Faiz Yetmez
Türkiye, 2023 yılının ortasından bu yana bir dezenflasyon programı uyguluyor. Programın temel amacı, uzun süre sürdürülen negatif reel faiz politikasını terk ederek faizi enflasyonun üzerine çıkarmak ve böylece fiyat artışlarını kontrol altına almaktı. Programın en önemli dayanaklarından biri de kur artışının enflasyonun altında tutulması, başka bir ifadeyle kurun baskılanmasıydı.
Kâğıt üzerinde bakıldığında bu
çerçeve, klasik bir IMF programının temel mantığıyla örtüşüyordu. Ancak iki
önemli fark vardı: IMF’den doğrudan kaynak kullanılmadı ve faiz artışları ani
değil, kademeli biçimde yapıldı. Bunun yanında kur üzerindeki baskıyı azaltmak
için kur korumalı mevduat uygulaması da 2025 sonuna kadar sürdürüldü.
Program başladığında, 2023
Haziran’ında yıllık enflasyon yüzde 38,21’di. Bugün gelinen noktada enflasyon
yüzde 36,61. Yani üç yılda enflasyon anlamlı biçimde düşürülebilmiş değil. Bu
sonuçlar programın hedeflerinin çok üzerinde.
Dünya enflasyon sıralamasında
Venezuela, Güney Sudan ve İran’ın ardından Türkiye dördüncü sırada yer alıyor.
Hemen arkamızda Arjantin var. Uzun yıllar sonra enflasyonda ilk kez Arjantin’in
önündeyiz.
Bu olumsuz gidişte özellikle ABD
ile İsrail–İran hattında yaşanan gerilimler ve enerji fiyatlarındaki yükselişin
önemli etkisi oldu. Ancak belirsizliklerin yüksek olduğu bir dünyada bu tür
şoklar artık istisna değil, yeni normal.
Tam da bu nedenle programın ara
hedef olarak açıklanan yüzde 16 enflasyona en geç bir buçuk yıl içinde ulaşması
gerekirdi. Bunun yalnızca faiz artırarak sağlanamayacağını baştan beri söyledik
ve yapısal reformların önemini vurguladık.
Bugün karşı karşıya olduğumuz
temel sorun “enflasyon direnci”. Bu direncin kaynağı olumsuz beklentiler.
Geleceğe ilişkin güven zayıf olduğu sürece fiyatlama davranışları da buna göre
şekilleniyor. TCMB’nin enflasyon beklenti anketleri bunu gösteriyor. Hazine’nin
borçlanma ihaleleri de piyasanın enflasyonda düşüş beklemediğini açık biçimde
ortaya koyuyor.
Enflasyon direncini kırabilmek
için yeni riskler yaratmamak ve mevcut riskleri azaltmak gerekiyor. Yatırımların
artması ve uzun vadeli sermayenin gelmesi için yalnızca para politikası yeterli
değil. Hukuk alanında, siyaset alanında ve sosyal yaşam alanlarında güven
artırıcı yapısal reformlara ihtiyaç var. Beklentileri düzeltecek olan şey faiz
oranının birkaç puan yukarı ya da aşağı gitmesi değil, öngörülebilirliğin
artmasıdır.
Gelelim bugün TCMB’nin ne yapması
gerektiğine.
TCMB’nin ilan ettiği politika
faizi (haftalık repo ihalesiyle borç verme faizi) yüzde 37. Ne var ki Banka,
haftalık repo ihalesiyle fonlama yerine gecelik yüzde 40 faizle borç verme
yöntemine geçmiş durumda. Fiilen uygulanan faiz yüzde 40 iken dünyaya ilan
edilen oranın yüzde 37 olarak kalması kafa karıştırıcı bir durum yaratıyor. Bu
nedenle politika faizinin yüzde 40’a yükseltilerek yeniden haftalık repo
fonlamasına dönülmesi daha doğru olur. Böylece teknik olarak faiz artırılmış
görünse de, bileşik hesapta haftalık oran günlükten düşük olacağı için fiilen
ek bir sıkılaştırma yapılmamış olur. En azından iletişim netleşir.
Bu aşamada bir faiz artışı ise
doğru görünmüyor. Çünkü fiyat artışlarında özellikle enerji maliyetlerinin
etkisi belirgin ve bu durum maliyet enflasyonunu daha öne çıkarmış görünüyor. Böyle
bir ortamda faizi aşırı yükseltmek maliyetleri daha da artırabilir.
Ancak tekrar vurgulamak gerekir:
Faiz ve vergi ayarlamaları tek başına enflasyonu tek haneye indiremez.
Enflasyonla mücadele yalnızca para
politikası meselesi değil, güven meselesidir. Risk üretmeye devam ettiğimiz
sürece kalıcı düşüş sağlayamayız. Yapısal reformları hayata geçirmediğimiz
sürece doğrudan yabancı yatırımı çekmek yerine, dünyanın en yüksek dolar
faizini ödeyerek kısa vadeli sıcak para girişlerine bağımlı kalırız. Ve sıcak
para, istikrar değil kırılganlık üretir.
Gerçek dezenflasyon, ancak güven
inşa edildiğinde başlar.
Yorumlar
Yorum Gönder