3 Temmuz 2014 Perşembe

Küresel Krizin Çözümü İçin Maliye Politikasına İhtiyaç Var

Ekonomi politikasının mevcut çerçevesi
20. yüzyılın ilk iki çeyreği maliye politikasının egemenliğinde geçti. Sonraki dönemde işin içine para politikası da girdi. Yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde para ve maliye politikasının birlikte uygulanmasının ideal birleşim olacağı düşüncesi yaygındı. Hatta bu karma uygulama “Friedman’ın başını Keynes’in gövdesine oturtmak” biçiminde özetleniyordu. Yüzyılın son döneminde ekonomi politikasında ağırlık para politikasına kaydı. 21. yüzyılın ilk döneminde maliye politikası, para politikasının iyi işlemesi için altyapı hazırlayan bir politika konumuna gerilerken küresel krizle birlikte para politikası uygulamasını desteklemek üzere makro ihtiyati politikalar devreye sokulmaya başladı.

Yirmibirinci yüzyılın ilk 15 yılı ve özellikle de küresel kriz dönemi, maliye politikasının rafa kalktığı bir dönem oldu. Küresel krizle mücadelenin neredeyse tamamı artık para politikası araçlarıyla ve onu desteklemekte kullanılan makro ihtiyati önlemlerle yürütülüyor. Faiz politikası etkin olarak kullanılıyor, niceliksel gevşeme gibi sanki başka bir araçmış gibi gösterilen karşılıksız para basımına yaygın olarak başvuruluyor, merkez bankalarınca tahvil alımı yapılarak açık piyasa işlemleri yeni bir buluşmuş gibi sunuluyor. Merkez bankaları, bankalara uzun vadeli ve düşük faizli kredi açarak likidite bolluğu yaratmaya çalışıyor. Yani para politikası farklı adlar ve yaklaşımlar altında yoğun biçimde uygulanıyor. Öte yandan makro ihtiyati önlemler olarak adlandırılan uygulamaların çoğu da aslında dolaylı olmayan para politikası önlemlerinin yeniden organize edilmesiyle ortaya çıkmış bulunuyor. Kredilere çeşitli sınırlamalar getirilmesinin eski tip para politikasının bir önlemi olan kredi tayınlamasından çok da büyük bir farkı yok.   

Buna karşılık maliye politikası sanki yer yarılmış da sırra karışmış gibi ortada hiç görünmüyor. Kimse vergi oranlarının düşürülmesini, kamu harcamalarının artırılmasını, teşviklerin genişletilmesini tartışmıyor. Bir ara Japonya bu alanda bazı adımlar attıysa da o da tümüyle para politikasına döndü.

Küresel krizle birlikte ekonomi politikası uygulaması şöyle bir görünüm kazandı:

Ekonomi politikası türü
Uygulamadaki ağırlığı
Maliye politikası
İkincil derecede ağırlıklı, daha çok altyapıyı hazırlayıp öteki politikalara destek sağlıyor
Para politikası
Birincil derecede ağırlıklı
Makro ihtiyati önlemler
Para politikasını destekleyici olarak uygulanıyor, giderek ağırlığı artıyor

Para politikasının öne çıkması
Para politikası niçin ön plana çıktı? Niçin örneğin hazineler ihraç ettikleri tahvilleri erken ödemeye tabi tutmuyor da merkez bankaları onların çıkardığı tahvilleri satın alıp karşılığında piyasaya likidite vermeye çalışıyor?

Ekonomi politikasının merkez bankalarına devredilmesinin siyasal iktidarları rahatlatan bir görünümü olduğunu kabul etmek gerekiyor. Vergi oranlarını düşürdüğümüzü ve bu yolla kullanılabilir geliri artırdığımızı, talebi de bu şekilde artırmayı planladığımızı varsayalım. Bu durumda işler normale döndüğünde vergi oranlarını yeniden artırmak siyasal iktidara oy kaybettirecek bir hamle olarak karşımıza çıkacaktır. Ya da kamu harcamalarını örneğin kamu çalışanlarının ücretlerine zam yaparak artırdığımızı düşünelim. Bu durumda işler normale döndüğünde bu zamları geri alamayacağımıza göre bu artış yeni bir baz oluşturacak demektir. Siyasal iktidar bu kez o zammın altında kalarak eleştiriye uğrayacaktır.

Oysa bütün bu işleri merkez bankası aracılığıyla yapmanın siyasal iktidara doğrudan yansıyacak bir yanı bulunmuyor. Sonuçta merkez bankası bağımsız olduğuna göre uygulamanın sorumluluğu da onun üzerinde kalacaktır.

Maliye politikasına ihtiyaç var
Para politikasının ve onun eski uygulama biçimlerinin yenilenerek çıkarılmış versiyonu olan makro ihtiyati önlemlerin ön plana çıkmasının altında yatan siyasal nedenleri anlamak ve makul bulmak elbette ki mümkün. Buna karşılık küresel krizin çıktığı andan bugüne geçen yıllar içinde ortalığa saçılan trilyonlarca dolara karşın henüz çözümden uzak olmamız bize uygulanan ekonomi politikasının ya yanlış ya da yetersiz olduğunu gösteriyor. Uygulanan politika yanlış olabilir çünkü bu politika küreselleşmenin getirdiği yaygın sermaye hareketleri serbestliğinden önceki döneme hitap eden bir uygulama. Parasal önlemler krizin etkilediği yerle sınırla kalmayıp yayılıyor ve asıl yerdeki etkisi zayıflıyor. Oysa maliye politikası önlemleri büyük ölçüde olayın olduğu yerde sonuç veren önlemler.

Bunu bir örnekle açıklayayım. Para politikası uygulamasının günümüzdeki biçimlerinden birisi merkez bankasının bankaların elindeki tahvilleri alıp onlara para vermesi ya da merkez bankasının doğrudan bankalara uzun vadeli, düşük faizli kredi açması olarak ortaya çıkıyor. Bu uygulamadan amaç bankalara daha fazla ve kolay erişilebilir likidite vererek onların da kişi ve kurumlara kolay kredi açmasını sağlamak. Bu yolla harcamalar ve dolaysıyla talep artacak ve ekonomi canlanacak. Bu uygulama Keynesyen maliye politikasının günümüzde para politikasına dönüştürülmüş halini yansıtıyor. Ne var ki günümüzde küreselleşmenin getirdiği bir sermaye hareketleri serbestliği var. Faiz nerede yüksekse para oraya akıyor. Bir başka ifadeyle bankalar aldıkları bu paranın çoğunu ya doğrudan doğruya ya da fonlar aracılığıyla daha yüksek faiz veren gelişme yolundaki ülkelere yatırıyorlar ve bu önlem sorunun olduğu yerde yeterli sonucu vermiyor. Başka bir ifadeyle gelişmiş ülkede piyasayı canlandırmak için dağıtılan para gelişme yolundaki ülkelerin piyasalarını canlandırıyor. Oysa tersini yapıp tepeden dağıtım yapmak yerine aşağıdan yukarı düzenleme yapılsa sonuç farklı olabilir. Yani örneğin maliye politikası aracılığıyla vergi oranlarını düşürüp kişilerin ellerinde daha fazla harcanabilir gelir kalmasına imkan verilse bu ek imkanlar dışarıya sızmak yerine yerinde harcamaya dönüşebilir. Çünkü kişiler bankalar kadar organize olmadığı gibi onlar kadar sofistike bilgiye de sahip değiller. 

Özetle şunu söylemeye çalışıyorum: Küresel krizden çıkış için uygulanan para politikasının yarısı kadar maliye politikası da uygulansaydı sonuç çok daha farklı olurdu.


Konuyla ilgili önceki yazılarım:
Güncellenmiş Para Politikası Uygulamaları: http://www.mahfiegilmez.com/2012/09/guncel-para-politikas.html

48 yorum:

  1. Amacın krizi bitirmek değil gelişmekte olan ekonomilerin gelişmesini ve rakip olmasını engellemek olduğunu düşünüyorum aksi halde krizi çoktan çözerlerdi.(çözerlerdi ile kastettiğim merkezde bulunan ülke ve şirketlerdir😊😊)

    Saygilarimla

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu da bir görüş. Ben katılmasam da bir görüş.

      Sil
  2. Hocam tasarruflarımız GSyh mızın %13 ü yatırımlar ise %22 civarında diyoruz. Daha fazla yatırm yapabilmemiz için tasarruflarımızı artırmamız gerektiğini söylüyoruz eğer tasarruflarımız artarsa bu artan tasarrufları bankalar işletmelere yatırımlara kanalize etmesi için daha fazla kredi açabiliyor. Hocam merak ettiğim eğer bireyler Türkiye'de ki gibi daha fazla tasarruf yaparak bankalarda kaynak birikmesini sağlayamıyorsa bankalar yurtdışından borçlanarak ve bu borçlandığı parayı da merkez bankasına yatırarak aldığı tl karşılığında daha fazla kredi açarak yatırımları tl ile finanse etmiş olmaz mı? Bu şekilde tasarruf ile yatırım arasında ki farkı yurtdışından borçlanıp bu parayı merkez bankasına yatırarak karşılığında aldığı tl bankadaki tl cinsi varlıkların artmasını sağlamaz mı Buda tasarrufları artırmış olmuyor mu?
    2)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zaten öyle yapıyorlar. Aradaki farkı dışarıdan borçlanıyorlar. Ne var ki yatırımı TL ile finanse etmiş gözükseler de sonuçta vade gelince dışarıya döviz ödeyecekler.

      Sil
  3. Bence;
    Dünyanın yepyeni bir felsefeye ihtiyacı var.
    Kazanmaya dayalı değil vermeye dayalı olan bir ekonomi felsefesine ihtiyacı var.
    Kazananların paylaşmayarak oluşturduğu kaosu tam ortasından patlatacak yeni bir felsefeye ihtiyaç var.
    Kazananların para kazanmadan çok canlı öldürmekten ve öldürtmekten zevk alan taraflarını öldürecek bir felsefeye ihtiyaç var.
    Bir insanı trilyon dolarlar sahibi yapan bu ekonomik politikaları ortadan kaldıracak yeni bir dine ihtiyaç var.
    Sizce ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu dediğiniz ne yazık ki insanın doğasına uygun değil.

      Sil
    2. Hocam Merhaba, Türkiye de kamu maliyesinin güçlü ve zayıf yönlerini değerlendirebilir misiniz?

      Sil
  4. hocam Türkiye'nin tasarruf oranları diğer muadil ülkelere göre epey bir düşük.ülke olarak tasarrufları artırmayı istememizin sebebi olarak şunu görüyorum yanlışım varsa düzeltin; tasarruflarımız eğer kredi taleplerini karşılamaya yetecek düzeyde seyrederse bankalrın özellikle tl kredisi vermek için bile dışardan borçlanıp bunu merkez bankasına yatırarak karşılığında tl almasına gerek kalmaz diye düşünüyorum katılırmısınız ?
    2)hocam sonuç olarak tasarruflarımızın artmasını istememizin sebebi daha fazla kredi açarak yatırımların canlanmasını sağlamak. biz de tasarruflar düşük olduğundan dolayı bankalar özellikle tl cinsinden daha fazla kredi açmak için yurtdışından borçlanarak bunu merkezde bozdurup o şekilde kredi arzını artırıyor. Hocam soruma gelirsem bankalrın yurtdışından borçlanarak bunu içeride bozdurup tl cinsinden kredi açması bir nevi ülkenin tasarruf oranını artırmıyor mu ? Çünkü bu şekilde verilen krediler eğer tüketime değilde yatırıma gidiyorsa ve bu şekilde milli gelir artıyorsa sonuç olarakta tasarruflarda milli gelirden tüketimi çıkartmamız neticesinde bulunduğundan artan milli gelirden tüketimi çıkardığımızda tasarruf artmış olmaz mı ? Sonuç olarak tasarrufların nihai amacı kredi vermek değil mi eğer hanehalkı,işletmeler, tasarruf edip bankaya yatırmıyorsa bankalarda bu tasarruf eksikliğini yurtdışından borçlanarak kapatması bir nevi suni tasarruf sayılmıyor mu ? Görüşlerinizi merak ediyorum şimdiden teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. (1) Doğru diyorsunuz.
      (2) Tasarrufların artmasını istememizin nedeni daha çok kredi açmaktan çok açtığımız kredileri dışarıdan borçlanarak değil içeriden borçlanarak açmak.

      Sil
  5. dogkan Aygün3 Temmuz 2014 17:11

    Hocam bugün türkiyede bankalar kendilerine yatırılan mevduattan daha fazla kredi açabilmektedir. Bunların sebebi de gerek haftalık yada aylık repo ihalesine katılabilmesinden ,merkez bankasının api işlemleriyle bankalara mevduat haricinde kaynak aktarması yada yurtdışından borçlanarak gerek döviz gereksede tl cinsinde kredi açabilmelerinden bugün tasarruflardan daha fazla kredi açılmaktadır. Ben şunu merak ediyorum; sonuç olarak bireylerin gelirlerinden harcamayıp bankalara yatırdığı paraya tasarruf diyoruz bu tasarruflar ülkenin büyümesinin motorudur aynı zamnda. peki büyümenin artması için illa tasarrufların artması gerekmez değilmi ? Yani eğer yeterince tasarruf birikmemişse bankalar yukarda dediğim kaynaklara başvurarak kredi arzını artırabilir ve bu sayede büyümeye katkı sağlanamaz mı?
    2) hocam bildiğim kadarıyla 2001 deki yasa değişikliği merkez bankasının bankalar karşılıksız kredi açması uygulaması sona erdi yanlışım varsa düzeltin lütfen. Peki bugün merkez bankalara karşılıksız değilde belirli bir bedel karşılığında uzun vadeli ve düşük faizli kredi açıyor mu ? Gerektiğinde böyle bir yetkisi var mı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. (1) Bankaların APİ işlemleriyle kaynak sağlayabilmesi ellerindeki kağıtları (tahvil, senet) kullanması lazım. Bunlar da eski tasarrufların kağıdıdır. Yeterince tasarruf olmazsa bankaların kredi hacmini artırması borçlanarak olabilir. Yurtdışından gelecek krediler dövizle olduğu için kur iski taşır ve aşırı olarak alınması halinde ileride sıkıntı yaratabilir.
      (2) MB'nın bankalar düşük fiiazli kredi açması söz konusu değildi. MB, Hazineye kredi açıyordu 2001'de o kaldırıldı. Bugün de böyle bir uygulama yok.

      Sil
  6. Hocam, "Özetle şunu söylemeye çalışıyorum: Küresel krizden çıkış için uygulanan para politikasının yarısı kadar maliye politikası da uygulansaydı sonuç çok daha farklı olurdu." cümlenize katılmıyorum. krizin merkezi ABD'de 2009-13 döneminde kamu harcamaları 2004-08 dönemine göre %28 artarken, para arzı %34 artmış. arada uçurum yok. para arzı %34 değil de %56 artasaydı ABD enflasyonu %4-5 civarı olurdu ki bu sefer Fed'i eleştirmeye başlardınız.
    küresel krizin çözümü belli: deleveraging. ABD'nin 2. dünya savaşı sonrası krizden çıktığı 1948'de kamu borcu/GDP oranı %92, özel sektör borcu/GDP oranı %48'di. 2013'e geliyoruz: kamu borcu/GDP oranı %103, özel sektör borcu/GDP oranı %159. (kaynak: federalreserve.gov, flow of funds data) şahsen yüksek sayılabilecek bir enflasyonun reel borç yükünü düşürmesini maliye politikasından 3-4 kat daha etkili bir çözüm olarak görüyorum. tıpkı 2. dünya savaşı yıllarında olduğu gibi...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Para arzı rakamlarına bakarsanız dediğiniz doğru. Buna karşılık Fed'in bilançosunun 2008'den bu yana 4,5 kat artmış olması para arzı artışı gibi görünmese de gerçekte odur.

      Sil
    2. maliye politikasına ağırlık verilmedi dersek Obama gibi para harcamayı çok seven bir başkana haksızlık etmiş oluruz. Fed'in Lehman öncesi bilançosu 1 trilyon dolar, 2013 sonunda 4 trilyon dolar olmuş, yani artış 3 trilyon dolar. diğer taraftan ABD'de (yatırımlar ve yurtiçi transfer harcamaları dahil) kamu harcamaları Lehman öncesi yıllık 5,4 trilyon dolar. 2009-13 arasındaki 5 yıllık dönemde toplam 31 trilyon dolar kamu harcaması yapılmış. harcamalar 2008 düzeyinde kalsaydı 5 yılda toplam 27 trilyon dolar (5,4 X 5 = 27) harcama yapılırdı. ancak 5 yılda toplam 4 trilyon dolar (31 - 27 = 4) daha fazla harcama yapılmış. maliye politikası para politikasından eksik kalmamış. işe bütçe açığı tarafından bakarsak maliye politikasına çok daha fazla ağırlık verildiğini görürüz. çünkü Amerikan federal hükümeti 2009-13 arasında toplam 7,7 trilyon dolar bütçe açığı verdi ki Fed'in bilanço genişlemesinin 2,5 katıdır.
      ABD verilerine baktığımızda müdahaleci maliye politikasının para politikasından eksiği olmadığını görüyoruz. TV'lerde internette sürekli Fed'in hamleleri konuşulduğu için biz öyle algılıyoruz.

      Sil
    3. bilgi: ilk yorumdaki %28'lik kamu harcaması artışında kamunun tüketim harcamaları ve yatırımlarının yanında ülke içi transfer harcamaları da dikkate alınmıştır. 2013'te ABD federal ve yerel hükümetlerinin transfer harcamaları 3 trilyon doların üzerindeydi ki GDP'nin %20'sine yakındır.

      Sil
  7. Mahfi bey yorumlarınız için teşekkürler her yazinizdan birseyler öğreniyorum. Daha önce yazdınız mi bilmiyorum ama ABD deki istihdam verilerinin küresel ekonomiyi nasıl etkilediğine deginebilirmisiz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler.
      ABD istihdam verisi iyi gelince ABD'de likidite artışının daha da kısılacağı ve faizlerin artacağı beklentisi doğuyor ve bu gelişmeler dünyanın geri kalanını olumsuz etkiliyor.

      Sil
  8. Hocam merhabalar, öncelikle yazınız için teşekkür ederim. Ben küresel finansal krizle birlikte para politikası araçlarının önem kazanmasının bir nedenini de krizin reel sektörde değil de finans sektöründe başlamasına bağlıyorum. Ama krize ilk müdahalenin ve alınan önlemlerin para politikası araçları ile olmasını doğru bulurken, sonraki aşamada maliye politikası ile desteklenmemesini krizden çıkmayı sağlamadığını sadece şidedetini azaltığını düşünüyorum.

    YanıtlaSil
  9. Hocam,
    Öncelikle bir güzel yazınızı daha paylaştığınız için size teşekkür ediyorum. Size soracağım husus yazınızda kullandığınız bir ifadeyle ilintili. Diyorsunuz ki ; "Yani örneğin maliye politikası aracılığıyla vergi oranlarını düşürüp kişilerin ellerinde daha fazla harcanabilir gelir kalmasına imkan verilse bu ek imkanlar dışarıya sızmak yerine yerinde harcamaya dönüşebilir. " Burada dönüşür değil, dönüşebilir diyebiliyorsunuz, çünkü hepimizin bildiği üzere vergi indirimi gibi mali bir enstrümanın ekonomiye harcama olarak geri dönüşünün veya o ekonominin iç döngüsünde kalıp kalamayacağının garantisi yok. Bende sizinle aynı görüşleri paylaşıyorum, ve şu konuyu merak ediyorum. Acaba parasal politikaların mali politikalara göre son dönemlerde daha tercih edilir olmasının sebebi tam olarakta bu belirsizlikten mi kaynaklanıyor? Belirsizlikten kastım sonuç olarak geri dönüş olup olmayacağının bilinmemesidir. Oysa parasal politikaların sonucu o yada bu şekilde bir sonuç doğuruyor ve bu bir şekilde hissediliyor. Tabiiki parasal politikaların hepsinin effektif olmadığını biliyorum, fakat monetary'i fiscal ile kıyasladığınızda sanki fiscal her zaman daha endirekt kontrol edilebilir bir enstrüman olduğundan mı parasal enstrümanlar tercih ediliyor? Yani bir nevi parasal enstrümanlarda kontrolün politika yapıcılarda daha fazla olduğu ve direkt müdahele imkanı varken, mali politikalarda daha endirekt ve enstrümanın effektif sonuç verip vermeyceğinin başkasına bağlı olduğu bir durum söz konusu değil mi? Acaba parasal enstrümanların popülaritesinin sebebini açıklamak için bu tip bir yaklaşım kullanılabilir mi?

    Saygılar,

    SE

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler.
      Bence para politikasının tercihi asıl olarak siyasetçilerin sorumluluğu MBna yıkma çabasından kaynaklanıyor. Çünkü para politikası uygulamasından da kesin sonuç alınamayacağını en azından bu uygulamalarda görmüş olduk.

      Sil
  10. Konuyla İlgisi yok gerçi ama dün gidip not aldığım orta kalitede bir süpermarket zincirindeki fiyatlar :

    Kiraz : 11.50 TL
    Erik : 14.90 TL
    Kayısı : 12.90 TL
    Armut : 9.90 TL
    İncir : 9.95 TL

    Enflasyon düşmüş mü oluyor şimdi ????
    İster misiniz bu fiyatlardan sonra Temmuz ayı enflasyonu eksi çıksın :)))))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynı eleştiriyi ben de tv de yaptım. Ve dedim ki "ilginç bir biçimde fiyatlar yükseliyor ama enflasyon düşüyor. Artık nasıl oluyorsa..."

      Sil
    2. Bu konuda aynı fikirde olduğumuza memnun oldum.

      Benim tezim şu :
      Enflasyon, tüketicinin veya vatandaşın kolay farkedemeyeceği nominal fiyat hareketleri üzerinden toplumdan devlete doğru para transferi aracıdır. Para transfer oranı da açıklanan ve yaşanan enflasyon arasındaki farkdır.

      Sil
    3. Hocam ben size yeni bir felsefe ve içinde yalan olmayan yeni bir din olmalı dedim Siz insan doğasına aykırı dediniz ! Yukarıda ..... nasıl oluyorsa.... ifadesi sizin kaleminizden dökülüyor. Siz mevcut verilere göre açıklayamıyorsanız biz nasıl ve neresinden anlayacağız ? Yeni bir din şart hocam. Şart.

      Sil
    4. necip iktisat camiasına "enflasyon olmazsa olmaz mı?" dediğiniz zaman cevapları fix'tir: "deflasyon da kötüdür, yüksek enflasyon da, ideali %1-2 enflasyondur. enflasyon olmazsa tüketici, fiyatların düşeceği beklentisiyle satın alım kararlarını erteler. bu da ekonomi için kötüdür"
      bir ekonominin büyüme potansiyeli varsa büyür, enflasyon da olsa büyür, deflasyon da olsa büyür. avrupanın krizde olduğu 1873-1896 döneminde amerikada fiyatlar genel seviyesi kümülatif olarak %30 düşmüştür ancak ekonomi yıllık ortalama %3,8 büyümüştür. avrupa krizde olmasına rağmen amerikan ekonomisinin öyle yüksek bir büyüme potansiyeli vardı ki deflayon vs. vız gelip tırıs geçmiştir. aman bu konuda dikkatli olun. sizin dediğiniz servet transferini eleştirdikleri ve altın standardını savundukları için Tea Party hareketi NSA tarafından "finansal istikrarı tehdit eden örgüt" listesine alındı. bizimkinin kulağına gitmesin, amerikadan özenir filan başınıza iş açılır :))

      Sil
  11. ben bu yaz kadar pahalı bir yaz daha hatırlamıyorum ve enflasyon şu kadar nokta arttı deniyor eksi olacak deniyor ve her gün faiz insin deniyor inanılır gibi değil yabancı kuruluşlardan her gün uyarı üstüne uyarı geliyor hocam merak ediyorum acaba çok büyük bir petrol doğal gaz rezervi yada altın yatağı mı keşfedildi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Herhangi iki değişken arasındaki ilişkiyi amaca uygun yorumlarsanız yanlış yere gidersiniz. Faiz ile enflasyon arasındaki ilişki yanlış kuruldu mu faizi indirince enflasyon düşer sanırsınız.

      Sil
  12. Teşekkürler hocam. Ne yazık ki her şey teorideki gibi olmuyor, pratikte kesinlikle bir yerde açık veriyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında teori dediğimiz şey pratiğin sınıflandırılıp yazılmasıdır ama zamanla pratiğin içinde bulunduğu ortam değişmişse ve eldeki teoriyi buna göre yenilememişsek uyumsuzluk doğar.

      Sil
  13. Fiyatların yükselmesi ve enflasyonun düşmesi hakkında bence şöyle diyebiliriz. Enflasyon %5'te olsa %10'da olsa fiyatlar yükselir sadece yükselme miktarı değişir. Bu fiyatları önceki dönemlerin yüksek enflasyonu getirdi diye düşünüyorum. Bence birinci yanılgı burada, fiyatlar her durumda yükseliyor zaten.
    İkinci olarak, geçmiş olaylar piyasaya hemen yansımıyor, etki etmesi zaman alıyor. Bu fiyat artışlarının etkisi de gelecekte görülecek, ben eksilerde çıkacağını zannetmiyorum.
    Siz ne düşünüyorsunuz hocam?

    YanıtlaSil
  14. yani bir nevi amerika'daki cumhuriyetçilerin maliye politikasına mı yakınsınız? belki de onlar haklıdırlar ama bu sefer de kamu harcamaları azalacak sosyal harcamalar mesela, ordudan pek kıstıkları yok, bizim de krize pek faydası yok!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hayır ben ABD ve AB'de özellikle gelir ve satış vergilerinde vergi oranı indirimi yapılmasının harcamayı teşvik edeceği kanısındayım. Çünkü bu durumda eline daha fazla para geçtiğini gören kişiler harcamalarını artıracaktır diye düşünüyorum.

      Sil
  15. Sayın Mahfi Bey, yazınızı okuyunca biraz şaşırdım doğrusu. çok değil birkaç ay önce morgan stanleyin bir raporuna göz atmıştım. orada hafızam beni yanılmıyorsa krizden bu yana euro bölgesi devletlerinin toplam borcunun 3 trilyon euro kadar arttığı diğer taraftan avrupa merkez bankası bilançosunun ise 1 trilyon euro bile artmadığı yazıyordu. morgan stanley amerikanın hem para hem maliye politikasında son derece aktif olduğunu aktif maliye politikası nedeniyle artan kamu borcu nedeniyle demokratlarla cumhuriyetçiler arasında çatışma çıktığını bu çatışmanın amerikayı default noktasına getirdiğini avrupanın ise yeterince parasal gevşeme yapmadığı görüşündeydi. siz maliye politikasının yetersiz kaldığı görüşündesiniz. bana enteresan geldi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazımda Devletlerin borçlanarak harcama yaptığı ve kamu borcunun arttığı bir maliye politikasından hiç söz etmedim. Bugün uygulanan sistem şöyle işliyor: İnsanlar parasını bankaya yatırıyor, bankalar da devlet tahvili alıyor sonra o tahvilleri Fed alıyor ve bankalara para veriyor. Bu sistemi Hazine'yi boş yere borçlandırıp yükü Fed'in üzerine yıkıyor. Bunun 2000'ler öncesinde Türkiye'nin uyguladığı kısa vadeli avanstan hiçbir farkı yok. Sadece dolaylı olduğu için Hazine MB'den borçlanmamış gibi görünüyor ama özünde MB'den borçlanıyor.
      Benim dediğim vergi oranlarını düşürerek kişilerin elinde harcama için daha fazla para kalmasını sağlayacak bir maliye politikasıdır. Arada ciddi fark var.

      Sil
  16. Hocam izin verirseniz sizi ve kriz hakkında yanlış yerden temeli kuran herkesi eleştirmek istiyorum. Yazınızda demişsiniz ki " Yani örneğin maliye politikası aracılığıyla vergi oranlarını düşürüp kişilerin ellerinde daha fazla harcanabilir gelir kalmasına imkan verilse bu ek imkanlar dışarıya sızmak yerine yerinde harcamaya dönüşebilir." Yani sorun gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların harcayacak paraları olmamaları. Ancak sorun tam olarak bu değil. Çözümün adımlarından biri bu olsada sadece bununla sorun çözülmez. Peki sorun ne derseniz, sorun tüketimin olmaması değil üretimin olmaması, gelişmiş ülkelerdeki insanların artık yeterli üretmemesi, ürettiğinden-çalıştığından daha iyi bir hayat yaşaması-yaşamak istemesi. Artık sanayi sonrası topluma geçtik yalanı ile insanlar ve toplumlar kandırıldı. " Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey " yazarı Ha-Joon Chang kitabında bunu çok güzel açıklıyor. Ama siz bana toplam rakamlar vererek aslında gelişmiş ülkelerin hala ürettiklerini söyleyebilirsiniz. Bende size o zaman şunu sormak istiyorum. Misal Facebook un yıllık üretimi veya ürettiği deger 1 Milyar dolar. Peki bunu kaç kişi üretiyor. Bu para kaç kişiye dağılıyor. Çin örnegini düşünürsek 1 milyar dolarlık üretim yapan bir cep telefonu veya elektronik fabrikası bunu kaç kişi ile üretiyor ve bu para kaç kişiye dağılıyor. Facebook, Google, Amazon gibi şirketlerin ülkeler arası para transferleri ve hileler ile neredeyse hiç vergi vermemeleride ayrı bir facia. Yani üretim ve bu üretimin paylaşımı bir kaç bin kişiyle sınırlı, ayrıca vergi de vermiyorlar. Peki gelişmiş ülkelerde yaşayan diğer insanlar ne kadar üretiyor (yeterli değil-çok az), birde vergi vermeyenler yüzünden ülkelerinin borçlarını ve sıkıntılarını sırtlarında taşıyorlar. Bu şartlar altında krizin bitmesi imkansız. Peki krizin bitmesi nasıl olur derseniz; 1- Global şirketlerin tüm dünyada etkin şekilde vergilendirilmesi için tüm dünyada önlem alınması. Vergi cenneti ülke-adaların sistem dışına çıkarılmaları. 2- Gelişmiş ülkelerdeki üretimin arttırılması için gerekli önlemlerin alınması, ülkelerin ithalat vergilerini arttırmaları, milli şirketlerin korunması, milli olmayan şirketlerin daha fazla vergi yüküne maruz kalması 3- Sizin de dediğiniz gibi insanlara harcamaları için para vermek. 4- Gelişmiş ülkelerdeki enflasyonun yükselmesi ( Bu sayede ülkelerin ve insanların borçluluk oranları da düşecektir. ) Yükselen enflasyon ile gelişmiş ülkelerdeki insanların gelir düzeyinin daha az artması, gelişmiş ülkelerdeki insanların refah seviyesinin düşmesi ve bunun kabullenilmesi ( daha az üretiyorum- daha az çalışıyorum- bu kadar tüketmeyi hak ediyorum u artık anlamaları) Bu güne kadar bir Çinli, Hintli, Brezilyalı, bir Türk çalıştı, üretti ama bir Amerikalı- Avrupalı yan gelip yattı birde üstüne hak ettiğinden çok çok daha fazlasını tüketti. Bu şekilde gitmeyeceği aşıkardı. General Motors, Ford gibi şirketler para kazanmaya yöneldiler, Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey kitabında da belirtildiği gibi bunu finans oyunları ile yaptılar, para kazandıkları sürece bu insanlara doğru gibi gözüktü, işçiler maaşlarını alıyor, hissedarlar temmettü alıyor, artan hisse senedi fiyatından faydalanıyor, kim bu durumdan şikayet etsin ki. Ama bu şekilde davranarak asıl yapmaları gerekeni unuttular, yani daha iyi arabalar üretmek, araba üretim maliyetlerini düşürmek, müşteri memnuniyetini arttırmak, daha yüksek teknoloji vs vs.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Chang'ın kitabı iyi bir kitaptır.Ama her okuduğunuza her söylenene abone olmayın. Başka şeyler de okuyun. Dünyada pek çok cin fikir var. İlk okunduğunda doğru gelir. Ta ki, başka bir cin fikirlinin kitabını okuyana kadar. Bu tür kitapları okuyun ama mutlaka karşı fikirlerin kitaplarını okuyun. Kapitalizm hakkında kimsenin bize bir şey söylemesi gerekmiyor. İyi kötü herşeyini görebiliyoruz.
      Sorun gelişmiş ülkelerde yaşayanların harcayacak paralarının olmaması değil. Mevcut imkanlarını limit olarak kabul edip harcama yapmak istememeleri.

      Sil
    2. Peki o zaman hocam başka hangi cin fikirli kitapları okuyalım. Bunlarında isimlerini bize verirseniz bizde faydalanırız. Size bir anımdan bahsedeyim. Amerikalı bir meslektaşımla bir aradayken (konum-pozisyon aynı) ortamda konu döndü dolaştı onun sahip olduğu şeylere geldi. Aklımda kalanlar; bahçeli müstakil bir ev (kira mı yoksa sahibimi hatırlamıyorum), evde 5 televizyon, 3 bilgisayar, 2 araba vs... Ve bu amerikalının eşi çalışmıyor biz Türkiyede karı-koca çalışıyoruz onun kazandığı-harcadığının onda birine sahip değilim. Ve onun benden daha fazla bir değer üretmediğini görüyorum- biliyorum. Hatta ben ondan (birlikte çalıştığımız dönemde de) çok daha fazla çalışıp, üretiyorum. Metin Ercan ın aşagıdaki linkinde yazdığı gibi 11.5 trilyon dolar borçlu olan Amerikan halkı hangi parayı harcayacaktır. ( http://www.radikal.com.tr/yazarlar/metin_ercan/hanehalki_borclulugu-1178002 ) Demişsiniz ki "Sorun gelişmiş ülkelerde yaşayanların harcayacak paralarının olmaması değil. Mevcut imkanlarını limit olarak kabul edip harcama yapmak istememeleri. " ama hem devlet olarak hemde hanehalkı borçluluk oranı olarak çok yüksek borçları var. Bu durumda hangi parayı harcayacaklar. Burda iktisatçı olarak sizler yanlış düşünüyorsunuz. Mesela Ege Cansen de aynı hatada Çok Borç iyidir başlıklı yazısında ( http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/22393205.asp ) Suzan Sabancı piyasayı bildiği için doğruyu görüyor ve söylüyor ki Gelişmiş ülkeler borç içerinde ve bu durumda harcama yapamıyorlar- yapamazlar, Ege Cansen " bir ülkede ne kadar pasif (borç) varsa o kadar aktif (varlık) vardır. Başka türlü ulusal ekonominin bilançosu tutmaz. Bu bir muhasebe eşitliğidir. "diyerek çok büyük hata yapıyor. Çünkü bu dediği 100 yıl önce geçerli olabilirdi. Mesela bu hesapta Çin in sahip olduğu yaklaşık dört trilyon dolar yok. Borçlu Amerikalı ama alacaklı Çinli. Birde mesela bir Amerikalı bankadan kredi çekti ve hisse senedi aldı. Borç 100 dolar, hisse senedi 100 dolar. Ama ertesi gün kriz çıktı, hisse fiyatları çakıldı, Borç 100 dolar karşılığı hisse senedi 50 dolar. Burada hisse senedi yerine isterseniz araba, ev, eşya vs koyun. Bir kriz çıktığında elinizdeki varlıkların değeri hızla düşer ancak borcunuz sabit kalır. E peki varlık tarafından eksilen 50 dolar nereye gitti? Muhasebeyi tutturmak için varlık tarafına 50 doları nereden koyacagız. Bunu Ege Cansen e sormam lazım ama siz cevap verebilirmisiniz? Bundan başka Fed in ve AMB nın bastığı- piyasaya sürdüğü her dolar-avro aslında bir borç. Para da aslında bir tür devlet tahvilidir. Bir Türk ün, Çinlinin, Hintlinin cebinde bulunan Dolar ve Avroda aslında o ülkelerin bir borcudur. Bu nedenle finans oyunları ile piyasaya verdikleri her dolar- avro aslında bu ülkelerin borcunu daha da arttırmaktadır. Tek çözümleri enflasyon yaratmak ve bu borçlardan kurtulmak. Hem bu sayede borçlarını bedavadan gelişmekte olan ülkelere-borçlu oldukları ülkelere-insanlara satmış olacaklar, hemde belki bu esnada şirketlerine dinamizim getirerek daha fazla değer üretebilir hale getirecek. Bu resmi Yaşar Erdinç çok güzel görüyor aslında.Kagıttan kuleler yazısı ile bu durumu çok güzel anlatmış ( http://www.bugun.com.tr/kagittan-kuleler-yazisi-1153526 )

      Sil
    3. [1. BÖLÜM]

      [Toplam 9 bölüm]

      Konu hakkında fikirlerimizi yazdıkça, “Mevcut imkanlarını limit olarak kabul edip harcama yapmak istememeleri” kısmını baz alarak fikir inşaatına devam da etsek;

      Dönüp-dolaşıp:

      1. “Emek/sermaye” çelişkisine,

      2. Piketty’nin yüksek sesle uyarısını yaptığı “gelir dağılımı adaletsizliği” tehlikesine,

      Ve son olarak;

      3. “Para” isimli metanın günümüzde gerekli olup-olmadığı sorunsalına

      varma olasılığımız çok yüksek.

      Kainatta -- özellikle “bilim”de -- bir olguyu, bir formülü her koşulda çalıştığını ispatladıktan sonra; “bu artık bir yasadır” sözü ile kabul ettirmek; daha çok “fizik”, “matematik”, “kimya” vb. sahalar için geçerlidir.

      Fakat bütün beşeri bilim ve disiplinlerde, özellikle içinde “insan faktörü”nün oldukça ağır olduğu disiplinlerde -- “iktisat” gibi -- “bir tek doğru”, “tartışması teklif dahi edilemez bir tek iktisat teorisi” yoktur!

      “Fizik”, “matematik”, “kimya” gibi daha çok sayısal temele dayanan ve bu bilimler aracılığı ile meydana gelen “kanunlaşmış olgu”, “kanunlaşmış teori”, “kanunlaşmış formül” vb. algıları birkaç dakikalığına hariç tutarak Mahfi Bey’in bu sayfasında beşeri bir disiplin olan “iktisat”a odaklanırsak:

      En başta “kapitalizm” denen ideolojinin, “sistemli” olarak temelini atmış “ilk” kişisi kabul edilen “Adam Smith”in ve onun ardından gelen diğerlerinin geliştirdiği bütün “iktisat” teorilerinin; günümüzde de geçerliliğini sürdürdüğüne ve daha da ileri gidip “sürmesi gerektiğine!” inanmak; en başta “bilim”in “objektiflik” ve “ilerleme” değerlerine terstir!

      “İktisat” disiplini içinde “ilerlemek” olgusunu; salt “matematiksel dizgiler” ile, salt “formüller” ile, salt “bir -ilk- kişinin yarattığı olguları her zaman takip ederek” değerlendirmek doğru değildir! En başta “iktisat” disiplini içinde olmak üzere bütün diğer beşeri bilim ve disiplinlerde, tüm “dogma”ları tereddüt etmeden eleştirmek ve hatta kainatın iyileşmesi için “değiştirmek” gerektiği ülküsünün en son örneğini; bir çığır açmamış olsa da, yine de muazzam bir “sistemli çalışma” ürünü olduğu için Thomas Piketty’nin “21. Yüzyılda Sermaye (Capital in the Twenty-First Century)” eserinde gördük! İsimler çeşitlendirilebilir: “Ha-Joon Chang”, “Amartya Kumar Sen”, “Herbert Marcuse”, “Thorstein Bunde Veblen” ve niceleri gibi.

      [Devamı 2. bölümde]

      Sil
    4. [2. BÖLÜM]

      “Adam Smith”in bir “ilk” olması nedeni ile; sadece bir “matematik”, sadece bir “fizik” bilimi gibi değerlendirilemeyecek beşeri bir disiplin olan “iktisat”ta, Smith’in ortaya attığı fikirlere, yine “sistemli” bir şekilde karşı çıkıp, bu disiplinin içindeki “insan faktörü” ağırlığını daha görünür hale getiren bir diğer “ilk” kişi “Karl Marx”dır.

      “Lütfen işkembenizden sallamayınız! Adam Smith’in -insan faktörü-nü görmezden geldiğini nasıl iddia edersiniz?!” sorusu akıllara gelebilir.

      En başta bu şahsın “Milletlerin Zenginliği” kitabını elinize alarak baştan sona dikkatle okumanız önerilir. Onlarca örnek sayılabilir; cümleyi fazla uzatmamak için bir örnek yeterli:

      “Sermaye sınıfı!”nın tahakkümünü sürekli kılabilmek için bir teorisini “çocuk ölümü!” üzerinden nasıl nötr hâle getirdiğini ve kitabının içine bunu adeta “sakladığını”; ancak dikkatli bir gözle bakarsanız bulabilirsiniz:

      “Every species of animals naturally multiplies in proportion to the means of their subsistence, and no species can ever multiply beyond it. But in civilized society, it is only among the inferior ranks of people that the scantiness of subsistence can set limits to the further multiplication of the human species; and it can do so in no other way than by destroying a great part of the children which their fruitful marriages produce.”

      “Bütün hayvan çeşitleri, tabii, beslenme araçları oranında çoğalır. Hiçbir hayvan türü bundan öteye çoğalamaz. Ama uygar toplulukta, yiyecek kıtlığı yalnız alt tabakalardaki insan türünün fazla çoğalmasına set çekebilir. Bunu da, ancak o kimselerin verimli evliliklerinden üreyen çocukların büyük bir kısmını ortadan kaldırarak yapar.”

      “Milletlerin Zenginliği”, Türkiye İş Bankası Yayınları, ciltli 2006 basım, çeviren “Haldun Derin”, sayfa 87, orta paragraf.

      Yukarıda yazılan alıntı, “haklılığı ispat” için koca kitaptan cımbızla çekilmiş “sadece bir örnek!” değildir! Sayın Eğilmez’in yorum pencerelerini daha fazla işgal etmemek için seçilmiş bir örnektir. Kitabı okudukça örneklerin daha da fazlasını bulacaksınız!

      “‘Soma cinayeti!’nde ‘insan hayatının!’ kaybedilmesi; ‘-serbest piyasa ekonomisi-nin akışı içinde normaldir!’” algı sürecinin, “sistemli” olarak dikte ettirilmeye başlandığı tarih; “Milletlerin Zenginliği” adlı kitabın yayınlanmaya başlandığı tarihtir (1776)!

      Lütfen dikkat buyurun:

      Bu kitabın öncesinde de bir “haksızlıklar ve adaletsizlikler tarihi!” vardı;

      Ama;

      “Normalleştirme süreci!”nin “sistemli!” şekilde dikte ettirilmesi “Adam Smith” ile başladı!

      Marx’ın Smith’den yegâne farkı; Smith inadına unutturmaya çalışırken, Marx’ın “insan faktörü”nü daha görünür kılmasıdır!

      Bu cümleleri okuyan bu sayfanın sayın ziyaretçileri bu satırların yazarını; azılı bir “Devletçi!”, azılı bir “Marksist-Leninist!” zannedebilir → Yanılıyorsunuz!

      [Devamı 3. bölümde]

      Sil
    5. [3. BÖLÜM]

      Konuya açıklık getirmek için:

      (1) Okuyacaklarınız bir tez, doğruluğu ispatlanmış bir teori değil; benzer dersleri tarihten öğrenebilirsiniz.

      “Sanayi Devrimi”nden sonra özellikle İngiltere’de 19. yy’ın ortalarına doğru; el yordamıyla geçimini sağlayan küçük tekstil atölyeleri bir bir kapanmaya başlar. Buharla çalışan devasa makineler, “fabrika” denen geniş kompleksler içinde kurulmaya başlayınca, bu tekstil atölyesi sahipleri ve onların yanında çalışanlar “ekmeğimizle oynuyorsunuz” diyerek bu fabrikaları basıp yepyeni teknoloji ile çalışan dokuma ve envaiçeşit tezgâhı parçalar.

      Bu kişilere, o dönemde (tahmini tarih; 1779-1811 arasında) bu makineleri kıran ilk kişi olması sebebiyle “Ned Ludd” isminden türetilmiş “Luddites ~ (‘Luddit’in takipçileri)” ismi verilir.

      Detaylı bilgi için: “Makine Kırıcılık Ned Ludd ve Queen Mab, Peter Linebaugh, Çeviren: Deniz Esen, Otonom Yayıncılık, 2014” inceleyebilirsiniz.

      Bu olay büyüyerek diğer sektörleri de kapsayacak şekilde bir tür greve evrilir. Fransa’da 1789’da yaşanan olayın bir değişik versiyonu İngiltere’nin de başına çatmasın diye hem “hükümet”, hem de “büyük sermaye sahipleri” bir araya gelerek, toplumda ara ara tsunami kadar yükselen muhalefet dalgalarını dizginleyebilmek için, onların temsilcileri ile masaya oturmak zorunda kalır.

      Ve bu masadan çıkan kararlar ile, şu anda, 21. yy. Temmuz 2014 itibariyle dünya çapında devam etmekte olan “çalışma hayatı” genel kurallarının ilk adımları atılır:

      * Sendikaların kurulmasına ve objektif bir şekilde emekçinin hakkını gözetmesine,

      * “Sosyal sigorta”, “sağlık/sigorta/süreklilik için bir resmi güvenlik kurumu” ve “emeklilik sistemi”nin kurulmasına,

      * Günlük çalışma süresinin 8 saatten fazla olmamasına,

      * Günlük/haftalık/aylık/yıllık periyotlar hâlinde dinlenme&tatil sürelerinin ortak karar alınarak belirlenmesine,

      * “Meslekleşme” ve “uzmanlaşma”nın bir an önce yaygınlaşması için gerekli tüm kararların alınmasına,

      ... sayabileceğimiz diğer tüm değerler.

      (2) 1960’ların ortalarından itibaren, tüm dünyada “iktisat uzmanları”nın azımsanamayacak bir bölümü “Laissez-faire; Laissez-passer ~ Bırakınız yapsınlar; Bırakınız geçsinler” ideolojisinin artık devrini tamamlamaya başladığı konusunda hemfikirdi. Fakat “Milton Friedman” gibi bir “cin fikirli!” ortaya atılıp; “dünyada gerçek kalkınmanın şimdi başladığı!” sözü ile beyinleri yıkaması, “kapitalizm”in daha insancıl yüzü olduğu iddia edilen “Keynesyen” ekonomiyi aşamalı olarak terketmenin dünyayı daha da ileri götüreceği yönünde propagandaların artması, az once bahsedilen diğer “iktisat uzmanları”nı karamsarlığa sevk etti. Bir kısmı istasyona yeni gelen “monetarist”, “neo-liberal” ve “tüketim kültürünü pompalayıcı” trene bindi ve hayatını “hoş ve boş bir refah” içinde geçirerek tamamladı. Bir başka kısmı da dünya ekonomisinin evrildiği tehlikeli alanları görerek fikirlerinden asla taviz vermeden gelecek nesillere bir “uyarı fişeği” mahiyetinde yaşadı.

      [Devamı 4. bölümde]

      Sil
    6. [4. BÖLÜM]

      (3) 1970’lerin ikinci yarısından günümüze devam etmekte olan sistem: “Ronald Reagan↔Margaret Thatcher↔Turgut Özal” troykasının bayraktarlığını yaptığı: “T.I.N.A. - There Is No Alternative ~ Başka yol yok!” kısaltması ile “kabul ettirilen!”; “Neo-Conservative Economic Policies ~ Yeni-Muhafazakâr Ekonomi Politikaları”dır!

      Özellikle 1980’lerin sonlarına doğru “Yeni-Muhafazakâr Ekonomi Politikaları”nın bir yanardağdan fışkıran lavlar gibi akması nedeniyle, kendini “Sol” ve “Sosyal demokrat” olarak tanımladığını iddia eden her tür oluşum; eriyen tabanını daha fazla kaybetmemek için rakiplerinin “iktisat politikaları!”na doğru yelken açtı, “keskin muhalefeti” tercih etmedi!

      [Not: “T.I.N.A.” öyle kuvvetli bir uyuşturucu ki; Hindistan’da Mayıs 2014’te sonuçlanan genel seçimler ile başbakanlık koltuğuna oturan “Narendra Modi” isimli şahıs; “Hindistan’ın yeni Reagan’ı” yakıştırmasıyla propaganda ediliyor!]

      (4) Piketty’nin yazdığı kitaba, “devlet kapitalizmi” ile yönetilen “Çin Halk Cumhuriyeti”nde bir iktisat profesörünün nasıl bir açıyla yaklaştığından bahsedelim.

      Kampüsü başkent “Pekin”de olan, 1898’de kurulmuş araştırma üniversitesi; “Peking University”de iktisat profesörü “Ping Chen”in aşağıda okuyacağınız fikirleri üzerine:

      “-Komünist!- bir rejimle yönetildiği iddia edilen bir ülkenin bir üniversitesi içinde bir öğretim görevlisinin parmaklarından dökülenler olduğu için ‘tek taraflı’dır, ‘objektif’ değildir; bu nedenle ‘bilimsel kıstaslar’ içinde değerlendirilemez!”

      dersek; sadece kendimizi kandırırız!

      Lütfen unutmayınız:

      “İktisat” disiplini içinde var olan sistemlerin belkemiğini “serbest piyasa ekonomisi” adlı ceberut kavram oluşturmaz!

      “Bilimsel kıstaslar”; “serbest piyasa ekonomisi”nin koyduğu kurallar değildir!

      “Bilimsel kıstaslar”; Karl Marx’ın “Das Kapital”ini amentü kabul etmekte değildir!

      “İktisat” disiplini, içinde “insan faktörü”nün çok ağır olduğu bir disiplindir; salt “matematik” bakış açısı ile, salt “fizik” bakış açısı ile çıkarımlar yapmak kainatı yıkıma götürür!

      Tıpkı;

      2007-08’de başlayıp hâlen devam etmekte olan “küresel ekonomik kriz”de her saniye teneffüs ettiğimiz gibi!

      Tıpkı;

      “Türkiye Cumhuriyeti” özelinde uyaracak olursak: “Cari açık finanse edildiği müddetçe yola devam!” uyuşturucusunu her saniye damarımıza zerk ettiğimiz gibi!

      [Devamı 5. bölümde]

      Sil
    7. [5. BÖLÜM]

      “Ping Chen”in yazısından bazı bölümler:

      Simon Kuznets’in “Ters ‘U’ şeklindeki ‘gelir dağılımı adaletsizliği’ eğrisini” ve Robert Solow’un “dış kaynağa dayalı ekonomik büyüme modelini”; Thomas Piketty kitabında eleştiriyor. Halbuki Çin özelinde bakacak olursak; ülkedeki iktisatçılarımızın azımsanamayacak bir bölümü, az once yazdığım Anglo-Sakson temelli görüşleri bu topraklarda da yayılması amacı ile savunuyor. Özellikle bu iki model; Çin’in “sanayi politikalarının bağımsızlığına” ve daha genel manâda Çin’in ekonomik dokusuna uygun değildir. Piketty’nin kitabı “Batı”da ne kadar hararetle tartışılıyorsa, bunlar ülkemize de aynı şiddette sirayet ediyor. Çünkü şu an “yapısal reformlarımızı” gerçekleştirmek için hangi yolları izleyeceğimizi ülke genelinde müzakere ediyoruz, ve Piketty’nin kitabı kendi müzakere sürecimizde oldukça geniş bir yer edinmeye başladı.

      Garip bir şekilde, Çin’deki “neo-liberal iktisatçılar”; son finansal krizden ders almışa benzemiyor. “ABD finans sektörü” tarafından cılkı çıkarılmış “ABD reel sektörü”ne adeta kör gözle bakarak; muazzam öneme sahip “yasal düzenlemelerin” yapılmamış olduğu bir finans sektörünün, “gelir dağılımı adaletsizliği”ne yol açan en tehlikeli suçlu olduğunu inkâr ediyorlar. “Wall Street”in yüzyılı aşkın süredir anlattığı hikayelerin peşine takılarak, bu hikayeleri adeta birer “spekülasyon malzemesi” olarak kullanarak, “serbest piyasa ekonomisi”nin; “zenginliği halk için ve halkla birlikte” arttıracağını, içinde kıvrım kıvrım kıvrandığımız “küresel finansal afet” ortamında hâlâ savunabiliyorlar.

      “Neo-liberal iktisatçılar”ın mantığına tam manâsıyla karşı durarak, Piketty şu bilgiyi bizlere aktarıyor: “Hukuk”un ve “yasal düzenlemeler”in her ne kadar muhteşem şekilde çalışmasını başarsakta; “Batı”daki en zengin %1’lik sınıf, servetin&kazanımların aslan payını almaya devam ediyor. “Artan oranlı vergi” ve “emlak vergisi” olmayan ülkelerde ise, Hindistan ve Rusya gibi, “milli servet” çok küçük bir azınlığın ve “iş dünyası devleri”nin çevresinde toplanıyor.

      Solow’u takip ederek, Çin’deki bazı öndegelen iktisatçılar, “üretim faktörleri piyasası”nı tamamıyla serbest bırakarak kendi “yapısal reformlar”ımızın ana hattını çizebileceğimizi savunuyorlar. “İş gücünü” ve “toprağın mülkiyet ve işlenmesi”ni her tür düzenlemeden arındırmamızı ve bu unsurları “dizginleri olmayan bir ‘arz ve talep’ terazisi içinde” konumlandırmamızı söylüyorlar. Bu tür bir sistemin toplumsal gönenci arttıracağını ve “daha düşük bir gelir dağılımı adaletsizliği” meydana getireceğini salık veriyorlar.

      Bir keresinde, “tam rekabet piyasası”na, “serbest piyasa ekonomisi”ne tüm benliğini vererek inanmış bir kişinin fikirlerini öğrenmek istemiştim. Şunu sordum: “Batı”da en gelişmiş ekonomilerde, hiç bir müdahaleye maruz kalmayan bir “üretim faktörleri piyasası” var mı? Hemen anlaşıldı ki; tarihte böyle bir sistem hiç bir zaman var olmamıştı.

      “Batı”da göçmenlikle ilgili yasalar ve göçmenlerin çalışma izinleri ile ilgili her şey “istihdam piyasası”na “dışarıdan” bir müdahaledir.

      “Batı”da asgari ücret ile ilgili düzenlemeler “iş gücü & istihdam piyasası”na “dışarıdan” bir müdahaledir.

      “Batı”da “gösterge faiz oranı” ve vergi politikaları “sermaye piyasası”na “dışarıdan” bir müdahaledir.

      ABD’nin “laissez-faire”i savunan finans oligarkları “emtia piyasası”na “dışarıdan” (ve çoğu zaman ‘içeriden’) müdahalelerde bulunur.

      “Batı”da her tür askeri harekat, komşu ülkeleri ile paylaştıkları kıta sahanlığı içinde olanlar da dahil, “döviz piyasası” ve “sermaye akımları”na “dışarıdan” bir müdahaledir.

      Listeyi uzatabiliriz.

      [Devamı 6. bölümde]

      Sil
    8. [6. BÖLÜM]

      Bölgesel bazda olsun veya küresel bazda olsan farketmez; “rekabet”in en haşin dönemini yaşadığımız bu çağda, “ütopyacı kapitalizm” ile idealize edilmiş “muhteşem serbest piyasa ekonomisi”ni bulmak mümkün mü? Çin’deki iktisatçıların azımsanamayacak bir bölümü “Batı”nın bu el kitaplarını adeta sindirerek, gerçeklikle en ufak bir teması olmayan güllük gülistanlık bir resim çizmekten başka bir şey yapmıyorlar.

      Bu iktisatçılar, “serbest piyasa ekonomisi içinde rekabet” ülküsü ile her tür düzenleme ve yaptırımdan arındırılmış bir alan yarattıktan sonra, “the invisible hand” ~ “piyasanın görünmez eli”nin geriye kalan işleri halledeceğini, ve nihayet toplumsal refahı arttıracağımızı deklare ediyorlar.

      Fakat ne yazık ki:

      Sömürgecilik dersleri ile dolu “Batı”nın bütün tarihine ve hattâ iktisadın tarihine bakarsanız, bu “ütopyacı kapitalist fantezi”nin “gerçek dünya”da bir tek saniye iz düşümü olmadığını görürsünüz. Yakın arkadaşım ve “Batı”nın yetiştirdiği mükemmel iktisatçılardan biri olan “Joseph Stiglitz” bana sık sık şu tavsiyeyi iletir: ABD’dekiler ne yapıyorsa onu yap; onların söylediklerini değil!

      “Özel mülkiyet”in ve “serbest piyasa ekonomisi”nin; ABD’nin uzay ve havacılık projeleri, internet, GPS uygulamaları, ABD donanmasının küresel coğrafyada her an her yerde var olması, ve yerküredeki neredeyse tüm “bilgi↔haber↔istihbarat akışı”nın gözetim/denetimden geçmesi üzerine tam manâsıyla yetkinliği var mı? Bütün bu saydıklarımın -- ve tabii ki daha fazlasının -- ekseriyetinin kuruluş aşamasında, bebekliklerindeki emekle döneminde “fonlama” ve “geliştirme” işlerini her zaman devlet yapmıştır.

      Hindistan, Türkiye ve Filipinler gibi dünya arenasında gitgide yükselen aktörler -- ki bunların hepsi “özel mülkiyet” doktrinini kabul eden ve “parlamenter demokrasi” ile yönetilen ülkelerdir -- niçin “Batı”ya iktisadi yönden bağımlılıklarını kesip atamıyorlar? Niçin kendi modern sanayilerini inşa edemiyorlar? Niçin kendi uçak, uydu, hızlı-tren ve “bilgi teknolojisi sistemleri”ni üretemiyorlar?

      Tüm bunlardan çıkaracağımız dersler neler olabilir?

      Tarihte hiçbir “piyasa mekanizması” var olmamıştır ki gelir dağılımını “adil” bir şekilde sağlasın; en azından iyileştirsin. Yukarıda panoramasını çizmeye gayret ettiğim tüm örneklerde “nizamı sağlayıcı güç”; gelişmiş ülkelerde bütün “sermaye”yi ve onunla ilişkili olan çoğu şeyi un ufak ederek; “savaş” kisvesi, “devrim” kisvesi veya “özgürlük hareketleri” kisvesi altında vuku bulmuşur. Gelir dağılımının “daha makûl” sağlanması yalnızca ekonomik müdahaleler yolu ile gerçekleşmiştir; “kira denetimi”, “mülkiyeti devletin üzerine alması”, “menkûl kıymetler borsası düzenlemeleri”, “sermaye akımlarına getirelen denetlemeler” gibi. Bütün bunlar piyasa içindeki “varlık fiyatları”na etki eder.

      “Neoklasik iktisat ekolü” bakış açısıyla bir hipotez hâline getirilmiş “serbest piyasa ekonomisi” ve “verimli piyasalar” tabirleri; matematiksel iktisadın farazi ütopyalarından başka bir şey değildir, bütün bunların “gerçek dünya”da bir karşılığı yoktur. Piketty’nin bulgularının; Çin’in “neo-liberal” tandanslı akademi ve medyasına karşı oldukça kuvvetli bir rüzgar etkisi yarattığını söyleyebilirim.

      “Ping Chen”in yazısınının tamamı için link (İngilizce):

      Başlık:

      “Piketty’i Peking Üniversitesi’nde okumak: Kapitalist iktisat içindeki ‘gelir dağılımı adaletsizliği’nin komünist Çin’e etkileri” (30 Haziran 2014)

      http://www.huffingtonpost.com/ping-chen/piketty-china-inequality_b_5542491.html

      Yazı 3 bölümden oluşuyor. Diğer iki bölümü okumak için, açılan sayfada “Ping Chen” ismi üzerine tıkladığınızda yakın zamanda yayınlanacak diğer iki linki görebilirsiniz.

      [Devamı 7. bölümde]

      Sil
    9. [7. BÖLÜM]

      Not: Yukarıdaki yazının bütününü okuduğunuzda, “Ping Chen”in cümleleri arasına bir tür “karma ekonomi” izlenimi uyandıran görüşlerini serpiştirdiğini; yine Pekin’deki “politbüro!”ya belki de selam çaktığını sezebilirsiniz!

      Unutmayalım:

      Özellikle “insan faktörü”nün ağır olduğu “iktisat” gibi bir beşeri disiplinde,

      Ve yine özellikle bir “bilim insanının” iktisat alanındaki fikirlerini beyan ederken;

      a. “Akademik eğitimini aldığı iktisat ekolü/ekolleri”,

      b. “İçinde bulunduğu coğrafya”,

      c. “Yetiştiği toprakların tarihi birikimi”nden

      etkilenmemesi pek olası değil.

      “İktisat” gibi bir beşeri disiplin içinde, bir “matematikçi” soğukluğunda yalıtım beklenmesi, objektiflik beklenmesi o kadar mümkün değil.

      Konuyu daha fazla uzatmamak için: Tıpkı birçok yönleriyle sayın Mahfi Eğilmez’in, sayın Asaf Savaş Akat’ın, sayın Deniz Gökçe’nin, sayın Taner Berksoy’un, sayın Ege Cansen’in, sayın Uğur Civelek’in, sayın Sadun Aren’in, sayın Vefa Tarhan’ın, sayın Özgür Demirtaş’ın, sayın Erinç Yeldan’ın, sayın Daron Acemoğlu’nun, sayın Yalçın Küçük’ün, sayın Erol Manisalı’nın, sayın Seyfettin Gürsel’in, sayın Korkut Boratav’ın veya sayın Nail Satlıgan’ın da birbirlerinden “ayrıştığı” ve “birleştiği” noktaları olduğu gibi.

      [Devamı 8. bölümde]

      Sil
    10. [8. BÖLÜM]

      (5) Yukarıda yazılan “Ned Ludd” örneği ile birlikte aşağıdaki saptamalara lütfen dikkat buyurunuz.

      Kasım 2011, The Economist: “Artificial intelligence - Difference Engine: Luddite legacy”
      Link: http://econ.st/syGalm

      Aşağıda okuyacağınız anekdotun gerçekte yaşanmış olup-olmadığına dair kanıt yok. Fakat günümüzde, daha çok ABD sınırları içinde, bir nasihat gibi anlatılmaya devam ediliyor:

      1950’lerde ABD/Cleveland’da “Ford”un tesislerini, şirketin kurucusu Henry Ford’un torunu “Henry Ford II”nin ev sahipliğinde gezmekte olan “Otomotiv Sanayi Çalışanları Sendikası” başkanı Walter Philip Reuther arasında bir konuşma geçer.

      Tesisin ortalarına yaklaştıklarında; Henry Ford II, W.P.Reuther’ı yeni teknoloji ile donattıkları üretim bandının başına getirir ve sinsi bir ses tonuyla ona sorar:

      “Sayın Reuther, siz de kendi gözlerinizle gördünüz; çağ artık makinelerin çağı.

      Şu robotik kollara bakar mısınız ?! Bir insan koluyla kıyaslayacak olursak ne kadar da maharetli çalışıyorlar değil mi!

      Aslında ben bir şeyi merak ediyorum:

      Lütfen bana söyler misiniz;

      -eliyle alaylı bir şekilde makineleri işaret ederek-

      Sendikanıza topladığınız aylık aidatları bu vakitten sonra nasıl toplamayı düşünüyorsunuz ?!”

      Reuther istifini hiç bozmadan aynı alaycı ses tonuyla cevap verir:

      “Bay Henry, peki siz bu üretim bandından çıkardığınız otomobilleri nasıl satmayı planlıyorsunuz ?!

      Arabalarınızı bu makineler satın almayacak herhâlde değil mi bay Henry ?!

      Bir şeyi asla aklınızdan çıkarmayın bay Henry:

      Siz yepyeni teknolojiler ile üretim maliyetlerinizi her geçen gün azaltarak arabalarınızı üretiyor olabilirsiniz.

      Ama unutmayın;

      -Tüketici- dediğimiz ‘insanlar’ hala o eski yöntemle üretiliyor!

      Her ay bir önceki aya göre, her yıl bir önceki yıla göre veya her ‘beş-yıl’ bir önceki ‘beş-yıl’a göre gibi zaman dilimleri üzerine bir değerlendirmede bulunursanız;

      Eline daha az maaş geçen bir tüketici, eğer gelirini arttıramazsa,

      Sizin ‘yepyeni teknoloji!’ ile donatılmış ‘robotik kollarla üretilen!’ son model arabanızı da almayacaktır ! "

      der ve her ikisi de kahkaha atarak tesisin geri kalanını gezmeye devam ederler.

      Türkiye’de de son aylarda çok sık duymaya başladığımız “Orta Gelir Tuzağı”nı; yukarıda verilen:

      “-Robotik Kollar- araba satın alabilir mi?” / “Arabayı insan mı satın alır?”

      soruları çerçevesiyle de değerlendirmeniz tavsiye edilir!

      [Devamı 9. bölümde]

      Sil
    11. [9. BÖLÜM - SON]

      “Netocracy” ~ “Netokrasi” kavramı; ilk kez teknoloji dergisi “Wired” tarafından 1990’ların başında kullanılmış. “İnternet” ve “aristokrasi” kelimelerinin bir araya getirilmesiyle türetilmiş.

      Kavramın özeti:

      Bilgisayar donanımından öte, “yazılım” üzerine uzmanlaşmış kişilerin bu meziyetlerini kullanarak “sanal dünya” içinde “kâr getirici” iş/işlemler/oluşumlar/organizasyonlar/şirketler vs. yaparak/kurarak gitgite zenginleşmesi;

      Bu tür kişilerin, programlama dili konusunda uzmanlaşmış olmaları sebebiyle birbirleriyle daha sık temas hâlinde olmaları,

      Ve

      Bu temasın bazı “hizipler içinde!” yoğunlaşması sonucunda; “lonca” benzeri, yeni tür “sosyal statü”lerin meydana gelmesi.

      İsveçli düşünürler Alexander Bard ve Jan Söderqvist’in, 2000-2002 arasında yayınladığı:

      “Netocracy: The New Power Elite and Life After Capitalism”
      ~
      “Netokrasi: Gücün Yeni Elitleri ve Kapitalizmden Sonraki Hayat”
      adlı kitabı okuyabilirsiniz.

      Henüz Türkçe’ye çevrilmemiş. İngilizcesi için: http://amzn.to/1iMxMyd

      Bir diğer kaynak: http://www.thenetocrats.com/

      * * *
      Önümüzdeki 5 yıl içinde çığır açacak “3D printing” ~ “3 boyutlu ürün yapabilen yazıcılar” teknolojisini dikkatle takip etmeniz önerilir!

      Yukarıda “Ping Chen”in bahsettiği “özgürlük” babında “3D printing”i ilk sıralara yerleştirebilirsiniz!

      (6) Günümüzün en tehlikeli 4 öğesi:

      a. “Serbest piyasa ekonomisi” (Özel sektör kapitalizmi),

      b. “Devlet kapitalizmi” (“Soğuk savaş” dönemindeki adıyla; “Sovyet kapitalizmi”),

      c. “Para”,

      d. “Rekabet”

      ile ilgili detaylı bilgiler,

      Ve

      Yukarıdaki en tehlikeli 4 öğenin kaldırılmasından sonra, üzerinde çalışılan yeni sistemler için şu sayfaları ziyaret ediniz:

      Sayın Eğilmez’in yazdıkları ile beraber yorum pencerelerini sonuna kadar acele etmeden ve dikkatinizi vererek okuyunuz:

      a. Ahbap Çavuş Kapitalizmi:
      http://www.mahfiegilmez.com/2014/05/ahbap-cavus-kapitalizmi.html

      b. Temel Yanılgılarımız:
      http://www.mahfiegilmez.com/2014/05/temel-yanlglarmz.html

      c. Girişimcilik:
      http://www.mahfiegilmez.com/2014/06/girisimcilik.html

      d. İİBF’de Bölüm Seçimi:
      http://www.mahfiegilmez.com/2014/07/iibfde-bolum-secimi.html

      * Uyarı mesajı:
      Animasyon video:
      “El Empleo / The Employment / Hayatta herbirimizin görevi var; peki ama bu görevler ne?!”
      Süre: 7 dk
      http://vimeo.com/32966847

      Saygılarımla.

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...