20 Şubat 2012 Pazartesi

Cumhuriyet Ekonomisi


Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı ekonomik yapı tam bir faciaydı. Sanayi diye bir şey yoktu. Üretimin büyük bölümü tarıma, o da hava koşullarına bağlıydı. Kapitülasyonlar ve dış borçlar ülkeyi tam bir açmazda bırakmıştı. 1923 yılında milli gelir 570 milyon dolar, kişi başına düşen milli gelir yıllık 48 dolar, ihracat 51 milyon dolar, ithalat 87 milyon dolar, GSYH’da sanayinin payı % 11 idi. Bütün ülkede 13.000 adet telefon vardı. Doktor başına düşen hasta sayısı 13.000 dolayındaydı. Üniversite ve yüksek okullarda 3.000 dolayında öğrenci okuyordu. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’ndan GSYH’sının yüzde 65’i tutarında (yaklaşık olarak 370 milyon dolar ediyor) Düyun-u Umumiye borcunu devralmıştı.

Birinci Dünya Savaşının hemen ardından girdiği kurtuluş savaşından yeni çıkmış olan Türkiye’de, insanlar yorgun, bitkin, fakir ve dünyadan soyutlanmışlardı. Bütün dünya Türkiye’nin karşısına dikilmiş, batmasını bekliyordu. Bütün bu yorgunluk, bitkinlik, fakirlik ve yalnızlığa karşın Cumhuriyeti kuranlar, onurlu, gururlu ve her şeyden önemlisi umutluydular. Umutluydular, çünkü Türk halkı inanılmaz bir kurtuluş mucizesi gerçekleştirmişti ve Atatürk’ün önderliğinde ekonomik mucizeyi de gerçekleştireceklerine inanıyorlardı.

Beklendiği gibi de oldu. Türkiye Cumhuriyeti, ilk dönemde büyük atılımlar yaptı, milli gelirini hızla büyüttü, sanayisini, ihracatını geliştirdi, bütün fakirliğine karşın sırtına yüklenen Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar ödedi ve bugünlere geldi.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin GSYH’sı 780 milyar dolar dolayındadır. Kişi başına yıllık geliri 10.000 doları, ihracatı 140 milyar doları, ithalatı 230 milyar doları aşmıştır. GSYH’da sanayinin payı başlangıçtakinin üç katına yaklaşmıştır. Ülkede cep telefonu abonesi sayısı 66 milyonu bulmuş, doktor başına düşen hasta sayısı 650’ye inmiş, üniversite ve yüksek okullarda okuyan öğrenci sayısı 2 milyonun üzerine çıkmıştır. Türkiye, 88 yılda kişi başına gelirini 200 kattan fazla artırmıştır. 

Uzunca sayılabilecek bu yolculukta Türkiye önce liberal ekonomiyi denedi. Bunu yürütebilecek kaynakları olmadığını görünce devletçiliğe yöneldi. Türk parasının kıymetini koruma mevzuatına dayalı en katı döviz rejimlerinden birisini uzun süre uygulamada tuttu. Tekrar liberal ekonomiye döndü. Kaynaklarını boşa harcayınca planlı ekonomiye geçti. Fiyatları, ücretleri, kiraları kontrol etmeye çalıştı. Sermaye hareketlerinin son derecede kısıtlı olduğu bir ortamda sabit döviz kuru ve sabit faiz uygulaması yaptı. Sonra yeniden liberal ekonomiyi denemeye başladı. Deregeülasyon ve arz yönlü ekonomiyi uygulamaya başladı. Bütün bu aşamaları geçerken birçok kez ekonomik kriz yaşamış ama bunların hepsini de kısa sayılabilecek sürelerde atlatmayı başarmıştır. Bugün gelinen aşamada Türkiye, dalgalı döviz kuru, serbest faiz, serbest piyasa sistemine yakın bir uygulama içinde bulunuyor.

Cumhuriyet’in ekonomi alanında başarısız olduğunu, bazı uygulamalara girişmekte geç kaldığını öne süren yorumcular var. Oysa her dönemi, kendine özgü koşulları ve kısıtlarıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Osmanlı tarihinde parayı en fazla tağşiş eden (paranın değerini düşüren) padişah Fatih Sultan Mehmet’tir. Bugünkü koşullarla bakıp Fatih’e başarısız demek ne kadar yanlışsa, bugünkü koşulları esas alıp Cumhuriyet’in ekonomi alanında başarısız olduğunu ileri sürmek o derecede yanlıştır. 

13 yorum:

  1. katılıyorum 1929 ekonomik bunalımından en az etkilenen 3 ülkeden(japonya, türkiye, sscb) birisi olmayı başarmış bir ekonomiydi cumhuriyet ekonomisi dış ticaret açığıda sadece 1 sene verildi o da aşar vergisinin kaldırılmasından dolayı 1925'te olmuştu diye hatırlıyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kesinlikle doğru hatırlıyorsunuz. Aşar ilkel bir vergiydi ama hasılatı yüksekti, kaldırılınca bütçe açık vermişti.
      Yalnız benim Cumhuriyet Ekonomisinden kastettiğim Osmanlı sonrasındaki dönemin tümüdür. Yani 1923 - bugün.

      Sil
  2. Hocam Merhaba, Sizi zevkle takip ediyorum. Bende iibf maliye mezunuyum. Dediğiniz gibi herşeyi o günkü şartlara göre değerlendirmek gerekir. 1920 lerde Türkiye zaten dibe vurmuştu. daha kötüsü olamzdı. Sizde bilirsinizki her dibe vurmadan sonra bir yükseliş başlar. Türkiyede ekonomik politikalarda çok gelgitler yaşandı. Arkaya dönüp baktığımızda çok daha farklı olabileceğini görebiliyoruz. Şu espriyi yapamadan geçemiyeceğim; birisi de bana 787.000 km2 yer bıraksın 370 milyon dolar değil 370 milyar dolar borcum olsun.Selamlar Ahmet Tevfik Cesur

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Osmanlı'nın bırakacağı yer 787 bin km2 değildi. Osmanlı'nın İtilaf Devletleriyle imzaladığı Sevr Antlaşmasıyla bize bırakılan yer iç Anadolu'nun bir bölümü, Marmara bölgesinin bir bölümü ve Orta Karadeniz bölgesinin bir bölümüydü. Gerisini İtilaf Devletleri paylaşıyordu. Bu alanı 787 bin km2 ye çıkaran Lozan Antlaşmasını yapan ve Hatay'ı Türkiye sınırları içine katan Atatürk ve arkadaşlarıdır.

      Sil
    2. Bir de şunu söylemem gerek. Aslında Osmanlı borçları burada yazılandan çok daha yüksekti. Lozan Antlaşmasıyla bu borçların bir bölümü silinmiştir.

      Sil
  3. Hocam Haklısınız. Atatürk ve arkadaşlarının kurtuluş savaşında yaptıklarını kimse inkar edemez. Demek istediğim dipten yukarıya çıkmak herzaman daha kolaydır. Biz kendimizi aynı günlerde kaldınma hamlesine başlamış bizim gibi petrolu falan olmayan şartları eşit olan ülkelerle kıyasladığımızda fazla da yol almadığımız düşünüyorum. Kıyas anlamında, yoksa tabiiki çok yol aldık. Japonya,güney kore, malezya dediğinizde kaç tane marka aklınıza geliyor. Türkiye dediğinizde kaç tane marka akla geliyor. Edirne den öte tabiiki

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben sizin farklı düşündüğünüzü söyleyerek yanıtlamadım. Yalnızca yanlış anlamaları düzeltmek istedim. Her ülkenin koşulu kendine göredir. Türkiye, Osmanlı borçları ve kapitülasyonlar nedeniyle uzun süre yabancı sermayeden çekinmiş olmasaydı ötekiler gibi markalara sahip olabilirdi sanırım. Birkaç on yıl sonra olacaktır da.

      Sil
    2. O günkü şartlar derken sanırım, olumsuzlukta birinci faktör olması gereken yetişmiş insan gücü yokluğunu görmezden geliyoruz gibi.Cumhuriyet başlangıcında kurulan bakanlıklara personel alımı için bü günkü İtfaiye meydanında tellalın "Ey ahali duyduk duymadık demeyin Hariciye Vekaletine okur yazar(Diplomasi tahsili yapmış yabancı dil bilen denmiyor) adam alınacak"diye ünlendiğini baba veya dedesinden duymuş çok kişi vardır.Bunun içindir ki rahmetli Atatürk daha Kurtuluş Savaşı bitmeden Mill Eğitim Şurasını Maarif Kongresi adıyla toplamıştır.

      Sil
  4. İnşallah Hocam. Hepimizin temennisi o zaten. Aynı gemideyiz. ve biz bu gemiyi çok ama çok seviyoruz.Biraz duygusal oldu ama mesele vatan olunca geri kalanlar teferruat oluyor be hocam. Sağlıcakla kalınız.

    YanıtlaSil
  5. Hocam, haklısnız ancak şunuda belirtmek gerekir ki bizden çok sonra ortaya çıkıpta bizi katlayan ülkeler var, Güney Kore, Tayvan... gibi. Bizim en önemli dezavantajımız aynı dönemde bir devrim de yapmış olmamız. Geleneksel olarak medeniyete ve demokrasiye karşı bir toplumda bunu yapmış olmamız.
    Dikkat edilirse cumhuriyet kurulalı neredeyse 100 yıl oldu hala bunu sindiremedik. Toplumlar için en önemli şeyin demokrasi olduğunu çoğumuz idrak edemedik. Ne olursa olsun biz müslüman ve ortadoğu toplumuyuz. Sıkıntılı her durumda bizi kurtaracak dindar birini ararız. Onu bulamazsak tarikatlara cematlere koşarız. Biz hiç bir zaman Norveç veya İsveç olamayız. Genetiğimiz buna müsade etmez. Göreceksiniz ilerde dünya çapında bir sektörümüz olursa o da sadece silah sanayimiz olur....
    Büyümemizin ve kişibaşına düşen gelirmizin ne kadarının dış borçla veya ithal tüketim girdileri ile olduğu tam olarak belli bile değil.

    YanıtlaSil
  6. @surenson eğitimle ve zamanla her şey değişiyor genetiğin bunda bir rol oynadığına inanmıyorum hakkında bilimsel bir araştırma yapıldıysa bilgilendirirsen sevinirim. bu demek değil ki norveç veya isveç olamayacağımıza katılmıyorum. katılıyorum varsayalım ekonomik olarak kişi başına düşen milli gelir bakımından onları yakalamış olsak bile gini katsayısı ile insani gelişme endeksi ile onlar gibi olamayız en az bir 50 yıl daha.(bence daha fazla)
    birde bu sorun çoğu gelişen ekonomilerde var ekonomi gelişirken eğitim, kültür, özgürlükler hızlıca ekonomi gibi gelişemiyor biraz zaman alıyor bu kavramların toplumlarda oturması. mesela ingiliz imparatorluğu'nun viktoryen devrine baktığımızda iyi bir ekonomi(dünyanın en iyisi) ama kapalı bir toplum görürüz. ekonomisi gelişirken diğer değerleri en hızlı düzelten ülke gördüğüm kadarıyla güney kore.

    bu arada Mahfi bey benim kastettiğim 1923-1938 dönemi arasındaki ekonomi politikalarıydı özellikle 1945-1980 arasını kayıp yıllar olarak görüyorum ekonomimiz açısından avrupa, japonya, güney kore gibi ülkeler ekonomilerini geliştirirken bolluk yıllarını yaşarken yerinde saymış olmamız acıdır. bilmem siz katılır mısınız?

    YanıtlaSil
  7. Her ülkenin iniş ve çıkışları olabiliyor. Bu iniş ve çıkışlar zamana ve koşullara bağlı olduğu kadar siyasal iktidarlara da bağlı. Türkiye II. Dünya Savaşına girmese bile o savaşın etkilerini yaşadı. Bir yandan Osmanlı borçlarıyla boğuştu. Bir liberalliğe döndü bir devletçi oldu. Kore, Tayvan böyle dertler yaşamadı. Dikta yönetimleri altında hep aynı rejimi yaşadılar. Yani karşılaştırma bazı tam olarak aynı değil.

    YanıtlaSil
  8. hocam çok güzel bir yazı yazmışsınız ellerinize sağlık ancak benim aklımda bir soru var. bir iktisat doktora öğrencisi olarak bir soru sormak istiyoruz. 1946 yılında yapılan devalüasyon dış ticaret açığının olmadığı bir dönemde yapılmıştır. malum devalüasyon açıkların mevcut olduğu bir dönemde yapılmaktadır. bunun altında yatan asıl neden ne olabilir? iktidarın yabancı ülkelere avantaj sağlaması isteği mi yoksa 2. Dünya savaşı sonrası oluşan üretim stoklarını azaltma mıdır?

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...