15 Mart 2015 Pazar

Devlet, Şirket Gibi Yönetilebilir mi?

Zaman zaman işadamlarından duyarsınız: “Devleti şirket gibi yönetmek gerekir” derler. Çoğu kişi “adam haklı” diyerek bu söze destek verir. Çok az insan “devletin şirket gibi yönetilemeyeceğini” söyler ama fazla taraftar bulamaz. Bu düşünceyi siyaset katında ilk kez Turgut Özal dile getirmişti. Ben bu konuda fazla taraftarı olmayan “devletin şirket gibi yönetilemeyeceği” düşüncesini savunanlardanım. Bu düşüncemi Örneklerle Kolay Ekonomi kitabımda da bir alt bölüm olarak yazdım.

Devlet niçin şirket gibi yönetilemez? Çünkü ikisi arasında derin farklar vardır. Bunları sıralayayım.

Şirketin patronu bellidir. Birden fazla sahibi de olsa, hatta halka açık bile olsa şirketle ilgili kararları alıp uygulayan bir başkan ve yönetim kurulu vardır. Oysa devlette patron belli değildir. Kısmen parlamento, kısmen hükümet, kısmen bürokrasi, kısmen denetim organları, kısmen de yargı yetkili hale gelir (Tabii burada sözünü ettiğim durum demokratik devletler için geçerlidir.)

Devlet, uyguladığı maliye ve para politikasıyla bütün ülkeyi, toplumu ve şirketleri etkileyebilir. Hiçbir anonim şirket hiçbir uygulamasıyla böyle bir etki yaratamaz.

Devlet, şirketlerden farklı olarak vergi toplama yetkisine sahiptir. Yani finansman sıkıntısına düşse basar parayı finansmanı sağlar. Sonunda enflasyon olur ama enflasyonu tek başına devlet değil bütün toplum paylaşır. Oysa şirketler finansman sıkıntısına düşse böyle bir imkânları yoktur.

Devletin borçlanmasıyla şirketlerin borçlanması farklıdır. Devletler, şirketlere göre daha uzun vadeli ve ucuz maliyetle borçlanabilirler. Oysa şirketlerin borçlanma kredibilitesi içinde bulundukları devletin kredi değerliliğiyle sınırlıdır.

Şirketler sermayelerini halka açabilirler, hisse senedi çıkarabilirler. Devletlerin sermayesi olmadığı için böyle bir işlem yapamaz.

Şirketler malvarlıklarının değerini bilirler ve bilançolarında gösterirler. O nedenle şirketlerin bir piyasa değeri vardır. Oysa devletler malvarlıklarının değerini tam olarak bilemezler. Ormanlar, sahiller devletin malı sayılır. Bunların değeri bilinemez. Yani devlet sahip olduğu nakit varlıkları ve tapulu gayrimenkullerin değerini bilse de tapulu olmayan gayrimenkullerinin değerini bilemez. Devletlerin bilançosu olmadığı gibi bir piyasa değeri de yoktur. Devletlerin bütçesi olur.

Şirket yönetimi iki temel kural üzerine dayanır: (1) Kâr etmek, (2) Elde edilen kârın bir bölümünü hissedarlara dağıtmak. Şirketlerin bilanço dışındaki en önemli finansal belgesi kâr/zarar cetvelidir. Devlet yönetimi şirket yönetiminden farklı olarak kâr etmek temeline dayanmaz. Tam tersine toplumdan alınan vergileri kullanarak toplum yararına, gerektiğinde zarar etmeyi göze alarak iş yapmak devlet yönetiminin dayanağıdır. Bu çerçevede devletlerin kâr/zarar cetveli olmaz.

Sürekli zarar eden bir şirket sonunda iflas eder ve tasfiyeye girer. Devletler zarar etmez ve iflas da etmezler. Dolayısıyla tasfiyeye girmezler. Batmış gibi görünseler de batmazlar. Yunanistan bunun tipik örneğidir. Eğer Yunanistan anonim şirket gibi yönetilseydi, çoktan iflas eder ve tasfiyeye girerdi (Her ne kadar devletlerin de iflas etmesi üzerine bazı çalışmalar yapılmış olsa da bunlardan sonuç alınabilmiş değildir.)

Bu farkları artırmak mümkündür. İşte bu nedenle devletler şirket gibi şirketler de devlet gibi yönetilemez.

Asıl olan devleti devlet gibi, şirketi de şirket gibi yönetmektir. 

92 yorum:

  1. Uzun vadede sirketler kendilerini yonettikleri gibi devletleri de yönetmek istiyorlar.
    Çeşitli yöntemlerle başariyorlarda.
    Devletin simdi ki yaşadığı sikintinin bir cok sebebi sirketlerin bu gibi isteklerini yerine getirmek. Ote yandan özel sektörü desteklemesi gerekir fakat bahsettigim bundan çok farklı ozel sektörün birebir yonlendirmesi mevcut.
    Bu durum ise gelir dagilimindaki adaletsizligi artirici, sanayi uretimi uzerinde azaltici etki yapmaktadir.

    YanıtlaSil
  2. Özal'ın bir çok lafı, bağlamından kopuk biçimde kullanılıyor. bu ayıp artık kanıksanmış durumda, kimse 'yahu bu adamın bir konuşmasını alıp baştan sona okuyayım' demiyor. sadece özal değil, herkes için geçerli maalesef. en büyük gastelerin haberleri sadece buna dayalı, o şunu dedi, aslında bunu demek istemiş, yo öyle dememiş..
    şehir hatları vapurundan emekli dedem anlatırdı; eskiden bir vapurda hasar olursa şimdiki gibi hemen çözülmezdi, bir devlet ağırlığı vardı, en az 3 ay yazışmalar, incelemeler vs. sürerdi.. ' şimdi ise bir kaç günde hallediliyormuş ve bu işlerde büyük yolsuzluk olduğu kesinmiş.. pek idedim, yolcular 3 ay perişan olmuyor muydu? ee dedi, o kadar olacak.
    bu devletten nemalanan o kadar çok insan gördüm ki, içeriden dışarıdan.. en ufak memurundan en rütbelisine..
    şirketi olan insanlar da iflas eder, yolsuzluk yapar, rüşvet verir.. sadece devlette çalışmış insanlar da. kaliteli insan değilsen şirketin başına da geçsen, devletin başına da geçsen, olmaz.

    YanıtlaSil
  3. Mahfi Bey,

    Bu yazıyı yazmakla; 'Libertarian' kostümünü giymiş 'Milton Friedman müptelası piyasacıları',

    Ve,

    Ayn Rand'ın 'Objectivism' görüşünün sımsıkı takipçisi kişileri kendinizden uzaklaştırmış oldunuz; haberiniz olsun!

    Artık size; 'İşte Mahfi Hocayı da sonunda -devletçi- yaptılar ya, ben bu ülkeyi terkediyorum!' diyenler çıkacaktır; haberiniz olsun!

    Halbuki yazınızın hiçbir yerinde 'devletçi' olduğunuza dair emare yok!

    Mahfi Bey,

    Bu yazınızı, şahsımın değerlendirmesine göre;

    Marksizme körü körüne bağlı solcuların bir kısmından daha çok;

    Kapitalizmin her zaman ilk sırada olmasını savunan 'fundamentalist piyasacılar' okumalı!

    Saygılarımla!

    *
    OKUYUNUZ LÜTFEN:

    Bir Kızılderili Öyküsü

    Bir gün New York’ta bir grup iş arkadaşı yemek molası için dışarı çıkıp caddede yürümeğe başlarlar. İçlerinden birisi Kızılderilidir. Yürürlerken Kızılderili bir cırcır böceği sesi duyduğunu söyler. Diğerleri gülerek, bu kadar gürültü arasından cırcır böceği sesinin duyulamayacağını iddia ederler. Kızılderili cırcır böceği sesinin geldiğini söylediği yöne doğru gider. Arkadaşlarından birisi onun nereye gittiğini gözlemek için onu izler. Gerçekten de o kadar yüksek binanın arasındaki küçücük bir yeşillikte cırcır böceğini bulurlar. Arkadaşı “Sende insanüstü güçler var o kadar gürültü içinden bu böceğin sesini duyman bir mucize” der. Kızılderili “Bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmak gerekmez” diyerek arkadaşına kendisini izlemesini işaret eder. Kaldırımın ortasında durur ve cebinden çıkardığı madeni parayı yere atar. İnsanlar madeni paranın düşme sesini duyunca sesin geldiği yöne bakarak ceplerini yoklamaya ve paranın kendilerinden düşüp düşmediğini araştırmaya başlarlar. Kızılderili arkadaşına dönerek “Önemli olan nelere değer verdiğindir. Her şeyi ona gore duyar ve hissedersin” der.

    'Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.'

    http://www.mahfiegilmez.com/2014/12/ne-pahasna.html

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne yazık ki tüm insanlık her geçen an, paraya daha çok önem veriyor. Hayatımızı şekillendiriyor. Düşün kopup gideceğim bu şehirden, dağa çıkıp orada bir başıma yaşayacağım desen bile, genel sağlık sigortası primi ödemen gerekebilir.

      Ve bu parayla dünyamızı tüketiyoruz. 9 milyarlık bir nüfus, ve her geçen gün artan ihtiyaçlar ama, azalan topraklar, doğal kaynaklar. Ve bu kaynakları çoğaltabilecek tek insani güç bilim. Belki tek bir dünya devleti olabildiğimizde bu çılgınlığa son verebileceğiz. Ve o zamana kadar birbirimizi yemeye devam edeceğiz.

      Sil
    2. "Friedman' ın başarıyla gerçekleştirdiği şey, kendinden önceki iktisatçıların tartıştığı/düşündüğü kabul görmüş veya
      görmemiş düşüncelerini en iyi şekilde değ erlendirme, anlama, yorumlama ve bunlardan hareketle daha ileri (gelişmiş ) bir analize ulaşabilmesidir."

      CHICAGO OKULU, MILTON FRIEDMAN VE MONETAR İZM, Doç. Dr. GÜLSÜN GÜRKAN YAY'ın çalışmasından bir alıntı.

      Hepimiz umarım bu mantaliteye sahip olur, ve bizi başarıya ulaştıracak analizlere ulaşabiliriz.

      Sil
    3. Sayın Çimen,

      Sayın Gülsün Gürkan Yay'dan alıntı verdiğiniz tırnak içindeki bölüm:
      Sayın Yay'ın; Friedman'ın yaptıkları üzerine bir çıkarımdır.

      Bu çıkarımın, isminin başında 'Doç. Dr.' olan bir şahıstan gelmesi;
      Çıkarımın tam manasıyla doğruyu yansıttığının işareti değildir!

      Çünkü her şeyden önce:

      'İktisat' bir beşeri disiplindir;
      Kainatın her yerinde,
      Her zaman geçerli olan kural ve şartları yoktur!

      Sonuç olarak:

      Sayın Yay'ın çıkarımına saygı gösteriyoruz;
      Fakat çıkarımının doğru olmadığını da (beşeri disiplin çerçevesinde) peşinen iletiyoruz!

      Saygılar!

      Sil
    4. Sayın Adsız, aslında yorumunuza üzüldüm; özü kaçırdığınız için. Sizin için yeniden yazayım.

      Önemli olan kendinden önceki insanların tartıştığı/düşündüğü kabul görmüş veya
      görmemiş düşüncelerini en iyi şekilde değerlendirme, anlama, yorumlama ve bunlardan hareketle daha ileri (gelişmiş ) bir analize ulaşabilmektir.

      Örnekteki birinci nedenim buydu.

      İkinci neden. Sizin analizinizi, çözümünüzü ortaya koymaya davetti. Ben sizin çözümlerinizi merak ediyorum.

      İktisadı savunmak bana düşmez ama, insanın olmadığı yerlerde bile iktisat vardır. Sizin savunacağınız düşüncelerde bile. Yanlışlığı bu kadar basit bir çıkarımla kendinizce ispat etmeniz, sizi diğer konularda yanlışa sürükleyebilir, şimdi olduğu gibi.

      Doğanın kendisi en büyük iktisatçıdır. Arz talebi müthiş dengede tutar. Kaynakları optimum kullanır. Kullanamayanlar yok olur. Biz insanlar bu dengeyi bozduğumuz için başımız krizlerden kurtulmuyor.

      Ve unutmayalım insanlar doğayı, kainatı taklit eder. İnsanoğlunun düşündüğü yaptığı her şey doğanın, kainatın bir kopyasıdır. İnsan aklını kullanarak en iyi şekilde değerlendirme, anlama, yorumlama ve bunlardan hareketle daha ileri (gelişmiş ) bir sonuca ulaşarak yaşamına adapte eder. Yani demem o ki insan düşüncesi diye, kainatın her yerinde her zaman geçerli değildir gibi bir çıkarıma varılamaz. Örneğin bizim gibi akıllı bir canlılar varsa kainatın bir ucunda, orada da matematik vardır, fizik vardır, iktisat vardır. Belki uç bir örnek oldu ama:)

      Saygılar

      Sil
    5. Sayın Çimen,

      Kısa tutacağım:

      İKTİSAT;
      KAPİTALİZMDEN İBARET DEĞİLDİR!

      Rahatınızın yerinde olduğu aşikar ki;
      Mevcut sistemin devam etmesi yönünde intiba bırakıyorsunuz!

      İLK ÖNCE:

      'İKTİSAT'IN SADECE MARKSİST TEORİLERDEN İBARET OLMADIĞI GİBİ;
      SADECE KAPİTALİST TEORİLERDEN İBARET OLMADIĞI ÜZERİNE DE BEYNİNİZİ AYDINLATMAK ZORUNDASINIZ!

      KENDİNİZİ, BU YÖNDE AYDINLATAMADIĞINIZ MÜDDETÇE;
      BU SAYFADA NE KADAR KARŞILIKLI KELİME DÖKSEK ANLAMI YOK!

      'Beşeri bilimler (ve disiplinler)' ile 'Matematiksel bilimler (ve disiplinler)' her zaman aynı kulvarda değillerdir, ve olamazlar diye uyarı üstüne uyarı yazdığımız hâlde; anlamamakta direniyorsunuz!

      İlk önce bunun üzerine düşünün, düşünün, düşünün!

      Saygılar!

      Sil
    6. "Sayın Gülsün Gürkan Yay'dan alıntı verdiğiniz tırnak içindeki bölüm:
      Sayın Yay'ın; Friedman'ın yaptıkları üzerine bir çıkarımdır."

      Tartışmamız şu yukarıdaki cümleniz ile başladı, iktisat nedir tartışmasıyla değil. Yanlışlığınız Sayın Yay'ın cümlesi Friedman'ın iktisat teorileriyle alakalı değil, hepimizin örnek alması gereken bir nevi çalışma disipliniyle alakalıydı.
      Yani sizinde düşüncelerinizi savunurken uymanız gereken ideal bir yoldan bahsediyordu.

      Ama sizin yaptığınız hep suçlamalar, alaya almalar. Bu şekilde inandığınız fikirleri nasıl savunacaksınız?
      Ben sizden neye inandığınızı, çözümlerinizin neler olduğunu açıklamaya davet ettim, görmezden geliyorsunuz. Aynı şekilde biz sizi göremiyoruz. Kendini saklayan, fikirlerini saklayan birisi sağa sola bu şekilde sataşmamalıdır.

      "Uyarı üstüne uyarı yazdığımız halde" çok despot bir cümle değil mi Sayın Adsız. Düşünceleriniz, savunduğunuz sistem despot bir sistem midir?

      İktisat beşeridir, evrenin heryerinde geçerli değildir dediniz. Bu cümle birşeyi ispat etmiyor. Ben bunu söyledim. İsterim ki yine karşı fikri benden beklememenizdir. Hani düşün düşün düşün yazıyorsunuz ya.

      Ama ben hala hangi fikrin karşısında olduğumu bilmiyorum. Tek bildiğim savunduğunuz fikirler yanlış olmayabilir, ama siz iyi bir savunucusu değilsiniz.

      Saygılar.

      Sil
    7. Sayın Çimen,

      SORU 1: Kainatın her yerinde iktisat var mı?

      CEVAP 1: Evet; kainatın her yerinde iktisat var.

      Bilimden öğrenebildiğimiz kadarı ile:

      Canlıların çok büyük bir bölümü;
      Enerjilerini optimum seviyede harcayarak, istediklerini iyi (ve 'en iyi') seviyede karşılamaya çalışır.

      Canlıların çok büyük bir bölümü;
      Enerjilerini (arzlarını) optimum seviyede harcayarak, istediklerini (taleplerini) iyi (ve 'en iyi') seviyede karşılamaya çalışır.

      Yukarıda bahsedilen duruma; 'arz ve talep mekanizması' denir.

      Bu cevapa herhangi bir itirazımız var mı: Hayır, yok.

      Bu cevapta anlaşamadığımız bir husus var mı: Hayır, yok.

      SORU 2: Kainatın her yerinde 'iktisat'ın bir dalı olan 'kapitalizm' var mı?

      CEVAP 1: Evet; ne yazık ki var!

      Bahsedilen varoluş; doğanın getirdiği, kendiliğinden oluşan bir durum değil;

      Tam tersine:

      Bir dayatmadır!

      Şahsınıza uyarı üstüne uyarı yazmamızın sebebi; yanlış düşüncede olduğunuzu bir an önce idrak ettirmektir!

      Kapitalizm; 'sürekli kâr etmek' temeli üzerine kuruludur!
      Bu temeli sağlam tutmak için; 'arz ve talep mekanizması'nı daima sömürür!
      Bu sömürüyü yaparken; 'görünmez el' denen ifadeyi ortaya atar, ve ölümcüllüğünü hasır altı eder!

      Kapitalizm; 'insan' yapımıdır!
      Kapitalizm; yaşayan ve yaşamayan varlıkların gördüğü en ölümcül teoriler bütünüdür!
      Kapitalizm; ortadan kaldırılabilir, kaldırılmalıdır!

      (.....)

      Sil
    8. (.....)

      Sayın Çimen,

      'Ama ben hala hangi fikrin karşısında olduğumu bilmiyorum.'

      Buyrun:
      Bebekliğinizden (hepimizin bebekliğinden) itibaren beynimize enjekte edilen o 'bilmediğiniz!' fikri açıklayayım:

      (Not:
      Aslında neyi işaret ettiğimi çok iyi bildiğiniz hâlde; kapitalizmin karşısında duracak teorilerin var olamayacağına bebekliğinizden itibaren inandırıldığınız için; 'uyarı üstüne uyarıları' idrak etmeyi istememeniz gayet normal! Ben de bir zamanlar anlamamakta direniyordum; acı gerçeği yaşayarak öğrendim! İşte bu sebeple size; 'Rahatınızın yerinde olduğu aşikar ki; Mevcut sistemin devam etmesi yönünde intiba bırakıyorsunuz!' cümlesini yukarıda yazdım!)

      'Allah'a karşı olduğunuzu söylüyorsanız: Karşı olduğunuz hâlde yerine koyacak bir şey sunmazsanız; Allah'a boyun eğmek zorundasınız.'

      'Kapitalizme karşı olduğunuzu söylüyorsanız: Karşı olduğunuz hâlde yerine koyacak bir şey sunmazsanız; kapitalizme boyun eğmek zorundasınız.'

      Çelişkisi içinde kaybolduğunuzu hatırlatmak zorundayım!

      Size bir kez daha aktarıyorum:
      Konumuz 'iktisat'ın varlığı / yokluğu meselesi değil; Soru 1'de bu konuyu görüştük.
      Konumuz şu: Kapitalizme karşı mıyız / değil miyiz!

      Milton Friedman ve Gülsün Gürkan Yay'a kadar gelmeden önce:

      Kapitalizmi savunuyor musunuz, savunmuyor musunuz?

      'Evet, kapitalizmi savunuyorum.'

      Veya

      'Hayır, kapitalizmi savunmuyorum.'

      Cevaplarından birini seçerek düşüncelerinizi açıklayınız.

      Umarım:
      Onca 'dostane' uyarımızdan sonra;
      4 Nisan 2012'de kapitalizm nedeniyle 77 yaşında hayatına son veren 'Dimitris Christoulas' (ve milyonlarcasının) işaret ettiği tehlikeyi aklınızdan asla çıkarmadan düşüncelerinizi açıklarsınız!

      Dimitris Christoulas'ın bu dünyayı terketmeden önce bizlere bıraktığı son uyarı:

      'İşgalci Tsolakoglou hükümeti (1940'larda, Yunanistan'ın işgal yıllarında Nazilerin işbaşına getirdiği işbirlikçi hükümete atıf yapıyor),

      35 yıl boyunca; devletin yardımı olmadan, tek başıma oluşturduğum ve hayatımı sürdürebilmemin son vasıtası olan onurlu emekliliğimi dahi elimden aldı!

      Yaşım, bu duruma güçlü bir tepki göstermemi önlüyor!

      Yine de bir başka Yunanlı eline bir Kalaşnikov alsa, ben de peşinden gelirdim!

      Bu durumda yiyecek birşeyler bulabilmek için çöpleri karıştırmaya başlamaktansa;
      Tek çare olarak onurlu bir gidişi yeğliyorum!

      İnanıyorum ki:

      Geleceklerini yitirmiş olan gençlerimiz bir gün silahlanacaklar,
      Ve,
      İtalyanların Mussolini'ye 1945'te (Milano'da) yaptıkları gibi;
      Bu ulusun, Yunanistanımızın hainlerini başaşağı asacaklar!'

      1)
      http://www.sendika.org/2012/04/yunanistanda-onur-isyani/

      2)
      http://www.sendika.org/2012/04/yunan-trajedisinden-insan-manzaralari-korkut-boratav-sol/

      3)
      https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150655889419220&set=a.434279754219.231290.748034219&type=1&theater

      Saygılar!

      Sil
    9. 'Kapitalizme karşı olduğunuzu söylüyorsanız: Karşı olduğunuz hâlde yerine koyacak bir şey sunmazsanız; kapitalizme boyun eğmek zorundasınız"

      Bu sözün sahibi olan siz dahi, yerine koyacak bir şey sunmadınız hala. Farkında mısınız? Neyi işaret ettiğinizi çok iyi bildiğimi söylemenize rağmen, konunun çok daha iyi anlaşılması açısından Mahfi Bey'den yorumlarınızı yayınlamanızı rica etmenize rağmen, hala yerine koyacak bir şey sunmamanızla sonuçlandı. Bu noktada bir terslik yok mu? İ

      İnsanların silahlanması hakkında örnekler veriyorsunuz ama ne için öleceklerini söylemiyorsunuz.

      Sil
    10. Sayın Çimen,

      Suni rahatlık içinde hayatınızı çürütmeye devam edebilirsiniz!

      'Sömürü'nün ne demek olduğunu, anlaşılan o ki üzerinizde uygulanmamış ki, henüz tam manâsıyla ne yazık ki öğrenememişsiniz!

      77 yaşında bu dünyayı terkeden bir insanın; bu dünyayı niçin terkettiğini sorgulamamız gerektiği yerde;

      Siz çıkmış; 'silah' kelimesinde takılıp kalmışsınız!
      Sanki o merhum, 'silah' kelimesini bizlere bıraktığı uyarıda yazınca; herkes silahlara koşacakmış gibi!

      'Gezi'de hayatını kaybeden canlarımızın anneleri, babaları;
      Bağırları yandığı için mevcut hükümete karşı, içinde 'ölüm' kelimesinin de geçtiği, sözleri sarfediyorlar diye;
      Kimse silahlanıp hükümete kurşun sıkmaya kalkışıyor mu!

      Unutmayınız:
      Bağrı yanan bir insanın söylediği sözler genellikle feryattır!
      Bir anlık öfke patlaması sonucunda (evladını kaybetmiş!) o sözleri söylemiş olmaları;
      Ölüme meşruiyet kazandırır mı!

      Unutmayınız:
      'Gezi'de hayatını kaybeden canlarımızın anneleri, babalarının (ve sömürünün yok ettiği mülyonlarca insanın!) ortak uyarısı şudur:
      İntikam değil;
      Hakkaniyet istiyoruz!

      Daha fazla vicdan, daha fazia vicdan, daha fazla vicdan!

      'Apple'a,
      'Samsung'a,
      'FIAT'a,
      'Renault'a,
      'Pegasus Airlines'a,
      'Dominos Pizza'ya,
      Ve milyonlarcasına karşı değiliz;

      Üretim araçlarının mülkiyetlerinin ortaklaştırılmamasına,

      Ve;

      Ölümcül sömürünün hızını arttırarak devam etmesine karşıyız!

      Sömürü yüzünden;
      301 insan (1 insan olsa haber değeri yok çünkü!) hayatını kaybetti! Bu vehim olayın ardından kimse kimseye kurşun sıktı mı!

      Bu insanların arkadaşları; işten atıldı, tazminatlarını almak için T.K.İ. önünde eylem yapıyor, destek olur musunuz? Diye bas bas bağırıyoruz;
      Siz ve sizin gibiler çıkmış diyorsunuz ki:

      'Ne o;
      Yoksa komünizmi mi getirmeye çalışıyorsunuz!
      Zamanında o insancıkları sağlam özel okullara gönderip, iş hayatının profesyonelleri olarak yetiştirmiş olsaydık;
      Mikroçip üreten fabrikalarımızdan çıkan son model işlemcilerimizi bol bol yurtdışına ihraç ederek işçilerimizi yine, her koşulda sömürmeye devam ederdik!
      Böylelikle; kimse maden ocağı gibi ilkel yerlerde hayatını kaybetmezdi!
      Yazık oldu o insancıklara;
      Kapitalizmin çöplüğünden bile faydalanamadan yok olup gittiler!
      Halbuki zamanında onları özel okullara gönderip, ve hattâ yurtdışına İngilizce ve Çince öğretmeye de gönderip adam edebilseydik;
      Akıllı cep telefonu üreten fabrikalarımızda onları %99 oranında sömürecektik!
      Ama adam edemediğimiz için; maden ocağı gibi ilkel yerlerde %100 oranında sömürülerek canlarını verdiler!'

      Bütün bunların beslendiği memba kapitalizmdir; ve kapitalizm 'iktisat'ı da zehirlemeye devam etmektedir!

      Amacımız sizi öldürmek değil sayın Çimen; amacımız siz dahil 'bütün varlıkları yaşatmak!'

      Amacımız:
      Bir an önce 'konformizmin tuzaklarından' kurtulmanızı sağlamak,
      Sömürünün varlığını kabul etmenizi,
      Sömürünün kainatın en ölümcül kanserinden daha hızlı yayıldığını görmenizi sağlamak;
      Ve sizi de sömürünün kaynağı olan kapitalizme karşı mücadeleye kazandırmaktır!

      Şahsınız, inatla, kabul etmeyebilir!

      Daha fazla vicdan, daha fazia vicdan, daha fazla vicdan!

      Siz yine şerbetlenmeye devam edebilirsiniz!

      Sil
    11. Bir önceki mesajım aslında şöyle başlayacaktı; "şerbetlenmeye devam edebilirsiniz demediğiniz için teşekkür ederim."
      Gerek kalmadı :)

      İnsanlarımızın çektiği acıları tartışmamıza konu ederek, sanki ben oh olmuş düşüncesi ve tarafındaymış gibi kendinizi haklı çıkarmaya çalışmanız, sizi rahatlatacaksa sizin isteğiniz gibi olsun.

      Benim yaptığımız tartışmada düşünce olarak paylaşımım sadece aşağıdaki cümle;

      "Önemli olan kendinden önceki insanların tartıştığı/düşündüğü kabul görmüş veya
      görmemiş düşüncelerini en iyi şekilde değerlendirme, anlama, yorumlama ve bunlardan hareketle daha ileri (gelişmiş ) bir analize ulaşabilmektir."

      Ve sadece sizden isteğim analizinizi, düşüncenizi, savunduğunuz sistemi paylaşmanızı istemekti. O da, Adsız ın arkasına gizlenerek burada birçok insanı türlü sınıflara sokuyorsunuz, ama çözüm adına hiçbirşey demediğiniz içindi. Birnevi açıklamaya davet etmekti.

      Ama siz komünizmi savunuyorum bile diyemediniz, Adsızın arkasına gizlendiğiniz halde.

      Buna dikkat çekiyorum. Daha herhangi birşeye karşı çıkmadım. Yazdıklarımı tekrar sakince birkez daha okuyun, ama beni herhangi bir sınıfa sokmadan.

      İnsanlara lakap takmadan, alaya almadan, yorum yazsaydınız tüm bunlar bu şekilde mi olurdu.

      Ve tartışmayı siz başlattınız. Hangi yorumuma peki yukarıda kaldığı için buraya tekrar kopyalıyorum;
      " "Friedman' ın başarıyla gerçekleştirdiği şey, kendinden önceki iktisatçıların tartıştığı/düşündüğü kabul görmüş veya
      görmemiş düşüncelerini en iyi şekilde değ erlendirme, anlama, yorumlama ve bunlardan hareketle daha ileri (gelişmiş ) bir analize ulaşabilmesidir."

      CHICAGO OKULU, MILTON FRIEDMAN VE MONETAR İZM, Doç. Dr. GÜLSÜN GÜRKAN YAY'ın çalışmasından bir alıntı.

      Hepimiz umarım bu mantaliteye sahip olur, ve bizi başarıya ulaştıracak analizlere ulaşabiliriz."

      Umarım siz de bu mantaliteye (kapitalizme değil) sahip olursunuz, düşündüklerinizi hayata geçirebilmeniz için. Bu yoldan saparsanız işte böyle boşa efor harcarsınız.

      Sil
    12. Sayın Çimen,

      Komünist değiliz;
      kapitalizmden sonra kainata en kanlı dönemleri yaşatan üçüncü ideolojidir!

      (En kanlı dönemleri yaşatan ikinci ideolojinin adı ise faşizmdir!)

      'Apple'a,
      'Samsung'a,
      'FIAT'a,
      'Renault'a,
      'Pegasus Airlines'a,
      'Dominos Pizza'ya,
      Ve milyonlarcasına karşı değiliz;

      Üretim araçlarının mülkiyetlerinin ortaklaştırılmamasına,

      Ve;

      Ölümcül sömürünün hızını arttırarak devam etmesine karşıyız!

      Ümit ederiz;
      Hâlâ aşağıda ifade edilen yerde değilsinizdir!

      'Ne o;
      Yoksa komünizmi mi getirmeye çalışıyorsunuz!
      Zamanında o insancıkları sağlam özel okullara gönderip, iş hayatının profesyonelleri olarak yetiştirmiş olsaydık;
      Mikroçip üreten fabrikalarımızdan çıkan son model işlemcilerimizi bol bol yurtdışına ihraç ederek işçilerimizi yine, her koşulda sömürmeye devam ederdik!
      Böylelikle; kimse maden ocağı gibi ilkel yerlerde hayatını kaybetmezdi!
      Yazık oldu o insancıklara;
      Kapitalizmin çöplüğünden bile faydalanamadan yok olup gittiler!
      Halbuki zamanında onları özel okullara gönderip, ve hattâ yurtdışına İngilizce ve Çince öğretmeye de gönderip adam edebilseydik;
      Akıllı cep telefonu üreten fabrikalarımızda onları %99 oranında sömürecektik!
      Ama adam edemediğimiz için; maden ocağı gibi ilkel yerlerde %100 oranında sömürülerek canlarını verdiler!'

      Bütün bunların beslendiği memba kapitalizmdir; ve kapitalizm 'iktisat'ı da zehirlemeye devam etmektedir!

      (.....)

      Sil
    13. (.....)

      ATİNA SOKAKLARI YİNE HARAKETLİ:
      ANARŞİSTLER 'SYRIZA'DAN HESAP SORDU.

      Yunanistan’da açlık grevindeki tutuklulara destek veren anarşistler bu kez sokağa çıktı. Yaklaşık 600 kişilik grup, başkent Atina’da Monastiraki’den parlamento binasının da bulunduğu Syntagma Meydanı’na yürüdü.

      'Kimse gözaltına alınmadı'

      Yürüyüş ardından kentin farklı noktalarına dağılan göstericilerden bazıları araçları ateşe verdi, çevredeki mağazaların camlarını kırdı.

      Polisin olağanüstü güvenlik önlemleri aldığı olaylarda yaralanan olmazken, gözaltına alınan gösterici olmadığı açıklandı.

      'Şubat 2015'ten beri eylemdeler'

      Açlık grevindeki mahkumlara destek veren anarşistler daha önce de SYRIZA’nın Atina’daki genel merkezini işgal etmişti.

      Yunanistan farklı noktalarındaki hapishanelerinde kalan siyasi tutukluluk geçen aydan bu yana açlık grevi yapıyor.

      Ülkede yeni inşa edilmeye başlanan yüksek güvenlikli ‘C Tipi‘ hapishanelerin kapatılmasını talep eden mahkumlar, sağlık sorunları yaşayan 17 Kasım örgütü üyelerinde Savvas Ksiros’un da serbest bırakılmasını istiyor.

      Mahkumlar, tutuklulardan zorla DNA örneği alınması uygulamasına son verilmesi ve terör yasasının bazı maddelerinde değişik yapılması talebinde bulunuyor.

      http://www.diken.com.tr/atinada-sokaklari-hareketlendi-anarsistler-syrizadan-hesap-sordu/

      *
      ALMANYA'DA (FRANKFURT) KAPİTALİZM KARŞITI ÖZGÜRLÜKÇÜ 'BLOCKUPY' AKIMI;
      AVRUPA MERKEZ BANKASI'NIN (AMB) YENİ MERKEZİNİN AÇILIŞINDA EYLEM YAPTI.
      POLİS; GÖZ YAŞARTICI GAZ VE TAZYİKLİ SU İLE MÜDAHALE ETTİ.

      http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2015/03/150318_franfurt_gosteri

      *
      BEDAŞ'TA İNTİHAR GİRİŞİMİ:
      'ELEKTRİK BORCUNDAN BIKTIM, KURTARIN BENİ!'

      BEDAŞ'ın tepesine çıkan bir kadın intihara kalkıştı.
      Görgü tanıkları, intihar teşebbüsünde bulunan kadının; 'Elektrik borcundan bıktım, imdat, kurtarın beni' diye bağırdığını söyledi.

      İstanbul Beyoğlu'nda bulunan BEDAŞ Genel Müdürlük binasında bugün (18 Mart 2015) bir intihar teşebbüsü yaşandı.

      Öğle saatlerinde binanın tepesine çıkarak bağırmaya başlayan bir kadın, sürekli elektrik borcu ödediğini ve her seferinde yine borç çıkarıldığını söyledi.

      Kadın 'Elektrik borcu ödemekten bıktım, imdat, kurtarın beni' diye haykırdı.

      Kısa süre içinde olay yerine 6 polis otosu geldi ve polisler kadını indirerek polis aracına alıp götürdü.

      http://www.sendika.org/2015/03/bedas-binasinda-intihar-girisimi-elektrik-borcundan-biktim-imdat-kurtarin-beni/

      *
      Amacımız sizi öldürmek değil sayın Çimen; amacımız siz dahil 'bütün varlıkları yaşatmak!'

      Amacımız:
      Bir an önce 'konformizmin tuzaklarından' kurtulmanızı sağlamak,
      Sömürünün varlığını kabul etmenizi,
      Sömürünün kainatın en ölümcül kanserinden daha hızlı yayıldığını görmenizi sağlamak;
      Ve sizi de sömürünün kaynağı olan kapitalizme karşı mücadeleye kazandırmaktır!

      Şahsınız, inatla, kabul etmeyebilir!

      Daha fazla vicdan, daha fazla vicdan, daha fazla vicdan!

      Siz yine şerbetlenmeye devam edebilirsiniz!

      Sil
  4. Eşek etinden sucuk yapmak ve askerde kantinde çalışmak dışında ticari tecrübesi bulunmayan üstün zekalılar umarım bu yazıyı okurlar (ve anlarlar).

    YanıtlaSil
  5. hocam devletin iflası sanırım halkın ve politikaların iflas etmesiyle mümkün. iflas derken sadece ekonomik anlamda değil her anlamda iflas diyorum. sosyal, ekonomik, kültürel, vb... örneğin osmanlı devleti. üstüste girilen savaşlar sonucu milyonlarca insan zahiyat veriliyor. toplumun üreten nüfusu gidince ekonomi vb herşey bitiyor. bir de devlet mekanizmasının çökmesi. yani devlet adabının yani politikaların çökmesi. devleti yöneten insanların yozlaşması. vb gibi şeyler aklıma geliyor.

    saygılar.

    YanıtlaSil
  6. Doğkan Aygün15 Mart 2015 18:13

    Hocam şirketler iflas edebilir dolayısıylada tasfiyeye girebileceğini fakat devletlerin iflas edemeyeceğini ve tasfiye edilemeyeceğini belirttiniz. Benim bu konu hakkında Aklımda soru işareti kalmıştır hep ,acaba devletler borçlarını ödeyemeyince , temerrüde düşünce o devlet topraklarının sahipliği üzerinde ki Hakkı'nın bir kısmından feragat mi eder ?yaşım gereği böyle bir duruma hiç rastlamadım bu konuda uygulama nasıl olur onuda bilmediğim için sorma gereği duydum .gerçi iflas eden devlete IMF reçetelerine uygulatmasına karşın borç vermekte ve devletin iflas etmesine engel olmaktadır.peki IMF diye bir kurum olmasaydı devletler toprak parçasını borçları karşılığında bağışlamak durumunda mı kalırdı? Bu durumda IMF devletleri böyle bir acziyetten mi kurtarımış oluyor?
    Saygılarımla

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. 1875 Osmanli Imparatorlugunun iflasini incelemenizi tavsiye ederim. Iflasin neticesinde ulkede Duyunu Umumiye adinda paralel Maliye Bakanligi kurulup, yuksek karli urunlerde Reji (Tekel) olusturulup, Duyunu Umumiye bagli kurulan polis teskilati ile (Kolcular) rejiden kacak tutun eken satan Osmanli vatandaslari oldurulup (20.000kisi kadar) o borc kibar ismi ile faiz disi fazla yaratilarak odettirilir. Bu arada Makedonya`da Rus elcisinin, kendisine selam durmadigi icin dovdugu Osmanli subayi dayanamaz silahini ceker ise orada bulunan arkadaslari ile birlikte, padisahin emri ile idam edilir.

      Sil
    2. 1958 yılında moratoryum ilan edilmesi ve dış borçların faiz ve taksitlerinin
      ödenmemesi bir çeşit iflastır ve 1959 Paris anlaşması ile bu iflas belgelenmiştir. Sonrasi malum.

      Sil
  7. Devlet sirket gibi degil de devletin iktisadi kuruluslari sirket gibi yonetilmeli. Mesela bizim karadenizde devlet CIKKUR cikolata fabrikasi kursa fena mi olur olmaz o fabrikayi adam gibi dunyayi piyasayi bilen bir yonetim kuruluna devretse o yonetim kurulu ozerk olsa zarar ederse de bu fabrika devletin umrunda olmasa sadece devlet yeri mekani ekipmani kursa her yil olusan karininda %25 ini alsa geri kalan %25 oradaki yerel yonetimlere gitse geriye kalan%50 kar ise isciler ve yonetim krurulu tarafindan paylasilsa maasin disinda. Iste yonetim sirket tarzi bakis bu boyle olur.

    YanıtlaSil
  8. Devleti şirket gibi yönetirsiniz elbet, karşılığı ne olur hep beraber malumumuz. Bu zamana kadar yapılanlar tam şirket yönetimi değil imiş yeni öğreniyoruz.

    Et fiyatları yüksek ise dışarıdan kurban için 10 binlerce hayvan getirirsiniz, ardından içeride hayvancılık biter, vergilerle hayvancılığı destekler, yeni üreticiler oluşturursunuz. Yakında bunun sonuçları nasıl olacak hep beraber göreceğiz...

    İçeride zeytin yağı fiyatını düşürmek için 15 yıl boyunca 10 binlerce ton kaçak yağın Suriye'den girmesine izin verirsiniz, diğer taraftan zeytinciliğe teşvik verirsiniz, nede olsa birileri çok güzel para kazanıyordur. Üretici ağaçlarına küser, birde Suriye'deki savaş koşulları eklenince pazarda kaliteli yağ yok olur. Artan fiyat, hileli yağın pazara saldırmasıyla sonuçlanır. Ne de olsa denetim karlı bir iş değildir.
    Gelişmiş ülkeler ekonomilerini canlandırmak için faiz ve para basma yöntemiyle paralarının değerlerini düşürürken, biz ülkedeki varlıkları yabancılara satarak veya bir şekilde (tahvil, borsa, borç, vs. yoluyla) daha fazla döviz getirerek TL yi değerlendirip, ekonomik aktiviteyi hızlandırdık. Böylece artan tüketim ve ithalat nede olsa devlet şirketinin bütçesinin düzeltilmesine izin verdi. Devlet şirketinin borçları GSYİH' ya göre görece düşerken, özel sektörün borçlarının artması devlet şirketini niye ilgilendirsin denebilir. Özel sektörün yabancılara olan borçları ödenemediği zaman eninde sonunda kamunun borcu olup olmayacağını yaşayarak göreceğiz. O zaman devlet şirketi nereye saklanacak.

    YanıtlaSil
  9. Hocam şirketler kar etmek için vardır , devlet ise insanı yaşatmak için .
    Ben Kılıçdaroğlu'nu sevmem ama geçenlerde hak verdim kendisine.
    SSK Genel Müdürü iken kurum zarar etti diye yandaş medya sürekli çamur atıyordu.
    Kılıçdaroğlu da şöyle cevap vermişti : SSK bir Devlet Kurumu olarak kar değil hizmet için vardır . Tabi ki zarar edebilir.
    Sizce nedir Hocam?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Devlet kâr etmek için değil sosyal adaleti sağlamak için vardır.

      Sil
  10. Hocam yukarıda şöyle demişsiniz. "Oysa devlette patron belli değildir. Kısmen parlamento, kısmen hükümet, kısmen bürokrasi, kısmen denetim organları, kısmen de yargı yetkili hale gelir (Tabii burada sözünü ettiğim durum demokratik devletler için geçerlidir.)" Bu sorunda yakında aşılacak gibi gözüküyor. Kendimize has başkanlık sistemine geçince devlette bir tane patron olacak. Yasama, Yürütme,Yargı,para politikası,maliye politikası, sanayi,ticaret,bilim (tübitak) vs.. Ben ekonomiyle ilgilenirim. Sayın cumhurbaşkanının merkez bankasının işlerine bu kadar hevesli olmasından sırasıyla diğer alanlarda da tek söz sahibi benim diyeceğini çıkarıyorum

    YanıtlaSil
  11. Mahfi bey bu söylemi dile getirenler sanırım karın yöneticilere kalması yönünden bakıyorlar olaya.

    YanıtlaSil
  12. Mahfi bey bu söylem Türkiye tipi sirketlerde patronun tek söz sahibi olduğu modele olan hevesi gösteriyor sanırım

    YanıtlaSil
  13. Devletler iflas etmez, şirketleri, esnafı v.s. iflas ettir... Devleti yönetenlerin sorumluluğu istesek de istemesek de sınırlıdır: Devlet zarar görse de onlar zarar görmez. Onların hatalarının bedelini başkaları öder... Şirketler iyi yönetilmezse batar, bilemediniz zarar eder. Asıl farklılık bence "kararların sonuçlarının" sorumluluğunda...

    YanıtlaSil
  14. Devlet şirket; şirket de devlet gibi yönetilemeyeceğine göre devlet şirket yönetmemeli. Kamuya ait şirket olmamalı, devlet üretimde yer almamalı, ekonomik etkinlikleri şirketlere bırakmalı. Bana göre devletin güvenliği sağlamak, hakları korumak, ilişkileri düzenlemeketen başka işlevi olmamalıdır. K.M.

    YanıtlaSil
  15. Hocam bence devleti şirket gibi yönetmekten kasıt şirketine verdiğin önemi zamanını devletine de verme kastediliyor mesela futbol kulüpleri için de hep söylenir bu ünal yasal zamanında Galata sarayın yaşadığı durum gibi ünal aysalin şirketi çık iyi durumdayken Galatasaray sürekli borclaniyordu ve borç batağındaydı yani şirketine verdiği önemi değeri kulübe vermeyen bir başkan mevcuttu devleti şirket gibi yönetmekten kasıt bence budur şirketine nasıl çok daha fazla değer veriyorsun zarar etmemek için elinden geleni yapıyorsun üç kuruş daha fazla kazanacam kar edecem diye canını dişine takıyorsun ayni şeyi devlet yönetirken de göstermek gerekir demek bence devleti şirket gibi yönetmek

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Devlet kâr etmek için değil sosyal adaleti sağlamak için vardır. Şirketler için doğru olan örnekler devletler için doğru değildir.

      Sil
    2. Yorumlar için teşekkür ederim. Soru olmadığı için tek tek yanıtlamadım.

      Sil
    3. Devletten adalet beklenmez.bu bir yanilsama degilmi hocam. Adalet toplumsal mucadenin bir ürünü degilmidir?

      Sil
  16. Ben paramı kendi yararıma kullanamıyor muyum ki devlet paramı alıp benim yararıma kullanıyor? İhtiyacım olan hizmeti satın alabilirim. Sosyal hizmet diye fazla vergi alınıp çarçur ediliyor. Adına da sosyal devlet deniyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sosyalist devletlerde vergi mi var. vergiyi toplayan senin kapitalistler. sonra da o vergileri kendilerinden güdümlü şirketleri vasıtasıyla bir güzel cebe indiriyorlar.ve bunu da sonunda götürüp lüks tüketime harcıyorlar.yani çar-çur etme durumu. sosyalist devlette özel mülkiyet olmadığı için parayı kaçırabileceği bir alan yok. bu yüzden paranın çar çur edildiği model kapitalist modeldir.

      Sil
    2. Vergi her yerde var. Yolsuzluk, çar çur etme de her yerde var.

      Sil
  17. Yazıda haksız bir tutum yok ama yorumlarda büyük hakaretler bunları neden yayınlıyorsunuz?

    Merkez Bankası neden kura müdahale etmiyor merak ediyorum?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kura dolar satarak müdahaleden sonuç alamıyor. Bunu geçmişte denedi. Gün içinde bir kaç kuruş düşürüyor akşam olunca eski düzeyine geliyor kur. Etkin müdahaleyi ancak faizi artırarak yapabilir. Ona da (bağımsız görünmesine karşın) yetkisi olmadığı görülebiliyor.

      Sil
    2. hocam faiz yükseltmek de çözüm değil ki. sonuçta ülkeye bir şekilde döviz getirmek gerekiyor. bunu yapamadığımız sürece hep döviz açığı oluyor. ülekeye döviz çekecek üretim ve ticaret modelleri kurmak gerekiyor. sonuçta bu da ülkeyi yönetenlerin görevi MB'nin değil.

      Sil
    3. Eğer cari açığınız varsa ve eğer riskleriniz yatırım çekemeyecek kadar yüksekse döviz bulmanın tek yolu kalıyor: Borçlanmak. Onun da yolu başkalarından yüksek faiz vermek. Kaldı ki riskler çok yükselmişse faizi yükseltmek bile dış borç bulmaya yetmeyebiliyor. Faizi yükseltmek çözüm. Ama kısa vadeli çözüm. Uzun vadede enflasyonu düşürmek, riskleri azaltmak, demokrasiyi geliştirmek, hukuk devleti olmaya çalışmak, eğitimi bilimsel temele oturtmak gibi yapısal reformları yapmak gerekiyor. On yıldır bunları konuşup çözüm üretemediğimizi düşünürseniz sürekli kısa vadeyle uğraşıyoruz demektir. O zaman tek çözüm faizi artırmak kalıyor.

      Sil
  18. müşterisi hazır olunca (vergi mükellefleri) şirket gibi yönetmek kolay tabi :) temettü de bize gelmiyor zaten, oh mis.

    YanıtlaSil
  19. Keynes'i Smith'i çöpe attığımız gibi Kamu hukuku-Kamu maliyesi-Kamu ekonomisi gibi dersleri de çöpe atalım gitsin o zaman hocam.Yalnız böyle giderse çöpe atılmayan hiçbir şey kalmayacak ülke olarak çöplüğe döneceğiz.

    YanıtlaSil
  20. Bir Kobi ortağı olarak söyleyebilirim ki, şirket yönetmek çok büyük cesaret isteyen bir iştir. Devlet yönetmek ise bahsettiğiniz sebeplerden ötürü, riskli değildir ama sorumluluğu çok yüksektir. Şirketini yöneten patron, hata yaparsa, en kötü durumda iflas eder, kepenk kapatır. Oysa ki devleti yönetenlerin hataları, binlerce yüzbinlerce insanın işsiz kalmasına ve yoksullaşmasına neden olur.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslına bakarsanız demokrasinin geliştiği ülkelerin çoğunda devleti kötü yönetmenin hatası da seçim kaybetmek olarak ortaya çıkıyor. Ama dediğiniz gibi maliyeti bütün topluma yayılıyor. Toplum da bir anlamda yanlış seçiminin cezasını ödemiş oluyor.

      Sil
    2. Berna Hanımı bir süredir buralarda görmemiştim.

      'Acaba' diye şüphelendim; son dönemde Dolar/TL paritesinde tsunami kadar yaşanan dalgalanmalar sebebi ile patronluğuna zeval mi geldi diye endişeye kapılmadım desem yalan söylemiş olurum!

      Saygılar...

      Sil
    3. Teşekkür ederim, ince düşünceleriniz için. İşlerim biraz yoğundu, bu yüzden Mahfi Beyin bir kaç yazısını kaçırdım. Endişelenmekte haklısınız, parite bizim gibileri doğrudan etkiliyor. Yaptığımız iş üretim. Üretimde kullandığım bazı hammaddeleri Euro bölgesinden ithal ediyorum, ancak onlar da Çin'de üretim yaptıkları için dolar paritesi de dolaylı olarak önemli benim için. Satış yaptığım alan ise şimdilik iç pazar. Rakiplerimin tamamı ithalatçı olduğu için fiyat/kalite arametresinde onlarla rekabet gücümüz çok yüksek. Sonuç olarak Türkiye'nin ithalatını azaltmaya çalışıyoruz kendi çapımızda, inşallah ihracat yaptığımız günleri de görürüz...

      Sil
  21. Hocam önceki sayfada bir arkadaşın yazdığı yorumla ilgili sorum olacak;
    Arkadaş yorumunda dünya rezervlerinin 12 trilyon$ olduğunu belirterek bunun fiziki olarak mevcut olup olmadığı sorulmuş .
    Ben şu şekilde anlıyorum; ülkemizde para Tabanı 80milyar tl civarındayken yani fiziki olarak bu kadar para varken M3 para arzı Dediğimiz Büyüklük 700 milyar tl civarındadır, bu 700 milyar tl Büyüklük, bankaya yatırılan mevduatın tekrar banka tarafından kredi verilmesi ve verilen kredinin el değiştirerek tekrar bankaya mevduat olarak Dönmesi bu şekilde mevduat-kredi-mevduat sürecinin ilerlemesi neticesinde 700 milyar tl lik Büyüklük oluşuyor yani fiziki olarak 80milyar tl varken bankaların kaydi para yaratma neticesinde satın alma gücü olarak 700milyar tl civarında Büyüklük oluşuyor(rakamlarda yanılıyor olabilirim )
    12 trilyon$ rezervide parasal taban olarak değilde kaydi para Büyüklüğü sonucu Oluşan Büyüklük olarak anlıyorum yanılıyorumuyum bilemedim ?

    2)hocam merkez bankaları rezervlerinin bir ksımı ile tahvil aldığını belirttiniz. Örneğin,bir merkez bankası rezervinin bir kısımı ile tahvil alırsa muhasebe kayıtları gereği anladığım ; aldığı tahvil tutarı kadar rezervleri azalır bir taraftanda aldığı tahvil tutarı kadar aktifleri artar bunu anlıyorum. Acaba merkez bankası rezervlerinin bir ksımı ile tahvil aldığında merkez bankasının rezerv hesabının Büyüklüğü hesaplanırken tahvili aldığı tutar kadar rezervi azalır mı ? O kadar rezerv hesaptan düşülür mü?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. (1) MB rezervlerinin bir bölümü fizik olarak mevcut, bir bölümü ise ya başka bir MB'de güvence altında ya da tahvile yatırılmış durumda. Örneğin Çin MB'in döviz ve altın rezervi 3,5 trilyon dolar. Bunun üçte bire yakını ABD Hazine tahvillerine yatırılmış durumda.
      (2) Tahvil alsa da bu miktar rezervde görünüyor. Önemli olan onun bulunduğu yer şekli değil. İstediği anda o tahvili satıp paraya dönebiliyor.

      Sil
  22. Hocam mikro kitabınız ne zaman çıkar?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sonbahara yetiştirmeye çalışıyorum.

      Sil
  23. Mahfi Bey, siz çok analojik olarak bakmışsınız olaya. Dedikleriniz çerçevesinde tabi ki bir devletle şirket farklılaşıyor. Yalnız "devletler şirketler gibi yönetilmeli" diyenler (buna ben de dahilim) bu olaya daha çok bir şirketin sahip olduğu (veya olabileceği) kurumsal yönetim standartları, uygun işe uygun adam bulma prensipleri, işleri "hamaset edebiyatıyla" değil "üretim, bilim ve kar maksimizasyonu" gibi değişkenlerle bakıyor olabilirler.

    Liderlerin her zaman önceliklerinin halkı refah içerisinde yaşatmak olduğunu düşünürüm. Bu anlamda bizimki gibi bir taraftan para kazanmanın ayıp bir şey olduğunun propagandasının yapıldığı, diğer taraftan ise gemisini kurtaran kaptanın şanslı sayıldığı coğrafyalarda hamaset edebiyatı da prim yapacaktır elbet. Fakat bu aşırı ve noksan değerlendirmeler yerine düzgün bir şekilde para kazanmanın ayıp olmadığı ve bunu yapmanın tek yolunun üreterek büyümekten geçtiği anlaşılsa eminim taşlar yerli yerine oturacaktır.

    Öte yandan, kurumsal yönetim ilkelerinin devlete uygulandığı bir durumu düşünürsek, yapıların görev tanımları, sorumlulukları ve hesap verebilirlikleri bellidir. Bu anlamda ceza-ödül kavramları, herkesin ne yapacağının belli olduğu prosedürler, hesap verebilirliğin bağımsız organlarca teşviki (denetim, teftiş vs gibi) bence bu açıdan bir devletin de şirket gibi yönetilebileceğini gösteriyor.

    Ben Dubai'de çalışıyorum ve ismini hepimizin bildiği şeyh Al Maktoum emin olun bunu yapıyor. Emirlikler sonuçta bir şehir devleti ve Türkiye ile karşılaştırılamayacak kadar küçük. Lakin bu durum dünyanın en büyük devlet yatırım fonlarından birine ev sahipliği yapmalarına engel olmamış, ki Emirler'i görseniz hepsi bir CEO gibi başka firmaların CEOlarıyla görüşür, yatırımla ilgili seminerlere katılır ve tabiri caizse "branding" e vakit harcar. Belki uzun yıllar hakir gördüğümüz bazı Arap milletlerinden işlerin nasıl yetiştirilebileceği hususunda öğrenebileceğimiz çok şey var. Düşünün, Türkiye'den kaç tane Dubai çıkardı?

    Teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Katkınız için ben teşekkür ederim.
      Emirlikler için haklı olabilirsiniz.

      Sil
  24. Kaleminize sağlık hocam;
    Prof. Dr. Mete Gündoğan hocanın yeni ekonomi düzeni (faizsiz ekonomi) hakkında görüşleriniz nedir. Bence bu görüşlerin ayağı yere tam basmıyor. olmaz demiyorum ama açık ekonomilerde olacağını zannetmiyorum kapalı ekonomilerde belki...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Faiz konusunda benim de kafam karışık ...
      Faiz iyi midir kötü müdür, yorumlayabilmek için dünyadaki duruma baktığımda, faizlerin düşük hatta negatif olduğu ülkelerin bu sefer de deflasyonla boğuştuğunu görüyoruz. Yüksek faizli enflasyonlu ekonomi mi daha iyi yoksa düşük faizli deflasyonlu ekonomi mi? Sanırım ikisi de kötü. En iyisi sıfır faizli sıfır enflasyon ama bunu başaran yok. Başarsa da sürdürebilen yok...
      Mart 2015 itibariyle ülkelerdeki faiz ve enflasyon oranları:
      Ülke Faiz / Enflasyon
      İsviçre -0.75 / -0.80
      Japonya 0.00 / 2.40
      İtalya 0.05 / -0.09
      Fransa 0.05 / -0.30
      Almanya 0.05 / 0.09
      Euro bölgesi 0.05 / -0.3
      İspanya 0.05 / -1.10
      Amerika Birleşik Devletleri 0.25 / -0.10
      İngiltere 0.50 / 0.30
      Kanada 0.75 / 1.00
      Güney Kore 1.75 / 0.50
      Avustralya 2.25 / 1.70
      Meksika 3.00 / 3.00
      Çin 5.35 / 1.40
      Türkiye 7.50 / 7.50
      Hindistan 7.50 / 5.4
      Brezilya 12.75 / 7.7
      Rusya 14.00 / 16.70

      Sil
    2. Eğer piyasa ekonomisinin dışına çıkarsanız faizi de kirayı da hatta parayı da kaldırabilirsiniz. Ama bunu yaptığınızda takas ekonomisine geri dönmeniz gerekir. Yani aşağı yukarı ortaçağa dönmeniz gerekir. Bu zahmetlere girmek yerine faiz takıntısından kurtulmayı denemek çok daha akıllıca olur.
      İdeal olan enflasyonsuz faizsiz bir ekonomi değildir. Bu gibi durumlarda (Japonyada 30 yıldır yaşanan durum ve Avrupada bir yıldır yaşanan durum) Keynesyen Likidite tuzağı ortaya çıkıyor ve insanlar nasılsa enflasyon yok faiz de sıfır diyerek harcamaları kıstıkça kısıyorlar. Sonuçta ekonomi küçülmeye başlıyor.
      Onun için iktisatçılar gözünde ideal durum yüzde 2 dolayında enflasyon ve onun yarım veya bir puan üzerinde bir faizdir.

      Sil
  25. Yazinin basligi tanidik gelmisti .Okumaya baslayinca da anladim boyle bi bolumun kitabinizda da oldugunu . Tesekkurler hocam

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür benden. Yazı, kitaptaki bölümün biraz genişletilmiş hali.

      Sil
  26. Sayın Eğilmez, benim görüşüm; Devlet yönetiminin ana maksadının, halkın refahı, huzuru, mutluluğu olmalıdır. Şirketlerde bu hususlar hiç dikkate bile alınmaz. Bütün maksat şirketin kar etmesi para kazanmasıdır. Vahşi kapitalizm de olduğu gibi kar et, ama nasıl edersen et mantalitesi devlet yönetiminde geçerli olmamalı. Devletin şirket gibi yönetimi Arap ülkelerinde, bilhassa Saudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt , Bahreyn gibi ülkelerde görülüyor. Bu ülkelerdeki halkın huzuru ve mutluluğu, serbestiyeti, demokrasisi ne kadar geçerlidir? Şirketler zora girdiklerinde küçülürler, bazı faaliyet alanlarından çıkarlar. Devleti şirket gibi yönetmeye çalışırsanız, sıkıştığınızda memurları işten mi çıkaracaksınız? Devletin sorumlu olduğu sağlık, adalet, eğitim, güvenlik alanlarında kapatmaya mı gideceksiniz? Emekli olanlara emeklilik haklarından mahrum mu edeceksiniz? Devleti şirket gibi yöneterek vahşi kapitalist bir devlet yönetimimi uygulayacaksınız? Devleti şirket gibi ancak zengin Arap ülkeleri yönetiyorlar. Buralara giden insanlar orada yaşamak için değil, sadece para kazanmak için gidiyorlar. Para kazandıktan sonra ise hemen kendi ülkelerine geri dönüyorlar. Dünyada en iyi yaşanacak yerler arasında kaç tane zengin Arap ülkesi var? Kaç tane şirket gibi yönetilen ülke var? Bu tip yönetim gelişmiş ülkeler, gelişmiş halklar için geçerli bir yönetim şekli olamaz, ancak biat edenler, aile, kabile , aşiret tipi yönetim olabilir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Araplarda demokrasi olmadığı için devleti şirket, şirketi de devlet gibi yönetmeleri kolaydır.

      Sil
    2. Örneği Dubai'den verdim diye buraya takılı kalmamak lazım. Önümüzde Singapur, Hong Kong ve Kore (Aralık 80 darbesinden sonraki Kore) gibi örnekler varken... Ayrıca ülkemizdeki demokrasi geleneğinin ne derece sağlıklı olduğu malum, bundan 50 yıl öncesi neyse şimdiki de onun bir başka varyasyonuyken ve demokrasiyi içimize sindirememişken esas önemli olanın halkın refahı, ulusun kalkınmışlığı ve buna bağlı hesap verebilirlik sistemi ile adaletin tesisi olduğunu görmezden gelemeyiz. Hem Türkiye'de vahşi kapitalizm yok mu diyorsunuz? Bu durumda şirketler çalışanlarını aile olarak görmekte (!), kar etmese dahi işçi çıkarmamakta (!!), işçinin sağlığı ve güvenliği için her türlü önlemi almakta (!!!) ve işçinin emekliliği durumunda devletin dışında da ona yeterli geliri sağlayacak sistemleri kurmakta mıdır (!!!!) ? Daha sağlık, eğitim vs. gibi kavramlara dokunmadım bile? Sanırım bunlara vereceğimiz cevaplar ülkemizdeki "mış gibi yapalım" mantığını ortaya dökecek. Sovyetler zamanında birinin dediği gibi "onlar para ödermiş gibi yapıyor, biz de çalışırmış gibi yapıyoruz" sanırım felsefemizi özetliyor...

      Sizin de dediğiniz gibi gelişmiş ülkelerde, gelişmiş halklarda geçerli bir yönetim şekli değildir tabi ki. Ben de bu sebeple kalkınma için bu yöntemin düşünülebileceğini söylüyorum. Şu anki duruma odaklanmaksızın da bizimki gibi Orta Doğu zihniyetli ülkelerde tek adam tarzı yönetimin, uygun hesap verebilirlik ve verimlilik açısından demokratik bir yönetimden daha etkin olabileceğine ilişkin bir teorim mevcut. Etkin bir karar alma, fakat bu karar alınıncaya kadar da gerekli sorgulamalardan geçirilerek nihai karar üzerinde uzlaşma bizim ülkemizi ve yapısını karşılayan bir olgudur diye düşünüyorum. 2500 yıllık tarihi bir düşünün bakalım, hangi zamanlarda devlet ve millet kalkındı? Hangi zamanlarda sorunlar çıktı?

      Son olarak, örnek verdiğiniz Arap ülkelerinin hiçbiri birbirine benzemiyor. Örneğin Dubai'de hakim emir ailesinin açtığı bazı davalarda kendi aleyhlerine bile karar verilebildiğini gördükten sonra sıklıkla acaba Türkiye'de mi demokrasi hakim yoksa burada mı diye düşünmüşlüğüm olmuştur ki kağıt üzerinde bakarsanız şeriatla yönetilen bir ülke burası, Türkiye'de ise demokrasi (!) var.

      Teşekkürler

      Sil
  27. Hocam yukarda dünya rezervlerinin 12trilyon$ olduğu ve bununla alakalı bir soru yöneltmiştim. Sağolasınız cevapladınız ve merkez bankalarının rezervlerinin bir ksımı kasalarında bir kısmı tahvile yatırılırmış durumunda ve bir kısmıda başka merkez bankalarında güvence altına alınmış durumdadır dediniz. Fakat sorumu mazur görün lütfen ama ben şunu soruyorum;
    12 trilyon$ olduğu Söylenen merkez bankası rezervlerini, bugün misal bir meydana yığsak elle tutulacak şekilde fiziki olarak 12 trilyon$ çıkar mı?mesela Türkiye'de bugün M3 para arzı 700milyar tl gözükmesine karşın bugün Paraları meydana yığsak80milyar tl civarında para yığarız,çünkü parasal taban 80milyar tl civarında .acaba bu dediğim 12trilyon $ Büyüklük te parasal taban mı yoksa para arzında ki gibi bir Büyüklük mü?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Fiziki olarak para şeklinde çıkmaz. Paraların yanında tahviller ve hesaplar çıkar.

      Sil
  28. Mahfi Bey,
    Bir ikilemim var yardımınızı rica ederim.
    1-MB reel faizi yüksek tutarak döviz kurunu baskılarsa, dövizle kredi almanın maliyeti düşer ( Özel sektörün şuanki durumuna uyuyor) ve Türkiye bu yolla daha hızlı büyür.Sonuç: yüksek faiz büyümeye yol açıyor.
    2-MB reel faizi düşük tutarsa TL kredi maliyeti düşer, yatırım maliyeti ucuzlar ve büyüme sağlanır. Sonuç: düşük faiz büyümeye yol açıyor.
    Saygılarımla

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok doğru.Ben de geçmişte "Ekonomi Dediğiniz Bİr Çelişkiler Yumağıdır" diye bir yazı yazmıştım. Ekonomi Politikası, bu tür çelişkiler içinden durumunuza uygun olan örneği seçip yolunuza devam etmenize yol gösterir. Yanlış yola girerseniz sonu kötü olur.
      İç tasarruflarımzla (GSYH'nın % 14'ü) yatırımlarımız (GSYH'nın yüzde 20'si) arasında 6 puan fark var. Bu da bizim cari açığımız. Ayrıca geçmişten gelen ve bir yıl içinde ödenmesi ya da yenilenmesi gereken 170 milyar dolar dış borç var.
      İkinci yolla ülkeye yeterli döviz gelmezse bir yıl içinde vadesi gelecek olan 170 milyar dolar + 40 milyar dolar cari açığı finanse edecek dövizi bulamayız. Dolayısıyla ikinci yol bizim açımızdan seçilebilecek bir alternatif olarak görünmüyor.

      Sil
  29. Bir Anonim Sirketinde bir de tek bas yoktur. Isleri yöneten bir CEO, Genel Müdür vardir, bir de Yönetim Kurulu dedigimiz CEOyu denetleyen ayri bir organ. Genelde Yönetim Kurulunda hissedarlardan olusan kisiler vardir. Diyelim zati sahane Türkiye Cumhuriyetini bir ASye cevirdi ve öyle de yönetiyor. Ozaman kendisi CEOmu olacak yoksa Yönetim Kurulu Baskanimi olacak? CEO olacaksa hesap vermekle yükümlü oldugu Yönetim Kurulunda kimler olacak? Eger Yönetim Kurulu Baskani olacaksa, CEO Basbakanmi olacak?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bizdeki şirketlerde patron herşeydir biliyorsunuz.

      Sil
  30. Devletin tarih boyunca varoluş amacı, kendi elitini korumak ve kollamaktır. Ancak Fransız ihtilalinden sonra Avrupalılar, ahalinin de refahını gözetmek gerektiğinin farkına vardı. Devletin sosyal yanı o zaman gelişti. Ama hala tüm dünyada gerçek demokrasi yok. İster AŞ olsun isterse adi şirket ,isterse cumhuriyet asıl olan ADALETLİ bir yönetimdir, ekonomide, hukukta, sağlıkta vs. Nuri..

    YanıtlaSil
  31. Tam kosar adim iflasa giderken sirket olma karari almayaydik iyiydi. Simdi isin yoksa hacizle, icra takibiyle ugras...

    YanıtlaSil
  32. Biraz aykiri gibi gorunse de simdiye kadar neden kimsenin soylemedigini hala dusundurecek sekilde basit bence mesele:

    Devlet yonetilmez, duzenlenir; hukumetlerin gorevi buyumek. kar etmek vs degil buyumeye ve kar etmeye olanak saglamaktir.
    550 kisiyi oraya bizim adimiza is yapsin bize para kazandirsin diye oturtmuyoruz, is yapilabilmesi icin ortam hazirlasinlar, adaletli, guvenli ve gelisime acik bir sistem gelistirsinler diyoruz.
    Bunu yapmayip illaha sirket yonetmek isteyenler buyursunlar yonetsinler sirketlerini.

    YanıtlaSil
  33. :Başlıkta soru sorar gibi ne diye eveleyip geveliyorsunuz, fikrinizi doğrudan söylesiniz ya "Devlet şirket gibi yönetilemez," diye, korkuyor musunuz yoksa fikrinzi apaçık savunmaktan.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazıyı okumuyor musunuz da böyle saçma sapan sorular soruyorsunuz. Korksam bu yazıyı yazar mıyım?

      Sil
  34. "GEÇİCİ ÇALIŞMA" DENEN OLGU;
    MEYVESİNİ İŞSİZLİK OLARAK VERİYOR!

    * İşsiz sayısı; Aralık 2014 dönemi itibarıyla rekorunu yenilemeye hızla devam ediyor!

    * Geniş tanımlı işsizlik: %18 ve yükselmeye devam ediyor!

    * "Geçici" statüde çalıştığı için işsiz kalanlar; işsizlik verilerine damgasını vurdu!

    * Yeni işsiz kalan kişilerin %45'i geçici bir işte çalıştığı için; o iş bittiği anda tekrar işsizler ordusuna katılıyor!

    * Gençlerde geniş tanımlı işsizlik: %30 ve yükselmeye devam ediyor!

    [[[ Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR) ]]]

    16 MART 2015

    1) Türkiye ekonomisinde büyüme oranlarında yaşanan düşüş işsizlik verileri kriz dönemi verilerinin üzerinde tutmaya devem ediyor. Resmi işsizlik oranı yüzde 10,9 ile geçtiğimiz yıla göre % 1,3 puan artış kaydetti. Tarım dışı işsizlik oranı ise % 12,9 oldu. Resmi işsiz sayısı yeni seriye göre geçen yılın aynı dönemine göre 563 bin kişilik artış gösterdi ve 3 milyon 145 bine ulaştı. Bu veri krizin en ağır şekilde yaşandığı 2009 yılının aynı dönemi için 3 milyon 15 bindi. İşsiz sayısı bu verilere göre kriz dönemindeki sayıyı aşarak bu dönem için de rekor kırdı. İş talep edenlerin sayısı geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre 1 milyon 807 bin kişi artarken işsiz sayısındaki artış işgücü artışının yüzde 29,8’i oldu.

    2) Aralık 2014 döneminde resmi işsizlere, umudu olmadığı için ya da diğer nedenlerle son 4 haftadır iş arama kanallarını kullanmayan ve işe başlamaya hazır olduğu halde bu nedenle işsiz sayılmayanlar da (umutsuzlar ve diğer) dahil edildiğinde işsizlik oranı yüzde 17,8, işsiz sayısı da 5 milyon 563 bin kişi olarak gerçekleşti. İşinden memnun olmayan ya da daha fazla çalışmak istediği halde düzgün işler bulamadığı için çaresiz kısa süreli işler yapanlar (eksik ve yetersiz istihdam edilenler) ilave edildiğinde işsizler, gizli işsizler ve çaresizlerin toplam sayısı 6 milyon 665 bin kişiye ulaştı. Bunların geniş işgücü içindeki payı ise % 21,4 oldu.

    3) Kadınlar için ise işsiz sayısı bir önceki aya göre azalsa da işsizlik daha ağır bir biçimde yaşanmaya devam etti. Kadınlarda tarım dışı işsizlik oranı yüzde 16,7 olarak gerçekleşti. Kadınlar için resmi işsizlik oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,1 puan artarak % 12,6’ya yükseldi. Kadınlar geniş tanımlı işsizlik oranı ise % 25 olarak oldu.

    4) Geçici bir işte çalışıp iş bittiği için işsiz kalanlar toplam işsizler arasında en ağırlıklı kesimi oluşturdu. Toplam işsizlerin yüzde 36’sı yani 1 milyon 131 bini geçici işlerde çalışanlar. Yeni işsizlerde (1-2 aydır iş arayanlar) ise geçici bir işte çalışıp, iş bittiği için işsiz kalanların oranı yüzde 45’e ulaştı. Geçici çalışma meyvesini işsizlik olarak verdi. Aralık döneminde 286 bin kişi ise işten çıkartıldığı için işsiz kalanlar kategorisinde yer aldı. Bunların 183 bini yeni işsizler arasında. İşten kendi isteği ile ayrılmak durumunda kalan yeni işsiz sayısı ise 233 bin.

    5) Yüksek öğretim mezunları arasında işsiz sayısı yeni seriye göre Şubat 2014 döneminin 199 bin kişi üzerinde. Yüksek öğretim mezunu resmi işsiz sayısı 687 bin kişi. Resmi işsizlik oranı yüzde 11,3. Yükseköğretim mezunu kadınlar için ise bu oran yüzde 16 seviyesinde. Geniş tanımlı işsizlik ise söz konusu grup için yüzde 20.

    6) Gençler için (15-24 yaş) geniş tanımlı işsizlik oranı ise resmi % 20 rakamının 10 puan üzerinde yüzde 30 seviyesinde gerçekleşti. Gençler için özellikle tarım dışı işsizlik oranı yüzde 22,5 ile ciddi boyutlara ulaştı. Şubat ayından bu yana tarımdışı sektörlerde genç işsizlik oranı 3,1 puan artış kaydetti.

    (+++++)

    YanıtlaSil
  35. (+++++)

    7) Türkiye İstatistik Kurumu Şubat 2014 dönemiyle birlikte yeni bir hesaplama yöntemi ve seri kullanmaya başladı. Uluslararası norm ve standartlar dikkate alınarak veri derleme araçları zenginleştirildi. Ancak aynı zamanda resmi olarak işsiz sayılanların kapsamı da daraltıldı. Önceki uygulamada, referans dönemi içinde “son üç ay” içerisinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan kişiler “işsiz” olarak değerlendiriliyordu. Yeni uygulamada ise yalnızca “son dört hafta” içerisinde iş arama kanallarından en az birini kullanan ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan kişiler “işsiz” olarak ele alınıyor. Yani 1,5-2 ay önce iş başvurusu yapmış olan ve işe başlamaya hazır bir kişi işsiz kategorisi dışına çıkartıldı. Bu kişiler “işgücüne dahil olmayanlar” başlığında, “İş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar” kategorisinde “diğer” sınıflandırmasında değerlendirildi. Özellikle iş bulma konusunda sıkıntı çeken kadınların yöntem değişikliği nedeni ile işsizlik kapsamı dışına atıldığı söylenebilir. 2005 serisine göre 2013 yılı aralık döneminde işsizlik oranı yüzde 10 iken 2014 serisi için aynı dönemde işsizlik oranı yüzde 9,6 olarak açıklandı.Yöntem değişikliği ile işsizlik oranı 0,4 puan geriledi. İşsiz sayısı ise yeni seride eski seriye göre 165 bin kişi azaldı. TÜİK eski seriye göre güncel verileri paylaşmıyor.

    8) TÜİK yeni serisinde daha önceki seride olan ve anket soru formunda yer alan işin sürekliliği ile ilgili verileri veritabanında açıklamaktan vazgeçmiştir. Geçici çalışanların sayısındaki gelişim istihdamın niteliği açısından son derece önemli bir değişkendir. Bu verinin web sitesinde ve veritabanında artık paylaşılmaması, daha önce kolayca ulaşılan bir bilgiye ulaşmak için bürokratik süreçlere başvurulması zorunluluğu getirilmesi büyük bir eksikliktir.

    (+++++)

    YanıtlaSil
  36. (+++++)

    SONUÇ

    TÜİK İşgücü Anketi Aralık 2014 dönemi verilerine göre işsizlik hem görünen hem görünmeyen boyutlarıyla tehlike sinyalleri vermeye devam ediyor. Bu tehlike gençler, kadınlar, geçici çalışanlar açısından ciddi boyutlardadır. Gelecek dönem açısından kriz koşulları derinleştiği taktirde güvencesiz-geçici çalışanların, eğitimli işgücünün ve kadınların istihdamda yaşadığı problemlerin artacağı beklenebilir.

    Türkiye haftalık çalışma sürelerinin emsallerine göre çok daha yüksek olduğu bir ülkedir. Avrupa Birliği ülkeleri ile kıyaslandığında haftalık çalışma sürelerindeki fark 12 saati bulmaktadır. Buna göre Türkiye’de 5 kişinin yapacağı işi 4 kişi yapmaktadır. Bir yandan işgücüne katılım oranlarını yükseltirken, öte yandan işsizlik verileri ile mücadele etmenin yegâne yolu, gelir kaybına yol açmaksızın haftalık çalışma sürelerini azaltmaktan geçmektedir. Buna karşın hükümet ve sermaye çevreleri işsizlik verilerindeki artışı, istihdam yapısının niteliğini bozarak, yani yoğun çalışma koşulları altında, daha esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerini yaygınlaştırarak durdurmanın reçetelerini topluma sunmaktadır. Hükümet işveren çevrelerinin taleplerini Ulusal İstihdam Strateji Belgesi ile programlaştırmıştır. Ucuz işgücü için, taşeron çalışmayı yaygınlaştırmayı, kıdem tazminatını fona devrederek ortadan kaldırmayı, kölelik bürolarını hayata geçirmeyi hedefleyen bu belge hükümetin uygulama açısından gündemindedir.

    İşsizlikle mücadeleyi, çalışma koşullarını kötüleştirerek, ücretleri düşürerek çözmeye çalışan bu anlayışa karşı durulmalıdır. Bu stratejinin sonuçları Soma’da, Mecidiyeköy’de, Ermenek’te ve Türkiye’nin dört bir yanında acı bir biçimde görülmektedir. Bu strateji işsizliğin “ne iş olsa yaparım” başlığı altında gizlenmesi, işletmelerin karını insanların yaşamının önüne alma stratejisidir. İşsizlikle gerçek mücadele için;

    1) Haftalık çalışma süresi gelir kaybı yaşanmaksızın 37,5 saate, fazla mesailer için uygulanan yıllık 270 saat sınırı, 90 saate düşürülmelidir.

    2) Herkese en az 1 ay ücretli izin hakkı tanınmalıdır.

    3) Herkes için iş güvencesi ayrımsız bir biçimde uygulanmalıdır.

    4) Sendikal hak ve özgürlükler güvence altına alınmalı, sendikal barajlar kaldırılmalı, herkesin sendika hakkını özgürce kullanabilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

    5) Taşeronlaşma ve kayıt dışı istihdam engellenmelidir.

    6) Kamu girişimciliği ve hizmetleri istihdam yaratacak şekilde yeniden ele alınmalıdır.

    7) Kamuda personel açığı derhal kapatılmalıdır.

    8) Kadın istihdamının artırılması ve işsizliğinin azaltılması için işgücü piyasalarındaki cinsiyetçi uygulamalara son verilmeli, ev içi bakım hizmetleri devletin gereken nitelikli, yaygın ve ücretsiz bakım hizmetlerini sağlaması ile kadının üzerinden alınmalıdır.

    ( http://www.disk.org.tr/2015/03/disk-ar-gecici-calisma-meyvesini-issizlik-olarak-veriyor/ )

    YanıtlaSil
  37. Hocam,

    Bu haber biraz dar bölge araştırması gibi olmuş; ama ortaya çıkan veriler geleceğimiz için derhâl ders almamız gerektiği niteliğinde!

    'Esenyurt'taki inşaat & emlak balonunun son kurbanı pilotlar oldu'

    http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/28458698.asp

    YanıtlaSil
  38. KUR OYNAKLIĞI BÜYÜMEYİ VURUYOR!

    16_3_2015

    Uğur Gürses

    Faiz indirmeye sabitlenen Ankara siyaseti, döviz kuru artışının getireceği olumsuz sonuçları görmezden geliyor.

    Toplumun her kesimine yansıyacak olumsuzlukların başında enflasyon gibi ekonomik büyümede de sert yavaşlama geliyor. Geçmişte örneği çok; 2006'da ve 2009'da, yakın dönemde de 2011 Ekim ayında ve 2014 Ocak ayında Türkiye, zirveye ulaşan sert bir kur artışına tanık olmuştu. Bu kur artışının yaşandığı dönemleri izleyen çeyreklerde görece yüksek ekonomik büyümenin yavaşlamaya dönüştüğünü anımsayalım. Kur istikrarının olduğu dönemlerde ekonomik büyüme ivmeleniyor, oynaklığın arttığı ve döviz kurunun yükseldiği dönemleri ise ekonomik yavaşlama takip ediyor.

    2015 Ocak-Mart arasında tanık olduğumuz ve hala da devam eden kur hareketliliği muhtemelen yavaşlayan ekonomiyi daralmanın eşiğine getirecek. Ocak ayı sanayi üretiminde gözlenen gerileme, henüz kur hareketinin etkilerini içermiyordu. Olasılıkla hava koşullarının da etkileri var. Ancak, şubat verileri ile daha iyi gözlenmeye başlanacak.

    Tasarruf açığı olan ki bu açığın da kayda değer ölçüde yüksek olduğu bir ülkeyiz, bu açığı kapatan ve büyümenin yakıtı olan dövizin fiyatı yükseldiğinde, yüksek bir aralıkta dalgalandığında bizatihi büyümenin kendisi yara alıyor. Ne yazık ki siyasetçiler her defasında yeniden ve yineleyerek kırılgan kur dengesinde gerilimler yaratıyorlar.

    Geride kalan iki aylık dönemde, 'faiz indir' baskısının temel motivasyonun politik olduğunu biliyoruz. Olasılıkla bunda, yaklaşan seçimlerde elde edilecek yeterli sandalye sayısıyla 'Türk tipi başkanlık sistemini' sağlayacak bir oy oranı, bunun için de yeterli bir ekonomik büyümenin sağlanması arzusu olduğu açık.

    Hiçbir analitik tarafı olmayan biçimde, ekonomiyi 'düğmeye basınca çalışan' bir dokuma tezgahı biçiminde algılıyorsanız, tek başına Merkez Bankası faizi düşürünce ekonomik büyümenin yoluna girebileceği akla gelebilir.

    Ancak sonuç ortada; yakın dönemde kur dalgalanmasını izleyen altı aylık dönem sonrasında ekonomik yavaşlama damgasını vurmuş. 2011 Temmuz-Ekim arasındaki kur dalgalanması sonucu 2012'de ekonomik büyüme 4 çeyrekte ortalama yüzde 2.4'e geriledi. Sonrasında 2012'de görece istikrarlı kur seyri ile 2013 büyüme ortalaması 4 çeyrekte ortalama yüzde 4 oldu. 2013 Temmuz-Ocak arasındaki kur dalgalanmasında da, 2014 ikinci çeyrekten itibaren görüyoruz ki yüzde 2'lere geriledi.

    Bu defa, 2014 başındaki kur dalgalanması ve ekonomik yavaşlamanın sonuçlarını geride bırakamadan yeni bir çalkantıya girildi. 2015 Ocak-Mart kur dalgalanması olasılıkla, henüz yüzde 2-2.5'luk büyüme patikasından çıkamayan ekonomiye yeni bir darbe daha vuracak. Bu da sıfır-yüzde 2 arası yeni ve daha yavaş bir büyüme kanalı demek. Umarız ocak ayındaki sanayi üretim gerilemesi bunun başlangıcı değildir.

    ÇALKANTI SEYREDİLDİ!

    Tarihten ders alınsaydı tekerrür etmezdi; geçmişte defalarca gördüğümüz 'film' ve sonucu bu. Oysa uluslararası konjonktürde bu kur dalgalanmasını daha da şiddetlendirecek bir faza geçildi. Ne buna hazırlık yapıldığı, ne de kendi kırılganlıklarımızın farkında olunduğu tablosu sergilenmiyor Ankara'da. Tersine, ekonominin direksiyonunda olan ve tüm çalkantılara karşın her zaman olduğu gibi iki ay boyunca ortaya çıkmayan 'iyi gün başarılısı' bakanın, ABD'nin en eski ve deneyimli kurumunun başına iletişim dersi ve akıl verdiğini anlatması 'başka ülkede olsa eğlenceli bir durum' dedirtiyor. Ancak, sorumlu koltuğunda oturduğuna göre; ekonomik büyümenin darbe alması da onun karnesine yazılacak.

    http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ugur-gurses_526/kur-oynakligi-buyumeyi-vuruyor_28461018#

    YanıtlaSil
  39. ÜTÜM DÜZGÜN AMA YÜZÜM BURUŞUK; NİYE ACABA?!

    (Duygu Coşkun
    Endüstri Mühendisi
    13 Mart 2015)

    'Yeni bir iş bulma zorluğu,
    Giderek düşen maaşlar,
    Yeni işin yeni güvencesizlikleri;
    Mobbinge karşı mücadele etmemize engel oluyor!'

    Elektronik posta kutumuzu açtığımızda bir yazışmada, katıldığımız toplantıda, gelen bir telefonda, yemekhanede, asansörde kısaca çalışırken her an mobbingle karşılaşmak mümkün.

    Mobbing kavramıyla tanışalı çok olmadı. Bu kelimeyi yeni duymaya başlamış olsak bile kelimenin anlamını çalışma hayatının bir parçası olarak yaşamaya başlayalı çok uzun zaman oldu.

    Pek çok çalışan mobbinge maruz kalıyor. Mobbingi çalışma yaşamında kişilerarası yaşanan, bir kişiden bir başkasına veya birden fazla kişiden bir kişiye yönelik olarak, sürekli, sistemli ve kasıtlı davranışlar bütünü olarak tarifleyebiliriz. Bir başka sık kullanılan tanımı ise ‘psikolojik yıldırma’. Güvencesizleştirmenin yöntemi, güvencesizliğin bir biçmi.

    'MOBBİNG'İN HİSSETTİRDİKLERİ!

    Çalışırken bazen ya da sıklıkla kendimizi yetersiz hissederiz. Aslında beceri ve deneyimlerimizi aşan, yapabileceğimizin üzerinde sorumluluklar verilmiştir ve beklenen ‘başarı’ ortaya çıkmamıştır. Bizi kendisine rakip gören, kendisini dayatan yöneticimizin, toplantılarda sözümüzü keserek yokmuşuz gibi davranması, önerilerimizi dikkate almaması da benzer şekilde hissettirir. Bazen iş öyle bir noktaya varır ki, çok iyi bir fikir öne sürdüğümüzde, yöneticimiz soru üzerine soru sorarak gerilimi yükseltir, elimiz ayağımız birbirine dolanır. Beklediği hatayı yaparsak ya da bir açık nokta bulursa zafer onundur, zaten o olmadan işler yürümez hatta o olmadan biz koca bir hiçizdir. Önerimizi ya da çözümlerimizi, katkımızı hiçe sayarak, başkalarına kendi parlak fikriymiş gibi pazarladığına da şahit olmak olasıdır elbette. Ya da kriz anlarında tüm hatanın bizden kaynaklandığını iddia edip, dedikodu yapıp herkese bu şekilde aktararak bizi itibarsızlaştırır. Çözümü de elbette o bulmuştur. Bonusları o toplar, bize de çalışma arkadaşlarımıza dert anlatmak, ‘zam verirler mi, işten çıkartırlar mı acaba’ diye kaygılanmak düşer. Bu sıkıntımızdan diğer yöneticilerimize bahsettiğimizde ise, o kişinin tarzının bu olduğu ve buna alışmak gerektiğini söyleyebilirler. Aslında ortaktırlar. Ne de olsa bu yöntem yani mobbing bizleri bir biçimde bağımlı kılar, yani güvencesizleştirir.

    >>>>>

    YanıtlaSil
  40. >>>>>

    Bu davranışlara alışma sürecinde, kuş cıvıltılı, su şırıltılı müzikler dinlememiz, düzenli spor yapmamız gibi “faydalı” önerilerde bulunurlar. Öyle ya iş hayatı zorluklarla doludur ve ancak ‘takmayarak’ üstesinden gelebiliriz. Bilmek istemezler ki esas ağır gelen ve giderek içimizde büyüyen, karşı çıkamadığımız muamele, dilimizin ucuna gelen ama söylemediğimiz sözlerdir. Bir çıkıverse o sözler…Genel tabiri ile beyaz yakalıların dünyasında, güvencesizliği bir süredir çeşitli biçimlerde yaşayan mühendis, mimar, şehir plancıları topluluğunda mücadele etmekten bahseden de pek azdır maalesef. En azından şimdilik!

    İŞ VERMEMEK + AŞAĞILAMAK + DIŞLAMAK + ÇOK ÇALIŞTIRMAK = GÜVENCESİZLİK!

    Mobbing ‘ucuz hesaplar’ amacıyla da sık uygulanan bir yöntemdir. Örneğin işten çıkarmak isterler ama kıdem tazminatı vermek istemezler, istifaya zorlarlar. O zaman gelsin mobbing; aşağılama, dışlama, iş vermeme, çalıştırmama.

    ÇALIŞANLAR ARASINDAKİ DAYANIŞMAYI ORTADAN KALDIRMAK!

    Bazen daha fazla çalıştırmak için de başvurulur mobbinge. Psikolojik yıldırma metodları bizi hırslandırıp motivasyonumuzu arttırmak için kullanılır. Çalışma hayatındaki hakim anlayış budur. Çalışma arkadaşlarımızla rekabet etmemiz ve böylelikle aramızda dayanışmanın gelişmemesi de patronların ve onların yöneticilerinin elde etmek istediği bir sonuçtur. Bazen farkında olmadan mobbingi çalışma arkadaşlarımıza uygularız. Birlikte mücadele etmekten uzaklaşırız. Böylelikle mobbing uygulayan kişilerin işi kolaylaşırken, işler de ‘yolunda’ yürümüş olur.

    Çalışma hayatındaki diğer güvencesizlikler de mobbinge karşı elimizi kolumuzu bağlı tutuyor. Yeni bir iş bulma zorluğu, giderek düşen ücretler, yeni işin yeni güvencesizlikleri bizi durduruyor. Oysa mobbinge karşı mücadele edebilmek için her şeyden önce psikolojik baskıları normalleştirmeden güvenceli ve sağlıklı bir çalışma yaşamı için ortaklaşmamız gerekiyor. Ortak mekanlarda, ortak sohbetlerde, örgütlenerek...

    ( http://politeknik.org.tr/utum-duzgun-yuzum-burusuk-duygu-coskun/ )

    YanıtlaSil
  41. DİPLOMALI PROLETERLER: "ÖĞRETMEN OLMAK!"

    KORKUT BORATAV, 13 MART 2015

    Hep biliyorduk ki Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğu, emeği ile geçinen insanlardan, kısacası emekçilerden oluşmaktadır. Son istatistikler de bize öğretti ki, toplumumuzun emekçi niteliği hızla yoğunlaşmış; çalışan nüfus içinde emekçilerin payı, 2014’te yüzde 94,9’a ulaşmıştır.

    Yine biliyorduk ki emekçilerin büyük çoğunluğu ücretlilerden, yani hayatlarını işgüçlerini satarak sürdüren insanlardan; açıkçası işçilerden oluşmaktadır. TÜİK verileri ortaya koymuştur ki, zaman içinde toplumumuz daha fazla işçileşmektedir. Son on yıl içinde (2004-2014 arasında) çalışan nüfus içinde ücretli/yevmiyeli insanların (işçilerin) oranı, yüzde 65,7’den 75,2’ye yükselmiş.

    Demek oluyor ki, başkalarının emeğine el koyarak yaşayan sınıf (burjuvazi) çok küçük bir azınlığa dönüşmekte, yalnızlaşmaktadır. Varlığı, işçi sınıfının varlığına bağlıdır. Ama, kesintisiz genişleyen bir büyük kalabalıkla karşı karşıya kalmak aynı zamanda ürkütücüdür. Hele hele, karşıtlık tohumları işin doğasında varsa…

    Bu kalabalığın yeknesak olmaması burjuvaziyi teskin edebilir. Zira, işçi sınıfının kalabalıklaşması, çeşit çeşit insanların katılmasıyla gerçekleşmektedir. Özellikle diplomalı işçilerin sayısı artmaktadır. Bunlar da, diplomalarının yaratabileceği farklılıkların beklentisi içindedir. Bu tür beklentiler, o büyük kalabalığı parçalara böler; ayrıştırır.

    Ne var ki, bu beklenti giderek geçersizleşmektedir. Sermayenin artan hâkimiyeti sonunda, meta üretimi, ücretlilik ilişkisi gündelik hayatın her hücresine yerleşir ve çalışma koşulları, ücretleri, güvencesizlikleri bakımından diplomalılar da diğerlerine benzeşir; kısacası proleterleşirler.

    Burjuvazi bu benzeşmenin fark edilmemesine; diplomalıların diğerleriyle ortak sınıf aidiyetinin algılanmamasına büyük önem verir. Bu nedenle düzmece söylemler (“orta sınıflar”) ve diplomalıların işçi kimliklerini gizleyen uydurma “pozisyonlar” icat edilir.

    İlerici sosyal bilim ise, bu türden ideolojik deformasyonlara karşı, diplomalıların proleterleşmesini ortaya koyan araştırmalara yönelmektedir. Aklıma gelenleri sıralayayım: Tanıl Bora ve arkadaşlarının dört yıl önce yayımlanan, Boşuna mı Okuduk? Beyaz Yakalı İşsizliği, bir çığır açmıştır. Elif Aksu Kaya, Özlem Özkan ve Özgür Narin, “işçileşen mühendisler”, “hemşire emeği” ve “üniversitelerde bilim yapmak” üzerinde çalışmışlar ve araştırmalarını Emeğin Kitabı derlemesinde yayımlamışlardı. Bunları daha önce tanıtmıştım. Geçen hafta da, diplomalı proleterlerin genç bir alt-katmanını, çağrı merkezleri işçilerini bizlere tanıtan Gamze Yücesan-Özdemir’in kitabını gözden geçirmiştim.

    Bu doğrultuda yeni bir katkıyı Orkun Saip Durmaz yapıyor: Türkiye’de Öğretmen Olmak: Emek Süreci ve Yeniden Proleterleşme (Nota Bene yayını, 2014)

    *
    Kitabın konusu olan “Türkiye’de öğretmen”, daima emeği ile geçinen bir insandı; sonraları icat edilen bir ifade ile “beyaz yakalı emekçi” idi. Önceleri kendisini “emekçi” olarak nitelendirmezdi; devlet memuruydu, meslek sahibiydi. Ona, ayrıca, “ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli kimliği ile Cumhuriyet’i muhafaza edecek” öncü kadroların içinde yer alma görevi verilmişti. Bu nedenle anneler, babalar çocuklarını ona, “eti senin, kemiği benim…” diye emanet ederlerdi.

    Ben böyle bir aileden geliyorum. Rumeli muhaciri, erkeksiz bir kadın olan anneannem Söğüt’te öğretmenlik yaparken Yunan işgaliyle karşılaştı; yanında iki kızıyla Türk ordusuna katıldı; askerlere çorap dikerek; hastabakıcılık yaparak Polatlı’ya kadar geldi. Yunanlılar çekilince Söğüt’e döndü. İki kızını öğretmen okullarına verdi; “çalıkuşları” olarak yetiştirdi. Kemeraltı esnafının “Hocanım”ı olarak İzmir’de emekli oldu. Konya’da öğretmenlik yapan annem, lisede edebiyat öğretmeni olan babamla tanışıp evlendi. Ben de Konyalı olarak dünyaya geldim; aile geleneği olan öğretmenliği sürdürdüm.

    >>>>>

    YanıtlaSil
  42. >>>>>

    Orkun Saip Durmaz, Türkiye’de Öğretmen Olmak’ta bizleri seksen yıl sonrasına taşıyor. Araya sermayenin sınırsız tahakkümü, piyasalaşma, ticarileşme, özel okullar, dershaneler girmiştir. Öğretmen hâlâ emekçidir; ancak, konumu değişmektedir. Aynı işleri yaparken bile, meslek sahibi olma özelliğini yitirmektedir; zira, meslekî nitelikleri (emeği) metalaşmaya, “işgücü” olmaya başlamaktadır.

    Anne-babalar, çocuklarının okuması için (devlet okulları dahil) artan oranlarda bedel ödemeye başlamıştır. Kendilerini okul yöneticilerinin, patronlarının müşterileri olarak algılayan veliler artmıştır. Arada kalan öğretmenin saygınlığı onarılamayacak boyutlarda aşınmıştır. Veliler, bir telefon (“Alo 147”) şikâyeti ile öğretmenlerin geleceklerini karartabilmektedir. Öğrencilerin “günaydın öğretmenim” hitabı, geçmişten bir hoş seda olarak anılmaktadır.

    Velilerin “müşterileşmesi” ile eş-zamanlı olarak, devlet okullarına (hastaneler ile birlikte) “kapitalist işletme” zihniyeti de aşılanmaya başladı. Kadrolu öğretmenlere performans uygulamaları, sicil amirini fiili işveren konumuna dönüştürdü. Ancak, emeğin tam anlamıyla disiplin altına alınması için, işgücü piyasası tamamen esnekleşmeli; emekçilerin rekabeti yaygınlaşmalıydı. Sözleşmeli/ücretli altmış bin, ataması yapılmayan üç yüz bin öğretmen, yıllık sözleşmelerle çalışan (tamamen işçileşmiş) sayısı belirsiz özel okul öğretmeni, asgari ücret dahi ödenmeyen stajyerler ve nihayet elli bini aşkın dershane öğretmeni… Büyük çoğunluğu güvencesizleşen bir emek ordusunun oluşumu; yani proleterleşme…

    Proleterleşme, çalışma koşullarına, ücretlere de yansıyacaktır. Dershane öğretmenleri için yirmi dakikalık öğle molası dışında on iki saate ulaşan mesai söz konusudur. Kimi sözleşmeler, dershane için tanesi üç-dört liradan 400 soru hazırlama yükümlülüğü içermekte; soruların hazırlanmaması halinde bu bedel aylıktan kesilmektedir. “Parça başına ücret”, böylece, arka kapıdan eğitim sistemine girmiştir. Herhalde bu nedenle dershane emekçileri kendilerini “öğretmen” olarak değil, “dershaneci” olarak adlandırmaktadır. Öğretmeni, “aydından ameleye dönüştürme”, böylece, en zayıf halkadan başlamaktadır.

    Orkun Saip Durmaz, bunları ve çok daha fazlasını anlatıyor; inceliyor. İncelemesini önemli bir şey yaparak başlatıyor: Öğretmenlerin proleterleşme sürecinin kavranması için gereken kuramsal alt-yapıyı tartışıyor; sunuyor. “Öğretmen kimdir?” sorusunun, ancak toplumsal sınıflar alanı içinde aranacağını ve bu arayışa maddeci tarih perspektifinin ışık tutacağını düşünmektedir.

    Kitabın ilk üç bölümündeki bu kuramsal tartışma, adım adım somuta taşınıyor. Bu gezinti boyunca, beyaz yakalı katmanlar, profesyonelleşme ve orta sınıflar; yabancılaşma ve öğretmenlerin konumu ele alınıyor, neo-liberalizmin eğitimde yarattığı dönüşümlere gelindiğinde, Türkiye’de öğretmenlerin kaderinde meydana gelen sarsıntılar, önce AKP’li yılların politikalarına, uygulamalarına ağırlık verilerek inceleniyor.

    Durmaz’ın kitabı, altı okul ve bir dershaneyi kapsayan bir alan çalışmasının betimlenmesi ve incelenmesi ile son buluyor. Türkiye’de Öğretmen Olmak’ın ana aktörleri, yani öğretmenler, doğrudan doğruya konuşuyorlar ve eğitim sistemindeki uzun süreli bir bozulmanın, AKP döneminde çürümeye dönüşen son aşamasına ışık tutuyorlar.

    Kuşağımın meslektaşları için konuşabilirim. Öğrenciliği ve öğretmenliği biz böyle, bugünküler gibi yaşamadık.

    Durmaz’ın açıklamaları, bulguları, çözümlemeleri, bu çürümeye karşı direnen, mücadele eden kişiler, hareketler için gereken bilgi birikimine katkılar sağlamaktadır.

    ( http://www.sendika.org/2015/03/diplomali-proleterler-ogretmen-olmak-korkut-boratav/ )

    YanıtlaSil
  43. Hocam benim anladigim bu durumda en karli is devlet kurmak. Birde anlamadigim avrupa bankalari niye eksi faize parayi geri yatirdida dusecegini bildikleri pariteyle gidip dolar almadi?

    YanıtlaSil
  44. Sayın Eğilmez "Kendime yazılar" bloğunuz benim gibi iki üniversite okumuş ancak ekonomi ve finans konusunda fazla bilgiye sahip olmayan orta yaş üstü biri için bir okul niteliğinde. Hayranlık, merak ve istekle takibe devam ediyorum.
    Yüz sayfalık bir kitabı bile 2-3 ayda okuduğum için bu sayfa beni en az bir kaç gün oyalayacak. Emekleriniz için gönülden teşekkürler...

    YanıtlaSil
  45. Ferruh Atalay17 Mart 2015 10:37

    Hocam saygılar.

    katılan olur veya olmaz,
    Soma faciası, devletin şirket gibi yönetilip yönetilmeyeceğine karar vermede örnek teşkil eder.

    YanıtlaSil
  46. Değerli hocam, aklıma uzun zamandır takılan bir konuyu size sormak istiyorum şoyleki ; devlet olarak ABD yi dusunecek olursak dusunun dunyada bılmedıgınız bir altın madeni bulmussunuz kımseye farkettirmeden bundan faydalanıyorsunuz. Mekanizma şoyle işliyor, İmar bankasında oldugu gıbı birisi gizli kalmak suretıyle ıkı farklı muhasebe tutulacak faiz arttırımı ıle doları degerlendırıp (eski cagdakı altın misali) doları altın gıbı cok degerlı bır para yapıp dunyadakı dolarları ulkeye toplayarak dolar kıtlıgı yaratacak ve kendı sınırsız basacagı dolar ile altın petrol vede dığer madenlerı elde ederek hammadde bakımından guclu bır hale gelecek eski tarıhı fılmlerde yada bılımkurgu fılmlerınde nukleer savas sonrasında tek bir gecerli para olacak cogunluguna da sizin sahip olmanız sebebiyle dunyaya her konuda hukmederek tek bir devlet tek bir para olma dusuncesı cokmu sacma olur yada kademeli olarak bu senaryo ekonomi acısından uygulamaya konulabılırmı? Nasıl olsa parayı ben basıyorum guc de benim mantıgıyla Saygı ve Hurmetlerimle Murtineer
    (klavyem bozuk affınıza ıstınaden yazıyorum)

    YanıtlaSil
  47. Sayın hocam, selamlar. Sayın Ege CANSEN bugunku yazısının son sozunu "Ucuz dovizle yapısal reform olmaz" diye bitirmiş ama siz yorumlarınızda parasal genişleme zamanını yapısal reformlara ayıramadık onun yerine AVM ve benzer inşaat alanında kullandık fırsatı iyi kullanamadık ana fikrini vurguladınız. Burda bir tezat yokmu yada başka bir deyişle aynı dönemde ekonomik önceliklerin aşırı değişmesi sonucu böyle bir yapıcı ortam oluşması mümkün olmuyormu. Saygı ve hürmetlerimle murtineer

    YanıtlaSil
  48. Üstadım,

    Cumhurbaşkanının ve 13 yıllık iktidardaki hükümetin geldiğinden beri Tükiyeyi yönetim şekli zaten şirket yönetir gibi yönetmekti.
    Bunu sokaktaki vatandaş çoktan farkındaydı.Kendi çevrelerini zengin ediyor diğer kalan zararı toplumun geri kalan kısmına yani bizlere kalıyordu.
    Para lazım olduğunda ötv ve maktu vergiler arttırılıyor dönem dönem aflarla rahatlama sağlamak için devlet rolüne giriyordu.
    Bu laf asıl niyetin kelimeye nihayet bulmasıdır
    Zararı çeken toplum olduktan sonra, hukuk ve eğitim etkisiz verimsiz olunca devlet yönetmek çok kolaydır. 550 Kişiye ihtiyaç yoktur bir kişi şöyle yaptım bitti der.
    Asıl hesap buna uydurmaktır.
    Asıl soru şu ; şirketi batırırsan ne yapacaksın ?
    Ya kaçacaksın,
    Ya ödersin,

    Saygılar.

    YanıtlaSil
  49. Şöyle bir soru sorsam, ülkelerin şirket gibi yönetilmesi ile komünist devlet yapısı benzerlik gösterir mi ya da komünist devletler şirket gibi yönetilir mi? Rusya, Çin, Küba uygun mu şirket gibi yönetilmeye

    YanıtlaSil
  50. Sayın Hocam;

    Devletin şirket gibi tam olarak yönetilemeyeceği konusunda size katılıyorum. Muz yer gibi elma yemeliyiz gibi, saçma bir önerme bence. Ancak devletin de yönetim konusunda şirketleri bazı konularda örnek alması gerektiğini düşünüyorum.

    Ancak dayanak noktalarınız konusunda size katılmıyorum, bence farklılık olarak öne sürdüğünüz noktalar hep benzerlikler.

    - Şirketin patronu bellidir, devletin değildir. ( CEO = Başbakan, Yönetim Kurulu = Cumhurbaşkanı, VP'ler = Bakanlar gibi düşünüldüğünde o kadar farklı değil. Büyük şirketlerde, pekçok kritik karardan yönetim kurulunun haberi bile olmuyor, ancak strateji belirliyorlar.)

    Devlet, uyguladığı maliye ve para politikasıyla bütün ülkeyi, toplumu ve şirketleri etkileyebilir. Hiçbir anonim şirket hiçbir uygulamasıyla böyle bir etki yaratamaz. (Amerika emlak krizi bunu tam tersini söylüyor. Yüksek risk alan bankalar tüm dünyayı krize sürükledi.)

    Devlet, şirketlerden farklı olarak vergi toplama yetkisine sahiptir. Yani finansman sıkıntısına düşse basar parayı finansmanı sağlar. Sonunda enflasyon olur ama enflasyonu tek başına devlet değil bütün toplum paylaşır. Oysa şirketler finansman sıkıntısına düşse böyle bir imkânları yoktur. (Zaten devlet şirket gibi yönetilsin diyenlerin bir numaralı argümanı bu. Devlet bunu yapmasın diyoruz)

    Devletin borçlanmasıyla şirketlerin borçlanması farklıdır. Devletler, şirketlere göre daha uzun vadeli ve ucuz maliyetle borçlanabilirler. Oysa şirketlerin borçlanma kredibilitesi içinde bulundukları devletin kredi değerliliğiyle sınırlıdır. (Devletine göre değişir diye düşünüyorum. Mesela Google'ın borç bulması Uganda'dan büyük ihtimalle daha kolay olacaktır.)

    Şirketler sermayelerini halka açabilirler, hisse senedi çıkarabilirler. Devletlerin sermayesi olmadığı için böyle bir işlem yapamaz. (Devletler de tahvil çıkarırlar.)

    Şirketler malvarlıklarının değerini bilirler ve bilançolarında gösterirler. O nedenle şirketlerin bir piyasa değeri vardır. Oysa devletler malvarlıklarının değerini tam olarak bilemezler. Ormanlar, sahiller devletin malı sayılır. Bunların değeri bilinemez. Yani devlet sahip olduğu nakit varlıkları ve tapulu gayrimenkullerin değerini bilse de tapulu olmayan gayrimenkullerinin değerini bilemez. (Eğer birisi ölçmek istese devletin taşınmaz mallarının fiyatını çıkarabilirdi, ancak kimsenin bunu hesaplama ihtiyacı duyduğunu sanmıyorum. Devleti şirket gibi yönetme açısından argüman, devletin sahillerinin ve diğer arazilerinin kıymetini bilmesi,birilerine sürekli bedavaya vermemesi olarak algılanabilir.)

    Devletlerin bilançosu olmadığı gibi bir piyasa değeri de yoktur. Devletlerin bütçesi olur. (Neticede gelir ve giderleri vardır)

    Şirket yönetimi iki temel kural üzerine dayanır: (1) Kâr etmek, (2) Elde edilen kârın bir bölümünü hissedarlara dağıtmak. Şirketlerin bilanço dışındaki en önemli finansal belgesi kâr/zarar cetvelidir. Devlet yönetimi şirket yönetiminden farklı olarak kâr etmek temeline dayanmaz. ( Yine, devlet şirket gibi yönetilsin diyenlerin bir argümanı da bu uygulama. Devlet vatandaşlarının kısa vadede iyiliği için uzun vadede zarar edeceği yatırımlara imza atınca, uzun vadede borçlar altında eziliyor. Şirketlerin de zaman zaman, stratejik olduğu için kısa vadede zarar verecek işlere girdiği bir gerçek. )

    Sürekli zarar eden bir şirket sonunda iflas eder ve tasfiyeye girer. Devletler zarar etmez ve iflas da etmezler.(Yunanistan bence de batmadı ve batmaya yaklaşmadı da, ama ciddi nakit sıkıntısına girdi. Sıkıntıda olan her şirketin de yapacağı gibi, işçi çıkardı, masraflarını kıstı. Bunun tamamen teorik olduğunun farkındayım ama, sonuçta Yunanistan, sahip olduğu toprakları metrekaresi 1 eurodan satmaya kalksa, 100 trilyon dolar eder. Böyle bir gayrimenkul şirketi olsa da batması devletler kadar zor olurdu. Öyle ki dünyanın top 2000 şirketinin toplam taşınmaz malları 160 triyon dolar civarında.)

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...