19 Ekim 2015 Pazartesi

Güncellenmiş Yapısal Reformlar Rehberi

Yapısal reformlar dendiğinde iki farklı kavram ortaya çıkıyor: Yapısal değişim (structural change) ve yapısal reform (structural reform.) İkisi de bir yapısallık özelliği taşıdığı için birbirine benzer çağrışımlar yaratsa da aslında birbirinden oldukça farklı durumları tanımlıyorlar.

Yapısal değişim, bir ekonomide tarımdan sanayiye ve oradan da hizmetler sektörüne geçişi ifade eden ve genellikle kendiliğinden ortaya çıkan bir olgu. Toplumlar geliştikçe, kalkınma ilerledikçe tarımsal üretim ekonomideki ağırlığını kaybediyor ve onun yerine üretimin ağırlığı sanayiye ve hizmetlere kayıyor. Türkiye’de 1968 – 2014 arasında yaşanan yapısal değişimi (bazıları yapısal dönüşüm diye adlandırıyor) aşağıdaki tablo özetliyor.

GSYH’daki Paylar (%)
1968
2014
Tarım Sektörü
33,3
8,8
Sanayi Sektörü
17,2
32,9
Hizmetler Sektörü
49,5
59,1

Yapısal reform, bir sistemin daha verimli çalışabilmesi ve şoklara karşı daha dayanıklı hale getirilebilmesi için o sistemin yeniden yapılandırılması olarak tanımlanabilir. Diyelim ki sürekli açık veren bir sosyal güvenlik sistemi söz konusu. Örneğin her ay sisteme üye olanlardan 100 lira prim toplanıyor ve bu gelir faiz hesaplarında ya da tahvil getirisinde nemalandırılarak 110 liraya çıkarılıyor. Buna karşılık yine diyelim ki sistemden sağlık gideri ve emeklilik maaşı alanlara da ayda 130 lira ödeniyor. Sonuçta sistem her ay 20 lira açık veriyor. Bu açığı kapamanın dört yolu var: (1) Üyelerden alınan primleri artırmak, (2) Emekli maaşlarını ve sağlık sigortası ödemelerini düşürmek, (3) Emeklilik yaşını yükseltmek, (4) Borçlanmak. Borçlanmak geçici bir çözümdür ve bazen de sorunu ağırlaştırabilir. O halde kalıcı çözüm için ilk üç düzenlemeyi yapmak gerekecektir. Bu düzenlemeler başlangıçta sıkıntı yaratacak ve belki de siyasal iktidara oy kaybettirecek önlemlerdir ama sosyal güvenlik sisteminin iflas etmemesi için yapılması şarttır. Burada bir yapı değişikliği yapıldığı için bu düzenlemeler yapısal reformun örneği olarak gösterilebilir.  

Yapısal reformlar, farklı bir biçimde de tanımlanabilir. Bir ekonominin, içinde yaşadığı ekonomik sisteme, çevreye ve çerçeveye uyumlu hale getirilerek o sistem içinde daha uyumlu çalışmasının sağlanması için atılması gereken adımlara yapısal reformlar diyebiliriz. Atılması gereken adımlar yalnız ekonomik konularla sınırlı değildir. Ekonomiyi yakından ilgilendiren ve etkileyen siyasal sistem, yargı sistemi, eğitim sistemi hep birer yapısal reform alanıdır. Demokratik, kapitalist ve dışa açık bir sistem içinde yer alan bir ekonominin bu sistemin koşullarına ve çerçevesine uyması gerekir.  

Türkiye’nin ihtiyacı olan yapısal reformlar üç başlıkta toplanabilir: Siyasal reformlar, sosyal reformlar, ekonomik reformlar. Bunlardan ilk ikisindeki önemli alt başlıkları sıralayalım, üçüncüsünün ayrıntılarına girelim.

Siyasal reformlar
Türkiye’nin siyasal alanda yapması gereken yapısal reformlar Anayasa değişikliği ile başlamak durumundadır. Bu değişiklikler yapılırken sistemi, batı ülkeleri düzeyine çıkarabilmek için demokrasiyi, özgürlüğü, düşünce özgürlüğünü, hoşgörüyü, kişi haklarının korunmasını, en üst düzeye çıkaracak ve kısıtlamaları savaş hali gibi çok zorunlu hallerle sınırlı tutacak düzenlemeler yapılması gerekiyor. Anayasa, kuvvetler ayrımını tam olarak vurgulamalı, yasama, yürütme ve yargı erklerinden birinin ötekine üstünlüğünü önleyecek bir yapıda olmalıdır. Anayasa değişikliğini izlemesi gereken reform seçim sisteminin ve siyasal partiler sisteminin düzenlenmesi olarak karşımıza çıkıyor. Seçim sisteminde baraj uygulamasının kaldırılması şart görünüyor. Siyasal partiler kanununda paralel değişiklikler yapılması, milletvekilliğinin (en fazla iki kez seçilmek gibi) süre sınırlandırılmasına tabi tutulması, lider egemenliğini ve milletvekili dokunulmazlıklarını kaldıracak düzenlemelerin yapılması gibi birçok konu bu çerçevede sayılabilir.

Sosyal reformlar
Yapısal reformlar için en geniş alan budur. O nedenle bu alanda en önemlileri olduğunu düşündüğüm iki başlığa değineceğim. Bu ikisi Türkiye’nin geleceği açısından olduğu kadar ekonomisine katkı bakımından da en ön sırada yer alıyor. Bu çerçevede en başta eğitim sisteminin dönüştürülmesi yer alıyor. Türkiye’nin bugünkü eğitim sistemini köklü olarak değiştirmesi ve eğitimde tümüyle bilimin egemen kılınmasından başka çare bulunmuyor. Türkiye ne yazık ki bu alanda 30 – 40 yıl öncesine göre çok daha geriye gitmiş bulunuyor. Eğitim sisteminde 30 – 40 yıl önceki sisteme geri dönsek ve o sistemi günün koşullarına göre revize etsek bu alanda yapısal reform yapmış sayılabiliriz. Ağır ve siyasal baskıya açık olarak çalıştığından şikâyet ettiğimiz adalet sistemini kaliteyi de artıracak biçimde hızlandırmak için hâkim, savcı ve mahkeme sayısını artırarak daha hızlı sonuç alınacak ve siyasal etkilerden bağımsız kılınacak bir adalet sistemi kurmak hukuk alanında yapısal reform olarak değerlendirilebilir. Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu tümüyle siyasal iktidar dışında kendi mesleki sınırları çerçevesinde sistemi, atamaları, terfileri yönetecek hale getirilirse bu alandaki tartışmalar önemli ölçüde sonlanmış olabilir. Bu iki alanda gerekenler yapılabilirse diğer sosyal reform konuları bunların ardından yavaş yavaş tamamlanabilir.  
 
Ekonomik reformlar
Asıl konumuz bu olduğu için buraya biraz uzun yer ayırmamız gerekiyor. Bu alanda da yapılması gereken çok şey var. Buna karşılık yukarıda olduğu gibi burada da en temel gördüğüm konuları ele alacağım:

Büyümenin ithalâta bağımlı yapıdan kurtarılması ve cari açığın düşürülmesi: Türkiye, 2000’lere kadar bütçe açığını, 2000’ler sonrasında ise cari açığı itici güç olarak kullanmış ve bu itici güçle büyümüştür. Yani açık vermeden büyüyemeyen bir ekonomi görünümündedir. Bu görünümden kurtulmak yani açık vermeden büyüyebilmek için iki yol var: İç tasarrufları artırmak veya üretimin ithalâta dayalı yapısını yerli girdilere yöneltmek. Her ikisi de zaman alıcı ve biraz can acıtıcı önlemleri gerektirse de tıpkı deprem önlemi gibi mutlaka yapılması gereken şeylerdir. Eğer bu iki önlem alınıp da yapısal reform yapılamıyorsa o zaman tek çare büyüme hızını potansiyel büyüme düzeyi olan yüzde 5’lere düşürmektir. Demek ki bu alanda yapısal reform yapamamanın maliyeti daha yavaş büyümek olacaktır. Bunun maliyeti ise işsizliğin düşürülememesinden başlayan birçok başka sorun olarak karşımıza çıkacaktır. 

Bu konuda iki önlem söz konusudur. İlki kısa vadede kanamayı durdurmak için ithalatı pahalı hale getirecek kur artışıdır. Bu bir yapısal reform değildir. Çünkü yapısal reform kalıcı düzeltme sağlayacak önlemlerle yapılır, oysa kurların yükselmesi yoluyla ihracatın artması ve ithalatın düşmesi sonucunda ortaya çıkacak cari açık düşüşü geçici düzeltme sağlar. Yani yapıdaki eksikliği, yanlışları kalıcı olarak düzeltemez. Bu eksikleri düzeltmek için ithal mallarından içeride de üretilmesi mümkün olanları teşvik ederek dışarıya ödenecek dövizi azaltmak yoluna gidilmesi gerekir. O nedenle ben bu alanda ‘kısmi ve geçici ithal ikamesi’ yaklaşımını ortaya atmıştım. Bu yaklaşımı ithal mallarından burada da aynı fiyata üretilebilecek olanları geçici süreyle teşvik ederek maliyetini düşürmek şeklinde özetleyebilirim. Bunu yapabilmek için öncelikle sanayi ürünlerinin envanterini çıkararak maliyet, vergi, satış fiyatını sıralamak, sonra bunları dünya fiyatlarıyla kıyaslamak ve hangilerinde teşvik yapılacağını belirlemek gerekir. Bu yolla cari açığı düşürmek mümkün olabilir. Buradaki kritik nokta fiyat olarak rekabet edemeyeceğimiz ürünleri burada üretmeye kalkışarak kaynak tahsisinin bozulmasına yol açmamaktır.

Bütçe gelirlerinin konjonktürel etkilerden mümkün olduğunca arındırılması: Bu konuda atılması gereken ilk adım vergi sisteminin KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilere dayalı olmaktan çıkarılmasıdır. Vergi sisteminin, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi dolaylı vergilerle gelir ve kurumlar vergisi gibi dolaysız vergiler arasında dengeli ağırlıkları içeren bir yapıya dönüştürülmesi gereklidir. Bu değişiklik öncelikle adil bir vergilemenin yerleştirilebilmesi için gereklidir. Çünkü dolaylı vergiler düşük gelirliden oransal olarak daha yüksek vergi alınmasına yol açar. Bu dönüşüm ayrıca ithalât artışına bağımlı vergi geliri artışlarından uzaklaşmamızı sağlayacağı için de önemlidir. Bugünkü durumda ithalat (dolayısıyla cari açık) arttıkça vergi gelirleri de artmakta, dolayısıyla bütçe açığı azalmaktadır. Bu ikili arasındaki ters ilişkiyi mümkün olabildiğince kırmak gerekir. Bu reformun bir başka yararı da kayıt dışılığı önlemesinde ve GSYH hesaplarının gerçeği göstermesinde görülecektir.

Sosyal güvenlik ve sağlık reformu: Bu konu yalnızca Türkiye’nin değil birçok ülkenin sorunudur. Türkiye, birkaç kez iflas aşamasına gelmiş olan sosyal güvenlik sistemini genellikle primleri artırarak ve emeklilik yaşlarını yükselterek reforme etmiş ve sistemi yaşatmaya devam etmiştir. Bugün de bu alanda alınması gereken önlemler bulunuyor. Önümüzdeki dönemde sosyal güvenliğin sorun yaratmaması için bu alanda sürekli olarak maliyet dengelerini izlemek gerekiyor. Bu aşamada bundan daha önemlisi sağlık reformudur. Son yıllarda Türkiye bu alanda önemli gelişmeler sağlamış ve vatandaşlarının sağlık hizmetlerine ulaşmasını kolaylaştırmıştır. Ne var ki her düzenleme gibi burada da sınırlar iyi belirlenemediği zaman maliyetler yüksek oluyor. İngiltere, 1980’lere girerken genel sağlık sigortası (national health service) yüzünden batmanın eşiğine gelmişti. Bizim de bu konuyu yeniden ele alıp maliyete dayalı bir sistemi hayata geçirmemiz gerekiyor. Aksi takdirde bir süre sonra bütçe bu yükü taşıyamayacak hale gelebilir.

Enerji faturasının azaltılması için gerekli tasarruf önlemlerinin alınması: Enerjimizi dışarıdan ithal ettiğimiz için cari açığa olumsuz katkı yapan bu ithalât kalemini azaltıcı önlemleri almamız gerekiyor. Bu konuda yapılabilecek işler ötekilere göre daha sınırlı görünüyor. Petrol ve doğal gazımızın olmaması ya da ticari boyuta taşınacak düzeyde bulunmaması alternatif enerji üretimi kaynaklarına yoğunlaşmamızı gerektiriyor. Bu alanda güneş ve rüzgâr enerjisi, biyoenerji alanlarında yoğunlaşmanın yanı sıra nükleer enerjiyi de planlarımızın içinde tutmamız ve bu yolda adımlar atmamız gerekli görünüyor. Cari açığımızın çok önemli bir bölümünü enerji faturası tuttuğu için bu alanda yapılabilecek küçük düzeltmelerin bile katkısı olacağını düşünüyorum. 

Sektörel reformlar: Bu noktada bankacılık reformundan reel sektöre yönelik reformlara kadar bir dizi düzenleme yapılması gerekiyor. Türkiye, 2001 krizinden sonra bankacılık sektörünü ister istemez reforme etti. Son 40 yılda yaptığımızı en önemli yapısal reform budur. Onu da kendi isteğimizle değil, kriz sonucunda zorunlu olarak yaptık. Reel sektörün de ciddi anlamda bir yapısal dönüşüme sokulması gerekiyor. Bu çerçevede son dönemde Türk Ticaret Kanunu ile atılmaya başlanan adımlar ne yazık ki daha işin başındayken budanarak birçok açıdan işlevsiz hale getirildi. Bunların yeniden ele alınması gerekiyor. Özel sektör kuruluşlarının çoğunun ticari defterleri, belgeleri, mali tabloları gerçeği yansıtmaktan uzak bulunuyor. Bu alanda bankacılıkta yapılana benzer sıkı düzenlemelerin hayata geçirilmesi zorunlu görünüyor. 

Kurumsal reformlar: Bu alanda atılacak ilk adım Merkez Bankası ve diğer bağımsız kurumların gerçek anlamda bağımsız hale getirilmesi için yasalarında gerekli güçlendirici düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bunlara ek olarak bazı kamu kurumlarına da bağımsızlık verilmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bugün en çok tartışılan konulardan birisi TÜİK tarafından yayınlanan istatistiklerdir. Halkın başta işsizlik ve enflasyon verileri olmak üzere TÜİK tarafından yayınlanan verilere güveni yoktur. O nedenle TÜİK’e net bir biçimde bağımsız bir statü tanınması itibar iadesi anlamında yararlı olacaktır. Vergi Müfettişlerine de bağımsız bir statü verilmesi çok önemlidir. Vergi incelemelerinin ve bunlara dayanılarak salınan ek vergi ve cezaların objektif olduğuna halkın inandırılması için bu adımın da gerekli olduğu kanısındayım.

Değerlendirme
Yukarıda değindiğim gibi yapısal reformların en önemlileri olarak düşündüklerime değindim. Bunlara eklenebilecek birçok konu var. Örneğin özelleştirme bunlardan birisidir. Üstelik özelleştirme, gelir sağlayıcı bir reform olduğu için başlangıçta gelir kaybettirici olacak olan yapısal reformlar için destek sağlayabilecek bir adımdır. Bu gelirleri, geçici ve kısmi ithal ikamesi gibi öteki yapısal reformların yaratacağı gelir kayıplarının telafisinde kullanmak mümkündür. O nedenle özelleştirme gibi geçici gelir artışı sağlayacak reformları diğerlerini yapacak zamanlara denk getirmek önemlidir. Türkiye son on yılda özelleştirmelerden 60 milyar doların üzerinde gelir sağladığı halde bu saydığım yapısal reformların hiçbirini yapmamış, yalnızca düşük gelirlilere uygun fiyatla konut sağlama yolunda TOKİ kanalıyla bazı adımlar atmıştır. Türkiye, son on yılda konjonktüre dayalı geçici önlemleri yapısal reformlara tercih etmiştir. Örneğin faizleri düşürmek ekonominin canlanmasına yol açmış ama işin temelindeki sorun çözülemediği için faizler yeniden artmış ve ekonomik büyümeyi frenlemeye başlamıştır. Kredilerin artması büyümeyi canlandırmış ama dışa bağımlılıktan kurtulamayan ekonomi, bu büyüme artışıyla cari açığını artırarak risklerini, yükseltmiştir.  

Son 13 yılda kişi başına gelirini 3.000 dolardan 10.000 dolara çıkarmakla övünen bir ekonominin bu kadar yıldan sonra hala en temel yapısal reformları tartışıyor olması inanılması zor bir durumdur. Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar büyük bir fırsatı heba etmemiştir. 

85 yorum:

  1. Hocam Selamlar;

    Türkiye 2000 li yıllara kadar bütçe açığı vererek büyüdü, 2000 lerden sonra ise cari açık vererek büyüdü demişsiniz..

    Sizin kullanığınız notasyona göre yazarsak : (T- G ) < 0 iken ( X - M) < 0 haline gelmiş...

    Birkaç sorum olacak,yanıt alabilirsem çok sevinirim.
    Bu değişiklik salt hükümetlerin uhdesinde midir? Yoksa konjektürel durumun da etkisi var mıdır? Eğer hükümetlerin tercihi ile şekilleniyorsa, bu iki farklı politikanın hükümetler ve toplum için artı- eksi tarafları nelerdir? Neden AKP (X - M) < 0 politikasını tercih etmiştir?

    Şimdiden teşekkür ederim..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Daha çok hükümetlerin tercihi ama kısmen de dış konjonktürün etkisiyle böyle oluyor.
      Önceki hükümetlerin bütçe açığı vererek ve kamu kesimini borçlandırarak bu yolla büyümeye yönelmesinin nedeni o dönemlerde özel kesimin bu kadar borçlanacak itibarı yoktu. Bankalar özel sektör şirketlerinden çok kamuya borç vermeyi tercih ediyordu. 2000'lerde dünyada trend değişti ve likidite bolluğu oluşunca özel kesim şirketleri (başta bankalar olmak üzere) dışarıdan kolayca borçlanabilir oldular. Öte yandan kamu kesimi de zaten 2001 krizine kadar gelen süreçte borçlanma itibarını yitirmiş ve kapasitesini doldurmuştu. Yani bütçe açığını daha artırarak kamu borçlanması yapacak yer kalmamıştı. AKP, özel kesimin düşük borç miktarını görerek (o zaman özel kesim dış borç toplamı 45 milyar dolardı) ve dış likidişte bolluğunu da kullanarak özel kesimi borçlanarak iş yapmaya itti. Böylece de bütçe açığının bitmeye başladığı yerde cari açık serüvenimiz başlamış oldu.

      Sil
  2. Hocam elinize sağlık, çok kapsamlı bir yazı.Anlamak ve değerlendirmek için belki bir kaç kez okunmalı.
    Bir hususta ek yapmak istedim. Özellikle ENERJİ konusunda yapılacak işler daha çok . Sizinde belirttiğiniz gibi en büyük açıklardan başında yer alıyor. Bu nedenle temiz ve yenilebilir Enerji kaynaklarının başında olan Güneş enerjisi bizim için hayati önem taşıyor. Almanya, Rus enerji krizlerinden sonra bu konuda aldı başını gitti. %25e varan oranlara çıkarttılar. Türkiye iklim olarak daha da müsait . En büyük sıkıntımız güneş panellerinin ithalatını yapıyor olmamız. Bence bu konuda Devletimiz panel üretimine En büyük teşvikleri vererek Türkiye'yi bir Güneş tarlasına çevirmeli. Hem de dışişlerinde enerjiden dolayı olan bağımlılığımızı azaltmış oluruz diye düşünüyorum.

    YanıtlaSil
  3. Hocam konu dışı bir sorum olacak;

    Sizce haftasonu gs maçı ne olur? millet sizi dinleyip dolarda pozisyon alıyor ben de iddia kuponu yapayım dedim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kayseri maçında Fenerbahçe tam anlamıyla faciaydı. Ben Fenerbahçenin çok kötü zamanlarını gördüm ama bu kadar kötü bir futbol oynadığını görmedim. Eğer böyle oynarsa ne Ajax'ı ne de GS'yi yenebilir.

      Sil
    2. Ben takımlarımızdan (GS, FB, BJK) bu yıl Avrupa'da bişeyler bekliyorum. Türkiye'de birbirimizi yenmişiz çok önemi yok. Artık takımlarımızın Avrupa'daki başarıları belli bir seviyede kalıcı olmalı. ama göründüğü kadarıyla çok geç toplarlanıyorlar, hala güzel bir oyun ortaya koymuşları yok. Umarım son Türkiye-İzlanda zaferi, takımlarımıza bir ilham olur.

      Sil
  4. Hocam ellerinize sağlık. Ama yazınızda enerji faturası konusundaki nükleer enerjiyi masada tutma önerisine katılmıyorum. Unutmayalım ki bu ülkede saatlerce elektrik kesildi ve sebebi aşırı kapasiteyle çalışma çıktı. Bizim gibi "bişi olmaz yeaa" zihniyetindeki ülkelerde nükleer kesinlikle çok tehlikeli. Alternatif enerjiler tek çaremiz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. doğru ama nükleer teknolojiyle haşır neşir olmalı, İran'ın yaptığını yapmalı ! yetmez! uzaya a da açılmalı,ar-ge ve yüksek tenoloji yatırımlarına ağırlık vermeli, tabi hepsinden önce eğitim ! o olmadan saydıklarımın hiçbiri olamaz

      Sil
    2. Bence matematiğe, geometriye, mantığa ağırlık verilmeli.

      Sil
  5. Öncelikle elinize sağlık hocam,

    Hocam Türkiye'de son on yılda eğitim ve sağlık sektöründen devletlerin çekilmesi ve giderek bunu özel sektöre devretmesi durumu söz konusu...bu durumda eğitim ve sağlık alanlarında kamunun bir reform yapma şansı nedir? yoksa bu durum zaten reformun bir parçası diyebilir miyiz?

    Teşekkür ederim şimdiden

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sonunda fatura yine kamuya yansır. Bakın sağlıkta iş giderek sorun haline geliyor.

      Sil
  6. Bu reformlar içinde galiba en önemli olanı eğitim alanındaki reformlar. Çünkü gelecekte bu reformları destekleyecek, geliştirecek kadrolar bu eğitim sisteminden çıkacak. Mevcut iktidar göreve geldiğinde okula başlayan nesil şu anda 21 yaşında. Kendinden önceki nesillere göre kendileri ne gibi gelişmiş şartlarda yetişdi? Kendi çabalarıyla kendilerine artı değer katabilenler yol aldı. Gerçekten çok yazık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ne yazık ki eğitimde geriye gittik.

      Sil
  7. Mahfi Bey,
    Türkçe yazım kurallarına ve dilimizin zenginleşmesine duyarlı bir okurunuz/takipçiniz olarak dikkatimi çeken küçük bir düzeltme yapmak isterim, naçizane.
    İthalat kelimesinde (TDK internet sitesinden de teyit ettiğim üzere) "şapkalı a" (yani, â) yer almamakta. Arapça kökenli bu kelime için anılan kaynakta belirtilen şu ayrıntı sizi böylesi bir çelişkiye sevk etmiş olabilir: "l harfi ince okunur".
    En iyi dileklerimle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Ben de baktım haklısınız.

      Sil
  8. Hocam kısa vadede euronun yönü yukarı mı

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teknik analiz yapmadığım için kısa vade için bir şey diyemem.

      Sil
    2. secim beklentisine gore pozisyon alabilirsin buyuk ihtimalle $ 3 bulur % 4-5 degerlenir

      Sil
  9. Hocam elinize sağlık öncelikle,

    Yazdıklarınızın hepsi şu an başımızda olan yöneticilerin de kabul edeceği noktalardır diye tahmin ediyorum (rasyonel düşünüyorlarsa şayet). Fakat siyaset ekonomi gibi uzun vadeli bakamıyor maalesef hocam, özellikle bizim ülkemizde. Herkesin aşırı kutuplaştığı bir ortamda bırakın yapısal reform yapmayı, popülist politika uygulamamak risk haline geliyor. Muhalefetin iktidara nereden vurabilirim diye baktığı, iktidarın da aynı basiretsizlikle karşılık verdiği bir siyasi ortamda uzun vadede ne düşünülebilir ki? Esas yapısal reformun bireylerin kafasında gerçekleşmesi gerekmiyor mu hocam? Bize öncelikle yeni, yapıcı bir siyaset anlayışı gerekmiyor mu? Lafa gelince birlik beraberlik çok kolay diyoruz ama sporundan siyasetine, haberinden evlendirme programına kadar takım tutmaca maalesef omuriliğimize yerleşmiş hocam, çoğu meseleyi medeni insanlar gibi oturup konuşamaz hale gelmişiz ne yazık ki. Üzülüyorum hocam gördükçe, kelli felli adamlar, mürekkep yalamış insanlar bile ırkçılık yapıyor şu memlekette. Daha çok fırın ekmek yememiz lazım galiba.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kesinlikle öyle. Asıl ihtiyacımız olan zihniyet reformudur. Örneğin herkes eğitim reformunda fikir birliği içinde görünüyor. Ama nasıl bir eğitim reformu diye sorduğunuz anda olay kopuyor. Kimisi bilimsel eğitimden yana kimisi dinsel ve geleneksel eğitimden yana. Onun için de bazen reform diye yapılan şey deform oluyor.

      Sil
    2. Bu konuda çok profesyonel çalışan ülkeler var. Finlandiya, Japonya gibi. Mevcutta iyi bir reform hazırlayacak kimse de görünmüyor. Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok diye bir söz vardır. Bu işi iyi yapanlar örnek alınabilirler. Ayrıca dinsel eğitim vermek devletin işi değil diye düşünüyorum.

      Sil
    3. Hocam,

      Yola çık!
      Yoldan çıkma!

      Sil
  10. Hocam kaleminize sağlık. Her zaman ki gibi oldukça haklı tespitlerde bulunmuşsunuz. "Derviş Yasaları" olarak da anılan "Türkiye Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" ve devamında "2004 Acil Eylem Planı" sayesinde Türkiye 2001 krizi sonrasında büyük ilerleme kurumsal ve yapısal düzenleme de büyük aşama kaydetti. Sizin de değindiğiniz üzere özellikle BDDK'nın kurulması ile birlikte bankacılık alanında yapılan düzenleme ile büyük yol katedildi. Öyle zannediyorum ki ekonomide yeniden kurumsal ve yapısal düzenlemeler olmaksızın orta gelir tuzağından kurtulmamız mümkün görünmüyor. Bu öncelikle eğitim alanında bir yapısal reformu öncelikli kılıyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet eğitim reformu 1 numaralı reform olmalı ama hangi eğitim sorusunu doğru yanıtlayamazsak kendimizi bir anda dinsel geleneksel eğitime ağırlık veren ve reform olarak sunulan bir yapının içinde bulabiliriz.

      Sil
    2. Dinsel egitim nedir hocam ?
      Mesela okullarda fikih, kelam, hadis okutulmaya baslandi da biz mi bilmiyoruz ?
      Okullar kapatildi medreseler mi acildi ?
      Bahsettiginiz dinsel egitim sadece temel bilgiler ve ahlak bilgilerinden ibaret.
      Bu rahatsizlik neden anlayamiyorum.

      Sil
    3. O kadar basit değil. Beş yaşından itibaren çocukları cehennem korkusuyla büyütürseniz düşünce özgürlüğü oluşamaz. Düşünce özgürlüğü oluşmayan yerde bilim de gelişmez.

      Sil
  11. Hocam umarım mikroekonomi kitabınız pahalı olmaz.

    Arkadaşlarım marlboro, camel içiyor! Kitap sağlığa zararlı olduğu için kullanmıyorlar!

    Bense evin kirasını, aileme yük olmadan çıkarabilmek için dişimden tırnağımdan arttırıp bir köşede biriktiriyorum.

    Kitabınızı bu paradan biraz tırtıklayarak alacağım.

    Ne yaparsınız Hocam, öğrencilik hiç kolay olmadı! Kolay derken ne kastettiğini anladığınızı umuyorum!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Fiyatının ne olacağını ben de bilmiyorum ama pahalı olacağını sanmıyorum. Remzinin kitapları genellikle 15 - 20 TL'den pahalı olmuyor.

      Sil
    2. Ama biz herhangi bir kitaptan değil, mühim ve uzun süredir beklenen bir kitaptan söz ediyoruz!

      Eğer sizin için bir sakıncası yoksa:

      Yayıncınızla konuşur musunuz?

      "Üniversite öğrencileri, öğrenci kimlik kartlarını göstererek kitabı almaya geldiklerinde, onlara %30 indirim uygulansın."

      Emin olun Hocam, eğer sizin kitabınızdan bahsediyorsak, bu indirim uygulamasını suistimal edenler olmayacaktır!

      Çünkü, 'mikroekonomi' gibi bir kitabı (özellikle Mahfi Eğilmez gibi bir şahıs yazmış ise), gerçekten okuyanlar, gerçekten analiz etmeyi öğrenmek isteyenler alır! Bu nedenle, üniversite öğrencilerine yapılacak %30 indirimi suistimal edenler çıkmayacaktır.

      Sil
  12. Hocam, bugüne kadar iktisat,muhasebe,analitik düşünce alanlarında birçok kitap önerdiniz.Zannediyorum önerdikleriniz arasında okumadığım kalmadı.Bu sene iktisat bölümünden mezun oldum ve ilk kez kpss ye gireceğim.Bana genel yetenek-genel kültür alanlarında kitap önerebilir misiniz?...

    Teşekkürler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu alanlar çok geniş alanlar, benim okuduğum kitaplar kpss'ye uygun olmayabilir. Kitapçılarda satılan pek çok kpss hazırlık kitabı var onlara bir bakın derim. Hatta google da yazıp da bakabilirsiniz. Ben onları okumadığım için hangisi iyidir bilmiyorum.

      Sil
  13. Hocam Merhaba.

    Türk milleti maalesef, türk lirasından sıfırın atılmasıdan 10 yıl geçmiş olmasına rağmen, 3 milyar türk lirası değerindeki yatırımı,l phone fiyatı kadar zannediyor. Konuyu Anlayabilmesi için tüm siyasiler Katrilyon demek zorunda kalıyor..
    Bu millet yapısan reformu anlaması ve buna göre davranması 50 yıl alır.


    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O kadar karamsar olmayın. Atatürk'ün yazdığı Geometri kitabı yeniden yayınlanmış alıp bir bakmanızı öneririm. Eğitim reformunun bir parçası olarak 1937'de gelmiş. Bakın Geometri terimleri nereden nereye gelmiş. Bugün artık hiç kimse üçgene müselles, açıya zaviye, çapa kutr demiyor.

      Sil
    2. Ertuğrul bey haklısınız, vatandaşlar ve yöneticiler rakamları doğru ifade etmeli ancak ondan onemlisi sıfır atma operasyonunun ne kadar ciddi bir iş olduğunun yöneticiler tarafından idrak edilmesi. Sıfır atma işi laylaylom bir iş degildir.Hatta iktisat hocamız "bu tek atımlık bir silahtir, bunu kullanırsanız mutlak surette yapısal reformları yapmak gerekir aksi halde enflasyon tekrar artarsa bu silahı kullanamazsınız " demisti. Mahfi abimiz de bu konu ile ilgili daha ayrıntılı bir yazı yazar umarim.

      Sil
  14. hocam, bütçe açığı vererek özel sektörden ve hane halklarından borçlanmak yani bir nevi iç borç stokunu büyüterek iktisadi büyüme sağlamanın, cari işlemler açığını artırarak büyümekten bir nebze daha rasyonel olduğunu düşünüyorum. çünkü dış finansal yükümlülüğün artması bana göre daha büyük darboğaz yaratabilir ekonomide!.. hatta özellikle dış siyasal ilişkilerde de elimizi ciddi biçimde zayıflatabilir. m.k.ATATÜRKÜN ' askeri ve siyasal başarılar iktisadi başarılarla taçlandırılmazlarsa, geçici olmaya mahkumdurlar' sözü iktisadın ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır. her siyasetin bir iktisadı her iktisadın da bir siyaseti vardır düşüncesi de var tabii ki!.. yani hiçbiri olmasa harika olacak ama illa borçlanma ekonomisi olacaksa kanaatimce iç borçlanmaya dayalı büyüme daha evladır diyorum hocam... ne dersiniz?. saygılar....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında ikisi de iyi yollar değil. Türkiye geçmişte sizin dediğiniz yolu deneyip battığı için şimdi ikincisini deniyor. Gün gelip ikisi de olmadan büyümeyi becerdiğimizde sorunlarımız azalmış olacak.

      Sil
  15. Elinize sağlık hocam, her zamanki gibi yine muhteşem bir yazı. Okurlarınızın da ufkunu açıyorsunuz...

    YanıtlaSil
  16. Hocam kaleminize sağlık önemli vede basit bir sorum olacak yukarıda da yazmış olduğunuz gibi türkiye gelişmekte olan ve aynı zamanda dış girdi bağımlısı olan bir ülke bizim büyümemiz ithalata dayalı böyle olunca da kurdaki artışlar cari işlemler hesabı açığını kapatmakta ve doğal olarakta büyümemizi düşürmekte merak ettiğim biz ne kadar ithalatla ve ne kadar iç taleple büyüyoruz bu iki durumun buyumeye katkilari ne oranda çünkü merkez bankası faiz oranını sabit tuttuğunu açıklarken hep bu gerekçeyi söylüylor kurdaki yükselme ithalatta iyileşmeye neden olmakta ve bununla beraber artan iç talep ise büyümeye ılımlı katkı sağlamaktadır cevabınız için çok teşekkürler şimdiden

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Türkiyede yapılan üretimin kabaca yüzde 60'ının dış girdiyle yapıldığı saptanmış bulunuyor. Bundan ötesine ilişkin net bir çalışma ben bilmiyorum. İthalat kur artışı yüzünden pahalılanınca üretilen malın fiyatı artıyor ve talep düşüyor. Sonuçta bu girdilerin bir bölümü alınamaz oluyor ve üretim düşüyor. Onunla birlikte büyüme de düşüyor.

      Sil
  17. Hocam Merhaba
    Şuan ki sağlık sistemi işleyen iyi bir sistem değil mi?Sizce ne gibi eksikleri var?Ve bu konuda (sağlık alanında) ne gibi bir reform yapılabilir?
    Teşekkür ederim hocam saygılar...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sağlık sistemi ilk başladığı kadar etkin yürümüyor. Aile hekimliği kurulmasına karşılık hastaneler dolup taşmaya devam ediyor. Yani aile hekiminde biten hastalık miktarı çok az. Aile hekimleri daha çok ilaç yazan kişiler oldu. Oysa bu işi kaymakamlıklardaki sağlık görevlisi de yapabiliyordu. Öte yandan katkı payları giderek artmaya başladı. Çünkü sistem bu talebin maddi yönünü kaldırmakta artık zorlanıyor. Zaman ilerledikçe katkı payları daha da artacak. Sağlık reformu çok kapsamlı bir iş buralara sığmaz.

      Sil
  18. Hocam çok teşekkürler.Yapısal reformlar sıklıkla değindiğiniz bir konu çok net ve açıklayıcı bir yazı.Hocam enerjide dışa bağımlılık iyi birşey değil fakat nükleer enerji ve santraller bizim ülke insanımıza uygun işler değil.Her şey çok iyi fakat bu tip anlayışla Nükleere hayır demek durumundayız.Bu açıklayıcı ve güzel yazıdan sadece o bölümü almış olmam sürdürebilir bir çevre ve yaşam içindir teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında aynı tereddütleri ben de taşıyorum. O nedenle de görüşünüze saygı duyuyorum.

      Sil
  19. Sayın eğilmez, Hükümet, Parti Genel Başkanlarının Yasama, Yargı ve Yürütme üzerindeki mutlak hakimiyeti kaldırılmadan, demokrasiden ve reformlardan bahsetmemiz havada kalmaya mahkumdur. Bu mutlak hakimiyetin kaldırılması için önce Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Meclis İç Tüzüğünün değiştirilmesi gereklidir. Millet Vekili seçimlerinde merkez yoklaması değil, ön seçim yapılması, seçim barajının %4 ler seviyesine çekilmesi , istifa eden Millet Vekillerinin , Vekilliğinin hemen düşmesi öncelik olmalıdır. Ayrıca Millet Vekillerinin avantalarının uygar ülkeler, demokratik ülkeler seviyesine getirilmesi gerçekleştirilmelidir. Bunlar olmadan, demokrasi ve reformlar dan bahsetmemiz olmayacak dua ya amin demektir. Acaba yanılıyor muyum? Başka bir çıkış yolu varmıdır?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kesinlikle katılıyorum ama bunlar yalnızca yasa, tüzük vb değiştirmekle de olmuyor, bunları uygulayacak zihin değişikliği de gerekiyor. Bugünkü Anayasayı beğenmiyor olabiliriz. Ama uygulamıyoruz ki. Hem de en yukarıdakiler uygulamıyor. Yani yasalara ne yazarsak yazalım mesele uygulamayana hesap sorup soramamakta gelip takılıyor.

      Sil
  20. Hocam merhaba,

    Nükleer konusuna birkaç farklı kişi daha değinmiş, ben de aynı fikirdeyim. Nükleer, biraz "alman kafasıyla", "japon disipliniyle" çalışabilecek potansiyelde ülkelerin işi. Bizdeki kafa bu tip bir kompleks yapıyı kaldıracak durumda değil. Ben güneş panelini ve rüzgar türbinlerini yaygınlaştırabilsek şanslıyız derim.

    Önümüzdeki 5 yıl içinde bu reformların hiçbirinin yapılabileceğini düşünmüyorum. Sebebi tamamiyle siyasi. Bu kadar kutuplaşma içinden ülkenin yararına bir kolektif yapının çıkması çok güç. CHP birleştirici yegane parti gibi duruyor ama çılgın Türkler, CHP'ye oy vereceğine sağlık sistemini göçertir, nükleeri patlatır, yine de o elini kırmızıya götürmez.

    Atatürk'ün yaptığı birçok değişikliğin "devrim" olmasının bir sebebi var. "Change management" dediğimiz kavramın Türkiye gibi bilmeden fikir beyan etme şampiyonu, değişikliğe alerjili, analitik düşünmeyi, sorgulamayı sevmeyen, ortadoğu tipi biat kültürünü düstur edinmiş ülkelerde ancak devrim gibi ofansif yöntemlerle uygulanabilir olması.

    Ortadoğu coğrafyasında birçok ülkede çalıştım. Hepsinde Atatürk'ü sordum. Çoğu nefret ediyor hocam. İstisnasız. Daha da vahimi, nefretin en büyüğü kadınlardan geliyor. Gerçekten anlaması güç çünkü kadının başı gözü örtülü, neredeyse hiçbir özgürlüğü yok, dışarıya çıksa polis höt diyor. Ablam bunlardan yakınıyor, "Atatürk bunları kaldırdı, sizi özgür kıldı" dediğimizdeyse "laik ateyiz" diyor, oturuyor evinde tıpış tıpış.

    Güleyim mi ağlayayım mı bilemiyorum. Anlaması çok güç.

    Ne kadar şanslıyız ki tüm bunların farkında olan zeki bir lider kurmuş bizim ülkeyi. Aksi halde burada yapısal reformları değil, padişahımızı tartışıyor olurduk.

    Yazınızın nükleer dışındaki geri kalan kısmına katılmamak mümkün değil. Elinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dedikleriniz doğru kaldı ki Japonya'da bile nükleer patlama oldu.
      Atatürk'ten ortadoğuda nefret edilmesi çok normal. Çünkü beyni tamamen yıkanmış insanlar bize bakıyor bizim olduğumuz durumu görüp aslında kendilerinden nefret edip bize yansıtıyorlar.
      Bugünlerde kitapçılara gelmiş ben aldım okudum. Eğer almadıysanız mutlaka alın Atatürk'ün yazdığı Geometri kitabını.

      Sil
    2. Bizim kafaya uymaz diye nükleeri reddetmek bence mantıklı değil. Nükleer teknolojiyi öğrenmek ve kullanmak durumundayız. kaldı ki biz nükleer kaynaklar açısından zengin bir ülkeyiz. bizim bunu kullanmak ve geliştirmek durumunda olduğumuzu düşünüyorum. bence startejik açıdan çok önemli.

      Nükleer santral, havaalanı v.b. projelere çevrenin korunması bahanesiyle karşı çıkılması da ciddi bir kafa karışıklığı ve tuzağa düşmektir. Çevreyi korumak da gerekiyor, stratejik projeleri hayata geçirmek de. Türkiye'nin iç kesimlerinde dağlarda ağaç yok. o dağları ağaçlandırmak da çalışılması gereken önemli bir proje olur.

      Saygılarımla,

      Sil
    3. Bana Türkiye'de hem çevreyi korumuş hem de stratejik projeyi hayata geçirmiş bir örnek verebilir misiniz? Merak ettiğim için soruyorum. İddia etmek için değil. Düşündüm ve bulamadım. Belki siz yazarsanız hatırlarım.

      Sil
    4. Hocam, bir yere birşey yapılırken orada bulunan ağaçları koruyarak yapmak her zaman mümkün olmayabilir. örneğin; havaalanı yapılacaksa pistte ağaçlar kalsın diyemeyiz. ağaç kesilecek diye de projeden vazgeçmemiz doğru mudur? yani yapacağımız şeyin getirisi/faydası götüreceklerinden kat be kat fazla ise yapılması uygun değil midir?. sonuçta her yapılan şeyin veya teknolojik yeniliğin bir kısım götürüleri de oluyor. burada sağlıklı bir dengeyi gözetmek gerekir. Şu da var; çok daha uygun olabilecek, ağaçsız bir alan varsa "getirin havaalanını oraya yapalım, burada ağaçlar kesilmesin" diyebiliriz. ama bizde tartışmalar/eleştiriler hep "yapılmasın" diye yapılıyor. yoksa, yaparken şu çevresel tedbirleri alın diye yapılmıyor. genelde çevreyi koruma ilkesi, projeyi engelleme maksatlı kullanılıyor diye düşünüyorum. bence böyle zihinsel tuzaklara düşmemeliyiz. Tema üyesi de olan biri olarak açık yüreklilikle ifade ettiğim görüşlerim bu yöndedir. saygılarımla,

      Sil
    5. Tekrar hoşgeldi; "kapitalizme övgü!" cümleleri, tasarımları, pohpohlamaları, örnekleri, plânları!

      "Stratejik!" diye dikte edilen "nükleer santral"ler; ülkelerin çoğunu "gelişmiş kapitalist ülkelere benzetmek!" projesinin 21. yüzyıldaki ilk etaplarından biri!

      1960, 70, 80'lerde ve 90'ların ilk yarısında; televizyon, bulaşık makinesi, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi malların üretim merkezleri daha çok Avrupa geneli, ABD ve Japonya idi. Dünyanın geri kalanı da "kapitalist sömürü oyunları"nı öğrenmeye başladığından; yukarıda bahsettiğimiz malların üretim merkezleri, 1990'ların ikinci yarısından sonra; Güney Avrupa ülkelerine, Günay Amerika ülkelerine, Türkiye'ye, bir takım irili ufaklı Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerine, Çin "Halk!" Cumhuriyeti başta olmak üzere Asya ülkelerinin geneline kaydı!

      Aynı uygulamayı, çok yakın gelecekte; tablet bilgisayar, çok akıllı cep telefonu, LCD-AMOLED monitör & televizyon ve benzerlerinde de ne yazık ki yaşayacağız!

      Aynı uygulamayı; "stratejik!" diye dikte edilen "nükleer santral"ler ve benzerlerinde de ne yazık ki yaşayacağız!

      Aynı uygulamayı; "petrol ve türevleri" ile çalışan taşıt araçlarının üretim merkezlerinin kaydırılmasında, ve "elektrik"le çalışan taşıt araçlarının piyasanın kaymağını yemek üzere "insan" ve "ekoloji" katline başlanmasında da ne yazık ki yaşayacağız! (Not: "Volkswagen" gibi bir canavara yapılan saldırı ile savaş başladı! Peki amaç ne? Cevap: Yine bir başka "kapitalist sümürü canavarı"nı piyasaya hazırlamak: "Elektrikli taşıt araçları"!)

      Joseph A. Schumpeter'in "Schöpferische Zerstörung" & "Creative destruction!" teorisinin; kainatı felakete sürüklediğini anlamak istemiyoruz!

      Fakat,

      Ne mutlu ki:

      "Batı" ülkelerinin içinde de, küçük küçük de olsa, ağır ağır da olsa;
      Hem "insanlar"ı,
      Hem de "ekoloji"yi katleden bu "kapitalist sömürü oyunları"na karşı sesler yükselmeye nihayet başladı!

      "İLK ÖNCE BİZ; YANİ 'BATI'LILAR ÜRETİYORUZ!
      BU MALLARI SATARAK PİYASANIN KAYMAĞINI MİDEMİZE İNDİRİYORUZ!
      KÂR MARJLARIMIZ AZALMAYA BAŞLAYINCA DA, BU MALLARIN ÜRETİM MERKEZLERİNİ; 'GELİŞMEMİŞ!' ve 'GELİŞMEKTE OLAN!' SIFATLARIYLA YAFTALADIĞIMIZ ÜLKELERE KAYDIRIYORUZ!
      ARTIK 'ÇİRKEF SAHTEKÂR'LAR OLMAK İSTEMİYORUZ!"

      === Bir "Kızılderili" Öyküsü ===

      Bir gün New York'ta bir grup iş arkadaşı yemek molası için dışarı çıkıp caddede yürümeye başlar.

      İçlerinden birisi Kızılderilidir.

      Yürürken; Kızılderili bir cırcır böceği sesi duyduğunu söyler. Diğerleri gülerek; bu kadar gürültü arasında cırcır böceği sesinin duyulamayacağını iddia eder.

      Kızılderili; cırcır böceği sesinin geldiğini söylediği yöne doğru gider. Arkadaşlarından biri, onun nereye gittiğini gözlemek için takip eder.

      Gerçekten de o kadar yüksek binanın arasındaki küçücük bir yeşillikte cırcır böceğini bulurlar!

      Arkadaşı; "Sende insanüstü güçler var! O kadar gürültü arasında bu böceğin sesini duyman bir mucize!" der.

      Kızılderili ise; "Bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmak gerekmez!" cevabını vererek, arkadaşına kendisini izlemesini işaret eder:

      Kızılderili; yayaların yürüdüğü kaldırımın ortasında durur ve cebinden çıkardığı madeni parayı yere atar. İnsanlar madeni paranın düşme sesini duyunca sesin geldiği yöne bakarak ceplerini yoklamaya, paranın kendilerinden düşüp düşmediğini kontrol etmeye başlar!

      Kızılderili, arkadaşına dönerek:
      "Önemli olan nelere değer verdiğindir! Her şeyi ona gore duyar ve hissedersin!" der.

      http://www.mahfiegilmez.com/2014/12/ne-pahasna.html

      "Kapitalizm"e değer verdiğimiz sürece; kainatı yok edeceğiz! Ne yazık ki!

      Sil
  21. hocam hangi batı ülkeleri seviyesini önemsemektesiniz..ekonomi bölümünde düşüncelerinize ve tesbitlerinize imzamı atarım ancak siyasal bölümdeki batı ülkeleri demokrasisi dediğiniz noktalara imzamı atmam..zira daha dün ölüm yıldönümü olan ve batıyı bizden çokdaha iyi tanıyan düşünür devlet adamı aliya nın tesbitleri bile batının ne olduğunu bize anlatmaktadır..ha diyorsanız iskandinav ülkelerii.eyvallah ona sözüm olmaz,,insana değer veren değerin ne olduğunu bilen bu soğuk iklimin insanları gerçekten demokrasi ve özgürlük timsalidirler..ancak şunuda sormak elzemdir:bu ülkeler avrupa beşlisinin ve türkiyenin yaşadığı konjoktürel yaşamı yaşasalardı da böyle olurlarmıydı..bu da herzaman aklımdaki bir sorudur...ekonomi bölümünü izninizle paylaşacağım..çünkü etrafımda iktisat ve ekonomiden anlamayıp atıp tutan çok insan var..en azından işin ehlinden bir tesbit diyerek gözlerine sokmak isterim...saygılar..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet benim de ideal olarak gördüğüm batı kuzey ülkeleridir daha çok. İskandinav ülkeleri.

      Sil
    2. Iskandinavya dediginiz toplanasaniz 20 milyon insan. Turkiye'de iskandinavya standartlarinda 20 milyon insan zaten vardir. Elmalarla armutlari karistirmamak lazim. Iskandinav ulkelerinin hepsi kralliktir, norvec acik ara avrupanin en evangelist/dindar ulkesidir. Iskandinavlar lafa gelince din onemsiz derler kanunlari baska telden calar, neyse semboliktir deyin gecin. Isvec 'camileri yasaklamak' gibi kararlari alan asiri humanist bir ulkedir mesela. Krallarina ve yer alti kaynaklarina sukretmeleri gereken milletler hepsi, cok da ozenmeyin. Daha guzel modeller var dunyada.

      Sil
    3. Neresi mesela? Yazın da biz de öğrenelim bu daha güzel modellere sahip ülkeleri.
      Öte yandan sizin dediğiniz gibi Türkiye'de İskandinavya standartlarında 20 milyon insan olsa Türkiye bambaşka bir yerde olurdu.

      Sil
    4. Sizin ne istediginizi anlasam oneride bulunabilirdim aslinda.

      Gelir dagilimindan sikayet ediyorsunuz, sonra faizler dusuk yukseltmek lazim diyorsunuz.

      Egitim sistemi konusunda 50 yil onceki model daha iyiydi diyorsunuz. Buna zaten herhangibir elestri dahi getiremiyorum. Soylediginize kendinizin de inandigini sanmiyorum.

      Iskandinavyada 20 milyonun hepsi huzur icinde ve varlikli yasadigini sanmayin. Turkiye'de secme 20 milyonluk bir alt kume bulabiliriz toplasak. Salt rakamlara bakarsaniz bile bu cok uzak degil. Egitim sistemine bakarsaniz 18 milyon orta ve uzeri okul mezunu var. 20 milyon kiside 90% demektir. Iskandinavyayla yarisir mi? Fazlasiyla.

      Kaldi ki iskandinavya bizim gibi cok kulturlu bir cografya degil. Izlandayi dusunun bir kere, birakin farkli etnik gruplari, gen havuzlari bile ayni olan insanlar. Tabi ki yasayis ve hayattan beklentileri bizden farkli olacak. Bu kadar renksiz bir toplumda intihar oranlarinin fazla olmasina da sasirmamak lazim.

      https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_suicide_rate#List_by_the_World_Health_Organization_.282012.29

      Tahminen ornek verecek olursam. Dogal kaynak yoksunu bir ulke olarak Almanya ekonomi icin daha duzgun bir model olabilir. Caliskanlik ve uretim alaninda Cin'i model alabiliriz. Arge yatirimi icin ABD, Guney Kore uygun olabilir. Cok kulturlu yasam icin Endonezya modeli bize daha yakin olabilir. 50 sene oncesi iyiydi buralar diyorsaniz da Afrika kitasini soyle bir dolanabiliriz. Nasil bir ulke hayal ediyorsunuz soyleyin oneride bulunayim. Ben ayni Norvec'teki gibi yasamak istiyorum diyorsaniz oraya goc etmekten baska bir alternatif yok, cunku bu cografyada bu insanlarla oyle bir yasam tarzi mumkun degil, hicbir zaman da olmayacak. Bu orasi daha iyi oldugu icin degil, daha farkli oldugu icin boyledir yanlis anlasilmasin.

      Sil
    5. Benim ne istediğimi merak ediyorsanız söyleyeyim. Mesela Anayasaya saygı gösteren liderlerimiz olsun istiyorum. Mesela bu kadar zaman harcayıp eğittiğimiz çocuklarımız PİSA skorlarında sonlarda yer almasın istiyorum. Mesela koskoca kentlerimizdeki insanlarımız Avrupadaki kadar bile değil Balkanlardaki kadar kurallara uysun istiyorum.Mesela birbirimizi Sünni, Alevi, Kürt, Türk, Fenerbahçeli Galatasaraylı diye öldürmeyelim istiyorum. Mesela gelir dağılımımız daha iyi olsun istiyorum. Mesela demokrasimiz ve tartışma kültürümüz yükselsin istiyorum.
      Herhangi birini sağlayabilecek bir öneriniz varsa dinlemeye hazırım. Göç önerisi dışında.

      Sil
    6. Sayın Eğilmez,

      13:04'de yazdıklarınızın hepsine katılıyoruz, destekliyoruz, endişelerinizi en derinden hissediyoruz.

      Ama emin olunuz:
      Örnek alacağımız yerler hiçbir yer olmadığı gibi; İskandinav ülkeleri de değil!

      İskandinav ülkelerinde (özellikle İsviçre'de); fakir olmak (kelimenin gerçek anlamıyla; zahiri, sembolik anlamda değil!) yasak!

      Eğer İsviçre gibi bir ülkede fakirseniz; sizi o ülkeden kovuyorlar! İlk önce "kültürel kovuş" olarak; sonra da "de-port" olarak!

      İskandinav ülkelerinin geneline dikkat ediniz:
      Suriye, Afganistan, Pakistan gibi ülkelerden akın akın gelen "kaçak insan!"ları, ülkelerine kabul kriterleri olarak, ilk önce; "qualification"ları yüksek ve alçak olmak üzere kategorize ediyorlar! Tıpkı TITANIC'ın batış hikâyesi gibi; "İlk önce bebekler, küçük çocuklar, kadınlar; filikalara binecek!"

      Burada bir yanlış anlaşılma doğmasın:
      "Recep Tayyip Erdoğan"cı ve "AKP yancısı" değiliz!

      "Komünist" ve hâttâ "Stalinist"; hiç değiliz!

      Fakat "insaniyete bakışımız nasıl bozuldu?!" sorusuna cevaplar ararken; samimiyetimizi daima korumak zorundayız!

      "Samimiyet" derken, sizlere verebileceğimiz en yakın örnek; gazeteci "Robert Fisk"in aşağıdaki uyarısıdır!

      Mutlaka zaman ayırınız ve okuyunuz:

      Adres:
      http://ind.pn/1LDWWyT

      [ Europe and the West (what was once called Christendom) are supposed to be the bad guys in the Middle East. It is we who bomb, corrupt and invade the Muslims of the Middle East. It is we who support the vicious dictators of the Middle East (unless they are disobedient to our wishes). It is we who suck out the fossil treasures of the Middle East, its oil and its natural gas. We are, are we not, the infidels? And true, Syria's refugees, in their millions, have settled into the squalor of camps on the edges of Lebanon, Turkey and Jordan.

      But the hundreds of thousands of poor and huddled masses who wish to flee further from their tormentors are not sailing in leaking boats to where you might expect them to go - to the "ummah", to Islam's beating heart, to the land where the Prophet lived and where he received the word of God. No, the destitute of the Middle East are not heading for Saudi Arabia, the wealthy kingdoms of the Gulf, to pray for help from the builders of great mosques and the Keepers of Holy Places.

      It's not because they think we're a soft touch. It's not because they want to scrounge on our generosity. I suspect it's because they know enough about Europe and our history and about us (not our tin-pot politicians!) to know that we are good people, that we are kind people. I think they know that, deep beneath our carapace of cynicism and materialism and our lack of religious faith, the idea of humanism is alive in Europe and that we can be decent, good, thoughtful, honest people! ]

      Yaşam standartlarını övdüğünüz, ve hâttâ kriter kabul ettiğiniz ülkelere; "sadece iktisatçı" ve ne yazık ki "sadece istatistikçi" zihniyetle bakmayınız! O ülkelerin; "kültür kodları"nı da analiz ediniz!

      Sil
    7. 13:04 de söylediklerime katılıyorsanız eğer konulara sadece iktisatçı, hele hele istatistikçi olarak bakmadığımı anlamış olmanız lazım.

      Sil
    8. İsviçre'nin de iskandinav ülkesi olduğunu öğrenmiş olduk..

      Sil
    9. Sayın "tugrul cinar",

      İlk önce "kültür kodları" tabirini hatırlamanızı öneririz.

      Bu tabiri hatırladığınız anda; İsviçre'nin de bir İskandinav ülkesi olduğunu öğreneceksiniz.

      Sil
    10. Kültür kodlarını hatırladım ama İsviçre'nin iskandinav ulkesi olduğunu yine de oğrenemedim. Bence siz google a "scandinavia wikipedia" yazın neyin ne olduğunu öğrenin. Başkasına akıl vermeden önce işin aslını öğrenmeyi öğrenin bir de.

      Sil
    11. Sayın "tugrul cinar",

      İsviçre de, Kanada da, Danimarka da ve hatta Seoul da "kültür kodları" yönünden İskandinav'dır.

      Hayat coğrafya ile sınırlı değil.

      Antropolojiyi ihmâl etmeyiniz.

      Sil
  22. Ben Van'da yaşayan biri olarak Sosyal veya siyasi reformlar içerisinde, doğu-güneydoğu sorununa getirilecek çözümleri de dahil edebiliriz diye düşünüyorum.

    Ayrıca, Hocam biz TÜİK olarak çok zor şartlarda veri derliyoruz. Gerçekten vatandaşlardan doğru bilgi derlemek çok ama çok zor. İnsanlar, genelde iş verilecek yada yardım yapılacak v.b. düşüncelerle verecekleri bilgileri manipüle etmeye çalışıyorlar. Ne kadar açıklasak da vatandaşı tam anlamıyla inandıramıyoruz. Bir de bunun üzerine, yayımladığımız verilerin siyasi baskıdan etkilendiği iddialarını medyada duyunca çok üzülüyoruz. Ben yaklaşık on yıldır bu kurumdayım, içimizde kritik görevlerde bulunmuş en muhalif yapıya sahip çalışanlardan bile böyle birşey olduğunu duymadım. örneğin; enflasyon rakamlarımız eleştiriliyor. halbuki tüm madde fiyatlarını ve ağırlıkları biz her ay web sitemizde yayımlıyoruz. gayet şeffaf. isteyen kendisi de hesaplayabilir.

    Kurumumuz, bugün bulunduğu coğrafyada kendi alanında lider bir kuruluş olarak bölge ülkelerinin istatistik sistemlerinin gelişimine katkı sağlamaktadır. Bunun yanı sıra, Dünyada kazandığı prestijin bir kanıtı olarak, Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu’nun (UNECE) Avrupa İstatistikçiler Konferansı ile OECD) İstatistik ve İstatistik Politikası Komitesi (CSSP) Yönetim Kurulu üyeliklerini de başarı ile yürütmektedir.

    Artık, veriler istenildiği kadar kötü çıkmayınca hemen TÜİK'e saldırılmasını kabul edemiyorum. Biz Avrupa İstatistik Ofisiyle aynı yöntemleri kullanarak istatistik üretmekteyiz. 20 Ekim Dünya İstatistik Günü'nü kutladığımız bu günde, tüm halkımıza "lütfen bize güvenin" diye haykırmak istiyorum.

    Saygılarımla,

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu blogda son zamanlarda okudugum en guzel yorum. Isiniz istatistik, zor is. Kolay gelsin.

      Sil
    2. Sokaktaki insanları ikna etmeyi deneyin bizi değil.

      Sil
    3. Onun için de sürekli çaba harcıyoruz hocam. emin olabilirsiniz.

      Sil
  23. yapısal reform deyince, sizin ekodiyalog programı geldi aklıma. esasen orada da, üniversitede bu yapısal reform için kimseden gerçekçi cevaplar alamamıştım. bu ve daha önceki yazı daha ayakları yere basıyor. yıllar sonra ülkece bunları düşünebiliyoruz artık :)
    sorun gerçekte, bütün bunların yıllardır birikmiş olması. 2001de ülkenin neredeyse iflas etmesi, büyük yolsuzluklar (tabi bunlar sürekli oluyordu ama gün yüzüne arada çıkardı) sonrası gelen iktidarın, terör belası, saçma sapan kurtçe, başörtüsü , parti kapatmaları vs yapay problemleri -çabuk unutuyoruz- , ekonomik enkaz, vs ile uğraşırken, yapısal tarafı düşüenecek ve uygulayacak meclis gücüne sahip olamaması ile bugünlere geldik.
    anayasa ve enerji bağımlılığı gerçek anlamda 2 yapısal sorun. nükleer tarafta yapılan girişimleri ve tartışmaları sanırım kaçırdınız. güneş tarafında da konya antep izmirde yatırımlar var ama yayılması için gayret lazım çünkü, enerjide ülkenin en zengin aileleri ters tarafta.
    diğer kısımlar ise anayasaya bağlı tali ama tabi önemli düzenlemeler. sgk tarafı ayrı vaka, demirin 35 yaşında emeklileri ve sürekli batan bir yapının bu hale gelmesi bile mucize.. daha kesecek çok hortum var. toki tarafını eleştirmenizi anlıyorum ama bir atasözü der ki, tok açın halinden anlamaz.


    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Durum bugün sizin yazdıklarınızdan çok farklı değil. Yapısal reformları düşünmemizin nedeni de o. 2007'de kimse yapısal reformdan söz etmiyordu.

      Sil
  24. Hocam öncelikle yazılarınız ve bir anlamda ücretsiz danışmanlık hizmetiniz için kendi adıma çok teşekkür ederim. Bu konuyla alakasız ama daha eski yazılarınız altında sorarsam belki gözünüzden kaçar diye bu konunun altında sormak durumunda kaldım. Malum FOMC toplantılarında 12 kişinin oy hakkı olduğu söylenir. FED'in kendi sitesinde de böyle yazıyor. 7 oy Governorlar Kurulu 5 oy FED başkanlarınındır. Fakat FOMC toplantılarına bakınca sürekli 10 oy kullanıldığını görüyoruz. Ayrıca yine FED sitesine bakınca yönetim kurulunda 5 kişi görünüyor. Acaba henüz 2 atama yapılmadı mı diye merak edip 2012, 2013 ve 2014 FOMC minute tutanalarını incelediğimde sürekli 10 oy olduğunu gördüm. Bunun sebebi nedir hocam?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bunu ben de bilmiyorum. Bir bilen varsa ve anlatırsa hep birlikte öğrenmiş oluruz.

      Sil
    2. Hocam yukarıdaki soruma ilişkin olarak bazı bilgilere ulaştım. 12 üyeli FOMC'nin 2 üyesi (Sarah Bloom Raskin ve Jeremy Stein) farklı sebeplerle (akademik camiaya dönüş ve hazineye geçiş) kuruldaki görevlerini bırakmışlar. Bu yüzden 2014 yılından beri de bir atama yapılamamış. Fakat ben dün 2012 yılından beri 10 kişi karar alınıyor demiştim. Minutelere geriye doğru tek tek baktım 2013 yılının Eylül toplantısından beri bu şekilde karar alındığını gördüm (daha önceki toplantılarda geçici nedenlerle bir seferliğine 10 kişiye düşmüş olmalı. hatta 2014 yılında 9 kişiyle karar alındığı bile olmuş).

      Merak edenler linkteki yazıya göz atabilir.
      http://wbponline.com/articles/view/47814/no-nominee-this-week-same-fed-in-sept

      Sil
    3. Hocam n'aptınız siz ya!

      Ne demek 'ben de bilmiyorum'!

      Biz sizi niye okuyoruz o zaman, bildiğiniz için!

      Eğer siz de bilmiyorsanız bizim ölmemiz gerekir!

      Sil
  25. Hocam elinize sağlık .Bir kaç sorum olacaktı.
    Bu vergi oranları bu kadar adaletsiz dağılımı herkesin dilinde olmasına rağmen devlet neden bir türlü bir şeyler yapmamakta. %1 %8 %18 lik vergi dağılımı neye göre olmaktadır. %68lik dolaylı vergi oranımız çok kötü değil mi neden bu konuda Batıya biraz özenmiyoruz ?
    Siyasi açıdan baraj sisteminin kalkmasının yararları nelerdir hocam ?
    ithal mallarından içeride de üretilmesi mümkün olanları teşvik ederek demişsiniz.Böyle ihtimal varsa neden uygulamaya geçilmiyor ya da varsa hangi ürünlerde oluyor ?
    Şimdiden teşekkürler hocam.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vergiyle ilgili sorunuzun yanıtını ben de bilmiyorum. Yıllardır şikayet edilen bu konuya bir türlü girilmiyor. Muhtemelen dolaysız vergileri toplamak daha zor olduğu için bu yola gidilmiyor.
      Baraj sisteminin kalkması bütün eğilimlerin TBMM'de temsil edilmesini ve dolayısıyla demokrasiye daha yaklaşmamızı sağlar.
      Böyle ihtimal var ama bu tıpkı kentlerin altyapısını yapmak gibi gösterişsiz bir iş. Onun yerine mesela yerli otomobil yapmak daha fiyakalı görüldüğü için oralara yöneliniyor diye düşünüyorum.

      Sil
    2. Yerli otomobil konusunda çok geç kalınmış bir şey değilmi.Sanayi çağını geride bırakıp şimdi bilgi çağına geçtik.Avrupa da 1900lı yıllarda otomobiller yapılırken biz daha yeni yeni geçmeye çalışmamız bana gereksiz geliyor.Buda bir gereksiz gösteriş gibi değil mi ?Sonuçta dediğim gibi bilgi çağında olduğumuz için onların önüne geçeçek bir şeyler yapmamız daha doğru olmaz mı.5 sene içinde Avrupa elektirikli otomobile çevreye duyarlı otomobile geçiş yaparken biz daha yeni benzinli üretmişiz ne çare ?

      Sil
  26. Hocam elinize sağlık
    İktidardan hoşlanmasa da güneş enerjisinden elektrik üretimi olanağını daha küçük seviyelere indirdi ve ruhsat alımını esnetti.
    Ama bu konuda da şöyle bir sıkıntı var.

    Mesela ben çığlık sahibinin ve Ahırların üzerine panel yaptıracak, devletten kredi alabiliyordu. Aracı firmalar da danışmanlık hizmeti veriyor.

    Butcem 250 bin TL. Aracı firma bunu 350bine gore şekillendiriyor. %20 si aracı firma ve imalat firması arasında paylasiliyor. Bana 280 kalıyor. Bunun da 250 sini imalatciya veriyorum. Ben de 30 kalıyor. Ama dönem gereken 350. Ama faizler çok düşük olduğundan buna razı oluyorum.

    Kazanan imalatçı ve aracı. Kaybeden devlet. Razı olan çiftlik sahibi.

    Bu tüm devlet destekli işlerde böyle.

    YanıtlaSil
  27. Hocam size bir kez daha çookk teşekkür ederim. Şu an da Küresel Finans Krizi Kitabınızı okuyorum... Sizce bu saydığınız reformlar önümüzdeki yıl içinde uygulanabilir mi? Teşekkür ederim...

    YanıtlaSil
  28. Yapısal reformlara köklü çözümler getirebilmek icin yapılması gereken işlerin kitap veya rapor haline getirilip yada şimdilerde revaçta olan sözlük şeklinde bir oluşum ile toplumsal mutabakat sağlanarak hayata geçirilmesi en sağlam yöntem olarak görünüyor.
    Bazı ufak ama yöntem açısından başarılı ufak uygulamalardan yola çıkarsak her vatandaş elini taşın altına sokmalidir.
    Oraya girip yorum yazmali yazılan yorumları okumali vs.
    Kitap uygulaması daha cok ben bu isleri yapacağım sizde goruslerinizi su adrese mail atın. Aynı anayasa çalışmasında olduğu gibi yazdık attık ne oldu hiç!

    Anahtar kavram toplumsal mutabakattir.
    Bu zamana kadar devlet yaptı halk uyum sağladı.
    Artık zaman öyle çalışmıyor.
    Dünyaya uyum sağlamak önemli bir mesele.
    Genelden özele en ince ayrıntısına kadar sekillenmeli halk da bunu görmelidir.
    Tv den algı yönetmeyle devlet idare etme zamanları geçti.
    Bu zemin oluşmazsa ki yapılmak istenen budur.
    Türkiyede çıkacak çatışma ortadoğuya benzemez.
    Bütün devletlerinde istediği bu aşamaya gelmesidir.
    İşlerin çığrından çıkmasına az kalmış gibi.

    YanıtlaSil
  29. Hocam elinize saglik.. Ithal ara mallarin ikamesi konusunda, gereken devlet tesviginin saglanmasi halinde kalite anlaminda problem yasamadan alimlar ic pazara yonelir mi sizce? Ve sizce bu konuda ilk adim atilmasi gereken sektor hangisidir? Tesekkurler..

    YanıtlaSil
  30. Hocam ithalatımızı azaltırsak ihracatımızı da azaltmak zorunda kalacağız. Dış ticaret hacmimiz küçülecek. Bundan en başta Rusya'dan turist gelmemesine bağlı olarak turizmimiz etkilenecek. Cari açık reformunu yapmak için çok fazla istekli olmamıza gerek var mı? Üretimde uzmanlaşmak bizim için daha iyi olmaz mı ?

    YanıtlaSil
  31. Biliyorum çok sıradan ama Yazılarınız için gerçekten teşekkür ediyorum hocam.

    Bir de bu 10 bin dolar meselesi önemli.
    Öncelikle gelir dağılımında adaletin göstergesi değişmiş mi ona bakmamız gerek. Ayrıca 2015-17 yıllarında söz konusu 10 bin ne kadar doğru.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...