31 Temmuz 2015 Cuma

Her şey Sputnik ile Başladı

Geçen hafta içinde NASA, Kepler uzay teleskopunun bizim güneş sistemimizden 1400 ışık yılı uzaklığında Kepler-452b adı verilen bir gezegen saptadığını, bu gezegenin dünyaya çok benzediğini ve onun da bir güneşi olduğunu açıkladı.

4 Ekim 1957 günü radyolar haber programlarında ilk haber olarak Sovyetler Birliği’nin uzaya gönderdiği Sputnik1 adlı uzay aracını anlatıyorlardı. 7 yaşındaydım. Ankara’da Mimar Kemal İlkokulu ikinci sınıfa gidiyordum. Bu haber yayınlandığı anda ABD’nin üzerinde atom bombası düşmüş gibi bir etki yarattı. Amerikalılar, uzayı, teknolojide çok geride bıraktıklarını düşündükleri Sovyetlere kaptırmanın telaşına kapıldılar. Yalnızca Amerikalılar değil, bütün kapitalist dünya aynı telaşa kapıldı: Ruslar uzayı ele geçirirse oradan dünyaya egemen olabilirlerdi.

80 kg ağırlığında 58 cm çapında bir küre biçimindeydi Sputnik 1. Üzerinde 4 uzun anteni vardı. Baykonur uzay üssünden fırlatılan bir roket eşliğinde uzaya yükselerek yerden 577 km yükseklikte dünya çevresinde yörüngeye oturmuştu. Roket eşliğinde uzaya yükselirken ulaştığı en yüksek hız 29 bin km/saat olmuş, yörüngeye oturduktan sonra saniyede 8 km hızla dönmeye başlamıştı. Taşıdığı iki radyo vericisi aracılığıyla uyduyla iletişim kuruluyordu.  


Sovyetler Birliği’nin Devlet Başkanı Kruşçev, ABD’nin Başkanı Eisenhower idi. Kruşçev, aynı zamanda Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri idi.  Eisenhower, Nato’nun ilk başkomutanlığını yapmış, ülkesinde sevilen ve saygı gören bir başkandı. Sovyetlerin bu uzay başarısı, Eisenhower’in süksesinin sarsılmasına yol açtı. Amerikalılar birden bire o küçük gördükleri Sovyet teknolojisine yenildikleri korkusuna kapılmışlardı. Böylece hem uzay yarışı hem de soğuk savaş dönemi başlamış oldu.

İş bununla kalmadı. Sovyetler 3 Kasım 1957’de bu kez Layka adlı bir köpeği taşıyan Sputnik 2 uzay aracını yörüngeye soktular. O zamanki teknolojik bilgi düzeyi, uzay araçlarının dünyaya geri getirilmesine yetmediği için bu deneme Layka’nın ölüme gönderilmesi demekti. Layka, o zamanki açıklamaya göre dünya çevresinde birkaç tur attıktan sonra oksijen bittiği için ölmüştü. Amerikalılar bir yandan Rusların uzaya insan gönderebilecek teknolojiye çok yaklaştıkları endişesine kapılırken bir yandan da Layka’nın feda edilişini ‘Sovyet sisteminin acımasızlığı’ propogandasına dönüştürdüler. Ben, Layka’nın ölümüne çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Soğuk savaş tırmanıyordu.  


ABD, Sputnik 1'in ardından uzaya bir uydu göndermeyi denediyse de başarılı olamadı. Başarıya ulaşması ancak 1958'de mümkün olabildi. ABD, Sputnik1’in uzaya çıkışından yaklaşık 4 ay sonra ilk uzay uydusunu Explorer 1’i yolladı. 29 Temmuz 1958’de NASA kuruldu. ABD'nin Sovyetlere geçildiği korkusuna kapılmasının ardından eğitim müfredatı ve eğitim sistemi yenilendi. Okullarda fen bilimlerine ağırlık verilmeye başlandı. Aynı dönemde uzay projelerine ayrılan mali kaynaklar artırıldı.

Sputnik 1’in uzaya çıkışıyla ateşlenen soğuk savaş, yalnızca ABD ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan bir uluslararası rekabet değildi. Bu, aynı zamanda kapitalizm ile komünizm arasında başlayan, hangi sistemin daha başarılı olacağını kanıtlama savaşıydı.     

Sputnik 1’in dünya çevresinde yörüngeye girmesiyle birlikte bütün dünyanın ilgisi uzaya dönmüştü. 7 yaşında olmama karşın ben de uzayla ilgili (o zamanın çok sınırlı bilgilerine erişmek için) ansiklopedilere dalmış, ne bulursam okumaya, babamı ve büyüklerimi soru yağmuruna tutmaya başlamıştım. 1958 yılının yaz aylarında İstanbul’a gitmiştik. Uzayla ilgili oldukça geliştirdiğim bilgilerimi benden sıkılmadan dinleyen tek kişi olan babaanneme anlatıyor, o zaman çok daha açık biçimde görülen gökyüzündeki yıldızlarda yaşam olabileceğinden söz ediyordum. İlkokul mezunu olan, namazında niyazındaki babaannem beni dikkatle dinliyor, ilk zamanlar benim babama sorduğuma benzer soruları bana soruyordu. Ben de öğrendiklerimle onun bütün sorularını büyük bir bilgelikle yanıtlıyordum. Babaannem de herkes gibi o dönemin gazetelerinde yazılan, radyo haberlerinde anlatılanlarla ilgileniyordu. Benim o küçücük yaşımda anlattıklarımı çok beğendiğini hissediyordum. Dedeme ve babama benim uzay araştırmalarıyla ilgili bir meslek seçeceğimi düşündüğünü anlatıyordu.

Bütün dünyada en moda iş uzay bilimi olmuştu. Herkes işi gücü bırakmış dünya dışında yaşayanlar var mı? Ayda yaşam belirtisi var mı? Mars’a gitmek mümkün mü? Işık yılı nedir? Gibi sorular soruyor ve okuduklarıyla bunları yanıtlamaya çalışıyordu. O tarihte henüz Aya gidilmediği için Ayda yaşam belirtisi olup olmadığı bilinmiyordu. O zamanlar bizde bugünkü gibi televizyon olsaydı eminim uzay bilginleri bugünün piyasa yorumcularından fazla ilgi çekerdi. Her yerde olduğu gibi bizde de roket, füze, uzay işlerine merak başlamıştı. Kartondan füzeler yapmaya başladık. İçine karpit, kireçtaşı doldurduğumuz konserve kutularını füze fırlatma rampası olarak kullanırdık. Bu rampayı ateşleyerek füzemizi fırlatır, kimin füzesi daha yükseğe çıkacak diye yarışma yapardık. Altmışlı yılların başlarında İstanbul'da füzeci Kirkor (Divarcı) diye birisi çıkmıştı ortaya. Hazırladığı füzeler bir kaç kilometre yükseğe çıkardı. Gazeteler füzeci Kirkor haberleri yapar, biz de hayranlıkla izlerdik. Kirkor Divarcı'nın son yaptığı füze 10 km kadar yükselmişti. 



Füzeci Kirkor Divarcı ve füze projesi

Kirkor Divarcı'nın bu proje için gerekli finansmanı evlenmek için biriktirdiği parayı kullanarak tamamladığı söylenmişti. İlk ciddi Türk füzesi projesinden bir daha söz eden olmadı.








Hem Sovyetler Birliği hem de ABD tarafında uzaya uydu yollama faaliyetleri devam ediyordu. ABD üzerinde ikinci büyük darbe Sovyetlerin 12 Nisan 1961’de kozmonot Yuri Gagarin’i Vostok 1 uzay aracıyla dünya yörüngesine sokup geri getirmeyi başarması oldu. Her ne kadar ABD yönetimi bu girişimden bilgi sahibi olsa da Amerikan halkı için bu büyük bir şoktu. Amerikalılar bir süre sonra uzaya insan gönderdilerse de başlangıçta sadece atmosferin dışına çıkıp inen araçlarla yapabildiler bunu. Bir başka deyişle başlarda insanlı Amerikan uzay gemileri yörüngeye oturtulamadı. Sovyetler, uzay yarışını sürekli önde götürüyordu. Uzayda iki araçlı uçuş, uzayda en uzun kalma rekoru, uzayda ilk kadın astronot (Valentina Tereşkova) hep Sovyetlerin başardığı yenilikler olarak tarihe geçiyor, ABD geriden geliyordu.

1961 yılında ABD Başkanlığına seçilen Kennedy, uzay yarışında Sovyet üstünlüğüne son vermeye kararlıydı. Bunu birçok konuşmasında dile getiriyor ve yapılacak astronomik harcamalar için halkı hazırlıyordu. ABD, hem çabalarını hem harcamalarını artırdı. Kennedy’nin ölümünden sonra onun yerini alan Johnson’un başkanlığı sırasında Aya adam gönderme projesi başlatıldı. 27 Ocak 1967’de Apollo 1 uzay gemisinin yerde yapılan test çalışmaları sırasında kabinde çıkan yangın sonucunda üç astronotun ölümüyle sonuçlanınca projeye ara verilmek zorunda kalındı. Arada birçok yeni deneme ve düzeltmeler yapıldıktan sonra 29 Temmuz 1969’da Apollo 11 uzay aracının komutanı Neil Armstrong Aya ayak basan ilk insan oldu. İşte bu tarih ABD’nin uzay yarışında Sovyetler Birliği’ni geçtiği tarihtir. Sovyetler Birliği bundan önce Aya birkaç uzay aracı yollamıştı ama insansız araçlardı bunlar. Neil Armstrong dünyaya geri döndüğünde ABD’de savaş kazanmış komutan gibi karşılanmıştı.    

Sovyetler Birliği’nin, ABD’yi geçmesinde başrolü oynayan kişi roket mühendisi ve tasarımcısı Sergey Pavloviç Korolyov idi. Korolyov, Sovyet uzay programının başmühendisi olarak Sputnik ve Vostok uzay araçlarını tasarlamıştı. Sovyetler, Korolyov’un adını güvenlik nedeniyle ölümüne kadar gizli tuttular. Korolyov’un 1966 yılında 59 yaşındayken ölümünden sonra Sovyetlerin Ay programının aksamaya başladığı ve o nedenle ABD’nin önüne geçerek Aya insanlı araç indirmeye girişemedikleri söylenir. 

Soğuk savaş, Sputnik 1’den sonra hemen her alana yayıldı. Büyük ölçüde KGB – CIA rekabetine döndü. 1960’larda soğuk savaşın ajanları, casusları çıktı ortaya. En ünlüleri James Bond’du. Çocukluğumun Scherlock Holmes’i, Hercule Poirot’su ya da Arsene Lupine’i basit birer hırsız – polis oyunu gibi kalıyordu James Bond’un yanında. Derken spor sahalarında soğuk savaşın etkisi görülmeye başlandı. Bütün dünya olimpiyat oyunlarında ABD’nin mi yoksa Sovyetlerin mi daha çok madalya alacağına odaklanır oldu. Sonraları her alana yayıldı bu ilginç yarış: Edebiyata, müziğe, buz dansına, aklınıza gelebilecek ve yarışa konu olabilecek her alana. Ve aslında birçok alandaki başarıyı da zamanından daha önce yukarılara taşıdı.

Soğuk savaş 1990’ların başına kadar sürdü. Sonra birden küreselleşme filan derken silindi gitti. Yarışa önde başlayan Sovyetler, Amerikalıların Ay’a adam indirmesiyle geriye düştüler, sonra fark açılmaya başladı. Birçok sosyal, siyasal ve teknik nedeni var kuşkusuz Sovyetlerin geri düşüşünün. Önemli nedenlerinden birisinin de Sovyet sisteminin, elektronik devrimini tam olarak yakalayamaması olduğunu düşünüyorum.

1990 yılında, Hazine Müsteşar Yardımcısıyken gittiğim Moskova’da dönemin Merkez Bankası Başkanı Rüşdü Saracoğlu ve Başkan Yardımcısı Ercan Kumcu ile birlikte Gorbaçov’un dönüşüm programını (Şatalin Planı) tartışıp konuşmak üzere Sovyet Bilimler Akademisini ziyaret etmiştik. Akademi Başkan Yardımcısı ünlü fizikçi Veliev bize uygulamayı planladıkları programı, bilgisayardan göstererek, anlattı. Anlatırken önündeki bilgisayarın yavaş işlemesi canını sıkıyordu. Bir ara “bir IBM makinemiz olsa çok daha hızlı anlatabilirdim programı” dedi. Bu cümleyi duyduğumda dondum kaldım. Önde gelen bir Rus bilim adamının bu itirafı beni çok şaşırtmıştı. Ve o anda Rusların bu yarışta kaybetme nedenlerinden birisini daha gördüğümü hissettim: Mekanik devrimini yapmışlar ama elektronik devrimine girememişlerdi.  

Üretimin biçimini değiştiren devrimlerin dışında kaldığınız anda geri düşüyorsunuz. Rusya böyle geri düşmüş ve çözülme de buradan başlamıştı. Aslında Osmanlı da böyle geri düşmüş ve dağılmıştı. Önce rönesansın, reformun, aydınlanmanın dışında kalmış, sonra onların yol açtığı ve üretimde büyük değişiklik yaratan sanayi devrimine girememişti. Üretim teknolojisinde bu büyük değişime ayak uyduramayınca da ister istemez dağılıp gitmişti.

Kepler uzay teleskopunun saptadığı, Kepler-452b gezegeniyle ilgili bilgileri okurken benim kuşağımın yaşamını derin biçimde etkileyen soğuk savaş yılları gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti gitti. 

83 yorum:

  1. bu donemi de cok yalın ve guzel gozlemler ile anlatmayı buyuk bir incelik ile basarmıssınız tesekkurler/kaleminize saglık

    YanıtlaSil
  2. Hocam, Sovyetlerin uzay programı yazınızda belirttiğiniz gibi birkaç kişinin münferit çabaları ile sınırlıydı. Yuri Gagarin'in de 1968'de öldüğünü haddim olmayarak hatırlatmak isterim. Ancak yazınızda katılmadığım bir husus var ki o da komünist sistemin elektronik devrimi yapamadığı için değil arz-talep dengesini dikkate almamış olduğu için yıkılmış olduğudur. Proleteryanın demir yumruğu denen şey insanlara ne yiyeceğini ne giyeceğini dikte etmemeliydi. Sovyetler Birliği'nin uygulamalarını eleştirmek de insanlığa karşı suç işlemekle bir tutulmamalıydı ancak maalesef bütün bunlar oldu. Umuyorum ki sosyalist sistem bir daha gelmemek üzere tarihe karışmıştır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hemen pes etme birader belki ikinci , üçüncü uygulaması insanlık için bir çıkış olabilir

      Sil
    2. Sayın Selçuk,

      Sovyetler Birliği içindeki sosyalizm hiçbir zaman "gerçek sosyalizm" olmadı, oldurtmadılar! Orada da "iç" ve "dış" mihraklar vardı!

      Sovyetler Birliği'nin çöküşünün tohumlarını atan yegâne şahıs; Joseph Stalin'dir! 60 küsür yıl öncesine dönüp, günümüz bakış açılarıyla değerlendirmede bulunursak "tarih" biliminin ilk kuralına ihanet etmiş oluruz: "Tarihte yaşanan her olay; yaşandığı dönemin koşullarına göre ele alınmalıdır!"

      "Gerçek sosyalizm" tarih sahnesinde tam manâsıyla yaşanamadığı için (3 aydan kısa süren "Paris Kömünü, 1871" gibi numune örnekler hariç) "Umuyorum ki sosyalist sistem bir daha gelmemek üzere tarihe karışmıştır." ifadeniz beyhude bir iç geçirmeden ibarettir! "Gerçek sosyalizm" hiçbir zaman yaşanmadı ki; tarihe karışsın!

      Eğer Karl Marx'ın konseptine göndermede bulunacak olursak; şu anda sosyalist sistem aşamasına geçilecek yıllarda değiliz:

      1. aşama tamamlandı: İlk çağa ait (primitif) komünizm
      2. aşama tamamlandı: Kölelik çağı
      3. aşama tamamlandı: Feodalizm (derebeylik)
      4. aşama içindeyiz: Kapitalizm
      5. aşama: Sosyalizm
      6. aşama: Komünizm

      6. aşamanın sonu ise "devlet" mekanizmasının tamamen ortadan kalkması ile toplumların mutlak özgürlüğe ulaşmasıdır.

      (Vladimir Lenin'in 1917'de yayımlanan "Kapitalizmin En Yüksek Aşaması: Emperyalizm" eseri şu şekilde ele alınabilir;
      "Komünizmin En Yüksek Aşaması: Devlete İhtiyaç Duyulmayan Çağ")

      Peki "şirketokrasi & özel sektör"ü soracak olursanız;
      O kurumlar 4. aşama ile 5. aşama arasındaki mücadele döneminde ortadan kalkmış olacak.

      Yukarıda ifade edilenler; Karl Marx'ın konseptine göredir.

      Bunlara katılıp/katılmamak meselesi bir tartışmadır.

      Saygılarımızla

      Sil
    3. Sosyalizm, Sovyetler Birliğinde uygulandığı şekliyle ölmüş olabilir ama farklı uygulamalarla yaşamaya devam ediyor. Örneğin İskandinav ülkelerinde adına sosyal demokrasi de desek sosyalist sistem geçerli.
      Öte yandan Sovet sisteminin çöküşü ve ABD'nin tek süper güç olarak kalması, iki kutuplu dünyadan daha iyi mi olmuştur konusu da tartışmalı bir konu. Sovyetler sonrası ABD'nin takındığı herşeyi ben biliry ben yönetirim tavrı iyi sonuçlar vermiş gibi görünmüyor.

      Sil
    4. Eğer burada sosyalizmin temelleri hakkında bir entelektüel tartışma yapmak durumundaysak öncelikle Karl Heinrich Marks ve Frédéric Engels'in tezlerini eleştirerek başlayalım. En başa da diyalektik materyalizmi koyalım. Diyalektik, Hegel'in klasik tez-antitez-sentez çıkarımını ifade eder. Marks ise bunu insanlık tarihini sınıf savaşımına dayandırarak farklılıkların çatışmalara ve savaşlara sebep olacağı fantezisine kadar vardırır ki gerçek dışıdır. İnsanlık tarihini bu gerçek dışı tezle açıkladıktan sonra hala doğanın oluşumunu açıklayanadıkları için yanılmıyorsam 1859'da yayınlanan Türlerin Kökeni isimli kitapla da bu sorunu hallettiler. Yaratılışı reddettiler, insanın bir hayvan türü olduğunu iddia ettiler ve de insanlığın gelişimi için diyalektik anlayışa göre savaşması gerektiğini ileri sürdüler. Bakın Sovyetlere hiç girmeden sosyalizmi eleştiriyorum. Materyalist düşünce Eski Yunan'da Demokritos'a kadar gider. Ancak hiçbir zaman dünyayı 20. yüzyılda olduğu kadar etkisi altına almamıştı. İnsanları bir hayvan türü gibi değerlendiren sosyalistler hayvanlara uygulanan deneyleri insanlara da uygulamak istediler. (Lenin'in Pavlov'a köpek deneyini kitlelere de uygulama teklifi) Bilmem anlatabildim mi derdimi? Ayrıca sosyalizmin ilk deneyimi olan Paris Komününün 18.000 kişinin ölümüyle sonuçlandığını ve de gerçek sosyalizm olduğunu iddia ettiğiniz şeye Marks tarafından bile şüpheyle bakıldığını sanırım bilmiyorsunuz. (Bkz. Lenin, Devlet ve İhtilal)

      Sil
    5. Sayın Selçuk,

      'Paris Komünü, 1871'de 18.000 kişinin ölümüyle sonuçlanması hususunda Marx'ın yaptığı çıkarım, bu 'katliamın' Fransız devlet mekanizması tarafından gerçekleştirildiğine vurgu yapmasından kaynaklanır. Marx'ın 'her koşulda devlet'i yücelttiği tezine karşı en güçlü cevaptır. Marx'ın hangi hususa şüpheyle baktığını yanlış değerlendirdiğinizi bildirmek zorundayız. Komünü 1871'deki değerlendirişi ile 1881'deki değerlendirişi arasındaki temel fark devletin rolünden kaynaklanır.

      Tarihin sınıf savaşımından ibaret olduğu görüşü birçok yönüyle doğrudur. Sadece Spartacus örneğini veya sadece Tiananmen meydanındaki protestolar örneğini vermek yeterli. Şahsınızın 'fantezi' kelimesi yanlıştır.

      Marx ve Engels başta olmak üzere 'materyalizm'in en kesif düşünürlerinin 'doğanın oluşumu' konusundaki fikirleri, ilk dönemlerde büyük canlılık gösterdi ve hatta canhıraş ispat telaşına girmediler de değil. 'Türlerin Kökeni' eserine ısrarla atıf yapmaları 'materyalist kök'ten beslenen düşünürler olmaları sebebiyle anlaşılabilir bir durum. Fakat 'hayatın doğuşu nedir?' gibi en temel sorulara cevap aramayı belli bir müddet sonra terketmişlerdir. Bunu yapmalarının nedeni 'cevabını bulamadıklarından' değil; böyle bir soruya yanıt aramanın neredeyse imkânsız olduğunu öğrenmiş olmalarından kaynaklanır. Diğer bir çok teknik, siyasi ve dini akımın bu soruya cevap aramayı terketmesi gibi.

      'Yaratılışı reddettiler, insanın bir hayvan türü olduğunu iddia ettiler ve de insanlığın gelişimi için diyalektik anlayışa göre savaşması gerektiğini ileri sürdüler.' açıklamanız doğru değildir. SSCB'yi yerle bir eden Joseph Stalin'in bile 'goril-insan karışımı ordu' yaratmak gibi bir planı olduğu hikayesini her yerde duyduğumuz, gördüğümüz, okuduğumuz için artık şaşırmıyoruz. Lenin'in pavlov hikayesi Stalin'inkinin yanında biraz çocukça kalıyor.

      Ilya Ivanovich Ivanov, bir Rus & Sovyet biyologtur. 'İnsan-maymun karışımı bir tür'ün meydana getirilip getirilemeyeceği ile ilgili ilk tezlerini 1910'da Zoologların kongresinde dile getirmiştir, yani ortada SSCB isimli bir ülke henüz yokken.

      Ivanov 1930'lara doğru deneylerini sürdürürken, dönemin siyasi atmosferi onu da içine çeker, enstitüsünde muazzam eleştirilere maruz kalır ve en sonunda Sovyet yargısı devreye girer ve tutuklanır. Kazak Sovyeti'ne sürgüne gönderilir. Oradaki zooteknik enstitüsünde sıradan bir biyolog olarak çalışır. 1932'de felç geçirerek hayatını kaybeder.

      ÇEKA isimli örgütü duymuşsunuzdur belki. Günümüzde ABD'nin CIA'sı (ve NSA'sı) ne ise, o zamanlar SSCB içinde (ve periferi ülkelerindeki muadili) ÇEKA idi (Doğu Bloku'nda ise 'Stasi' idi).

      'İnsanları yönlendirmek' konusunda akılalmaz deneylerin yapıldığı iddialarının çoğu doğru, haklısınız. 'Pavlov meselesi' şudur: Konu sadece 'koşullu yönlendirme' hususunda Lenin'in Rus & Sovyet fizyolog ve psikolog İvan Petroviç Pavlov'u övmesinden ibaret.

      Bütün bunlarla beraber:

      CIA'nın (ilk kısaltmasıyla O.S.S.) özellikle 1940'lar, 50'ler ve 60'lar boyunca uyguladığı dehşetengiz deneylerin küçük bir kısmına vakıf olabilmek için 'MKULTRA deneyleri'ni de duyduğunuzu tahmin ediyoruz.

      Saygılarımızla

      Sil
    6. Sayın Adsız,

      Yukardaki yazdıklarınız beni ziyadesiyle şaşırttı çünkü ben benim söylediklerimi yalanlayacağınızı düşünürken umumiyetle doğruladığınızı görüyorum. Bu da sosyalizm ve onun geleceği olduğu iddia edilen komünizm hakkındaki eleştirilerime size göre de yanılmıyorsam bir haklılık payı verdiriyor.

      Sovyetlerden sonra ezberleri bozulan sosyalistler orada yaşanan şeyin sosyalizm olmadığını, sosyalizmin öncesinde Komünist Manifesto'da belirtildiği gibi önce kapitalizmin yaşanacağını ardından da oluşan işçi sınıfıyla sosyalizme onun ardından da komünizme gidileceğini söylemeye tekrar başladılar. Hatta komünizme gidişi hızlandırmak için kapitalizme destek amaçlı girişimlerin olması gerektiği de bu kitaptaki ifadeler arasındadır. Ancak dikkkatle bakılırsa bu sosyal tekamül tezinin Hıristiyan düşüncesiyle gayet yakın olduğunu ve komünist cennetle Hazreti İsa'nın gökten inmesinin teorik olarak aynı şey olduğunu görebilirsiniz. Dine karşı olanların entelektüel olarak nereden beslendiklerinin göstermek açısından çarpıcı bir örnektir.

      Ayrıca madem Sovyetlerde yaşanan şey sosyalizm değildi bu sosyalistler 74 yıl neden sustular? Neden onyıllarca Sovyetler sosyalistlerin yuvalandığı kale olarak kendini gösterdi, yayılmacılığını burası üzerinden yaptı, neden? Bir de belirtmek isterim ki sosyalizm olmasa dahi sosyalizmin tarihi yolculuğunda bir merhale değil miydi? Mesela 9 milyon nüfuslu Kamboçya'nın ölüm tarlalarında sosyalizm idaresi getirildikten sonra 3 milyon kişinin ölmüş olması sizce neyi ifade ediyor?

      Sosyalistler sosyalist bir iktidarda bir süre sonra devletin söneceğini iddia ediyorlar lakin Sovyetlerde ve diğer sosyalist devletlerde olduğu gibi devlet hep çok keskin bir şekilde kendisini göstermemiş miydi? Gittikçe de varlığı ve otoritesi artmamış mıydı? Bu bir çelişki değil midir?

      "'Yaratılışı reddettiler, insanın bir hayvan türü olduğunu iddia ettiler ve de insanlığın gelişimi için diyalektik anlayışa göre savaşması gerektiğini ileri sürdüler.' açıklamanız doğru değildir." buyurmuşsunuz. O takdirde hangi yaratılış teorisini kabul ettiler, Marks ve Engels'in Türlerin Kökeni isimli kitabın tezleriyle ilşkisi neydi, ve en önemlisi eleştirilerimin gayet büyük bir kısmını oluşturan diyalektik materyalizm hakkında neden bir tek kelime dahi etmediniz? Üniversitelerdeki sosyalist grupların dahi kendileri haricindeki hiçkimseye tahammül edememelerinin altında bu diyalektik düşüncesi yatmıyor mu? Gayet iddialıyım ki bir üniversitede sosyalist gruplar olmazsa milliyetçi gruplar da olmaz.

      Tarihsel olarak dünyanın komünizme gideceği konusunda ortaya atılmış olan iddia büyük bir iddiadır ve fikrimce de sağlıklı bir iddia değildir. Şimdiye kadar var olan sosyalist devletlerin sosyalizmi temsil etmediklerini söylemek işin kolayına kaçmaktır. Birisi de çıkar der ki Almanya'da olan şey de ırkçılık düşüncesini yansıtmıyor, bu takdirde de ırkçılık iyi bir şey mi olur? Kesinlikle hayır! Aynı durum sosyalizm için de geçerlidir. Ayrıca da madem dünya sosylizme gidecek birakın sosyalizme gitmeden evvel gitmeyeceğini iddia ederek doya doya eğleneyim :)

      Ekim 1919'da Lenin'in ziyaret ettiği Pavlov bakın ne diyor:" Lenin bana 'Rus kitlelerinin komünizm çizgisinde düşünmelerini ve buna göre davranmalarını istiyorum.' dedi. Şaşırdım. Benden köpekler için yaptığım şeyi insanlar için yapmamı istiyordu. Rus kitlelerini standart bir hale mi getirmek istiyorsunuz, diye sordum. 'Aynen.' diye cevap verdi Lenin. 'İnsanlar biz nasıl istersek o şekle getirilmelidir.' diye de devam etti." Orlando Figes, A People's Tragedy

      Sil
    7. Sayın Selçuk,

      'Klasik Liberal ekol'ü 20. yüzyıl itibariyle evirip 'vahşi kapitalizmi dünyada hakim kılmak' niyetiyle, 'klasik liberal'lik ile uzaktan yakından ilgisi olmayan teori üreten (ve pratiğe dökmeye çalışan) kişi ve kurumlar olmuştur. Yazdıklarınız ise, 'Marxism' konusunda yıllara yayılmış retoriğin yine, yeniden tekrarıdan ibaret olmuş.

      Maksadımız, geçmişte yaşananları 'yaşandığı hâliyle aktarmak'tan ibaret. Yaşananların doğru mu / yanlış mı olduğu, şahsınızın aktardıklarını çürütüp / çürütmemek yönündeki farklılaşma vuku bulmadan önce, yaşananların 'hiçbir manipülasyona uğramadan' iletilmesidir.

      Dinler tarihini, özellikle de Hristiyanlığı derinlemesine incelersek 'evangelism' isimli bir akımın da olduğunu gözlemleriz. Bu akım da kendi içinde dallanıp budaklanmasına rağmen, temelinin "Tanrı'yı kıyamete zorlamak" görüşüne dayandığı rivayeti yaygındır. 'Komünizme gidişi hızlandırmak için kapitalizme destek amaçlı girişimlerin olması gerektiği' görüşünün dinle, dinsizlikle, Hz İsa vb. ile bir bağı yoktur. Bahsedilen görüşün özü: "Kapitalist yapılanmasını tamamlamış ülkelerin, sanayileşmesini tamamlamış ülkelerin içinde yaşayan emekçilerin dünyaya bakışı (Weltanschauung) 'özel mülkiyet' kavramının daima savunulması temelinde şekillendirildiğinden, bu ülkelerde yaşayan emekçilerin 'ezildiklerini' idrak edememeleri ihtimali yüksektir. Bu ülkelerde şirketlerin kurduğu hükümranlık çok güçlü olduğundan, bu şirketlerin emekçilerle kurduğu bağ, kapitalist gelişimini henüz tamamlamamış ülkelerdeki durum ile kıyaslandığında, kuvvetlidir. Sanayileşmiş ülkelerdeki emekçilerin, emeklerini sattığında karşılığında alacakları ücret (ve diğer getiriler), sanayileşmemiş ülkelerdeki muadilleri ile kıyaslandığında görece yüksek olduğundan, sanayileşmiş ülkelerdeki emekçilerin 'proletaryanın birlik olması' idealine ulaşması zor gözükmektedir. Bu nedenle, henüz sanayileşmemiş ülkelerdeki bütün emekçilerin birlik olarak, kapitalizme karşı örgütlü mücadele yürütmesi, sanayileşmiş ülkelerdeki 'ücretli köleler'in de aslında proletaryanın üyesi olduklarını anlamalarına yol açacaktır." Komünizm ile kapitalizm arasındaki bütün ilişkileri değerlendirirken 'emek' kavramını dışarıda tutarak hareket edersek, yanlış sonuçlara ulaşırız sayın Selçuk. 'Komünist Manifesto'yu pratiğe dökmek için büyük çaba sarfeden kişi olan Lenin'in ismiyle bir akımın olduğu da gayet iyi bilinir. 'Leninism' biraz daha dikkatli incelenirse, 'Komünist Manifesto'nun ne ifade etmeye çalıştığı daha net anlaşılabilir.

      "Acaba 74 yıl neden sustular?" İşlerine geldiği için olabilir mi? Akıyorken doldurmaya devam ettikleri için olabilir mi? En genel anlamda 'sosyalist düşünceye' ve özel anlamda 'SSCB tarihi'ne baktığımızda uyum ve uyumsuzlukları beraber görmek kadar doğal bir durum yok. Mesela Tito'nun Stalin'e karşı kafa tutması, 'ortodoks Marxistler'i çileden çıkarırken, 'ilerlemeye açık Marxistler'in yüzünü her zaman güldürmüştür.

      (...Takip ediniz...)

      Sil
    8. 'Ölümü onaylamamak' için Albert Einstein'a büsbütün karşı çıkmak mümkün değil, zaten kendisi de 'keşke ayakkabı tamircisi olsaydım' diyerek kahrolmuştu (İfadesinin tam hâlinin şu olduğu söylenegelir: Eğer Hiroşima ve Nagazaki'ye yapılanları öngörebilseydim, formülümü 1905'te yırtar atardım.) Kamboçya örneğinden tutun, 'Gulag'lara, Katin orman katliamından tutun, 1956 Macaristan'daki ayaklanmaların bastırılmasına, 1988/89 Afganistan'ına kadar gelin...En yakın tarihten örnek verelim: 31 Mart 2014'te DHKP-C, bir savcıyı öldürdü. Peki bu olay, herhangi bir şeyi çözdü mü? Hayır, çözmedi. Peki bu olayı bir araç olarak kullanarak Marxism'in bütününü (ve sosyalizmin bütününü) çöp kutusuna atabilir miyiz? Hayır, atamayız. 'Din'den aktaralım: Engizisyon döneminde yapılanlara bakarak Hristiyanlığın bütününü çöp kutusuna atabilir miyiz? Hayır, atamayız. IŞİD'in yaptıklarına bakarak İslamiyetin bütününü çöp kutusuna atabilir miyiz? Hayır, atamayız. Örnekler çeşitlendirilebilir.

      Özellikle SSCB'de 'devlet mekanizması' kendisini çok keskin göstermiştir, çelişki yaşamıştır, haklısınız. Sadece bir tek kişi (ve akıma) yüklenmek, bütün problemlerin anasının o olduğunu göstermek gibi bir niyette olmamamızla beraber, 'Stalinizm' kavramının ne olup / ne olmadığını daha dikkatli araştırırsak, cevapları daha kısa zamanda buluruz. En bilinen, en yaygın ayrışmalardan (ve tabii ki çelişkilerden) birini aktaralım: Stalin, 'tek ülkede sosyalizm' konseptinde ilerlemeyi hedeflerken, kendisinin (belki de) en güçlü rakibi Troçki 'enternasyonalizm ve sürekli devrim' konseptinde ilerlemeyi hedefledi. (Tabii ki Troçki de öldürüldü. Meksika'da, 1940'ta, Stalin'in görevlendirdiği NKVD personelleri tarafından buz baltasıyla saldırıya uğradı, kan kaybından hayatını kaybetti.) (Ek bilgi: Troçki'nin hayatını bu şekilde kaybetmesi onu tertemiz bir kişi yapmıyor. 1917 ve sonrası dönemde 'Kızıl Ordu'nun kemiklerini güçlendiren kişidir. Hem Rus doğal sınırları içindeki, hem periferi ülkelerdeki muhalifleri kanlı şekilde bastırmada 'Kızıl Ordu'yu kullanmakta tereddüt etmemiştir.)

      "...'hayatın doğuşu nedir?' gibi en temel sorulara cevap aramayı belli bir müddet sonra terketmişlerdir. Bunu yapmalarının nedeni 'cevabını bulamadıklarından' değil; böyle bir soruya yanıt aramanın neredeyse imkânsız olduğunu öğrenmiş olmalarından kaynaklanır. Diğer bir çok teknik, siyasi ve dini akımın bu soruya cevap aramayı terketmesi gibi." açıklamamız ile kendilerinin 'diyalektik materyalist' çıkarımlarından birini aktarmış olduk. "Üniversitelerdeki sosyalist grupların dahi kendileri haricindeki hiçkimseye tahammül edememelerinin altında bu diyalektik düşüncesi yatmıyor mu? Gayet iddialıyım ki bir üniversitede sosyalist gruplar olmazsa milliyetçi gruplar da olmaz." sorunuz ve iddianızın da beyhude iç geçirmeler olduğunu iletmek zorundayız. "...kendileri haricindeki hiçkimseye tahammül edememeleri..." açıklamanız aşırı subjektif bir çıkarımdır. Aşırı subjektif bile olsa yegâne sebep 'diyalektik' değildir. Yine en bilinenlerden aktaracak olursak: 'Ortodokslar', 'revizyonistler', 'sol komünistler', 'eurocommunism', 'Acilciler' ve daha onlarca fraksiyon olduğunu, ve bunların çoğunun diyalektiği farklı yorumladıklarını iletelim. Dünyada 'komünal hayat' ne kadar eski ise 'milliyetçilik'te en az o kadar eskidir.

      (...Takip ediniz...)

      Sil
    9. Evet, 'dünyanın komünizme gideceği' büyük bir iddiadır ama sağlıklı olup/olmadığı net değildir. 'İnsan' bütün özgünlüğüyle 'tekil' bir varlık olduğu gibi, hayatını sürdürmesi için 'sosyal' bir varlıktır. 'Tekilliği' ve 'sosyalliği' birbirinden ayrı ayrı değerlendirmek, sağlıklı olmayan sonuçlara ulaşmamıza yol açar.

      "Şimdiye kadar var olan sosyalist devletlerin sosyalizmi temsil etmediklerini söylemek işin kolayına kaçmaktır." yine şahsınızın aşırı subjektif değerlendirmesidir. Şöyle ifade edelim: İsrail'in Gazze'ye saldırmasından sonra yaşananlarda şu gözlemleniyor, İsrail'i savunan taraflar "önce Gazze'liler bize karşı terör atakları yapmasınlar. İşte bu sebeple, kendimizi savunmak için Gazze'yi bombalamamız kadar doğal ne olabilir" savunması da işin kolayına kaçmaktır.

      "Birisi de çıkar der ki Almanya'da olan şey de ırkçılık düşüncesini yansıtmıyor, bu takdirde de ırkçılık iyi bir şey mi olur? Kesinlikle hayır! Aynı durum sosyalizm için de geçerlidir. Ayrıca da madem dünya sosylizme gidecek birakın sosyalizme gitmeden evvel gitmeyeceğini iddia ederek doya doya eğleneyim :)" terminolojileri birbirine karıştırmamakta fayda var. Tırnak içindeki cümlelerinizle (yine) aşırı subjektif yaklaştığınızı bildirmek zorundayız. Zaten "...doya doya eğleneyim :)" şeklinde bitirmeniz buna en kuvvetli işarettir.

      Orlando Figes'ten aktarımlar yaptığınız için teşekkürler. Keşke bu kitap daha fazla kişiye ulaşsa. Böylece, sosyalizm içinde yapılmış bütün kötülükler (yavaş da olsa) ortaya çıkacak ve temiz sosyalizme (yine: 'yavaş da olsa') erişilecektir.

      (Not: CIA'nın şemsiyesi altında yapılan 'MKULTRA deneyleri'ni unutmayalım.)

      Sayfanın okuyucularını sıkmadan birkaç kaynak daha aktaralım:

      "Anarşizm: Komünist Bürokrasiye Karşı", Daniel Cohn-Bendit, 1969, çev. Sermet Çağan

      "Bolşevizm Tarihi", Arthur Rosenberg, çev. Levent Konca, Habitus Kitap

      "Kronstadt 1921", Paul Avrich, çev. Gün Zileli, Versus Kitap

      "Mülkiyet Nedir?", Pierre-Joseph Proudhon, İş Bankası yay.

      şimdilik yeterli.

      Saygılarımızla

      Sil
    10. Sayın Adsız,

      Yukarda yazdıklarınızı zevkle okudum ve istifade de ettim. Bahsini ettiğiniz çalışmaları ve kitapları vakit buldukça araştırmaya çalışacağım. Açıkcası polemikleri pek fazla sevmem çünkü belirli bir yerden sonra insanın değerli zamanının boşa harcanması gibi değerlendiriyorum lakin sizinle yaşadığımız polemikte bu durum da söz konusu değil. Buna rağmen artık daha fazla uzatmanın da gereksiz olduğunu düşünüyorum. Hem kendim için hem de sizin için. Bu yüzden sadece kafama en çok takılan iki meseleyi aktarmakla iktifa edeceğim:

      1-Paris Komünüyle birlikte gerçek sosyalizm olduğunu iddia ettiğiniz şeyin yaşandığını söylemiştiniz. Galiba hala bu konuda ısrarlısınız. Yukarda bahsini ettiğiniz feodalizm-kapitalizm-sosyalizm-komünizm tarihsel yolculuğunda "gerçek sosyalizm"e ulaşmış ancak bunu sadece 3 ay yaşayabilmiş olan Paris'te tekrar kapitalizme dönülmüş olmasını gerektirecek gerici bir hareket olmuş muydu? Olmuşsa nedir? Olmamışsa nasıl olup da sosyalizmden kapitalizme dönülebilmiştir? Sizce Marks'ın Paris Komününe şüpheyle bakmasına sebep olan şey bu tarihsel yolculuk yaşanmadan gerçek sosyalizme ulaşılabilmesinin imkansızlığı değil midir? Aksi takdirde Marks feodalizm-kapitalizm-sosyalizm-komünizm tarihsel yolculuğuyla komünizme gidileceğini iddia edip sonra da Paris'te yaşanan şeyin gerçek sosyalizmin olduğunu söyleyerek kendi kendisiyle çelişmiş olmaz mı?

      2-Yukarda gene IŞİD gibi dini istismar eden örgütlerin yaptıklarının İslam'a mal edilemeyeceğini ifade etmişsiniz. Burdan yola çıkarak da olumsuz sosyalist deneyimlerin sosyalizme halel getirmeyeceğini buyurmuşsunuz. Buna ciddi bir itirazım var: İslam'ın gayet güzel ve yüzyıllarca yaşayabilmiş örnekleri vardır. Hazreti Peygamber Dönemi ve Hulefa-i Raşidin, Abbasi, Osmanlı, Memluk dönemleri vs. ancak Rusya ve Çin gibi uçsuz bucaksız ülkelerde ve daha pek çok ülkede hüküm sürmesine rağmen sosyalizm için aynı şeyi söyleyemiyoruz. Ruslar yapamadı, Çinliler yapamadı (Bu ikisinin toprağının ve nüfusunun dünya açısından önemi aşikardır. İslam hala dünyada en çok inanılan 2. dindir. Sadece bu ikisi bile İslam'ı geride bırakan nüfus ve toprak büyüklüğüne sahiptir), Kamboçyalılar yapamadı, Arnavutluk yapamadı ve sizin ifadenize göre de daha uzun bir süre yani sosyalizm-komünizm dönemine kadar yapılamayacak. O halde İslam tecrübesi çok daha kıt imkanlarda nasıl dünyaya yayılıp 1405 yıldır varlığını sürdürebiliyor? Ayrıca sosyalizm ve İslam'ı karşılaştırmış olmanız bence taraflı ve talihsiz bir örnektir. Yüzyıllarca insanları barış ve huzur içinde yaşatan bir dinle 9 milyonluk ülkenin 3 milyonunu heba eden dünya görüşünü kıyas etmek katreyle okyanusu kıyas etmektir. İslam'ın yaşandığı hiçbir ülkede sosyalist sistemde olduğu gibi milyonlarca insan ölmemiştir. Ve gururla ifade etmeliyim ki ben elbette ki tarafım. Tarafım milyonlarca insanı telef eden ve milyonlarcasına daha etmesine engel olmaya çalışacağım sosyalist düşüncenin karşısıdır.

      Saygılarımla

      Sil
    11. Sayın Selçuk,

      Cevap vermeden önce, aşırı subjektif yaklaştığınızı tekrar hatırlatmak zorundayız.

      Örnek:
      "Ayrıca sosyalizm ve İslam'ı karşılaştırmış olmanız bence taraflı ve talihsiz bir örnektir. Yüzyıllarca insanları barış ve huzur içinde yaşatan bir dinle 9 milyonluk ülkenin 3 milyonunu heba eden dünya görüşünü kıyas etmek katreyle okyanusu kıyas etmektir. İslam'ın yaşandığı hiçbir ülkede sosyalist sistemde olduğu gibi milyonlarca insan ölmemiştir. Ve gururla ifade etmeliyim ki ben elbette ki tarafım. Tarafım milyonlarca insanı telef eden ve milyonlarcasına daha etmesine engel olmaya çalışacağım sosyalist düşüncenin karşısıdır."

      'Tarih', 'şimdi' ve 'gelecek' subjektif yaklaşımlara göre şekillenmez.

      Cevaplamaya çalışalım:

      1. sorunuza:

      'Paris Komünü' hakkında Marx'ın 1871'deki değerlendirişi ile 1881'deki değerlendirişi arasındaki temel fark, 'Fransız devlet mekanizması'nın oynadığı rol ile ilgili tahlilini sağlıklı yapamamasından kaynaklanır. 3 aydan kısa süren 1871'deki olay, 'devlet mekanizması' tam manâsıyla ortadan kalkmamışken yaşanmıştır. 'Devlet'; egemenlik sınırları içinden veya dışından gelsin farketmez, 'tehdit' olarak addettiği unsurlara karşı, her zaman, her koşulda, (haksız bile olsa) kendisini korumaya çalışır. Amerika'da 'İngiliz yönetimi'nin George Washington ve grubunu 'tehdit' addetmesi, Hindistan'da İngiliz kumpanyasının Mohandas Karamchand Gandhi ve grubunu 'tehdit' addetmesi, Rusya'da çarlığın bolşevikleri 'tehdit' addetmesi, Osmanlı'da 'İstanbul yönetimi'nin Mustafa Kemal Atatürk ve grubunu 'tehdit' addetmesi, Küba'da Batista rejiminin Fidel Castro ve grubunu 'tehdit' addetmesi gibi. Bu örnekler çeşitlendirilebilir. Verilen örnekler üzerinden ilerleyecek olursak; 5 örnekte de 'tehdit' addedilen unsurlar mücadeleyi kazanmıştır. 1871 Fransa'sında ise aynı mücadele 3 aydan kısa sürmüştür.

      Bu 'tehdit' unsurları mücadeleyi kazanıp iktidara geldiklerinde 'baskı'yı (özellikle 'bürokratik baskı'yı) devam ettirirlerse, uğruna mücadele ettikleri hayata ihanet etmiş olurlar. İhanet ettikleri örnekleri siz de, biz de, yukarıdaki metinlerimizde ilettik.

      (...Takip ediniz...)

      Sil
    12. 2. sorunuza:

      "İslam'ın gayet güzel ve yüzyıllarca yaşayabilmiş örnekleri" olmadığına dair hiçbir cümleyi yukarıda yazmadık.

      "O halde İslam tecrübesi çok daha kıt imkanlarda nasıl dünyaya yayılıp 1405 yıldır varlığını sürdürebiliyor?" Bu sorunuz; üzerinde görüş alış/verişi yaptığımız konu ile ilgilisi olmayan bir soru. 'Din'ler ile 'siyaset'ler her zaman yan yana ilerleyen kavram ve kurumlar değildir. Örnek verelim: 'Hinduizm'in dünyanın en eski dini (ve 'yaşam şekli') olduğu kabul görür. 5015 yıldan fazla süre bu din dünya sınırları içinde varlığını sürdürüyor, yarın da sürdürecek.

      Kamboçya örneğinden tutun, 'Gulag'lara, Katyn orman katliamından tutun, 1956 Macaristan'daki ayaklanmaların bastırılmasına, 1988/89 Afganistan'ına, 31 Mart 2015'te DHKP-C'nin bir savcıyı öldürmesine kadar gelin...Bunlar ve daha fazlası örnekler ile ile Marxism'in (ve sosyalizmin) bütününü çöp kutusuna nasıl atamıyorsak,

      13 Mayıs 2014'te 'SOMA maden cinayeti' ile hayatını kaybeden emekçilerin sayısını gündeme getirerek de kapitalizmin bütününü çöp kutusuna atamıyoruz,

      'HTC', 'Sony', 'Apple', 'Samsung', 'Lenovo', 'Acer', 'Asus' ve benzeri 'şirketlere' üretim yapan Foxconn fabrikalarındaki emekçilerin, 'haklarını alamamaktan' ve 'yorgunluktan' intiharlarını gündeme getirerek de kapitalizmin bütününü çöp kutusuna atamıyoruz,

      7 Eylül 2014'te 'MECİDİYEKÖY/Quasar İnşaat'teki asansör cinayeti' ile hayatını kaybeden emekçileri gündeme getirerek de kapitalizmin bütününü çöp kutusuna atamıyoruz,

      28 Ekim 2014'te 'ERMENEK maden cinayeti' ile hayatını kaybeden emekçileri gündeme getirerek de kapitalizmin bütününü çöp kutusuna atamıyoruz,

      Mayıs 2015'te Renault, TOFAŞ/Fiat, Coşkunöz, Valeo, Ficosa, Delphi, Yazaki, Aunde, Lear, Mako, Maysan Mando, AB Rotech, SKT, Ototrim, Farba, Tredin, Diniz Johnson Controls, Beyçelik/Gestamp, Borçelik, Borusan, Borusan/Mannesmann, Ford/Otosan, Arçelik LG, BSH Çerkezköy ve onlarca şirkette 'sömürülen emekçilerin' başlattığı mücadeleyi gündeme getirerek de kapitalizmin bütününü çöp kutusuna atamıyoruz,

      Artvin, Giresun, Gümüşhane, Bayburt, Trabzon, Rize, Ordu ve Samsun'da 600 kilometrelik alana yayılan Doğu Karadeniz'deki yaylaların birbirine bağlanması niyetiyle bir 'doğa cinayeti' olan 'Yeşil Yol projesi'nde hayatlarını kaybetmesi mühtemel fidan, ağaç, dere, çay, kablumbağa, sansar, atmaca, keklik, ayı, bıldırcın, tırtıl, kelebek, menekşe, kirpi ve binlerce türü gündeme getirerek de kapitalizmin bütününü çöp kutusuna atamıyoruz.

      "Bir gün New York'ta bir grup iş arkadaşı yemek molası için dışarı çıkarlar. İçlerinden birisi Kızılderilidir. Yürürlerken Kızılderili bir cırcır böceği sesi duyduğunu söyler. Diğerleri gülerek, bu kadar gürültü arasından cırcır böceği sesinin duyulamayacağını iddia eder. Kızılderili cırcır böceği sesinin geldiğini söylediği yöne doğru gider. Arkadaşlarından birisi onun nereye gittiğini gözlemek için onu takip eder. Gerçekten de o kadar yüksek binanın arasındaki küçücük bir yeşillikte cırcır böceğini bulurlar. Arkadaşı 'Sende insanüstü güçler var! O kadar gürültü içinden bu böceğin sesini duyman bir mucize" der. Kızılderili "Bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmak gerekmez" diyerek arkadaşına kendisini izlemesini işaret eder. Kaldırımın ortasında durur ve cebinden çıkardığı madeni parayı yere atar. İnsanlar madeni paranın düşme sesini duyunca sesin geldiği yöne bakarak ceplerini yoklamaya ve paranın kendilerinden düşüp düşmediğini kontrol etmeye başlarlar. Kızılderili arkadaşına dönerek 'Önemli olan nelere değer verdiğindir. Her şeyi ona gore duyar ve hissedersin' der."

      http://www.mahfiegilmez.com/2014/12/ne-pahasna.html

      Örnekler çeşitlendirilebilir.

      Saygılarımızla

      Sil
    13. Sayın Adsız,

      "Tarih sübjektif yorumlara göre şekillenmez." buyurmuşsunuz. Gene yukardaki yorumlarınızda tarih için bilim demiştiniz. Bunlara katılmak mümkün değildir. Tarih objektif ve evrensel değildir ayrıca bilim de değil sistemli bir bilgi birikimidir. Mesela Çanakkale Savaşı'na bir İngiliz bir de Türk tarihleri açısından bakın bambaşka şeyler görürsünüz. Yani tarih sübjektiftir ve de bilim değildir tıpkı hukuk gibi. Ancak talep kanunu her yerde aynıdır. Sosyalizm konusunda teori ve pratiğin buluşamayacağını düşünüyorum. Siz de aksini düşünüyorsunuz. Benim fikrim bana sizinki de size. Hayırlı günler dilerim.

      Sil
    14. Sayın Selçuk,

      "Tarih" kelimesini nasıl değerlendirdiğimiz mühimdir. Yukarıda "...terminolojileri birbirine karıştırmamakta fayda var" diye bir hatırlatmada bulunmamızın bir nedeni de buydu.

      Bir medeniyetin "tarihi": Madagaskar "Tarihi", Brezilya "Tarihi", Endonezya "Tarihi"...gibi bir yaklaşımda bulunacaksak; yazdıklarınızda büyük oranda haklısınız.

      Fakat, metodolojik bapta değerlendirmede bulunacaksak; "tarih" bilimdir. Metodun birinci koşulu da şudur: "Tarihte yaşanan her olay; yaşandığı dönemin koşullarına göre ele alınmalıdır."

      "Mesela Çanakkale Savaşı'na bir İngiliz bir de Türk tarihleri açısından bakın bambaşka şeyler görürsünüz." açıklamanız "tarihçiler arasında bile" tartışılır.

      2012'de kaybettiğimiz, saygın tarihçi Eric Hobsbawm; yıllar önce antropologlarla bir söyleşi içindeyken, "milliyetçilik"in gelişimi döneminde "tarihçilerin" bilerek veya bilmeyerek üstlendiği rolden (veya tarihçilere biçilen rolden) şu muazzam açıklama ile bahseder:

      "Historians are to nationalism what poppy-growers in Pakistan are to the heroin-addicts: We supply the essential raw material for the market. Nations without a past are contradictions in terms. What makes a nation is the past, what justifies one nation against others is the past, and historians are the people who produce it. So my profession, which has always been mixed up in politics, becomes an essential component of nationalism."

      "Milliyetçilik; doğru olmadığı apaçık olan şeylere çok fazla inanmayı gerektirir. Eroinmanlar için Pakistan'daki haşhaş yetiştiricileri ne ise; milliyetçilik için de tarihçiler odur: Piyasa için gerekli hammaddeyi sağlarız. Geçmişi olmayan uluslar birçok yönüyle çelişkiler yumağı içindedir. Bir ulusu ulus yapan, onun 'geçmişidir'. Bir ulusu diğerlerine karşı meşru kılan, onun 'geçmişidir'. Ve tarihçiler bütün bunları üreten kişilerdir. Daima siyasetle iç içe olan mesleğim; 'milliyetçik' akımının inkâr edilemez bir öğesidir."

      Hobsbawm, bu açıklamasıyla; hem (talihsiz) bir gerçeği işaret ediyor, hem de kendi mesleğinin ne hâle düşürüldüğü konusunda keskin eleştirilerinden birini yöneltiyor.

      Yazdıklarınız içinde diğerleri (yine belirtmek zorundayız) subjektiftir: "...buluşamayacağını düşünüyorum. Siz de aksini düşünüyorsunuz. Benim fikrim bana sizinki de size..." açıklamanızda olduğu gibi.

      Saygılarımızla

      Sil
  3. Sayin hocam,

    Binlerce ziyaretcisi olan blogunuzda uzaya da yer ayirdiginiz icin tesekkur ederim. Ben de sizin gibi kucukken uzay ile ilgili kitaplar okur ve varligimizi dunyanin da otesine, ufkumuzun alabildigince uzak yerlere tasiyacagimizi hayal ederdim. Geldigimiz nokta ise Ay'da yerlesik uzay ussu kurulmasi, uzay madenciligi ve Mars'in kolonilestirilmesi cok utopik konular degil ve bircok ozel firma bu alanlarda calisiyorlar. Umarim biz de bu gelismelere duyarsiz kalmaz, ve gunluk kavgalardan basimizi kaldirip bilim ve teknolojiye gereken onemi verebiliriz. Ozellikle genc nesillere bu hedef kucukken asilanmali. - bir uzay muhendisi

    Not: Sputnik'in yorungedeki hizi saatte 8 km degil yaklasik 8 km/sn olmali. Aksi takdirde yorungeye oturmadan, atmosfere girerek yanar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haklısınız, yanlış yazmışım, düzelttim, teşekkür ederim.
      Yazıma füzeci Kirkor'u ekledim. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar bu işlere ilgimiz daha fazlaydı.

      Sil
  4. Hocam Selamlar,

    Dün bir köşe yazarı çok güzel bir yazı yazmıştı ve yazıda genel olarak batının bizi zehirlediğini, Türkiye'nin ancak doğu bloğuyla (Çin, Rusya, İran, Türk devletleri) bir ittifak kurarak kendini koruyabileceğini belirtmiş.

    Aslında baktığınız zaman doğu topraklarında her şey mevcut, Rusya'nın teknolojisi (yukarıdaki yazınızda belirttiğiniz üzere ABD ile bu konuda rekabet edebilecek tek ülke), Çin'deki işgücü ve sürekli büyüyen ekonomileri, İran'ın savunma ve teknolojik çalışmaları, Azerbaycan'ın doğalgaz yatakları, Türk devletlerinin ekonomik anlamda kalkınmaya olan iştahları.

    Arap ülkelerini katmıyorum, çünkü onlar tamamen ABD tarafından kontrol edilmekteler.

    Sizce de biz yıllardır demokrasi, çağdaşlık, uygarlık kisvesi altında uyutularak tüketim kölesi haline getirildiğimiz, zehirlendiğimiz ve her gün daha da Ortadoğu'nun içindeki savaşa sürüklendiğimiz batı yerine, yüzümüzü özümüze, doğuya mı dönmeliyiz?

    Görüşleriniz için şimdiden teşekkür ederim.

    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben bu görüşlere fazla inanmam. Her ülke kendi yöneticileri ve kendi istekleri doğrultusunda uyutulur veya uyur.
      Biz yüzümüzü hiçbir zaman tam olarak batıya dönmedik. Biz aklı batının zenginliğinde gönlü ortadoğuda olan kararsız bir toplum görüntüsünden hiç çıkmadık. Belki bir ara Atatürk döneminde yaşadık bunu ama uzun sürmedi.
      Hiç kimse kendi başarısızlığının sorumluluğunu başkasında aramamalı. Hiçbir toplum başarısızlığının, geri kalmışlığının faturasını başkalarına çıkarmamalı. Ben böyle düşünürüm.

      Sil
    2. Hocam güzel söylüyorsunuz da, Rockefeller'lar, Rotschild'ler, Bohemian Clup'ler, Bilderberg'ler, vs.

      Dünyayı bu oluşumlar yönetmiyor mu?

      "Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları" kitabı var, adam açık açık biz ülkeleri önce borçlandırırız, sonra gelecekteki haritalarını çizeriz diyor...

      Ben bu olayların deli uydurması olduğuna inanmıyorum.

      Baktığınız zaman, dünya petrol rezervlerinin %66'sı Ortadoğu topraklarında, kan ve şiddet nerede, Ortadoğu'da.

      Sürekli refah seviyeleri, eğitim seviyeleri, demokrasileri ile örnek aldığımız kuzey ülkeleri böyle bir petrol rezervine sahip olsaydı o ülkeler de böyle karışık olur muydu? Olmazdı demek zor.

      Tabi ki, bütün bunları kırmak bizim ülke yöneticilerimizin elinde ama böyle bir gerçeği de inkar edemeyiz. En azından kendi adıma.

      Sil
    3. Eğer ortaoğuda krallar, diktatörler olmayıp da halkını eğitmiş demokratik yönetimler olsaydı o dediğiniz kişiler bu kadar kolay at koştıurabilir miydi? Krallar ve diktatörler kendi egemenliklerini sürdürebilmek için bu dediğiniz kişilerle işbirliği yapmasaydı bu mümkün olabilir miydi? Sorumluluk bize aittir. Bizim geri kalmamızın sorumluluğu yalnız bize aittir.

      Sil
    4. Tabi ki, sizin dediğiniz de çok doğru.

      Nitekim, Saddam, Ladin, Kaddafi, halkının geleceği ve refahını düşünmeyip sadece kendini düşünerek bu oluşumlara hizmet etmiştir ve hepsinin de sonu aynı olmuştur, kullan-at.

      Sil
    5. Sadece onlar değil. S.Arabistan kralı, emirler hepsi.

      Sil
    6. Aynen Hocam.

      O yüzden yukarıda ilk yazdığımda, Arap ülkelerini saymıyorum, onların hepsi ABD güdümünde dedim.

      Tekrardan, bahsettiğim Asya-Avrasya oluşumuna ne dersiniz hocam?

      Çin, Rusya, İran vb. ülkeler ile yapılacak anlaşmalar bizi birkaç tık yukarıya taşıyabilir.

      Bu arada, tek tek tüm yazılanlara cevap verdiğiniz için samimi bir teşekkürü borç bilirim.

      Sil
    7. Ben de size bu bloga yorum yaptığınız, görüş yazdığınız için teşekkür ederim.
      Asya birliği bizi işin içine alır mı emin değilim. Ruslar ve Çinliler bizi batı blokunda görüyor.

      Sil
  5. hayaller nasa, gerçekler aüsbf

    YanıtlaSil
  6. Üstadım. Bu yazınız ve yapısal reformlar ile ilgili yazınızı karşılaştırdığımız zaman 1940' dan günümüze kadar uygulanan politikaların ve reformların pek çogunun çöktüğünü hatta diğerlerinin hayata geçirilmeden yok olduğunu görmekteyiz.
    Türkiye ve gelişen ülkeleri bir kaç alanda kıyaslama yaptığımızda gerçeklik daha çok açığa çıkmaktadır. Nasa ve Google uzay araştırmalarına yönelmiş araştırma yapmakta ve bunlar için ayırdıkları bütçe oranlarını artırmaktalar. Amazon İhalarla taşımacılık için çalışma başlatmış. Google ise ilerde oluşacak yoğunluk için hava trafik sisteminin kurulması çalışmasını Beyaz saraydan yetki aldı. Nasa Gök taşlarını dünya merkezine çekerek bunlar üzerinde madencilik çalışması yapmak için çalışmalar sürdürmektedir. Bunlar son günlerde yoğun karşılaştığımız haberler. Fakat Türkiye gündemine bakıldığında uzun yıllardır süren mezhepsel, ırksal,tensel ve cinsiyet eksenli tartışmalar gündemin %70 ini oluşturuyor belki daha fazlası da olabilir. Bu iki büyük farklılığın nedenini kendimce sorguladığımda;Türkiye de bu çalışmaları yapacak kişiler mi yok ya da olmasına rağmen yeteri kadar yaratıcı (creative, inovation) değiller yoksa uygun ortamlar mı yaratılmıyor. soruları ile karşılaştım. Ama her bir soruda yapısal reformların eksikliği ya da tam olarak hayata geçirilememesi sorunu ortaya çıkıyor.
    Bunun için;
    1)Eğitim sisteminin yeniden reforme edilmesi.
    2)Hem eğitim alanında hemde eğitim dışında bireysel özgürlüklerin kanunen güvence altına alınması ki en önemli kısımın bu olduğuna inanıyorum. (Sonuçta yaratıcılık ya da yenilik özgür ve bağımsız düşünen bireylerin kaleminden çıkacaktır.)
    3)Desteklenen kişilerin çalışmalarını yaparken çalışmalarının her aşamasında denetlenmesi;lakin bu denetim cezalandırıcı değil yine çalışmanın incelenerek çalışmayı destekleyici ve tamamlayıcı bir şekilde olması.
    4)Amaç çalışma sonuçlarının bir kaç seferde başarılı sonuç elde edilmesi üzerine değil. Her seferinde hataların giderilmesi ve daha iyisinin geliştirilmesi üzerine kurulmalı.(Tarihimiz bir kaç deneme sonucu başarısız olması nedeniyle yarıda kesilen ya da rafa kaldırılan projelerle dolu.
    Bunlar yukarıda ki yazı üzerine dile getirilen şeylerdir. Tabi ki genel perspektiften baktığımızda Hukuki,Sosyal ve ekonomik yapısal reformların yapılması zaruridir.
    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu dediklerinize katılmamak mümkün değil. Ama herkes aynı şeyleri düşünmüyor. Mesela herkes eğitim reformu diyor ama bu reform nasıl olmalı dediğiniz anda herkesin farklı şeyler düşündüğü ortaya çıkıyor. Kimisi "çocukların dinine ve geleneklerine uygun yetiştirilmesini" anlıyor eğitim reformundan kimisi de "tümüyle bilimsel referanslara dayalı eğitimi" anlıyor. Ben mesela ikinci gruptayım. Bu açıdan baktığımda eğer ilk gruptakilerin dediği olacaksa okunan yıl sayısının artıtılmasını bir reform olarak görmüyorum. Hatta tam tersine şartlanmışlığın, boyun eğmenin daha da artırılması olarak görüyorum.
      Eğitim reformu, sisteme başkaldırabilen insan sayısının artırılması demektir. Oysa bizdeki anlayışla sisteme uygun insan sayısının artırılması anlaşılıyor.Sisteme boyun eğern insanlar buluş yapamaz. Buluş yapamayan bir toplum gelişmiş ülke olamaz.

      Sil
  7. Einstein'ın bir sözü var.. Evren de yalnız da olabiliriz, olmaya da biliriz..: ikisi de fazlasıyla ürkütücü ihtimaller...

    Hepsi bir yana evrende nice galaksiler var... Samanyolu bunlardan sadece bir tanesi... peki o kadar gök cismi ve topluluğu arasında canlıların bulunduğu tek gök cismi Dünya olacaksa geriye kalan o yıldızların ve gezegenlerin hepsi boşu boşuna yaratılmış olmaz mı?

    Ben başka galaksiler de başka canlıların kurduğu medeniyetler olduğuna inanıyorum; olasılık açıdan da bu kadar milyarca yıldız içersinde bizimkine benzer bir hayatın olmaması ihtimali her halde oldukça düşüktür...

    İmkanı olan şu filmi Türkçe izlesin; dublajı orjinalinden daha iyidir...filmin introsu da efsanedir ayrıca interstellar falan hikaye kalır yanında https://www.youtube.com/watch?v=EWwhQB3TKXA

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler katkı için.

      Sil
    2. Söz Enstein'e değil, bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke'a ait yalnız.

      "Two possibilities exist: either we are alone in the Universe or we are not. Both are equally terrifying.”

      Sil
  8. Doğrusu Mahfi hocam her konuda iyi yazıyor..gelecek sefer de kara delikleri ,solucan deliklerini filan yazarsınız ..şaka bi yana alınacak çok ders var bu yazıda ! okurken aklımdan hep sayısı arttırılan imam hatip liseleri geldi..gel de üzülme..bu gün bir ktapçıya uğramıştım, din üzerine yazılmış kitap çeşitleri o kadar artmış ki hayret ettim..gençliğimizde sol kitaplar çok satılırdı, biz de onları okuyup tartışarak Marksist olmaya çalışırdık..zaman değişti, şimdi din ve siyaset iç içe geçti..yeni nesillerden beklentimiz azaldı..artık siyasete ilgim sıfır..akp'yi saymıyorum o zaten sınıfta kaldı da , bir kılçdaroğlu bir bahçeli, topluma ümit vermeyen bu adamlar mı ülkeyi yönetecek?Atatürk'ten sonra hep Atatürk gibi liderler gelseydi bu gün biz de uzay yarışında olurduk, bundan zerrece şüphem yok..ilk uzay denememizde tayyip beyi gönderir orada bırakırdık,teknik arıza oldu filan derdik

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her toplumda rol modeller arasında mutlaka futbolcular, artistler, magazin ikonları, siyasetçiler, yöneticiler vardır. Ama eğer toplumun rol modelleri bunlardan ibaretse yani bunların yanına bilim adamları, uzay araştırmacıları, sanatçılar, yazarlar yer almıyor ya da ihmal edilebilecek sayıda bulunuyorsa sonuçta o toplumdan bilim adamı, sanatçı, yazar pek fazla yetişmez. Türk toplumu ne yazık ki rol modelleri eksik ve yanlış bir toplum haline dönüştü.
      Gençliğimizde Marks'ı okumamış olsaydık inanın çok eksik kalırdık. Keşke şimdiki kuşaklar da okusa.

      Sil
  9. hocam bu haber sarsıcı http://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-3070559/Did-life-begin-cosmic-BARBEQUE-Regions-near-hot-stars-formed-DNA-scientists-claim.html

    YanıtlaSil
  10. hocam mekanikte bu kadar iyi olan kızıl dostlar neden elektronik işini beceremedi,sistemleri rekabetçi olmadığı için yaratıcılığı öldürüyordu da o yüzden mi,Silicon Valley'deki kapitalist Steve Jobs baba neden öne geçti? :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çeşitli nedenleri var. Birisi sizin dediğiniz rekabet meselesi.

      Sil
    2. Transistor icat edildiği sırada bilime değil de aynen bizde olduğu gibi bilimi değil kendi inanç sistemleri haline gelmiş olan ideolojiyi takip ettikleri için. O dönemde bilim adamları artık ideolojinin baskısı altinda kızıl orduya çalışmaktan boguluyorlardi.

      İ. İ.

      Sil
  11. Hocam bir de şu önemli değil mi:SSCB sonuçta bir doğu toplumu kısa bir süre de olsa Batı Medeniyeti'ni teknik alanda geçiyor.Öte yandan SSCB'nin her şeyi olan ideolojisi de Batı toplumunda ortaya çıkmış.Bir de bir kitapta rastlamıştım bir tablo yeni sanayi ürünlerinin Batı ülkelerinde ve SSCB'de hizmete giriş tarihlerini gösteriyordu:SSCB'nin uzayda önde olduğu tarihlerde bile yeni ürünler Batı'dan 6-7 belki 10 yıl sonra hizmete giriyor,Sovyetler bilgisayar RAM'ını yapamıyor...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet bunları hepsi doğru. Ama SSCB'nin sanatta, edebiyatta, kültürdeki atılımları çok iyidir.

      Sil
  12. Hocam elektronik devrim ile ilgili tespitiniz çok doğru olabilir, ABD nin uzay araçlarında kullanılan bilgisayarların geliştirilmesi sayesinde Rusya'yı geçtiğine dair bir yazı okuduğumu hatırlıyorum. Hatırladığım kadarıyla Ruslar'ın uzay mekiği içindeki yörünge hesaplama sistemleri yetersiz kalıyor ve ABD bilgisayarlar sayesinde yarışı kazanıyor. (Tabi o dönem bilgisayar hesap makinesinden hallice)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet benzer gözlemi yaptığım için ben de bu yargıya varmıştım.

      Sil
  13. Hocam aslında her şey descartesın düşünüyorum öyleyse varım demesiyle başladı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Herşeyin nasıl başladığı tartışmalı bir konudur. Çünkü aslında her şey Descartes'den çok önce başladı.Benim burada kullandığım her şey sözcüğpü aslında soğuk savaşı kastediyor.

      Sil
    2. Sevgili Adsız,

      Baruch Spinoza'yı dikkatle incelemezseniz; Descartes'i anlamanız çok zor!

      İkisini bir arada değerlendirmenizi öneririm.

      Sil
  14. uzay teknolojisi sandığınız kadar ileri değil. dünyadan sadece 15 milyar km uzakta olan Eris gezegenini ancak 2005'te keşfedebilen bir teknoloji hala emekleme aşamasında diyebiliriz. Güneş'in heliosphere'nin bile nerede başlayıp nerede bittiği bugüne dek tespit edilemedi. o derece yani.. çok fazla uzun laf etmeye gerek olmadığını düşünüyorum.

    YanıtlaSil
  15. Hocam, şimdi siz 'Beyaz Türk', 'elitist' ve kapitalizme meyyili ulusalcı bir insansınız ya, Türkiye gibi ülkeleri bir türlü emperyalist markalar geliştiremediği ve Norveç'e benzeyemediği için küçümseyip duruyorsunuz ya, Türkiye gibi ülkeleri 'orta doğu' sınıfında değerlendiriyorsunuz ya, 'middle east' kavramını yaratan emperyalist ABD'li amiral 'Alfred Thayer Mahan' idi! Bu bilgiyi biliyorduysanız da hatırlatmak istedim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benimle ilgili vardığınız yargıların bir tanesi bile doğru değil. Beyaz Türk hiç olmadım. Elitist de. Her zaman halkın içinde oldum. Elit insanlar yetiştirilmesini savunurum ama elitlerin çocuklarına destek verilmesini hiçbir zaman savunmam. Ben hiç bir zaman kapitalizme meyilli olmadım. Kapitalizmin siyasal ve sosyal felsefesini hiçbir zaman benimsemedim. Benimsediğim tek yönü piyasa sistemidir. Ulusalcılık benim bütün düşünce sistemime aykırı bir yaklaşım. Ümmetçilik kadar sevmediğim bir yaklaşımdır.
      Son derecede yanlış, saçma sapan bir değerlendirme yapmışsınız. Bunları yazmadan önce benim kendi hakkımda yazdıklarımı Hakkımda bölümünden okusaydınız.

      Sil
  16. Hocam Türkiye dünyada üretim gücüne bağlı olarak en büyük 17.büyük ekonomi arasında gösteriliyor . Olması mümkün değil belki ama açıkçası hangi sebeplerle olamayacağını merak ediyorum örneğin; Türkiye tarım,sanayi ve hizmetler sektöründeki üretimini kısa bir zaman için de 2 katına çıkararak on büyük ekonomi arasına girecek kadar üretim yapamaz mı?
    Yapamamasının sebebi de arkasında talep olmadan hiçbir ülke üretim yapmaz eğer yaparsa üretilen mallar satılmayacak ve stoklara çalışılmış olacaktır .bu nedenleri göz önünde bulundurarak mı üreticiler aşırı üretim yapmaz lar ?başka hangi sebeplerle neden üreticilerin birden üretimlerini 2 katına çıkarmamasının izah edebilriz? Kısacası başka hangi etkenler rol oynar bu durumda ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Siz vermişsiniz sorunuzun yanıtını. Bir üretici satamayacağı malı üretmez. Bir kez üretir satamayıp da elinde kaldığında ikinci kez üretmez. Türkiye'nin sorunu satılabilir malları üretememesi o nedenle de üretimini artıramamasıdır. Bir ekonominin daha çok satılabilir mal üretmesi daha önce üretilmemiş bir şeyler üretmesine bağlıdır. Daha önceden üretilmemiş bir şeyler üretmesi de buluş yapmasına bağlıdır. Buluş yapan insanlar yetiştiremeyen bir eğitim sistemiyle ancak buraya kadar gelinebiliyor.

      Sil
  17. Kpss'de de 2 senedir uzayla ilgili sorular geliyor seneye de plutonun bankosu var kpssye hazirlananlar dikkat etsin soru şoyle çıkabilir gunes sisteminin en kucuk gezegeni kabul esilen ancak 2006 yilinda uluslararası astronomi birliği tarafından cüce gezegen kategorisine sokulan gezegen hangisidir? On numara soru:))

    YanıtlaSil
  18. “bir IBM makinemiz olsa çok daha hızlı anlatabilirdim programı” dedi.
    bizim sözde akademisyenler ya da her hangi koltuk sahibi bile bugün bu kadar gerçekçi değil.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bizdeki bir akademisyenin, bir devlet sunumu esnasında "daha iyi teknik imkanlarımız olsa, size daha iyi bir sunum yapardım" demesi durumunda başına neler gelebileceğini hiç düşündünüz mü? Bakın öyle başka ülkenin markasının adını anmaya falan gerek yok. Şu anda bu ülkede yasal olarak bir akademisyenin kendi çalışma alanı dışında bir konuda konuşması dahi yasak. yani yolda bir fizik, kimya, ingilizce, mühendislik bölümlerinden bir akademisyeni çevirip ülkemizdeki insan hakları, eğitim sistemi vb hakkında sorunlar nelerdir ya da neler yapılabilir diye sormanız durumunda bu adamın vereceği cevap yüzünden yargılanması hatta mesleğini kaybetmesi söz konusu olabilir. böyle bir ortamda ögür düşünce ve ifade söz konusu olabilir mi? devlet açıkçası akademisyene "sen kendi işinden başka işle ilgilenme. gerisini biz biliriz" demekte.

      Sil
  19. Hocam, CNBC-e Eylül ayında kapanıyor! Bu kez iş ciddi! Servet Bey'e sorarak da teyit edebilirsiniz!

    Hatırlarsanız, size bir YouTube kanalı açmanızı önermiştim. Ve hatta, amatör ve orta düzey kullanıcılar için ışıklandırma, ses sistemi ile ilgili de bilgileri içeren linkerl göndermiştim. Ümit ederim bunları yaparsınız?

    Tam 30 gününüz kaldı Hocam.

    Sizi YouTube da görmek ümidiyle...

    Haber:
    1 Eylül 2015 itibari ile Discovery'nin Türkiye'deki tek reklam satış temsilcisi olarak atanacak. CNBC-e, alım işleminin sonlanmasına kadar yayınına hali hazırdaki ekibi yönetiminde bugünkü şekli ile devam edecek.

    http://www.businessht.com.tr/guncel/haber/1109280-cnbc-e-satiliyor

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu dediklerinizi biliyorum.
      Bakarsınız Discovery'de uzay belgeselleri anlatırız.

      Sil
    2. Hocam sizle ilgili bir karar alındı ise bilmek isteriz.

      11'de ekonomi programınızı her gün takip etmeye çalışıyorum.

      Sil
  20. "bu büyük değişime ayak uyduramayınca da ister istemez dağılıp gitmişti."

    Çok güzel bir yazı merakla okudum. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  21. Sayin Hocam, Wernher von Braun un NASA'ya olan katkilarini unutmamak lazim. von Braun hem iyi bir mühendis hemde 2.inci dünya savasinda binlerce yahudinin hayatina mal olan V1, V2 füze denemeleri ile cok büyük tecrübeye sahipti.
    Saygilarimla.

    YanıtlaSil
  22. hocam yazınızdaki mekanik devrim-elektronik devrim meselesi almanlar için de çok söylenir, elektronikte geri kaldılar diye. bundan 5 yıl önce amerikada doktor olan eniştem türkiyeyi ziyarete gelmiş ve sohbetin bir anında almanların amerikalılardan elektronikte geri kaldığını söylemiştim. bana şaşkın bir yüz ifadesiyle baktı. "ne?" dedi "bizim hastanenin ana yazılımı alman software'dir. bizdeki medikal cihazların yarısı software dahil alman malıdır" deyince şaşırdım. sonra turbo motorlu arabalardan hoşlanmadığı için alman otomobili kullandığını, işin sırrrının yazılım olduğunu, amerkalıların almanlar kadar iyi bir motor yazılımı yapamadığını söyledi. ve ekledi "elektroniği cell phone ve pc'lerden ibaret sanma" dedi. böyle bir anım var aktarmak istedim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dünyadaki ülkelerdeki elektrik dağıtım sistemlerinin (baraj kontrol ve şebeke denetimi vb) yarıdan fazlası Alman donanım ve yazılımı ile çalışmakta. Alman markaları bir Samsung ya da Apple kadar ortalarda görülmediği için öncelikle bu izlenim oluşmuş olabilir. Airbus'u, Tornado ve Eurofighter'ı tasarlayıp yapan, nükleer, güneş enerjisi ve rüzgar santralleri pazarında 1. değilse 2. sırda olan bir ülkeden bahsediyoruz. Almanlar son kullanıcı alanından daha çok kurumsal alanda ilerleme kaydettiler. Bu nedenle adlarını az duyuyor olabiliriz ama bir üretim ve tasarım canavarıdır Almanya.

      İ.İ.

      Sil
    2. Almanların bu konuda görünenden çok daha ileride olduğunu biliyorum. Bende Gigaset'in tablet bilgisayarı var. Alman malı. Gigaset bir zamanlar Siemens'e bağlıydı ama şimdi nedir bilmiyorum. Size kalitesini ve üstünlüğünü anlatamam. Ben ipad de kullandım samsung da. Aynı fiyat düzeyinde bundan iyisi yok. Yani Almanlar elektronikte sanıldığından çok daha iyidir.

      Sil
  23. hocam ülkede 26 kit var. hazinenin müesselerini, bağlı ortaklıklarını, iştiraklerini nerden görebiliriz. mesela kitleri hazinenin sayfasında gördüm ptt yoktu orda. acaba ptt thy gibi kuruluşlar hangilerine girer.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. PTT KİT olmaktan çıkarılmıştı. Bununla ilgili haber burada:
      http://www.finansgundem.com/gundem/ptt_-kit-olmaktan-cikariliyor-233578.htm

      THY ise Özelleştirme İdaresine devredildiği için Hazine portföyünden çıkmıştı.

      Sil
  24. Bilim ve teknolojiye karşı bir insan olduğum sanılmasın sakın. Ama bence başka dünyalarda hayat var mı yok mu araştırmak nafile çabalar. Küçükken uzaylıların varlığına inanırdım ama artık inanmıyorum. Dünya dışında hayat olduğuna da inanmıyorum.
    Bu sebeple dğnya kaynakları tükenecek yeni yaşam yerleri bulalım düşüncesiyle, aya marsa vesaire gitmeye çalışmanın insanlığa bir faydası olacağına inanmıyorum. ABD ve Rusya'da bu projelere akıtılan finansal gücün Afrika da açlıktan kıvranarak ölen insanların kurtarılması için sarfedilmesi daha insaflı ve gerçekçi bir yaklaşım olurdu...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Burada mesele uzaylıların varlığından çok nereden gelip nereye gittiğimizi anlamaya çalışmak. Evren denilen sistemin nasıl işlediğini öğrenmek. Ayrıca bu çabalar bilimin ve teknolojinin gelişmesine çok katkı yaptı. Cep telefonlarından, bilgisayarlara kadar pek çok alandaki gelişmeyi uzay teknolojisine borçluyuz.
      Bu alana yapılan harcamalara gelinceye kadar o kadar heba edilen para var ki. Onlarla Afrika'ya yardım yapılsa daha iyi olur.

      Sil
  25. Mahfi bey selamlar. Yurt dışında mühendis olarak 2014 kış olimpiyat projelerinde Soçi de çalışırken doktora gitmiştim. Orada ki imkansizliktan demiyelim ama eski teknoloji sağlık ekipman ve araçları ile ilgili rus doktor , eskiden klasik tani koyma zamanlarindaki rus doktorların dünyanın en iyi doktorları olduğunu ama bu mr eko gibi tıbbın elektronik cihazlar çıktığından beri geri dünyadan geri kaldıklarını itiraf etmişti. Bu da başka bir konuda yarıştan geri kaldıklarını gösteren örnek olmalı. Selamlar. Murtineer

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet gerçekten de önemli bir gözlem paylaştınız. Rusya'da tıp çok ileriydi. Ben de biliyorum. Hala da kök hücre vb çalışmalarında çok ileriler. Ama elektronikte geri düşmeleri onları modern gelişmelerden uzaklaştırdı.

      Sil
  26. Sayin Hocam her sey transistör'ün 1947 yilinda Bell Labaratuvarlarinda gelistirilmesi ile basladi. Ardindan elektronik yonga'lar hizla gelisti. Rus'larda elektronik alaninda iyidirler.Yalniz onlar lambadan transistöre gecemedikleri icin cagin hizina yetisemediler.

    Saygilarimla

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sanırım lambadan transistöre geçtiler aksi taktirde uzay yarışında öne geçemezlerdi. Ama transistörlerin geliştirilmesini beceremediler.

      Sil
  27. Hocam Türkiye'nin kalkınması için ,orta gelir tuzağından çıkabilmesi için vede 2023 hedeflerine ulaşabilmesi için daha fazla yatırım yapması gerekmektedir. peki bugün neden daha fazla yatırım yapmıyoruz ?örneğin bugün S=%14 I=%20 arada ki %6 da cari açık olmaktadır.hızla büyüyebilmek için yatırımları artırdığımızda denklem gereği cari Açıkta artacaktır .örneğin daha hızlı büyüyebimek için tasarruflar %14 iken yatırımları %30 çıkartsak cari açık 16 puan kadar olacaktır .bu belki çok risklidir .belirli noktadan sonra cari açığı bu kadar yüksek olan ülkeye diğer ülkeler borç vermeye fazla yanaşmayacaklardır ,tasarrufları artırmadan yatırımları artırmanın belki bu riski vardır .ama Türkiye yaptığı yatırımlarla borçlarını çevirebiliyorsa 16 puan kadar cari açık vermesinin çok riski varmıdır ?kısacası kişi başına Düşen geliri artırabilmek adına neden bugün daha fazla yatırım yapmıyoruz ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sizin dediğiniz yöntemi Türkiye 2002 - 2011 arasında kullandı ve hızlı büyüdü. O arada cari açığı da yüzde 10'a gelip dayandı. Eğer cari açığı borçlanarak finanse etmişseniz (ki biz büyük ölçüde özel kesim borçlanmasıyla finanse ettik) bu sonsuza kadar sürüdürülemez. Günün birinde o kadar büyüyen borcu çeviremezseniz batarsınız. Bizimkiler de onu farkedince zaten cari açığı düşürmeye yöneldiler. Sürekli cari açığı artırarak yatırım yapmaya devam etseydik faizi de sürekli artırmak zorunda kalacaktık.. Çünkjü yabancılar başka türlü artan riske nedeniyle borç vermemeye başlarlar.

      Sil
  28. Sayın Hocam, güzel bir yazı ile olayı çok güzel özetlemişiniz. Rusya evet bir süre geri kaldı ama son yıllarda yine büyük bir atak yaptı. Biliyorsunuz NASA uzay mekiği projesinden vazgeçince astronotlarını Rusya taşımaya başladı. Sadece ABD değil ESA, Kanada, Japonya gibi ülkeler de astronot başına 74 milyon dolar ödeyerek Uluslararası Uzay İstasyonuna (UUİ) gidiyorlar. Her yıl ücreti artırarak iyi bir gelir kapısı buldular. Şu anda Baykonur'dan vazgeçmenin peşindeler, çünkü Kazakistan'a bir ücret ödüyorlar. Rusya içinde iki roket fırlatma merkezi kurdular.

    Bu sırada NASA 5 uzay şirketine finansman yardımı yaparak onların ilerlemesini sağladı. Bunlardan bazıları hızla yol katederek şu anda UUİ için kargo uzay araçlarını yaptı ve gerekli malzemeyi taşıyorlar. Çok yakında özel şirketlerin geliştirdiği uzay araçları ile kendi astronotlarını taşıyacaklar. Bu işi özel sektöre vermelerinin nedeni uzay mekiği projesinde çalışan personel fazlalığıydı diye biliyorum yanlış olabilir.

    İlk uzay çalışmalarında Rusya'nın çok hızlı yol katetmesini de insan yaşamına önem verilmemisine bağlarlar. Yuri Gagarin'den önce iki kozmonotun öldüğüne dair söylentiler hala vardır ama ne kadar gerçek, bilinmez.

    YanıtlaSil
  29. Yazınız çok ilgi çekici hocam, elinize sağlık. benim de çocukluğum astronomiye ilgi duymakla geçti. maalesef biz geçmişten ders alarak yeni dönüşüm dönemlerini yakalamaya pek çabalamıyoruz. sanayi devrimini kaçırdık, aydınlanma çağından fazla nasibimizi alamadık, bilişim çağında da başkalarının ürettiklerini hoyratça tüketmekle meşgulüz. çok üzücü.

    YanıtlaSil
  30. hocam, yeni bir roma okur gibi, su misali okudum. Elinize sağlık.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...