversitesi’nde eğitim veren iktisatçıların yaptığı araştırma sonuçlarına göre daha detaylı bir veri sunmak gerekirse: Hanehalkı bazında yüzde 28 oranında ‘gıda yardımı kuponları’na muhtaç olanlar; 1 kişi bazında 2013 yılı için üniversite eğitimi alanların çok büyük bir bölümüne tekabül ediyor. Bu oran 1980’de yüzde 8’di. Aradaki uçuruma dikkat etmenizi isterim!

    (+++)

    YanıtlaSil
  27. (+++)

    ‘Yüksek eğitimli yoksullar’ olarak tanımladığım Bolin ve onun gibi yüzbinlerce kişi; Columbia gibi çok geniş bir coğrafyada adeta görünmez olarak yaşıyor. Neredeyse hiçkimse sayıları gittikçe artan bu ‘yüksek eğitimli yoksullar’ı aklına getirmek istemiyor; bu nedenle herbiri adeta ‘görünmez’ hâle bürünüyor. ‘Hiçkimse doktora derecesine sahip olduğumu bilmiyor ve hattâ umursamıyor. Ara sıra yine o karavanlar bölgesinde kalmaya gidiyorum; çünkü bazen maddi gücüm gündelik düzenimi karşılamaya yetmiyor.’ Bunları söyleyen kişi; artık Eugene/Oregon’da yeni bir hayat kurmaya çalışan ‘eski’ bir dilbilim profesörü yardımcısı, bir anne ve ‘gıda yardım kuponları’na muhtaç. St. Paul/Minnesota’da bir kütüphane görevlisi ise, arkadaş çevresinin onun ne kadar meteliksiz yaşadığı hakkında en ufak bir fikrinin olmadığını söylüyor: ‘Her Amerikalı, hayatının bir döneminde cafcaflı bir milyoner olduğunu düşünür; benim de onlardan bir farkım yok!’

    Yaşadığı tüm zorluklara rağmen Bolin birçok arkadaşı ile iletişimini sürdürüyor. Onlardan biri de ‘tarih’ üzerine master derecesi olan Justin Thomas. Chicago’nun güneyine 3 saat mesafede olan Lake Land Üniversitesi’nde ‘misafir’ üye olarak ders veriyor. Bir sömestir boyunca 4 ila 6 sınıfa giriyor, ve sınıf başına 1500 USD ile 3087 USD arasında değişen maaş alıyor. Thomas’a maaşının ödemesi her sömestirin başlangıcından 1 ay sonra yapılıyor. Bu 4 haftalık ‘bekleme süresi’; her akşam yemeği iki kızıyla birlikte çoğunlukla ‘makarna ve peynir’ karışımı yemekle yetinerek geçiyor. Çünkü çocuklarının tüm vesayeti kendi üzerine değil, ve ‘gıda yardımı kuponları’na başvurmak için bile bir statüye sahip değil. Kızlarına, üzüntüden yutkunarak; ‘Özür dilerim ama size hiçbir şey alacak maddi gücüm yok, bir külah dondurma için bile!’ ‘Kızlarımın hayallerinin gerçekleşmesi için, kendi hayallerimden vazgeçmeye mecburum.’ diyor. Babasının inşaat sektörü üzerine küçük firmasında ‘ek iş’ için çalışıyor ama oradan elde ettiği gelir oldukça sınırlı. ‘Bir kızım müzik konusunda maharetli. Onun bu alanda eğitim görmesini öyle istiyorum ki bilemezsiniz. Ama gelin görün; ona bu imkânı sunacak maddi gücüm yok.’

    Yukarıda aktardıklarımız sadece ‘akademisyenler dünyası’ için geçerli değil; yani ‘yüksek eğitimli’ ve ‘iş bulmak için sürekli yer değiştirmek zorunda kalan’ kişiler.

    ‘The National Association for Law Placement (NALP)’ adlı hukuk fakültesi mezunları ile ilgili her tür dayanışma platformunu destekleyen, istihdam sorunları üzerine araştırmalar yapan, sektördeki tanınmış sima ve şirketlerden referans bilgiler toplayan organizasyon (NALP); hukuk fekültesi mezunlarının istihdam oranının 2007’de yüzde 92 iken, 2012’de yüzde 84,5’e düştüğünü hatırlatıyor. Ve bir hukuk fakültesi öğrencisinin eğitim dönemi borcunun ortalama 100000 USD olduğunu da ekliyor. Master düzeyinde bir akademik derece şart koşan veya en azından yüksek bir üniversite başarısını işe alacağı adaylardan bekleyen; mimarlık, pazar araştırması, veri işleme, kitap yayıncılığı, insan kaynakları ve finans gibi alanlarda da istihdam yaratma potansiyeli, 2008’de başlayan küresel ekonomik krizden günümüze değin toparlanmadı.

    Ilinois’in merkezinde küçük bir ilçede yetişen Bolin, okulda yaşıtlarından farklıydı. Bolin bir evlatlıktı ve ailenin tek çocuğuydu. İlk zamanlar oldukça yetenekli idi, okulda başardıklarını gördükçe annesi esprili şekilde ‘korkunç derecede başarılı’ diyerek onunla gurur duyardı. Fakat gençlik çağına vardığında, problemli dönemler başladı. Lise döneminde birçok şeye ayak uyduramadığını, çok duygusal bir karaktere sahip olduğunu ve her zaman siyah giymeyi tercih ettiğini söyledi.

    (+++)

    YanıtlaSil
  28. (+++)

    Üniversiteye adım attığında ise, dünyada aradığı yeri sonunda bulduğunu farketti. ‘Edebiyatla tanışmam beni bambaşka biri yaptı.’ diyor. Ve ikinci senesinde, erkek arkadaşının oda arkadaşı tarafından öldürüldüğünü söylüyor. Bunun getirdiği travma, lise dönemi Bolin’de olduğu gibi, onun edebiyatın daha bucaksız mecralarına seyahat etmesine yol açmış. William Carlos Williams ve George Oppen’in şiirleri ile böyle tanışmış. ‘-Ruh- dediğimiz şey nedir? Kaybettiğim arkadışımın ruhu başka bir yerde olabilir mi?’ ‘Üzerinde çalıştığım, şiirlerini, düşünce yapılarını, eserlerini incelediğim bütün şair ve yazarlarla kurduğum sadece bana ait samimi bir bağ var.’ diyor. ‘O zamanlar yalnız bir insandım. Hoş, bugün de yalnızım ya... Kitapların, dünyayı daha güzel bir yer yaptığını söylüyorum size.’

    Üniversitede hiçkimsenin bir ‘akademisyen’ olmanın asla saygıdeğer bir kariyer yolu olduğunu söylemediğini belirtiyor Bolin. Nasihatlarını en çok dinlediği hocalarından biri olan, Amerikan Romantizmi üzerine dersler veren profesör Michael Loudon Bolin’i çalışma odasına davet etmiş ve onunla konuşmuş. (Loudun, şu an emekli.) ‘İçimde bir ışık gördüğünü söyledi. Üzerinde uzun zamandır çalıştığım fikirlere devam edeceğim ve doktora tezimi bunlar ile ilgili yazacağım telkininde bulundu. Kariyerimde büyük bir sükse yapacağımı söylemedi, ama eminim normal bir çalışma hayatına sahip olacağımı aklından geçiriyordu. Bu mutlaka gerçekleşecekti.’

    Fakat Loudon’un akademide eğitim verdiği süre boyunca, profesör apoletine sahip en az yüzde 75 kişi bordrolu çalışan veya daimi statüde idi (yani sağlık yardımı ile ilgili avantaja sahip olanlar.) Günümüzde ise tam zıttı geçerli: Yüzde 75 oranında ‘asistan’ statüsünde olanlar veya Bolin gibi ‘yarım gün’ çalışmaya talim edenler. Bu köklü dönüştürme operasyonunun başlangıcı; Bolin daha üniversite öğrenciliğine adım atarken gerçekleşti. Bundan ne kendisinin ne de ailesinin haberi vardı. Bolin’in babası üniversite eğitimi almamış. ‘Firestone’ şirketine ait araba lastiği üretim tesislerinde işçi olarak çalışmış. Annesi ise; ‘ev ekonomisi’ üzerine meslek okulunda eğitim görmüş ve diplomasını almış, ve en hanımı olarak yaşamış. ‘Saat akşam 9 deyince akşam yemeğini evde yemek, babamın günlük hayatıydı diyebilirim. Babam, sadece ama sadece gündelik hayatını devam ettirmek için bir işte çalışır ve para kazanırdı, başka türlü bir hayatı tasavvur etmezdi. Kızının; -hayat- ile ilgili, -idealler- ile ilgili, -kariyer nedir, ne değildir- ile ilgili yaptığı derin sorgulamaları anlamak ihtiyacı hissetmedi.’

    Bolin’in ailesi, kızlarının üniversite masraflarını yıllar boyunca yaptıkları birikimle karşıladı. 20’li yaşlarının ortalarında mezun olduktan hemen sonra Westwood Üniversitesi’nde kompozisyon dersleri vermeye başladığını gördüklerinde çok gururlandılar. (Daha sonra Columbia Üniversitesi’ne geçiş yapacaktı.) Edebiyat üzerine dersler vermeyi hayal etmişti. Ama zaman geçtikçe basit metin yazımı ve kompozisyon konusu üzerine ders anlatmayı daha çok sevdiğini farketti. Çünkü öğrencilerinin, daha ikna edici metinler yazabilmesini sağlamak hoşuna gidiyordu. Ve ‘Chicago’ şehri hayatında çok önemli bir yere sahipti. Birbirinden farklı etnisite ve milliyete sahip insanın birarada yaşadığı bu devasa şehir onu çok etkilemişti. Her gece birbirinden farklı müzik türleriyle küçük/büyük konserler, festivaller düzenleniyordu; ‘klezmer’den, Balkan halk türkülerine kadar yayılan yelpazede. Hattâ Bolin; ‘Mud Show’ isminde iki kişilik müzik grubu dahi kurmuştu: Bir akordiyon, gardıroptan parçalarla yapılmış bir bas, bir kova içinde zincir, ve bir daktilo çaldıkları enstrümanlar idi. ‘Maddi yönden kendi kendime yetebiliyordum. 26 yaşında bir kişi olarak koca bir şehirde yaşıyordum. Oda arkadaşlarımla birlikte; kendi çaldığımız müzik eşliğinde ev partileri düzenliyor, hayatın tadını çıkarmaya çalışıyorduk.’ ‘Kalbimin çarpıldığı bir erkek yoktu ve gelecek plânları üzerine de kafa yormuyordum. Adeta -uzatılmış- bir gençlik dönemi yaşıyordum diyebilirim.’

    (+++)

    YanıtlaSil
  29. (+++)

    Ve 28 yaşında hamileydi. Müzik grubundaki 20 yaşındaki gençle bir ilişkinin sonucu idi. Oğlu Finn’i tek başına yetiştirebileceğini her zaman kendisine telkin etmişti. Ve bir çocuk sahibi olmayı her zaman istediğini de biliyordu, annelikten kaçmayı plânlamıyordu. Finn ‘Kuadripleji serebral palsi (SP)’ tanısı ile doğdu: Yani doğum öncesinde, sırasında veya sonrasında merkezi sinir sisteminin hareket işlev alanlarının hasar görmesinden dolayı oluşan bir vaka (bir tür ‘beyin felci’). Hastalık değildir, tedavisi yoktur. Etkilerinin en aza indirgenmesi; fizyoterapi, cerrahi müdahaleler ve medikal cihazlar ile sağlanır. Bolin kendisini oğluna adamak için işinden birkaç yıllığına ayrıldı ve ailesinin yanına taşındı. Bolin’in annesi kızının bu adanmışlığını görünce yine gururlandı; bu kez akademisyen yönüne ek olarak, bir de anne olması yönüyle. İncecik vücudu tekerlekli sandalyeden günde defalarca kaldırılması, yemesi, içmesi ve yürümesine yardım edilmesi gereken, mavi gözlü harika bir çocuk...

    2008’de Finn 2 yaşındayken, Bolin Chicago’ya döndü. Columbia’dan ayarlayabildiği kadar çok ders ayarlayarak geçimini sağlamaya başladı. Fakat patronu onu uyarmıştı; asla tam zamanlı ve kadrolu bir iş kendisine verilmeyecekti. ‘Akademi, artık bir kariyer yolu olmaktan çıkmıştı.’ diyor Bolin.

    Bolin’in kariyer konusunda yıllardır kendine verdiği söze karşı geliştirilen argüman; ‘Başının çaresine bak! Herhangi bir yerde çalış ve faturalarını öde!’ Ya da, bir danışmanlık şirketi kuran emekli antropoloji profesörü Karen Kelsky’nin ifade ettiği gibi; ‘Dişe dokunur, -gerçek- bir iş bul!’ Kelsky’nin müşterileri; ‘Hayal kırıklığına uğratan bir meslek seçiminin getirdiği yıkıcı sorunlarla nasıl başedebilirim?’ problemi ile ilgili, öfke nöbetlerinin üstesinden gelebilmek, karamsarlığa son verebilmek, kendilerini ‘yeniden icat etmek’ için, e-posta yolu ile yapılan danışmanlık hizmetine, 1 saat için 300 USD ödüyor. ‘Akademide -asistan- statüsünde çalışan kişiler çocuklarının geleceğini garanti altına alabilmek için borçlarını sürekli büyütüyor; kendi sağlıklarını heba etmek zorunda kalıyor, 5 farklı kampüste ders vermek için koşturuyor, adeta -profesyonel ölüm sarmalı- içinde yaşamaya mecbur kalıyorlar. En iyi hareketi yaptığında, artık durmadan yoluna devam etmelisin.’ Kelsky’nin odaklandığı alanlar, lisans üstü seviyesinde olan kişilerin kendilerini daha kolay pazarlayabilecekleri sahalarda işe girmelerini sağlamak; ‘analiz’, ‘veri toplama’, ‘etkili metin yazma’ ve ‘toplum önünde konuşma’ gibi.

    Bolin, Kelsky’nin blog sayfasını her zaman takip ediyor. Doktor Kelsky’nin yüz-yüze sunduğu danışmanlık hizmetinin masrafını Bolin’in ödeyemediğini hatırlatmama gerek yok herhâlde. Oğlunun bakımına dikkat etmesi gerektiği için, CV’sini göndermeye ve daha donanımlı olabilmek için kurs almaya imkân bulamıyor. ‘Kurs’un bedava olmadığını söylememe yine gerek yok herhâlde... Bolin, perakende sektöründe ek iş yapabileceğini, fakat Finn’in gündelik bakımı için yapılması gereken harcamaların onun maaş çekini bir çırpıda tüketeceğini belirtiyor. Oğlunun bebekliğinden itibaren konuşma terapisine ihtiyacı olduğundan, bir kaç yıl önce kendisini ‘konuşma-dili patoloğu’ olarak yetiştirmeye başlamış. Zaman ilerledikçe, kendisini yetiştirdiği sahada yaptığı araştırmada elde ettiği bulgular moral bozukluğu yaratmış, ve bu alanı terketmiş: ‘Sadece oğlumla yaşadıklarım bana yetiyor. Daha fazlasını kaldıramadım.’ Yakın zamana kadar, yine üniversite bünyesinde ‘kampüs içi sendikal faaliyetler organizatörü’ pozisyonu için çaba sarfetmeye başlamış; bu yolla gayelerinden biri de ‘asistan’ statüsünde hayatını idame ettirmeye çalışanlara yardımcı olabilmek. Fakat bu alanda bile işe başlayabilmek mümkün olmamış.

    (+++)

    YanıtlaSil
  30. (+++)

    Bolin’in artık rutin hâline gelmiş bu hikayeleri, sadece bir gün içinde kısa zaman aralıklarında yapılması gereken ödevlerin sınırları içinde değil. Sosyal-psikologlar Bolin ve benzerlerinin yaşadıkları ile ilgili ‘karar vermek yorgunluğu’ tabirini kullanıyor: Özellikle maddi yönden yoksul olmak, çok ama çok ‘akıl kullanarak karar vermeyi’ gerektiriyor. Bu da bir tür ‘kronik yorgunluğa’ yol açıyor. Çok küçük miktarda bir parayı nerede, ne zaman, ne oranda harcamak gerektiği ile ilgili durmadan plânlar yapmak, karar üstüne karar almak, fikir değiştirmek, vazgeçmek, tekrar karar almak gibi. Princeton Üniversitesi’nde bir iktisatçının Hindistan’ın oldukça fakir köylerinde yaptığı deneyin sonuçlarına göre köylü şöyle davranabiliyor: Şu fiyatları çok ucuzlamış sabundan birkaç kalıp daha alsam iyi olur, ama bunu yapamam. O zaman bu haftaki ilaç, yemek, okul vb. masraflarımı nasıl karşılayacağım?

    -Trader Joe’s- süpermaketinde, limiti aylık 349 USD’lik ‘gıda yardımı kuponları’nı nasıl titizlikle kullanması gerektiğinin yaşattığı yıkıma gözlerimle Bolin’de şahit oldum. Bolin, bu kuponlara ulaşmaya sadece yaz mevsiminde hak kazanabiliyor. Yasalar gereği, Bolin’in 1 yıl boyunca okuldan elde ettiği statü nedeniyle, bu kuponlara devamlı ulaşması mümkün değil. (Kendisine 2000 USD’nin altında maaş ödendiği dönemlerde, ‘Supplemental Security disability payments’ yani ‘engelli vatandaşlar için ek mali yardım programı’ çerçevesinde Bolin 600 USD’lik getiri için başvuru yapabilir.) Finn, laktoz yönünden dikkate muhtaç bir çocuk olduğundan, oldukça pahalı olan badem ve pirinç sütü tüketmek zorunda. Hemen ardından Bolin; 59 sentlik büyük boy bir tavuk bacağı paketi ve 49 sentlik havucu bulmak için süpermarkette aranıyor. Son olarak; en ucuzundan dana kıyma almak dışında başka birşeyi aklınızdan geçirmeniz mümkün değil. ‘İnternette pek çok blog sitesini ziyaret ettiğimde, başkalarının 20 USD’yi çok uçarı yerlere harcadığını görüyorum; mesela şehir meydanlarındaki veya istasyonlardaki -otomatik şipşak fotoğraf kabinleri-nde veya lüzumsuz süslerle bezenmiş küçük bir peynir tabağında. Ben böyle bir şeyi asla yapmam.’

    Sosyal-psikoloji araştırmasındaki ana sonuç; en basit yaşamsal ihtiyaçları karşılayabilmek için yapılan kesintisiz düşünsel aktivite, uzun dönemli kararlar almak için şart olan ‘irade’ye yönelmeyi neredeyse imkânsız kılıyor. Ve bu yorucu süreci Bolin çok iyi biliyor: ‘Üzerimdeki baskıyı bir nebze olsun uzaklaştırabilmek için sigara içme ihtiyacı hissediyorum.’ Bolin’i bir gece bara davet etmek istediğimde, bir gün önceden kendi tütününü sararak sigarasını hazırladığını bana anlattı. Birkaç bardak margarita içtikten sonra hissettiği geçici rahatlama ile, sigara içtikten sonra hissettiği aynı. Birçok açıdan kendi kendini tedavi etmeyi öğrendiğini de söyledi. Mesela endişeli ruh hâli artık dayanılmaz boyutlara ulaştığında ‘Xanax’ kullanarak yine bir nebze rahatlamaya çalışıyor. Günlük antidepresan kullandığını da söylüyor. Geçtiğimiz yıl, ‘Asgari ücret ile nasıl yaşadım?’ tecrübesini samimi ve bir o kadar sert bir şekilde blog sitesine yazarak paylaşan Linda Tirado’nun ABD medyasının konuyu ülke geneline yaymasıyla bir anda ünlenmesi Tirado’yu daha dobra bir üslupla kitap yazmaya teşvik etti. Bolin’in anlattıkları ile Tirado’nun yazdıkları neredeyse aynı: ‘Avcı-Toplayıcı Çağa Geri Dönüş: Eşek Gibi Çalıştığın Hâlde Yoksul Kalmak, Hamamböceği Gibi Ezilmekle Aynı Şey!’

    (+++)

    YanıtlaSil
  31. (+++)

    Bolin’in yaşadığı bütün bu hayal kırıklıkları belki de, beni gözlem yapmam için götürdüğü, Chicago’da yaşadığı muhite komşu olan Andersonville’de en acı verici hâliyle ortada. Aldığı eğitim hayata daha farklı gözlerle bakmasını da sağlamış; büyük bir özlemle 20. yüzyıl ortalarından kalma artık ‘antika’ olarak kabul edilen eşyaların, süs çiçeklerinin, el yapımı şapkaların, Avrupa biraları ile yapılmış özel aromalı şekerlerin olduğu dükkânları, tezgâhları, atölyeleri nasıl fırsat buldukça gezdiğini bana da gösterdi. Bir yemek tutkunu olduğunu, ve karides kokteyli ile kremalı makarnayı çok sevdiğini, bir Avusturya fırınında satılan ‘opera pastası’ adlı tatlıyı unutamadığını söylüyor. Fakat kafe ve lokantaların burada, tıpkı evinin kirasını ödeyememesi gibi, ona oldukça pahalı geldiğini; yaşadığı yer olan Brookfield’da aynı ürünlerin fiyatının 2 katı yüksek olduğunu belirtiyor. Feminist bir kitabevinin önünde duruyor. Feminizm üzerine bir kitaba gömülüp gitmeyi veya ‘internet çağında hayata tutunmak’ konusu üzerine yazılmış bir makaleler bütününü sindirmek istiyor.

    Bir gün sonra, Bolin ve ben, Chicago’daki Lincoln Parkı’nda bütün öğleden sonrayı tekerlekli sandalyesinde Finn ile birlikte geçirdik. Oyun alanında, kaydıraktan kaydıktan sonra yüz üstü düştü ama yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Fakat ilerleyen dakikalarda ağlamaya başladı; çünkü vücudunu tam manâsıyla kullanamaması koşmasına ve diğer çocuklarla top oynamasına engel teşkil ediyordu. Bolin için ulaşılmasının artık o kadar çetin olmamasını istediği şey, şimdi sahip olduğu ‘sürekliliği’ olan bir iş; yılda 35000 USD kazanabilmek. ‘Finn, bu geliri elde edersem daha iyi olacak.’ diyor. Ancak bu geliri elde edebilirse, oğlu için bir üst model, üç tekerlekli aracı almayı istiyor. Finn, çok zor yürüyor ama bu tür araçları kullanmayı çok seviyor. Bolin; kalbini açacağı, Finn gibi dikkat gerektiren bir evlada bakmak için onunla gündelik görev paylaşımı yapabilecek bir partner aradığını da söyledi. Fakat bu kadar ciddi bir ilişkiyi kaldırma cesaretini gösterecek birini henüz bulamadığını da belirtti.

    Akşam yavaş yavaş çökerken, Bolin bana parkın bir ucundaki korkuluklarda 3 yaş civarı çocuğuyla oynayan bir çifti işaret ediyor, hemen yanlarında gösterişli bebek arabaları da bekliyor.

    ‘İyi para kazandıkları her hâllerinden belli olan böyle insanları gördükçe bazen kendi kendime diyorum -git şu insanlarla konuş- Gözüme o kadar muhteşem gözüyorlar ki, onlara -bütün bunları nasıl başardınız?- diye sorasım geliyor!’

    (Yukarıda okuduğunuz röportaj; kâr amacı gütmeyen ‘The Nation Institute’ adlı medya topluluğunun bir projesi olan, bağımsız medyada araştırmacı muhabirlik misyonunu güçlendirmek amaçlı ‘The Investigative Fund’ çerçevesinde hazırlanmıştır.

    http://www.theinvestigativefund.org/investigations/economiccrisis/2083/school_of_hard_knocks/?page=entire )

    YanıtlaSil
  32. Peki hocam aile paketi hakkında ne söylersiniz?
    Ve yukarıda bahsettiğiniz durumda öğrencilerin gençlerinde suçu yok mu?
    Öğle bir nesil öyle bir jenerasyona dönüştük ki sadece istiyoruz hep istiyoruz emek çaba vs. Yok!
    Ve ezbercilik hat safhada.
    Traji komik bir şey anlatıcam:
    Geçen sene istanbuldaki bir devlet üniversitesinde son sınıftaydım iktisadi büyüme diye bir dersimiz vardı solow swan harrod domar gibi ekonomik büyüme modelleri işliyoruz hocam.final sınavımızın olduğu gün bir kaç arkadaşımla sınav hakkında konuşuyoruz ne çıkar soru olarak ne gelir falan,adam harrod domar modelindeki bıçak sırtı dengesini veren denklemleri ezberlemiş bir güzel mantık falan sıfır bir şey öğrenme arzusu sıfır..kanka dedim iktisadi büyüme ne demektir dedim yani bir ekonominin büyümesi tam olarak neyi ifade ediyor diye sordum cevap alamadım başka arkadaşlarıma da sordum sınav günü yine cevap yok..
    4 5 ay sonra kep attık bmlümün %90ını ekonomi nedir bilmiyor ama dışarda ingilizce iktisat mezunuyum diye geziyor..
    Velhasıl kelam memleketteki gençlik azınlığını tenzih ederim bence acınası halde hocam
    Küçüklüğümüzden beri hepimiz tek bir şeye şartlandırıldık:
    ÇOK MAAŞ KAZANDIRAN İYİ İŞ!
    Aileler hep bunu istiyo ve motivasyon bu yönde gelişiyo!
    Bir yığın niteliksiz kalabalık bütün eğitim öğretim hayatı boyunca elde ettiği birikime "köprüyü geçene kadar" mantığıyla bakıyor..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet benim anlattıklarımın canlı örneklerini veriyorsunuz siz. Sorunumuz bu.
      Çeşitli ülkelerin çocuklarının katıldığı iki çeşit sınav yapıyorlar ilk sınavın ilk sorusu y = x2 + 2'nin türevini alınız. Bizim çocuklar bu tür soruların sorulduğu sınav setinde ilk üçteler. İkinci sınav setinin ilk sorusu: İlk sınavda y=x2 + 2'nin türevini almıştınız. O türev ne işe yarar? Bizim çocuklar bu sınav setinde sonuncu. Niçin? Çünkü sistem ezber üzerine. Peki o niçin öyle? Bunun yanıtı çok derinde. Öğrenci yetersiz gelmiş, öğretmen yetersiz gelmiş, sınıflar kalabalık, öğretmen ücretleri düşük, tek amaç üniversiteye girmek olarak tanımlanmış vs vs. İyi de bu kadar bozuk bir eğitim sistemine girecek çocuk sayısını artırmanın bir anlamı var mı? Mevcudu düzeltmeye çalışmak gerekmez mi? Mesele burada.

      Sil
    2. ben üniversitedeyken olayın mantığını anlamaya çalışırken nerdeyse mezun olamıyordum. bende şartlara uyum sağlamak zorunda kaldım haliyle

      Sil
    3. Hocam haklısınız da, eğitim sistemi gerçekten bu şekilde ilerlemeyi bu şekilde çalışmayı,idare etmeyi ve hayata atılmayı teşvik ediyor. tam bir yarış ve bu yarışta her şey mübah...

      yani mesela çocuğumu bu düzen dışında yetiştirmeye ve öğretmeye kalksam bu yarışın dışında kalacak ve bu ülke şartlarında çok zor durumda kalacak ta ki kendi iş yerim vs. yok ise...ben özel şirkette çalışan bir mühendisim ailem memurdu, bu yarışın içinde yer alarak, dereceye girerek ancak iyi maaşlı bir iş bulabildim ve birazda şanslıydım(ekomonik kriz vb. bu kadar şiddetli değildi). Master da yaptım hatta bilim adamı olma hevesim ve yeteneğim vardı,araştırır okur teoriler üretir ve denerdim. ama akademik ortama baktığımda,profersörlerin,rektörlerin siyasi savaşları beni bilim adamı olmaya çalışmak ile vasat maaş arasında seçim yapmaya itti.aileme bakmak durumundaydım. evet bu bir yarış ve var olma savaşı ; bizler en azından saçma bir yarış içinde legal bir şekilde yarışmaya çalışıyoruz. rüşvet alıp vermeden, uyuşturucu satmadan, dolandırmadan bu yarışı yürütmeye çalışıyoruz ve çocuklarımızı da bu şekilde yarıştırmaktan başka bir çaremiz yok. var ise lütfen bana yardımcı olsun veya bilgilendirsin.(ama lütfen sistemi düzeni değiştirmekten bahsetmeden)

      Mal Mülk , Başarı,Para, itibar, Kariyer bu devrin belki her devrin putlarıdır. hemen hemen herkes bunların çevresinde döner durur. kalabalıklar bunlardan meded umar ve ömürlerini tamamlarlar. bizim gibi bunların dışında kalmaya çalışanlar ise kendi çekirdek aile çerçevesinde yalnız olarak var olma savaşını vermeye çalışırlar.

      Özgür

      Sil
    4. Evet haklısınız hepimizin kendimize göre geçerli bahaneleri, nedenleri var. Ve hepimiz bir başkasının sistemi değiştirmesini talep ediyoruz. Oysa sistem biziz.

      Sil
  33. Bir zamanlar Azerbaycan Milli Meclis Eğitim Komisyonu başkanlığı yapmış Şahlar Askerov'un Üniversitelere giriş kapısını genişletip çıkış kapısını daraltmak lazım diğe bir görüşü vardı. Bence de haklıydı. 5 senedir Türkiyede yaşıyorum. Bırakın lisans, yüksek lisans öğrencilerinin kendi alanlarında kitap okumasını, araştırma yapmasını, doçent, profesör diğe geçinenlerin sadece sempoziumdan sempoziuma araştırma eğilimlerinin artığını gözlemledim. Bizde bir atasözü vardır. BALIK BAŞTAN KOKAR...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ne yazık ki genel görünüm böyle.

      Sil
  34. hocam elinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş. bildiğim kadarıyla bu üç çocuk meselesi nüfus artış hızının etkilenmesiyle ilgili ancak ülke şartlarına baktığımızda paradoksal bir durum oluşuyor. ülkenin yaşlı nüfusu artmasın diye çocuk lazım ama çocuklara verebileceğimiz kaliteli eğitim yok.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler. Doğru diyorsunuz. Nüfusu genç tutalım derken cahil de olsa farketmez gibi bir noktaya geliyoruz.

      Sil
  35. Mahfi hocam tespitlerinizde sonuna kadar haklısınız ama peki çözüm ne? analiz de eksiğimiz yok ama sentez nedir?
    yıllardır analiz ediyoruz yıllardır seyrediyoruz gidişatı, siyaset malum A partisi bunu yaptı deseniz C partisi çok farklı yapmıyor, M yi getirseler H başka şeyin peşinde...

    o kadar çok birbirine bağlı değişken var ki bir türlü istikrarı yakalayamıyoruz. Tarihi iyi bilirsiniz hititleri, babili,sümerleri,persleri ve diğerleri...Tarihte bir çok coğrafya ve kültür sinüsodial bir şekilde yükseliyor geriliyor sıfırlıyor negatife geçiyor ve tekrar yükseliyor. kanımca biz tarihin henüz negatif tarafındayız ve belki 100 veya 1000 yıl sonra kesinlikle istediğiniz beklediğiniz seviylere kavuşacaktır bu topraklar. yani aynı ülke bile 300-400 yıl zor devam edebiliyor.Osmanlı 300 yıl yükseldi 100 yıl durakladı ve 300 yılda sıfırladı. bir 300 yıl da gerilemeden sonra bir 100 yıl sessizlikten sonra yani toplam 400 yıl sonra dediğiniz ortamlara ideal eğitim ve toplum yapısına kavuşmuş olacağız. Tüm bunlar benim tarihteki tüm ülkelerin sinüsodial veya dalgasal haretle var ve yok olduklarına dair bir teoridir :)


    saygılarımla.

    Hasan Okan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında ilk cümledeki sorunuzun yanıtı ikinci cümlenizde saklı. Bir toplumun bu tür değişimleri kendisinin istemesi lazım. Aksi takdirde zorla yapılan değişimler sonuç getiremiyor. 3 çocuk ya da 5 çocuk yapın dendiğinde toplumun, özellikle de kadınların tepkisi cılız kalıyor. Bu sözü İngiltere ya da Fransa'da bir lider söylese kıyamet kopar. Sanırım asıl mesele burada.

      Sil
  36. Ülkemizde kimin iktidar oldugu, hangi ideolojinin yönetimde oldugu hic fark etmiyor. Bazilari bunu mevcut muhafazakar iktidara yikmaya calisiyor yada ona karsi kullaniyor. Halbuki kültür ve mantalite parti, ideoloji ne olursa olsun ayni. Kafalar degismedikce bir yere varmamiz zor. Atatürke tapan ile Tayyipe tapan ile Fetullaha tapanin arasindaki fark ne? Sonucta sorgulamadan, düsünmeden, kosulsuz taraftar oluyoruz. Kendimize karsi saygimiz yok ki birbirimize karsi olsun.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her toplum eninde sonunda layık olduğu yönetimi bulur.

      Sil
  37. Hocam yazı için çok teşekkürler. Bu çocuk meselesinde benim düşüncem sorgulamayan, biat eden, nitelikten ziyade niceliğe yönelik ''ucuz iş gücü'' yaratma amacı olduğunu düşünüyorum. Çin gibi mesela.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sanırım Çin'de insanlar en azından siyaseti değilde bilimi sorgulamaya başladılar. Ki Çin bir sürü buluş, icat yapar oldu.

      Sil
  38. Hocam çok teşekkürler, bu tarz yazılarınızın devamını bekliyoruz.
    Hocam yorumlarda konu haklı olarak sanırım kaliteli insan ve eğitime geldi.
    kaliteli insan adalet ve özgürlük talep eder. Mevcutu Sorgular,eleştirir. Daha iyisini ister.
    Bu durum bırakın ülkeyi yönetenleri,siyasileri ve bürokrasiyi.. Piyasada, kurumsal şirketlerde, para yöneten bankalarda bile maalesef rahatsızlık yaratmaktadır.
    En ufak bir eleştirinizde; sorunla değil çözümle gelin.Şartlar bu. Her yerde bu sorunlar var. Onun için çözmeye gerek yok. Maalesef genel yaklaşım mevcutu olduğu gibi koruyalım.. Ülkemizde fiili durumda Yöneticiler veya karar alıcılarda ülkeyi yönetenler gibi her yerde daha az sorgulayan kişi ile çalışmak istiyor ve bu mevcut sistemin devamına katkı veriyor.

    sayg.

    YanıtlaSil
  39. Mahfi hocam,

    Sozkonusu uc cocugu tesvik soyleminin toplumda yayginlik kazanmasi icin gerekli kurumsal/ekonomik altyapi var mi onu da sorgulamamiz gerekmiyor mu? Benim gorebildigim, yillardan beri gelen bu soylemin yalniz soylem duzeyinde kaldigi, bir ekonomik politikayla ya da kurumsal altyapiyla desteklenmedigi icin de nufus artis hizina bir etkisinin olmadigi. En azindan soylemin somut politikaya -henuz- donusmemis oldugunu ve vatandas kutlesinin -ortalamada- yalniz kuru lafla hareket etmediklerini gormek
    bir nebze olsun teselliler. Sukur o kadar delirmedik daha.

    YanıtlaSil
  40. Sayın Eğilmez
    Benim gibi yaşı 70 i bulan insanlar hatırlayabilirler. Bizler hep ideolojik düşündük ve öyle yetiştik. 68 kuşağı olarak ya solcu idik ya sağcı idik. Taraf olmayan arkadaşlarımız bertaraf edildi. Kendi hür düşüncelerimizi farklı düşüncelerimizi söyleyemedik. Hep bir siyasi tarafı tutmak zorunda kaldık. Şimdi bakıyorum, gençlerde hep her şeyi siyasi düşünceleri ne göre değerlendiriyorlar. her şeyin altında siyaset aranıyor. Bir fark bizim zamanımızda sadece ideoloji ön plandaydı, şahıslar değil. Şimdi şahıslar ideolojinin önüne geçmiş gibi. Bize düşüncesini doğru veya yanlış, serbestçe söyleyebilen, fikri hür vicdanı hür, irfanı hür bireyler gerek. Açtığınız çocuk konusunda bile kendimizi ideoloji ve taraf olduğumuz siyasi liderlerin görüşlerinden ayıramıyoruz. Onların her söylediklerini doğru kabul ediyoruz ve ölümüne onları savunuyoruz. Bizim zamanımızda yaptığımız hatalarımızı şimdiki gençler büyüterek yapıyorlar, maalesef aklımızı ve mantığımızı (muhakeme kabiliyetimizi) kullanamıyoruz. Bence eğitimimizde öğretilmesi gereken hususlardan biri, mesleğimize ilave olarak aklımızı ve mantığımızı kullanmamız, bu becerimizi geliştirmemiz olmalıdır diye düşünüyorum. Niye çok çocuk da niye kaliteli nüfus değil. Biz bu gün bile monşerleri , entelleri , entellektüelleri aşağılıyoruz. Maçoluğu, magandalığı , kıroluğu önemsiyoruz. Beyefendiliği değil, delikanlılığı önemsiyoruz. Anadolu delikanlısı olmak değil, amaç İstanbul beyefendisi olabilmektir. Biz hala boğaz kıyısında yalıda oturup, elinde viski kadehiyle yorum yapanları kınıyoruz. Niye kınıyoruz ki, ne kötülüğü var, kıskançlığımızda başka? Eğer düşüncesi iyi ise, kaliteli, ise niye önem verilmesin ki? Mahfi bey gözlemlediğim kadarıyla biz hala bu gün bile "ALAYLI , MEKTEPLİ" tartışmasını, bilmeden, bilinçaltı olarak yapıyoruz. Bizim hatalarımız siyaset ve ideoloji şimdi büyüyerek devam ediyor. Biz hatalarımız düzeltemedik. İnşallah gençlerimiz hatalarını zamanında düzeltirler ve kendilerinden sonrakilere daha iyi , ön fikirli olmayan, kaliteli bir ortam sunarlar.

    YanıtlaSil
  41. Öğretmenlerin durumu o kdar vahim ki. Dört işlemi yapamayan matematik öğr. , hiç kitap okumayan sınıf öğr. okullarda eğitim veriyor ve % 90 manzara bu .Herhangi bir liseye gidip karekök 4 kaç eder diye soralım inanın sınıfta bilen çıkmaz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu kadar mıdır bilmiyorum ama ben üniversiteye gelen çocukların önemli bir bölümünün Türkçe yazı yazmayı tam olarak öğrenemediğini görebiliyorum.

      Sil
  42. Değerli hocam. Biz yüzyıllar önce bilim ,fen, edebiyat adamları çıkarabilmiş, Farabiler, Harezmiler, Mimar Sinanlar, Aşık Veyseller, Yunus Emreler, Mevlanalar, Evliya Çelebiler,Fuzuliler,... yani her alanda ün yapmış nice büyük adamlar yetiştirebilen bir toplumken, şimdi aynı neslin insanları olmamıza rağmen neden bu sayımız azaldı. yoksa biz aynı biz değil miyiz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Farabi ve Fuzuli farsli (yani iranli) idiler. Al iste kotu egitimin sonucu.

      Sil
    2. Keşke Fuzuli' nin Irak’taki Akkoyunlu Türkmen boylarından olduğunu, burada doğduğunu, ve ünlü bir "Türk divan şairi" olarak edebiyat kitaplarımızda yer aldığını da bilseydiniz. Kaldı ki Farabinin Türk asıllı olduğunu belirten görüşler de var. Şimdi siz kalkmış Fuzuli bizim değil mi diyorsunuz. O zaman yıllarca o kitaplarda boşuna okumuşuz onları. Hadi diyelim ki öyle siz haklısınız ; asıl sorunun özünü içeren bir cevabı akabinden belirtmiş olmanız (varsa) daha makbule geçerdi.

      Sil
  43. Hocam doğuda her kürt hanesinde en az 8 çocuk var, biz 2 çocuk yapmaya korkuyoruz. 20 yıl sonra Türkler bu ülkede azınlık durumuna düşecek, bunu dengeleme amaçlı çocuk desteği yapılıyor...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ama cocuk destegi herkese yapiliyor. Bu durumda Kurtlerin ureme hizi Turklere gore daha da artacaktir. Yanlis bir dusunce.

      Sil
    2. Bu tez Özal'a aitti. Kesinlikle doğru bulmuyorum. Doğru dürüst yetiştiremeyeceğin 3 çocuk yerine iyi yetiştirebileceğin 1 çocuk yapmak daha doğru geliyor bana. Kaldı ki aynı toplumun farklı kökenli insanlarını böyle bir yarışın içine sokmak yerine bilim yarışına sokmaya çalışsak, paraları oraya harcasak eminim çok daha iyi sonuç alırız.

      Sil
  44. Mahfi Bey, bazı tartışmalarda sorunu kişiselleştiriyoruz. Bu hatalı bir yaklaşım türü bence. "Bunu nasıl düşünebilirsin?" tarzı bir yaklaşım, sonunda bizi "Bu zihniyetlerden kurtulmamız lazım" düşüncesine itiyor. Yani tek tip insanlar ülkesi.

    Tartışmayı kişiselleştirdiğimiz anda taraflar şahıslarına bir saldırı olduğunu düşünüp karşı saldırıya geçiyor, konu özünden uzaklaşmış oluyor. Oysaki çarpışan insanlar değil, bilgiler olmalı. İnsanların çarpışması kötülük üretirken, bilgilerin çarpışması insanları eğitir.

    YanıtlaSil
  45. Hocam,

    Kardeşim, vizeleri bittiği için eve tatile geldi. Yüzünde çiçekler açıyor. Bu sevincinin sebebi nedir? diye sordum: En azından birkaç hafta ders çalışmak yok, kafamı dinleyeceğim ne güzel, cevabını aldım.

    Daha iki gün önce (Pazar akşamı) yemeğe oturmadan önce astrofizikçi Neil deGrasse Tyson'un sunduğu meşhur belgesel "Cosmos: A Spacetime Odyssey (2014)" izlemek için tv kanalını ayarlayacaktım, kumandayı vermesini rica ettim.

    Bana birçok kişinin yeteneklerini sergilediği bir yarışma programında (ki buraya tam adını yazmaya yine de saygı gösterdiğim için yanaşmıyorum, çoğumuz neden bahsettiğimi anlayacaktır!) köpeklerin sergilediği gösteriyi izleyeceğini, kanalı değiştirmeme izin vermeyeceği için kumandayı saklayacağını, bu vakitten sonra uzay belgeseli, fizik belgeseli izlemenin fasafiso olduğunu; onun ilk derdinin mezun olur olmaz bir işe yerleşmek olduğunu, uzaya çıkmayı aklından geçirmediği için böyle boş beleş belgeselleri izlemeyeceğini, iş başvurusu yaptığı şirketlerde mülakat için çağırdıklarında ona uzay ile ilgili sorular sormayacaklarını; bütün bu nedenlerle o yarışma programını izleyerek kendini eğlendirmeyi tercih ettiğini, belgesellerle kafasını yoramayacağını söyledi!

    Yukarıda okuduğunuzu kardeşim benim yüzüme söyledi! Kalbini kırmamak için birkaç kez yutkundum, hiç sesimi çıkarmadan yemeğimi yemeye devam ettim!

    Sadece kardeşimi değiştirmeye çabalasam neye yarar ki Mahfi Hocam?

    Kirli okyanustan bir bardak suyu alıp temizlemek neye yarar ki Mahfi Hocam?

    Lütfen cevaplar mısınız Hocam?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kardeşinizi kurtarın. Bir kardeş bir kardeştir. Oysa onu bir şekilde (nasıl oacağını ben bilemem tabii) ikna edip de deGrasse Tyson'un programını izletebilseydiniz bir insan kazanmış olacaktık.
      Bence kardeşinizi değiştirmeye çabalayın. Bu çok şeyi değiştirebilir. Bakın ben burada hiç üzerime vazife olmadığı halde bedavadan yazıyorum çiziyorum, yorumlara cevap yetiştirmeye çabalıyorum. Şu bloga harcadığım çabayla kendime bir iş kursam zengin olurdum. Ben bu çabayı hiç tanımadığım insanlar için ortaya koyuyorsam siz kardeşiniz için haydi haydi göstermelisiniz bu çabayı.

      Sil
  46. merhaba hocam,
    benim kafama takılan bir konu var bildiğiniz üzere İspanya'da çok uzun süredir resmi işsizlik oranı 20%nin üzerinde gençler arasında bu oran 50% yi vuruyor.

    bu kadar çok insan bu kadar uzun süre nasıl işsiz olarak devam edebiliyor hayatına. nasıl oluyordfa toplumsal bir isyan vs.. birşey olmuyor.

    diyelim ki devlet yardım ediyor nereye kadar edebilir, petrol zengini üç beş milyon insanın yaşadığı bir yer değil ki ispanya...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında bizdeki durum da pek farklı değil. Bizde kadınların çok azı çalışmaya talip olduğu için işsizlik fazla görünmüyor. Bizim kadınlar da İspanyollar gibi iş arasa bizdeki oran da en az yüzde 20'ye çıkacak.

      Sil
  47. Merhaba hocam. Ben de yazınıza katılıyorum. Çok doğru buluyorum. Ben şu anda İktisat üzerine Master yapıyorum. Ama bir da işe girmeye memur olmaya çalışıyorum. Çünkü ailem memur olmamı, kendimi garantiye almamı çok istiyor. Ama tabi benim hedeflerim ve hayallerim daha başka. İyi bir İktisatçı olup, Akademisyen olmak istiyorum. Tabi bu benim için çok zor oluyor çünkü ailem ve çevremde beklentiler, düşünceler çok farklı....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bana sorarsanız kendi hayallerinizin peşinden gidin. Bu sizin hayatınız ailenizin değil. Sonra geriye bakıp üzülürsünüz.

      Sil
  48. Çok doğru ve haklı bir konuya değinmişsiz, şayet ben çocuk yapmayı düşünmüyorum. İyi şartlar altında yetiştirebileceğimi bilsem yaparım insanın doğası bu, belki bir belki iki. Ama durumum yokken neden çocuk yapayım ki? Benim gibi onlar da mı sürünsün? Zor şartlar altında okumaya çalışıp sağlığından olsun? Ama ben insanları anlamıyorum, kuzenim oto tamircisi, asgari ücretle 2 çocuk yapmış, yahu yazık değil mi bu çocuklara diyorum. Çocukların maliyeti gittikçe artıyor diyorum, nasıl bakacaksınız, nasıl bir gelecek sunacaksınız diyorum, çaresizce önüne bakıyor. Eğer her 3 çocuk da bunu isteyenlerin çocukları gibi parayla dünyanın en iyi okullarında okuyabilecekse yapalım. Ama bizde yok işte, neden kendimizi çocuk yapıp ortalığa salma misyonu içerisinde hissediyoruz ki. Ben 2 yıldır etrafıma sizin bu yazdıklarınızı söylüyorum. Nüfus azalmadıkça refah düzeyi artmaz, durumu olmayan çocuk yapmasın.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ama konuyu ne yazık ki takım tutmak gibi alanlar olduğu için de bir yere gidemiyoruz. Sanki ikisi farklı şeymiş gibi birçok kişi iksini ayırtmak lazım diyor. Yani çocuk sayısı bir yana kalite bir yana diyorlar. İyi de bu sayıyla kalite olmuyor ki.

      Sil
  49. Alettin AKTAŞ14 Ocak 2015 17:04


    Her zaman ekonomi bilgisiyle adından söz ettiren önemli bir kişinin böyle bir yazısı cidden beni hayal kırıklığına uğratmıştır.
    Büyük insanlar düşünceleri tartışır, basit düşünenler ise kişileri tartışma konusu yapar.
    Özellikle ekonomi konusunda arkadaşlarıma tavsiye ettiğim isim Mahfi Eğilmez'dir ve böylede devam edecektir lakin bu yazınız için şunu söylemeden edemeyeceğim; düşüncelerimizi madem herkes serbest bir şekilde dile getirmekte özgür ise açıkça beğenmediğimi belirtmek isterim.
    Sizin gibi birinin neden en az 3 çocuk dendiğini, çok iyi bildiğinizi hepimiz biliyoruzdur.
    Ülkemizdeki eğitimi, sistemi eleştirebilirsiniz. Düşünceleri tartışabilirsiniz.
    3 çocuk dersiniz eğitimde çok ama çok geride kaldığımızı söylersiniz o zaman sorarım size Mahfi Bey;
    Doğudaki vatandaşlarımızın evlatları ilkokula başladıklarında 5. sınıfa kadar Türkçe bilmediklerini biliyor musunuz?
    En iyi eğitim kişinin kendi anadilinden aldığı eğitim ile olur ve ülkemizdeki bu sorunları yazmanız gerekmez miydi Hükümete laf söyleyeceğinize?
    Eğitim kalitemiz neden düşün onu açıklayın. Çocuk sayısı 2-3-5-7 olsa ne olacak ki?
    Bizim ailemiz 6 çocuklu ve hepimiz okuduk. Ama anadilimizden. Eğitimde doğu tarafı daha kötü. Önce insanların bu sorunlarını dile getirin bence.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne dediğinizi tam olarak anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim. Eğitimle nüfusun ilgisi yok mu diyorsunuz? Verdiğiniz örnekler sizin görüşünüzü değil benim görüşümü doğruluyor gibi. Anlayamadım, kusura bakmayın.

      Sil
  50. Alettin AKTAŞ14 Ocak 2015 20:01

    Konuda geçen bir cümlenizde " Ne değişecek yani üçüncü çocukta?
    Çok şey değişir Mahfi Bey.
    Eğitimin kalitesi nüfusun artışıyla yada az olmasıyla alakası yok. Nüfustaki artışın eğitimdeki kalitesizliğe sebep olacağını düşünür.
    Neden olaya daha farklı bir açıdan bakıp devletimizin eğitim sisteminin daha iyi bir noktaya gelmesi için eksik yatırımlardan bahsetmiyoruz ki?
    Bir Ekonomistin bakış açısı böyle olmalı diye düşünüyorum.
    Eğitimdeki eksik yatırımları dile getirdiğinizde görüşü hükümetten yana olan kişilerde elbette size hak verecektir. Tıpkı benim gibi. Ekonomi yazılarınızı okurken İstatistikleri verip, açık net ve anlaşılır biçimde yazmanız görüşünüz ne olursa olsun ister istemez kişiler hak verecektir.
    Lafı uzatmadan demek istediğim Nüfusun artışı eğitimde kalitesizliğe sebep olmaz, nedenlere bakmak gerekir. Nüfus artışı varsa devletin de yatırımlarını ona göre ayarlamasıdır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir ekonomistin bakışı her zaman "Ne pahasına" sorusuna cevap aramak şeklindedir. Nüfus artışına da böyle bakar. Nüfusu artıralım sonra kaliteye bakarız yaklaşımıyla bugünkü gibi 400 bin işsiz İİBF mezunu çıkar ortaya.
      Neyse herkesin görüşü kendine. Ben sizin benim gibi düşünmenizi beklemiyorum. Siz de bir ekonomist böyle düşünmeli diye kendi düşünceniz gibi düşünmemi beklemeyin benden.

      Sil
    2. Arkadaş bence olaya taraflı bakmış, ana temayı ben de anlamadım ama muhalefet olmak için yazılmış gibi. Dışarıda adım atacak yer kalmamış sen nasıl düzgün ve kaliteli bir hizmet almayı bekliyorsun ki kardeşim? Eline salça ekmek verip sokağa salmakla çocuk yetiştirilmiyor. Devlet ister tabi devlet senin refahını düşünmüyor ki devlet kendi refahını düşünüyor. Ucuz işgücü yatrım çeker, nüfus kalabalıklaştıkça da ucuz işgücü ortaya çıkar. Çin ve Hindistan'daki büyük gelişme oranları da bu sirkülasyonun sonucudur. Hindistan süreci iyi yönetemedi orası ayrı konu, ama çinde de Hindistanda da insanlar mutlu değil, kaliteli bir yaşam sürmüyorlar. Hocam siz çok sağolun, her türlü yoruma karşın burada yazmaya devam ediyorsunuz.

      Sil
  51. The Economist16 Ocak 2015 07:11

    Elma ile armutu birbirine karıştırmayın hocam. Sağlıklı bir toplum için şu koşulların ikisini de yerine getirmek gerekir: 1) Ekonomik ve sosyal açıdan sürdürülebilir bir doğurganlık oranı 2) Dünyaya gelmiş çocukların geleceğe düzgün bir şekilde hazırlanması. Siz şimdi ikinci konu ile alakalı dem vurmuş, çocuklarımızı doğru düzgün yetiştiremediğimizden şikayet etmişsiniz. Haklısınız da; yaptığınız eleştirilere ben de katılıyorum. Ama ilk noktada yetersiz kalırsak, çocuklarımızı düzgün yetiştirebiliyor olsak bile yine de sağlıklı bir topluma kavuşmuş olmayız. Doğurganlık oranı 1.5 olan bir toplum isterse her bir çocuğunu birer Mozart/Einstein olarak yetiştirsin, sürdürülebilir bir toplum değildir. Doğru olan hem doğurganlık oranını 2.1 civarında tutacak tedbirleri almak, hem de dünyaya gelen çocukları düzgün yetiştirmektir. Dünyaya gelecek çocukların düzgün yetiştirilmesi noktasında dikkat edilmesi gereken en önemli husus da o çocukların daha uygun ortama sahip ailelerde dünyaya gelmelerini sağlamaktır. İki çocuğu olan mavi yaka bir aileyei 3. çocuk için teşvik etmek yerine; şehirlerde yaşayan, meslek sahibi, eğitimli, tek çocuk tercih eden beyaz yaka aileleri 2. çocuğu yapmaya teşvik etmek daha ülke menfaatlerine olacaktır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İkinci başlıkta dediğinizin bu eğitim sistemiyle yapılamayacağı ve üstelik eğitim sisteminin her geçen gün daha da geriye gittiği açık iken önerdiğiniz birinci seçenek tutarlı değil. Çevrenize bir bakın. Nüfus artışının çevreyi ne hale getirdiğine bir bakın? Ondan sonra iki önerinizin bir arada mümkün olup olmayacağını bir daha düşünün.

      Sil
  52. hocam sizin çocuğunuz var mı? evli olduğunuzu gezi yazılarınızdan çıkardım ama hiç çocuktan bahsetmemişsiniz merak ettim :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet bir kızım var ve onun da bir kızı var.

      Sil
  53. Nüfus artacak , işgücü ucuzlayacak doğrudan yabancı yatırımlar artacak sözde ama 3 veya 5 çocuğa bakmak için en az 4000-5000 TL maaş gerekir . Türkiye'de kaç aile alıyor bu maaşı ?

    YanıtlaSil
  54. Hayal gucu olmayan cocuklar yetistirdikten sonra bir duzine yapsak kime ne faydasi olacak.
    Saygilarimla.

    YanıtlaSil
  55. Hocam yazı hakkında bende şunu eklemek istiyorum.Önce kaliteli bir ortam yaratalım, insanları özgür bırakalım söz ben 10 tane de yapacağım (Biz 9 kardeşiz)...
    Bir arkadaş da "çok muhalefet olmasın demiyorum çok olsun ama akıllı olsun diyorum"diyor...Açıklaması şu: çok muhalefet olsun ama bana göre akıllı muhalefet olsun.Bu durumda o yapılan pek muhalefet olmuyor sanırım...

    YanıtlaSil
  56. Üç çocuğum var ve çok pişmanım. Ne kendime faydam oldu nede onlara.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...