14 Eylül 2014 Pazar

İİBF Sorunu

Son yıllarda Türkiye’nin önemli sorunları arasına üniversitelerin iktisadi ve idari bilimler fakültelerini (İİBF) bitirenlerin iş bulamamaları sorunu da girdi. Her gün çeşitli forumlarda ve özellikle de sanal alemde pek çok kişi tarafından dile getiriliyor bu sorun. Önce sorunu tanımlayalım sonra çözüm önerilerimizi sıralamaya çalışalım.

Sorun nerede?
Sorunun kaynağı İİBF mezunlarının sayıca çok olması. Ekonomi diliyle ifade etmek gerekirse bu dalda İİBF mezunlarına yönelik talepten fazla İİBF mezunu arzı var. Bir zamanlar benzer bir sorun eczacılık mezunları için yaşanmıştı. Sonradan eczacılık fakültelerinin sayısı sınırlanarak ve bu bölüme alınan öğrenci sayısı azaltılarak sorun bir ölçüde çözüldü. Ne var ki bu alanda fazla mezunların eritilmesi yıllar aldı. Şimdi aynı sorun İİBF mezunları için söz konusu.

Bir üniversiteye İİBF bölümlerini açmaktan daha kolay hiçbir şey yok. Bu bölümler için laboratuarlar, özel teçhizatlar, deney salonları gerekmiyor. Sadece bir sınıf, oturacak sandalyeler, bir tahta ve birkaç öğretim üyesi veya görevlisi böyle bir bölümü açmak için yeterli. Sınıfları doldurmakta hiçbir sakınca yokmuş gibi görünüyor. Dünyanın en az masraflı eğitimi. O nedenle açılan her üniversitede ilk önce bu bölümler açılıyor ve sınıflara bütün kapasitesiyle öğrenci dolduruluyor. Kontenjanlar çok fazla olduğu ve zaman içinde bu bölüm mezunları işsiz kalmaya başladığı için bu bölümlerin puanları düşüyor ve bu bölümlere yönelen öğrenciler de genellikle liselerin daha zayıf yetişmiş öğrencileri oluyor. Çoğu hem daha önce aldıkları yetersiz eğitimin, hem de istemedikleri bir bölüme girmiş olmalarının sıkıntısıyla benimsemedikleri bir alandan mezun oluyorlar. Birçok okulda hocalar da bu durumdan bıktıkları için bu bölümler hemen her girenin kolayca mezun olduğu bölümler haline geliyor.

Eskiden böyle değildi. Hem bu kadar fazla İİBF yoktu hem de kontenjanlar bu kadar fazla değildi. 1968 yılında Mülkiye’ye girdiğimde Mülkiye, bütün sosyal bilim okullarından (Hukuk ve diğerleri) hatta mühendislik bölümlerinden yüksek puanla öğrenci alıyordu. Mülkiye’ye girdiğimde puanım Ankara Tıp Fakültesine girmeme de yetiyordu. O dönemin bu alandaki popüler okulları Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye), ODTÜ’de ekonomi, işletme bölümleri, İstanbul’da İktisat Fakültesi ve İşletme Fakültesi idi. Bu okullar yüksek giriş puanlarıyla az sayıda öğrenci alıyor ve iyi yetişmiş mezunlar veriyorlardı. Şimdi bütün üniversitelerde benzer bölümler var. Bazı üniversiteler, belki giriş puanları nispeten yüksek olduğu, belki öğretim kadroları iyi olduğu, belki olayı daha ciddiye almaya devam ettikleri için daha kaliteli mezunlar veriyorlar. Bunun sonucunda da işe alım yapanlar kişinin yetişmişliğine değil, hangi okuldan mezun olduğuna bakıp ona göre karar verme kolaylığına gidiyorlar. Oysa sınavın, mezun olunan okula göre değil kişiye göre karar verecek biçimde objektif yapılması gerekir. Bazen en iyi okullardan kötü, en kötü okullardan iyi yetişmiş mezunlar çıkar. Bunu görebilmek için sınavı yapanların objektif davranarak biraz çaba göstermesi, kolaycılığa kaçmaması gerekir.

Sorunun son dönemde büyümesinin bir nedeni daha var. O da İİBF mezunlarının çalışmak için girebilecekleri alanlara başka bölüm mezunları arasından da eleman alınmasına izin veren düzenlemeler yapılmış olması. Bu tür düzenlemeler kuşkusuz kamu kesimi için geçerli. Özel kesim zaten istediği alana istediği okul veya bölüm mezunlarını alabiliyor. Kamu kesiminde en uç düzenleme vergi müfettişliği gibi son derecede teknik bir işe İİBF gibi o alanla ilgili eğitimi almış olanların yanında konuyla ilgisiz görünen bölümlerden (fen ve edebiyat bölümleri gibi) mezun olanların da girmesine olanak sağlayan düzenlemelerin hayata geçirilmiş olması. Söz konusu işlere, İİBF dışındaki bölüm mezunlarının kendi bölümlerinde okudukları ve çalışılacak alanla ilgisi olmayan derslere ağırlık verilen sınavlarla alınmaları sorunu iyice büyütüyor. Vergi müfettişliği yalnızca bir örnek, kamu kesiminde İİBF mezunlarının yetişme alanıyla ilgili birçok göreve benzer şekilde atama yapılabiliyor.

Özel kesimde ise başta bankalar olmak üzere birçok kuruluş İİBF mezunlarının yetişme alanlarına başta mühendislik bölümlerinden olmak üzere eleman alabiliyorlar. Eğer mühendislik okumuş bir kişi bunun üzerine ekonomi veya işletme yüksek lisansı yapmışsa bunun uygun bir atama şekli olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü bütün dünyada benzeri uygulamalar var. Ne var ki konu onunla sınırlı kalmıyor ve diğer dalları da kapsayacak biçime bürünebiliyor. Bu durumda İİBF mezunlarının girebileceği işlere başka dallardan mezun olanlar alınınca işsiz İİBF’li sayısı da artıyor.

Genel Çözüm İçin Öneri
Sorunun nedeni arz fazlası ve arzın kalitesi ise bunun çözümü arzı düşürmekten ve kalitesini artırmaktan geçer. Bunun için yapılacak şey yeni İİBF açılmasına izin verilmemesi ve mevcut İİBF kontenjanlarının da üç yıllık bir geçiş döneminde üçte bir oranına (mevcudun üçte birine) düşürülmesidir. Bu durumda bu bölümlerin puanları yükselir ve liselerin daha iyi öğrencilerini bu bölümlere çekmek mümkün olabilir.

Bunun yanı sıra İİBF’lerde, eskiden Mülkiye’de uygulanan üssü mizan benzeri bir uygulamaya geçilmesi son derecede yararlı olur. Üssü mizan 10 üzerinden 7 ortalama tutturamayanın sınıfta kalması demektir. Benim okuduğum dönemde Mülkiye’de bütün derslerden 6,5 alsanız bile 7 ortalama tutturamadığınız için sınıfta kalırdınız. 2 sınav hakkı vardı. İlk sınavdan 7’nin altında aldığınız derslerden ikinci sınava girerdiniz. İkinci sınav sonunda 5’in altında dersiniz olmamalı ve ortalamanız da 7 olmalıydı. Diyelim ki bütün derslerden 10 aldınız ama bir tek dersten 4 aldınız, bütün derslerden sınıfta kalırdınız. Dersten geçmek diye bir şey yoktu. İki yıl aynı sınıfta kalırsanız (iki yılda sınıfı geçemezseniz) okuldan atılırdınız. Mülkiye’de ilk günümde dehşete kapılmıştım. Bizden önceki yılda birinci sınıfta okuyanların sınav notları duyuru panosuna asılmıştı. 200 kişilik sınıfta 50 kişi belge almış ve okulla ilişkileri kesilmişti. Benzer bir durum ODTÜ’de ve İstanbul İktisat Fakültesinde de vardı. Ve onun için o okulların o yıllardaki mezunları her yerde sınavları kazanan, aranan mezunlar olurlardı. İİBF’lerin kalitesini artırmanın bir yolu bu eski yönteme dönmek olabilir.

İİBF mezunlarının önemli bir dezavantajı mesleklerinin bir ayrıcalık veren sertifikasının olmamasıdır. Örneğin mühendislik, mimarlık, tıp veya hukuk okumuşsanız bu mesleği yapacak ayrıcalığa sahip olmuşsunuz demektir. Bu, o okullarda okumamış olanların o mesleği yapamayacakları anlamına geliyor. İstediğiniz kadar yetenekli olun mimarlık diplomanız yoksa bir bina tasarımı yapamazsınız veya hukuk diplomanız ve avukatlık stajınız yoksa bir zanlıyı savunamazsınız. Kimse size el becerileriniz çok iyi diye cerrahlık yapma izni veremez. Buna karşılık diyelim ki mimarlık, mühendislik veya biyoloji okudunuz ve bir şirketin sahibi babanızın arkadaşıysa sizi o şirkette insan kaynakları müdürü ya da ekonomist olarak istihdam etmesine hiçbir şey engel olmaz. O nedenle çözüm yollarından birisi de İİBF’lilerin yapacağı işlerin tanımlanması ve bu işlere başka bölüm mezunlarının alınmamasıdır. Bunun için bir yasal düzenlemeye ihtiyaç var.

Kadro yetersizliği ve aşırı talep nedeniyle, onbinlerce öğretmen başta olmak üzere, atanamayan birçok kişinin istihdam sorununun çözümü için alanları dışındaki görevlere atanmaları için düzenleme yapılmış bulunuyor. İİBF'lilerin girebileceği kadrolara bu kişilerin de atanmasını sağlayacak düzenlemeler İİBF'lilerin mağdur olmasıyla sonuçlanıyor. Siyasal alanda kim güçlüyse onun isteklerinin kabul edildiği bir ortam oluşmuş görünüyor. Bu tür geçişlerin özendirilmesi sadece mağdurların yer değiştirmesine yol açtığı için bu düzenlemelerin geri alınmasında yarar var. 

Bireysel Çözüm İçin Öneri:   
Genel çözümün gerçekleşmediği ortamlarda bireysel çözüm arayışları ön plana gelir.

Bu bölümlere yeni giren ya da bu bölümlerde okuyan öğrenciler için bu blogda daha önce yazdığım çeşitli yazılarımı paylaşmak istiyorum:
İİBF’de Bölüm Seçimi:      http://www.mahfiegilmez.com/2014/07/iibfde-bolum-secimi.html

Bu bölümleri bitirip de sınavlara girme aşamasında olara yönelik bireysel çözüm önerilerimi de daha önce bu blogda yazdığım yazıda ortaya koymuştum: Sınav ve Mülakat Rehberi: http://www.mahfiegilmez.com/2013/01/snav-ve-mulakat-rehberi.html

Özet ve Sonuç
Sorunlar:
(1) İİBF mezunu sayısı çok fazladır ve bu mezunların büyük çoğunluğu kendi alanında, belirli bir kısmı da hiçbir alanda iş bulamamaktadır.  
(2) İİBF’ler, sayıları çok olduğu için, genellikle düşük puanlı öğrencileri almakta ve eğitimin kalitesini zorunlu olarak düşük tutmaktadırlar.
(3) İİBF mezunlarının girebileceği alanlara diğer bölümlerden mezun olanların da alınmasını engelleyen bir düzenleme olmadığı gibi son dönemde tam tersine düzenlemeler yapılmış olması İİBF mezunların talip olacağı işlere herkesin talip olmasına yol açmıştır. Bunun sonucunda işsiz kalan İİBF mezunu sayısında büyük artış ortaya çıkmıştır.
(4) İİBF mezunlarının, mühendisler, mimarlar, avukatlar, doktorlar gibi ilgili alanlarda uzman olduklarını gösteren bir düzenleme olmayınca bu alanlara isteyen herkesin girebilmesinin de önü açılmış olmaktadır.
Genel çözüm önerileri:
(1) İİBF kontenjanları üç yıllık bir geçiş döneminde üçte bire kadar düşürülmelidir (yüzde 60 azaltma.) Böylece mezun sayısı azalacaktır.
(2) Kontenjanların düşürülmesi, giriş puanlarının yükselmesine ve daha kaliteli lise mezunlarının bu bölümlere girmesini sağlayacak, aynı zamanda daha az sayıda öğrencinin bulunduğu sınıflarda daha kaliteli eğitim sağlanmış olacaktır. Böylece İİBF mezunlarının ortalama kalitesi yükselecek, kurumların İİBF’lilerin çalışma alanları için başka okullardan mezun kişi arayışlarına girmesine gerek kalmayacaktır.  
(3) İİBF’lerde eğitimin ağırlaştırılması mezun sayısının azalmasına ve kalitenin yükselmesine yol açacaktır. Bu amaçla yukarıda değindiğim gibi bir üssü mizan uygulaması yararlı olabilir.
Bireysel çözüm önerileri
(1) İİBF’lerde okuyan öğrencilerin kendilerini çok iyi yetiştirmeleri ve bu büyük yarışta ön planda olmaları için okula girdikleri ilk günden itibaren bilinçli bir programla hareket etmeleri şarttır. Bu konuda yukarıdaki yazılarımı okumanızı öneririm.
(2) İİBF mezunlarının iş bulabilmeleri, sınav kazanabilmeleri için bugünden başlayarak kendilerini bir üst düzeye çıkaracak biçimde kendi kendilerine çalışmaları şarttır. Bunun için de yine yukarıda verdiğim örnek yazıları okumalarını öneririm. 

100 yorum:

  1. Hocam belki yeri değil ama aklıma takılan bir soru vardı ;toplam arz ve toplam talebin kesiştiği yer Ekonomide genel denge düzeyidir.şimdi böyle bir durumda faizlerin düşmesi iç ve dış talebin etkisi ile talep eğrisini sağa kaldıracaktıt ve fiyatlar genel düzeyi yükselmiş olacaktır böyle bir durumda kitapların çoğu fiyatlar genel düzeyinin yükselmesi başta girdi fiyatları olmak üzere işçi ücretlerinide artırarak arz eğrisinin sola kalacağını ve ekonominin daha yüksek bir fiyat düzeyinde dengeye geleceğini söylüyor (yani ilk durumda ki talep şoku zamanla arz şokuna dönüşüyor ) halbuki şu olasılıkta gözüme çarpıyor;
    İlk durumda düşen faizler talep eğrisini sağa kaydırarak enflasyonun yükselmesine sebeb olmuştu bu durumda içerde fiyat rekabetini kaybeden ürünler dışlana ithal edilmeye başlanacak ve enflasyonun yükselmeside zamanla piyasa faizlerini de yükselteceğinden bu iki etki ilk durumda sağa kayan toplam talep eğrisini tekrar sola kaldıracaktır diye düşünüyorum.
    Hocam aklıma takılan husus bu iki olasılıktan hangisinin olacağıdır yani ilk dediğim durum mu ikinci dediğim durum mu ? Biraz kafam karışt ? Genelde kitapta ikinci duruma değinilmiyor ama bana bu olasılıkta mantıklı geliyor .kısacası talep eğrisi sağa kaydığında buna zamanla arz eğriside sola kayarak mı eşlik eder yoksa sağa kayan talep eğrisi zamanla sola mı kayar ?

    YanıtlaSil
  2. Eğitim fakültelerine yaptıkları gibi ikinci öğretim de kaldırılabilir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet sayıyı azaltmak şart artık.

      Sil
  3. Sevgili hocam agziniza saglik.O kadar guzel acik bir dille ifade etmissiniz ki butun gercekleri... Egitim sart konu baslikli yazinizda da konuyla ilgili mezun olmus bir ogrenci olarak yasadigim sikintilari dile getirmistim. Sayin hocam size ne kadar tesekkur etsem gercekten azdir. Sevdigim istedigim işe sizin yazilariniz sayesinde kavustum.Kitaplarinizi ve yazilarinizi takip ediyorum ve yeni dusuncelere sahip oluyorum.. Mulakatimda sizin yazilariniz o kadar bana yardimci oldu ki. Herkese ozellikle ogrenci ve mezunlara siddetle tavsiye ediyorum.Kesinlikle okuyunuz.ogreniniz.Faydasini muhakkak gorecek ve ekonomi hakkinda konusmaya ve ekonomiyi anlamaya calisacaksiniz. Sayin hocam allah sizden razi olsun hicbir karsilik beklemeden dusuncelrrinizi paylasiyor vve bizlere ekonomiyi anlamamiz yorumlamamiz icin buyuk katkida bulunuyorsunuz. Tesekkur ederiz.

    YanıtlaSil
  4. En azından Bankacılık sektörü için konuşmak gerekirse son günlerde geçiş süreci tamamlanması beklenen yasal düzenleme ile Bankacılık mesleğinize devam etmek veya sektöre ilk kez giriş yapabilmek için Sermaye Piyasası Kurulu'nun lisans belgelerinden birini almanız gerekiyor. Bundan sonra fast food restoranları gibi mantar gibi üreyen Şube açılışları veya bir gördüğünüz çalışanı istifa edip gitmiş olduğu için 6 ay sonra orada görememe gibi mantık dışı sirkülasyonlara gebe durumların sonunu getirecek olması en büyük temennimiz.

    YanıtlaSil
  5. hocam allah sizden razı olsun bizler sizlerin duacısı olacaz bizler için büyük bir onur tekrar tekrar teşekkürler ancak bu kadar olur

    YanıtlaSil
  6. Kesinlikle katılıyorum hocam. Zamanında çok iyi olan okullardan birinde okuyorum, şimdi girmesi çok kolay, çıkması da. Hocalarım çok kıymetli insanlar, özellikle daha yaşlı olanlar. Fakat geri kalan her şeyin kalitesi düşmüş ve düşmeye devame etmekte. Etrafımda bölümü seven, ders dışında interneti açıp sizin veya bir başkasının yazılarını okuyan, merak eden kişi sayısı çok az, bir elin parmaklarını geçmez belki. Umarım dediklerinizin en azından bir kısmı yapılmaya başlanır da umudumuz artar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ne yazık ki öğrencinin de ilgisi çok düşük. Hocalar da hem kalabalıktan hem ilgi düşüklüğünden bıkmış durumdalar ve onlar da motivasyon kaybı yaşıyorlar.

      Sil
  7. Dediklerinize katılıyorum hocam fakat kendini geliştirmiş donanımlı İibf mezunlarının özel sektörde emeğinin karşılığını gerek maaş gerek çalışma şartları olarak alamadığı gerçeği var bu sorunun da ortadan kalkması için ne gibi çözüm yolları aranması gerekir?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu da aynı konunun bir başka uzantısı bence. Sayı fazla olduğu için özel kesimde yeterince karşılık alınamıyor.

      Sil
  8. Yazınız için teşekkür ederim hocam. Ben Uluslararası İlişkiler 3. sınıf öğrencisiyim. Özel şirkette çalışmayı hedefliyorum (ithalat satış-pazarlama departmanları özellikle). İngilizce dışında hangi konularda kendimi geliştirmeliyim sizce?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Muhasebe, dışticaret, hukuk, işletme.

      Sil
  9. Hocam, Bir de İİBF üzerinde kurulan ideolojik hegemonya var. İİBF üzerinde planlı bir operasyon yapıldığını düşünüyorum. 12 Eylül'de İktisat hocalarını sürgüne gönderen diktatörler, şüphesiz bunu sadece barbarlık olsun diye yapmadı. Keynes'in iktisatçıların fikirlerinin ne kadar kıymetli/etkili olduğunu ifade eden meşhur sözünü biliyoruz. Bu topraklarda Batılı değerlere sahip olmayan bir iktisatçı çıkmaması gerekiyordu. Şu anda bütün okullarda tek tip iktisat eğitiminin sebebi küresel faşizan ideolojik hegemonya değil mi? Bizim yaşadığımız trajedi sadece bu küresel emperyalizmin daha şiddetli bir tezahürü...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. 12 Eylülün üzerinden 35 yıl geçti. Bunu kimse düzeltmediğine göre herkes o zaman yapılandan memnunmuş demek ki.

      Sil
  10. hocam mülkiyenin şu an eskisi kadar kaliteli eğitim verdiğini düşünüyormusunuz?
    birde tamamen meraktan soruyorum sizin zamanınızda üniversite azlığından ve özel üniversitelerin olmamasından dolayı mülkiyeye girmek bugün mülkiyeye girmekten daha mı zordu yoksa nispeten daha mı kolaydı?ben yaşım itibariyle bugünü değerlendirirsem ankara siyasal fakültesine girmek nerdeyse her dersten fule yakın yapmaya bağlı acaba sizin zamanınızda da bu kadar zormuydu tamamen meraktan soruyorum?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hiç bir kurum eskisi kadar kaliteli eğitim vermiyor. Emin olun bizim zamanımızda Mülkiye'ye girmek çok daha zordu. Mülkiye 175 kişi alıyordu.

      Sil
  11. İİBF mezunlarına ayrıcalık veren sertifikanın olmadığını söyleyemeyiz. SMMM ve YMM ruhsatları bunlara örnektir. bugün birçok İİBF mezunu son derece vasat bir sınav olan SMMM sınavını kazanamıyor. demek ki motivasyon eksikliği de var. İİBF mezunları en azından biraz gayret gösterip SMMM ruhsatı alsalar tıpkı avukatlar gibi kendi aralarında bir firma kurup mesleki faaliyette bulunabilirler. müşteri edinmek zaman alacak bir iş ama bilirkişilik gibi işlerle değirmen dönebilir. ayrıca firmalarda çalışan alaylı muhasebeciler ve bunlara bağlı elemanlar da zamanla ortadan kalkar.
    tabii asıl sorun girişimcilik konusundaki eksikliklerimiz. sizin gibi ortalamanın üzerinde bir insan bile bugüne dek hiç kendi işini kurma gibi bir girişimde bulunmamış. ki hocam bence danışmanlık yapsanız epey bir müşteriniz olur ve en az 10 kişiyi istihdam edebilirsiniz diye düşünüyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Herkesin tercihi kendine. Ben hiç bir zaman bu tür bir iş yapmayı düşünmedim. Bilim adamı olarak bu köşeden herkse ücretsiz danışmanlık yapıyorum ve bu bana YMM'lik yaparak para kazanmaktan çok daha fazla keyif veriyor. Herkes YMM olabilir ama çok az insan gerçek anlamda iktisatçı olur. Ben ikinciyi olmaya uğraşmayı seçtim.

      Sil
    2. kastettiğim YMM'lik değil. siz mali müşavirlik için fazla iyisiniz. Türkiye ekonomisi, siyasi görünüm, jeopolitik riskler, DİBS piyasası başta olmak üzere yerel piyasalar, merkez bankası politikaları gibi alanlarda güvenilir kişilerin yazdığı İngilizce rapor, analiz ve öngörülere yurtdışı kaynaklı çok büyük bir ihtiyaç var. bu işler, burada isim vermeyeyim, öyle adamlara kalmış ki aklı başında iktisatçılar neden bu işlere bir el atmaz diye aklımdan çok geçiyor. sanırım ülke insanı olarak mayamızda girişimcilik az. girişimcilikteki eksiklikler de işsizlik olarak topluma yansıyor.

      Sil
    3. Evet dedikleriniz doğru olabilir.

      Sil
  12. Hocam öncelikle böyle bir konuyu dile getirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Ben de ODTÜ-SUNY İİBF çift diploma işletme mezunuyum. Uluslararası özel bir şirkette Yönetici Adayı pozisyonunda başladım ve ilgili iş tecrübesi, proje, eğitimler ve değerlendirmeler sonrası Finans Yöneticiliği pozisyonuna atandım.

    Diyeceğim o ki benim gibi İİBF mezunu kimselerin okul sonrası 2. öğretim görmesi gerekiyor. Eğer torpil ile bir işe giremiyorsanız, ya Yönetici Adayı ya da 4 büyük denetim firmasından birine uzmanlığınızı yapmak adına başvuruyor ve . Bu firmalar da ODTÜ, Boğaziçi, Bilkent (burslu) gibi üst düzey mezunları topluyor ve komik maaşlarla çalıştırmaya başlıyor. Aslında burada çalışmaya başlayan yeni mezun arkadaş da bir nevi gerçek eğitim (pratik) gördüğü için iş fazla mesai az maaş ilişkisinden şikayet etmiyor. Çünkü biliyor ki bu okulda uzmanlığını tamamladıktan sonra özel sektörde şansı artacak ve daha yüksek ve kalifiye bir işe terfi edecek.

    Özetle; kesinlikle size katılıyorum. İİBF de tıpkı mühendislik, tıp, avukatlık gibi uzmanlık sertifikası isteyen bölümler gibi daha kalifiye hale gelmeli. Aksi takdirde piyasada "üniversite mezunu" sıfatını alabilmek adına mezun birey sayısı artacak... Eğitim sisteminin güncellenmesinin yanı sıra özel sektöre de iş düşüyor. Yönetici adayı programlarının yaygınlaşması ve özellikle İİBF mezunlarına piyasada daha çok şans vermesi gerek diye düşünüyorum. Yoksa yüksek mezun sayısı ve kısır iş potansiyeli sürüp gidecek...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet sorun böyle. İİBF mezunları için bir yol da hemen yüksek lisansa girip ciddi bir dalda yüksek lisans yaparak farklı bir konuma gelmek olabilir.

      Sil
    2. Sayın Hocam, ciddi bir dalda yüksek lisanstan kastınız nedir acaba? Zira ben iktisat yüksek lisans için genellikle çok fazla alt dal göremedim bunun için özel üniversitelerin mi sosyal bilimler enstitüsü tercih edilmeli?

      Sil
    3. İktisat yüksek lisansı başlı başına ciddi bir dal. Mesela orada ekonomi politikası, para politikası gibi alanlar tercih edilebilir.

      Sil
    4. Çok teşekkürler hocam ilginiz için..

      Sil
  13. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tam olarak öyle değil. Birçok işyerinde belli okulların İİBF mezunları tercih ediliyor.

      Sil
  14. Hocam yazınızı okudum çok beğendim.Bence 2.öğretim alımlar durdurulmalı ben çeko öğrencisiyim devlette iş bulma olasılığım.nasıl

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler.
      Çalışma Ekonomisi mezunu olmadan önce özellikle hukuk, muhasebe ve mikro ve makroekonomi gibi alanlardaki ders eksiklerinizi gidermeye çalışmanız gerekiyor.

      Sil
  15. Mahfi hocam, değindiğiniz ve belirtmiş oldunuz eksikliklerle beraber çözüm önerileriniz gerçekten hayata geçirilmesi ümit ederim ki çok geç kalmaz. Hocam gerçekten çok teşekkür ederim bu konuyu gündeme aldığınız için. 2008 yılında myo Bankacılık bölümünü bitirdim derece ile ve insanlar bir şey olmaz dediler, ardından dgs ile ekonometri bölümüne ara vermeden devam ederken zordur, mezun sayısı azdır dediler fakat birincilik ile 2011 yılında mezun oldum. 2011 yılında başladığım aynı bölümde tez aşamasındayım, dil sınavı, akademik açıdan gerekli olan o sınav bu sınav derken 2014 yılı. Fakat sonuç an itibariyle, gelecekten endişe, içindeki beklentilerle çelişen ve normal bir banka sınavına hazırlanan düz İİBF öğrencisi. Hocama tekrar teşekkürler ve gelecek adına daha kaliteli beyinlere ve İİBF öğrencisi yetiştirmesi için iyi bir yatırım projesi olması dileğiyle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dileklerimiz budur. Sayıdan daha önemli olanı kaliteli insan yetiştirilmesi. Ne var ki bu sorun sadece İİBF'nin sorunu değil. O alanda sayı fazla olduğu sorun orada büyük görünüyor ama aslında eğitim konusunda her alanda kötü durumdayız.

      Sil
  16. Hocam teşekkürler hem okurken hem mezun olduktan sonra çekilen sıkıntıları gayet net belirtmişsiniz, çözüm önerileri de gerçekçi ve uygulanmalı tekrar teşekkürler :-)

    YanıtlaSil
  17. Merhabalar Hocam ben İstanbul Üniversitesi İktisat 3. Sınıf öğrencisiyim. Finans alanında ilerlemek için neler üzerinde yoğunlaşmalıyım, SPK lisans belgesi tarzı kazanımlar ne kadar yarar sağlar. Teşekkür ediyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu konularda yazımın sonunda değindiğim yazıları okumanızı öneririm. SPK lisans belgesi önemli bir belge.

      Sil
  18. Hocam öncelikle İİBF'de okuyan biri olarak bu soruna değindiğiniz için teşekkür ediyorum. Bu tür sorunların üzerine eklenecek pek bir şey yok gibi hali hazırda devlet memuru olma zorluğu açısından en zor bölüm olan Uluslararası İlişkiler okuyan biri olarak kendini geliştirmenin önemini kavramamda sizin yazilarinizin katkısı çok büyük. Ama etrafima bakıyorum çoğu kişi devlet kapısına kulp atmaktan başka birşey düşünmüyor. Bunda belkide ailenin beklentileri ciddi öneme sahip. Aman özelde ne işin var devlete gir rahat et boşver! diyen çok fazla aile var. Bu da beraberinde sadece Kpss odaklı düşünen yani kendine kalite katamayan bir öğrenci profilini meydana getiriyor. Gerek öğretim yapısı gerekse diğer yapısal problemlerin uzun vadede çözülmesi gerekiyor. Ama sürekli kısa vadeli geçici çözümlerle hareket ediyoruz.

    Dünyada ilk 500'e girince mutlu oluyoruz, Dünyada en az bilimsel makale yayınlayan ülkelerin başında geliyoruz. Gerek öğretim üyeleri gerekse gerekse öğrenciler kendine nitelik katmıyor. Sabit bir maaşla geçinmek, etliye sütlüye karışmadan kendini incitmeden sözde eğitim öğretim yapıyor. Oysa kendini geliştiren ve bu konuda öğrenciye model olan çok iyi hocalarımız mevcut. Yani isteyen çalışan yapıyor. Evet ciddi problemler var bu konuda ama öğrenciye de düşen birçok sorumluluk var. Nasıl ki talebe talep eden demektir, daha fazla öğretim ve daha fazla kalite talep etmeyince öğrenci, devlet de öğretim görevlileri de uzun vadede yerinde sayıyor. Mesela çift anadal veya yandal programlarına sadece 4-5 kişi alınıyor. Demek ki ikinci bir dalda uzmanlaşmak çok da talep edilmiyor.

    Bence bu sorunun veya daha bir çok sorunun çözümü talep eden bir öğrenci nesli yetiştirmekten geçiyor. Çünkü şimdi üniversite okuyanlar yarın bu ülkeyi sırtlayacak olanlardır. Gerekirse anaokundan itibaren devlet eğitime çok ciddi önem vermeli. Eğitim ve öğretim yapımız ayak bağı, sürekli takılıp düşmemize neden oluyor. Düşmemek için bir çok yol deneniyor ama ayakkabıyı yani zihniyeti artık değiştirmek gerek..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler.
      Eğitim sistemimizi geriye götürmekle meşgulüz ne yazık ki.

      Sil
  19. Mahfi bey yazınız. Icin teşekkür ederim. Ancak bu sorunun daha fazlası fen Edebiyat fakültelerinde de mevcut işi bilim adamı yetiştirmek olan bu bölümlere 2. Ogretimle beraber Her yıl binlerce öğrenci alınıyor ihtiyaç hatta artık bazı fen Edebiyat bölümlerini hiç bir öğrenci secmedigi için bölümler kapalı kalıyor. Öğrenciler bu bölümleri neden sectigini dahi bilmiyor. Doğal olarak nerde is varsa oraya yonleniyorlar. Bence asıl sorun eğitimin hep kısa vadeli hesaplanmasında bazı bölümler fazla mezun verirken bazı bilinmeyen bölümlerde eksik nedeni ile çalışan bulunamıyor. Bu çalışanları da konusuolmayan bazı bölümlerden kabul ederek karşılamaya çalışıyorlar. Özeti boşa geçirilen yıllar uzmanlaşmış çalışanlar düşük kaliteli ürünler ve sonuç kalkınması zor bir ülke

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler.
      Biliyorum Ben bu alanda uzman olduğum için bunu yazdım. Ama benzer sorunların pek çok alanda olduğunu görüyorum.
      Kısa vadeli bile planlanmıyor.

      Sil
  20. Hocam size bu yazıyı yazdıran o güzel yüreğinize rabbim dert, keder yaşatmasın inşallah.. 3 yıldır mezunum ve sınavlara hazırlanmaktan yoruldum hadi sınavı geçtik mülakattan geri dönderiliyoruz sonraaa haaadii baştann otur onca kitap onca ders bidaha çalış zaten işsiz beş parasız gençleriz her şeyi başa sarmaktan yoruldum(K) Türkiye'nin bir ucundan onca masraf yapıp Ankara'ya gidiyoruz borç harç sonrası hala işsiz umudu kırık gençler olarak geri dönüyoruz sonrada ortada millete açıklama yapmaktan iflahımız kesiliyor.. bilsemki onca emeğe yazık olmayacak gidip mağazada bile çalışmaya razı kalıcam kendime ve ben gibi olan mağdur arkadaşlarıma çok üzülüyorum ve bir de benden daha umutlu olan aileme:( anne babanın eline bakıp gözünün içine bakamamanın ne demek olduğunu iliklerimize kadar biz hissedebiliyoruz çok acı malesef:( iibf.liler ve şahsım adına bir kere daha teşekkür ederim..Saygılarımla

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim.
      Ne yazık ki sistem yanlış eğitim vermenin yanında insanları yanlış da yönlendiriyor. Kendi başına çalışanlar
      başarılı olabiliyor, herşeyi okuldan almaya çalışanlar ise başarısız oluyor. Çünkü okullar artık bu kadar kalabalık
      sınıflara bir şey veremiyor.

      Sil
    2. Üstadım,öcelikle liderlik vasfını siz ve sizin gibi değerli insanlara aşılayan "eğitmen"sıfatıyla algıladığınız herkese sonsuz teşekkürü ve saygıyı bi borç bilirim.ben de nacizane 2005 yılı iktisat bölüm mezunu,yeni twitter kullanıcısı:)),kısa süre özel,5yıl kadar kamu kurumu tecrübesine sahip biri olarak iki konuda fikrinize danısmak isterim.1 ) "Sosyoloji eğitimi"iktisatı daha iyi anlamak,yönetimsel vasıfları güçlendirmek adına,akademik olmasa dahi,-insanı insan yapan değerler;değer yaratma(üretim),bölüşüm ve paylasım noktalarında a)insanın özünü, b) iktidar hırsını ve c)korunma ve bu değerleri yasatma adına sizce ne kadar gerekli? 2 ) insan"-ebilme duygusu bi noktaya kadar olan canlı,kendi kontrol edemediği noktada elleriyle yaratttığı kurumlardan ;"yüksek faiz yüksek enlasyon" acıklaması gelirse bizler ne yapalım,diplomaları rafa mı kaldıralım?danısmanlık mesleğini mi sorgulayalım ? Ya da kapitalin güç yaratma çabasına saygı mı duyalım? İlginiz için şimdiden sonsuz teşekkürler.bu yazıyı size ulaştırırken kucağımda olan,güzel anlar yaşatılası oğlum "efe" de sizleri öpüyor:)) iyi çalışmalar

      Sil
  21. [1. BÖLÜM]

    (Toplam 9 bölümlük yorum)

    Önemli bir konuya giriş yapmış olan sayın Eğilmez’in bu sayfasını ziyaret eden herkese; bakış açımızı daha da genişletmek için bir hatırlatma:

    “PREKARYA: GÜVENCESİZLİK YENİ BİR SINIF MI YARATIYOR?”

    [Türkçe: Prekarya = İngilizce: Precariat.

    Precariat: İngilizce’de; “precarious” ve “proletariat” kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş yeni bir kelime.

    “Precarious”: Sisler içinde kaybolmuş, riskli, yarını belli olmayan, istikrarsız, sürüncemede, öngörülemeyen anlamında;

    “Proletariat (Türkçe: Proletarya)”: Özellikle Karl Marks’ın sistemleştirdiği anlamda

    temel alınarak meydana getirilen “precariat” kavramı; daha çok sosyoloji ve iktisat literatüründe sık sık kullanılmaya başlandı.]

    Tarih: 24 Temmuz 2014

    Yazan: Selim Ergunalp

    15-16 Haziran* büyük işçi direnişinden, 40 yıldan fazla bir süre sonra, Türkiye solu tekrar “işçi sınıfı”nın varlığını tartışmaya başladı. O yıllarda 2 milyona yaklaşan işçi sayısı bugün 10 milyonu fazlasıyla aşmışken; artık sanayi proletaryasından söz edilemeyeceğini, yeni toplumsal sınıf ve tabakaların işçi sınıfının yerini aldığını ve benzeri iddiaları hergün bir başka yayın organında okumak mümkün.

    (*15-16 Haziran 1970 tarihlerinde, daha çok İstanbul’da meydana gelen işçi eylemleri.)

    Bu iddialardan bir tanesi; “prekarya” adı altında yeni bir sınıfın “güneşi selamladığı”, neredeyse hemen herkes tarafından sorgusuzca benimseniyor. Fakat bu iddiaların ardındaki siyasal anlayış henüz yeterince tartışılmadı. Okuduğunuz yazı “prekarya” konusundaki iddiaları sınıfsal açıdan kısaca gözden geçirmek amacıyla kaleme alındı.

    KİM NE SÖYLÜYOR?

    “Express” dergisinin Kasım-Aralık 2013 (sayı 139) sayısında HDP’den Ertuğrul Kürkçü ve Sırrı Süreyya Önder ile yapılan iki uzun mülakat yer alıyor. Derginin ifadesiyle “yeni siyaset”in tartışıldığı bu mülakatlarda partinin bu iki önderi “2013 Haziran” ayaklanmaları söz konusu olduğunda birbirlerinden tamamen farklı sınıf anlayışlarını dile getiriyorlar.

    Ertuğrul Kürkçü; “Gezi hakikati içinde işçi olmayan hiç bir şey yok. Kendimi de bir keresinde yakalamıştım, ‘orta sınıf’ diye gevelerken. Bunlar edinilmiş ön yargı kalıpları içinden konuşmak!” (2013a; 15) derken,

    Sırrı Süreyya Önder; kendisine, aynı dergide daha önce yayınlanan “Bildiğimiz siyasetin sonu” başlıklı yazısı hatırlatılarak; “Direnişin bir prekarya boyutu olduğu aşikâr. Beyaz yakalıların ve orta sınıfın direnişe katılması, plazalardan taşan eylemler, Türkiye için sınıf mücadelesinin bu yeni boyutunun da asla inkâr edilemeyecek tekrar ortaya çıkışının en açık göstergesi.” diye yazdığı belirtildiğinde, “en az işçi sınıfı kadar vazgeçilmemiz olacak bir kitleden bahsediyoruz.” (2013a; 68) diye cevap veriyor.
    Acaba işçi sınıfının yanında, fakat ondan farklı yeni bir sınıf mı ortaya çıkıyor? Birbirine tamamen zıt, aynı olayın, yani Haziran ayaklanmalarının tahliline dayanan bu iki farklı sınıf anlayışı nereden kaynaklanıyor? Bu farklılığın HDP’nin siyasi tavrına nasıl yansıdığı ve kitlelere ilettiği mesajın hangi yankıları uyandırdığı üzerine uzun uzun tartışılabilir. Fakat böyle bir tartışma yerine son bir kaç senede pek moda olan şu “prekarya” kavramının üzerinde biraz durmak da yararlı olabilir.

    Sırrı Süreyya Önder bu tahlilinin kaynağını şöyle açıklıyor: “Prekarya meselesinin ne kadar önemli olduğunu Sarphan Uzunoğlu’ndan -- kendisi danışmanımdır -- öğrendim. (...) Bu konudaki bütün farkındalığımı ona borçluyum. Bunun büyük bir eksimiz olduğunu Gezi’den önce farkettim.” (2013a; 68)

    Gerçekten de, diğer bir kısım akedemisyenin yanı sıra Sarphan Uzunoğlu da Türkiye’deki toplumsal sınıfların yeni unsurları olduğu iddia edilen “prekarya” hakkında son yıllarda çeşitli yazılar kaleme aldı. O hâlde bu tanımın kaynağına giderek “prekarya”nın[1] ne olduğunu anlamaya çalışalım. Ancak bunun pek kolay olmayacağını belirtmek gerekir. Sarphan Uzunoğlu’nun yazılarında net bir toplumsal sınıf ya da tabaka tanımlamasından çok, başka kaynaklara refanslar sık sık karşımıza çıkıyor.

    [Devamı 2. bölümde]

    YanıtlaSil
  22. [2. BÖLÜM]

    Sarphan Uzunoğlu kendisi bir tanım yapmadan önce Tanıl Bora’nın bir tanımının “meseleyi haysiyetli anlatan” bir tanım olduğunu söyleyerek şunları aktarıyor:

    “Prekarya, yani: ‘Güvencesiz çalıştırılan, deyim yerindeyse kronik geçici işlere mahkûm, bir işe sahip olmakla işsizlik (veya ‘işsizlik tehdidi!’) arasındaki müphem alanda bulunanlar ... Bugün emek süreçlerinin esnekleşmesiyle her iş güvencesizleşiyor, ‘prekerleşiyor’, böylece nesnel-potansiyel olarak bütün çalışanları prekaryaya dahil eden bir eğilim var. Bir de sömürüden bile dışlanan, ‘lüzumsuz’ addedilen nüfus var ki; insanlığın çoğunluğunu oluşturuyor!” (2013c)

    Bu tanımda ilk başta dikkati çeken özellik, kendileri hakkında tartışılan insanların; hayatlarını devam ettirmek, geçimlerini sağlamak için işgüçlerini (emeklerini) satmaktan başka olanakları olmadığıdır. Fakat bu özellik Marksist yazında, öteden beri, işçi sınıfının özgün bir niteliği olarak zaten belirtilmiştir. O hâlde bu özelliği yeni bir toplumsal sınıf ya da tabakanın, yani “prekarya”nın kendisini, işçi sınıfından ya da başka sınıf veya tabakalardan ayırdeden bir özellik olarak kabul etmek mümkün değildir. Buna rağmen bu insanları işçi sınıfından ayıran bir özgünlük olmalı ki, kendilerini “prekerya” adı altında başka bir toplumsal tabaka veya sınıf olarak tanımlama ihtiyacı ortaya çıksın. Kendisi “sömürüden bile dışlanan, lüzumsuz addedilen” bir kitle tanımı ise işgücünü (emeğini) satarak geçimini sağlayan insanlar için her hâlde söz konusu olamaz. Kapitalizmde “sömürüden dışlanan” yegâne sınıf, artık-değere* el koyan kapitalistlerin kendileridir.

    (*Artık-değer ve “Artı-değer” olarak da kullanılan terim, Karl Marks’ın anlatımlarından önce de mevcuttu. Fakat Marks’ın sistemli şekilde yazınlarında ifade etmesi ile terim daha bilinir hâle geldi. Almanca: Mehrwert, İngilizce: Surplus value.)

    Sarphan Uzunoğlu iddialarını kanıtlamak için şunları ileri sürüyor:

    “-Çalışma ekonomisi-, işsizlik, -istihdam piyasası politikaları- ve -istihdam piyasasında esneklikler- konularında uzman olan İngiliz iktisatçı Guy Standing prekaryayı; işverenini ya da iş arkadaşlarının sayısını dahi bilemeyecek denli emeğin merkezinden kopuk olan bir grup olarak tanımlıyor.”

    “...yeni medyanın ortaya çıkışını sağlayan teknolojik koşullar kapitalizmin de kendi üretim koşullarını yaratmasına, özellikle de neo-liberal ekonomi evresiyle birlikte normları olmayan, denetlenemez bir üretim sürecine varılmasına sebep oldu.”

    Burada insanın kafasına sayısız sorular takılıyor: Kapitalizmin kendi üretim koşullarını yaratması teknolojinin ortaya çıkmasına mı bağlıdır? Kastedilen teknoloji ortaya çıkmadan evvel kapitalizm yok muydu?

    Devam edelim: “Kendisi de Marksist bir kökten gelen Castells’in yeni bir sınıf kavramını dolaşıma sokması tam da bu meseleyle ilgiliydi. Castells’e göre ‘teknolojik gelişmeye ayak uyduran ve bilgi toplumunun gereklerini yerine getirenler’ bir sınıf, getiremeyenlerse ayrı bir sınıf olacaktı.”

    Demek ki, sınıf aidiyeti insanların üretim sürecindeki rollerine göre değil, teknolojiye ayak uydurup uyduramadıklarına göre belirlenecekmiş.

    Manuel Castells’in Marksist olup olmadığı bir yana, dolaşıma soktuğu “yeni sınıf” kavramının; yani sınıfların ortaya çıkışlarının teknolojiye, matematiğe, fiziğe, elektroniğe vs., bağlı olmasının Marksizmle hiç bir alakası yoktur.

    Devam edelim: “Güvencesiz emek sistemi, taşeron sistemi yahut ‘prekarya’ dediğimiz bu kavram, tam da bu gayrimerkezi, flu çalışma sistemini anlatmak için kullanılıyor.” (2013)

    Acaba “flu” yani belirsiz, şekilsiz olan “kapitalist çalışma sistemi” midir; yoksa tam olarak hangi temellere dayandığı belli olamayan “sınıf anlayışı” mı?

    “Prekarya” olarak tanımlanan yeni bir sınıfın ortaya çıktığı savı sadece Sarphan Uzunoğlu tarafından savunulmamaktadır. Geniş bir akademisyenler çevresi aynı savları değişik üslüplarda çeşitli “sol”, “devrimci” yayınlarda ileri sürmektedirler.

    [Devamı 3. bölümde]

    YanıtlaSil
  23. [3. BÖLÜM]

    “Prekarya” tezlerinin savunucularından biri de Ayşe Buğra’dır. Express dergisinde şunları okuyoruz:

    “Bu istisnalar arasında, Guy Standing’in 2012’de yayınladığı bir kitap özellikle önemli. Standing, bugün dünyada çalışan nüfusun büyük çoğunluğunun (‘prekarya’ terimiyle ilgili);

    -Düzenli bir çalışma hayatına ve sürekli bir işe bağlı olarak edinilen sosyal haklara sahip olmayan,

    -Kendilerini sabit bir iş yerine ve orada kurulan ilişkilere bağlı hissetmeyen insanlardan oluştuğunu yazıyor.”

    “Standing, prekaryanın bir cennet senaryosu içinde de rol alabileceğini düşünüyor. İhtiyaç duyulan güvencenin ve aidiyet duygusunun çalışma hayatı dışında, toplum düzeyinde tanımlanmasını, hem sosyal haklardan, hem de ortak kullanılan kamu alanlarından oluşan ‘müşterekler’e (commons) sahip çıkılmasını, prekaryanın ortak çıkarı olarak görmek mümkün. Cennet senaryosunda yeni tehlikeli sınıfın toplumu dönüştürmekte oynayabileceği rol, bu yöndeki taleplerin hayata geçmesi için verilecek mücadele içinde belirleniyor.” (2013b; 60-64)

    Bir başka örneği Şebnem Oğuz’un “Proletarya’dan Prekarya’ya mı?” adlı çalışmasında görebiliriz:

    “Bir yandan, metaların ‘bilişsel içeriği’nin üretimi, sanayi ve hizmet sektörlerindeki büyük şirketlerde çalışan işçilerin emek süreçlerinde sibernetik ve bilgisayar kontrolü gerektiren vasıflara sahip olmaları anlamına gelir.

    Öte yandan, metaların ‘kültürel içeriği’nin üretimi ise; sanatsal ve kültürel standartları tanımlama, modalar, zevkler, tüketici normları ve kamuoyu oluşturulması gibi işleri yapabilmeleri anlamına gelir.

    Bu süreçte kol emeği ‘entelektüelleşirken’;

    Kafa emeği ‘kitleselleşmiş’,

    Ve bu ikisi arasındaki ayrım önemsizleşmiştir.

    Aynı süreçte her iki emek türü de esnekleşip güvencesizleşerek yeni bir sınıfsal temelde buluşmuştur. İşte bu buluşmanın adı ‘prekarya’dır.” (2011b; 17)

    Demek ki; emeğini satarak geçinenlerin şu ya da bu sınıfa ait olmaları, onların üretim sürecinde oynadıkları role değil, emeğin; “entelektüelleşmesi”, “esnekleşmesi” ve de “güvencesizleşmesi”nde imiş!

    Temelini bu “teorik” açıklamaların oluşturduğu ortamda, daha bir çok başka yazar akıntıya uyarak tüyler ürpertici yorumlar yapabiliyor.

    Bunların en uç örneklerinden birini Lütfi Bergen’in bir yazısında görüyoruz. Kentleşme sorununu ele aldığı yazısında, yazar;

    “Artık burjuva/proleter kavramları yerine ‘plütonomi/prekarya’ kavramlarını kullanmak gerekecek. Bu iyi oldu.”

    diyerek modern kentleşmenin getirdiği sorunların çözümü için yaptığı önerilere şunu da ekliyor:

    “Mahallede bekçi olmalı ve işi olmayanın yaya veya araçla girişi engellenmeli.”[2]

    Bu yazının amacı, bu yorumları tek tek ele almak yerine yeni bir sınıfın ortaya çıkıp işçi sınıfının yerini alıp almadığını sorgulamaktır. Bu sorun sadece kavramsal bir tartışma, kavramların açıklanması tartışması değildir. Aynı zamanda, işçi sınıfı yerine yeni devrimci özne arayışlarının ne kadar sağlıklı olduğunun anlaşılması için gereklidir..

    [Devamı 4. bölümde]

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Değerli hocam, ben Şebnem Oğuz. Prekarya ile ilgili yazdıklarınızı yeni farkettim. Bir yazıma referansla şöyle demişsiniz: "Bir başka örneği Şebnem Oğuz’un “Proletarya’dan Prekarya’ya mı?” adlı çalışmasında görebiliriz: “Bir yandan, metaların ‘bilişsel içeriği’nin üretimi, sanayi ve hizmet sektörlerindeki büyük şirketlerde çalışan işçilerin emek süreçlerinde sibernetik ve bilgisayar kontrolü gerektiren vasıflara sahip olmaları anlamına gelir.
      Öte yandan, metaların ‘kültürel içeriği’nin üretimi ise; sanatsal ve kültürel standartları tanımlama, modalar, zevkler, tüketici normları ve kamuoyu oluşturulması gibi işleri yapabilmeleri anlamına gelir.Bu süreçte kol emeği ‘entelektüelleşirken’;Kafa emeği ‘kitleselleşmiş’,Ve bu ikisi arasındaki ayrım önemsizleşmiştir. Aynı süreçte her iki emek türü de esnekleşip güvencesizleşerek yeni bir sınıfsal temelde buluşmuştur. İşte bu buluşmanın adı ‘prekarya’dır.” (2011b; 17) Demek ki; emeğini satarak geçinenlerin şu ya da bu sınıfa ait olmaları, onların üretim sürecinde oynadıkları role değil, emeğin; “entelektüelleşmesi”, “esnekleşmesi” ve de “güvencesizleşmesi”nde imiş!Temelini bu “teorik” açıklamaların oluşturduğu ortamda, daha bir çok başka yazar akıntıya uyarak tüyler ürpertici yorumlar yapabiliyor."
      Yazımın bütününü okusaydınız tam da prekaryanın bu anlamda tanımlanmasını eleştirdiğimi görürdünüz. Yazının bütününü okumadan, benim başkasından yaptığım alıntıyı bana atfetmenize şaşırdım ve üzüldüm.

      Sil
    2. Sayın 25 Aralık 22:44 Şebnem Oğuz,

      Öncelikle; bahsettiğiniz alıntıyı buraya koyan kişi sayın Eğilmez değil. Çünkü kendisinin bu araştırmayı yapacak ve sayfasına koyacak vakti yok.

      [Yazımın bütününü okusaydınız tam da prekaryanın bu anlamda tanımlanmasını eleştirdiğimi görürdünüz.] açıklamanıza cevap verelim:

      Diyelim ki; şahsınızın eleştirisi yerinde, doğru, savunulması gerekir. Diyelim ki; yukarıda okumuş olduğunuz röportaj metninde sizin makalenizden yapılan alıntı "seçmece" gibi duruyor. Siz, en azından sayın Eğilmez'in bu sayfasında; bu yanlış anlama ve/veya yanlış aktarmayı görmüş, uyarmış ve düzeltmiş oldunuz.

      Peki; şahsınızı hariç tutarsak:
      [Demek ki; emeğini satarak geçinenlerin şu ya da bu sınıfa ait olmaları, onların üretim sürecinde oynadıkları role değil, emeğin; “entelektüelleşmesi”, “esnekleşmesi” ve de “güvencesizleşmesi”nde imiş!] ifadesini savunanlar hiç yok mu?! Tamamıyla haksızlar mı?!

      Şu örnekle konunun çekirdeğine dikkatinizi çekelim:

      "Kişisel gelişim kitaplarının, videolarının, kurslarının, seminerlerinin, danışmanlık ofisleri"nin oluşturduğu endüstriyi eleştirmek için de kendi kendine doğan bir başka endüstri daha yok mu?!

      Yani, anlı şanlı psikiyatrlar, psikologlar, "terapist"ler ve benzeri çeşit çeşit "unvan"a veya çeşit çeşit "title"a sahip olanların, bugün, azımsanamayacak bir bölümü, bütün enerjisini, bütün akademik birikimini; sadece ama sadece "kişisel gelişim konsepti endüstrisi"ni eleştirmek üzerine harcamıyor mu?! Adeta "eleştiri endüstrisi"nin neferleri olmuyorlar mı?! (Bilerek ya da bilmeyerek!)

      Yukarıda hatırlattığımız örneğimizi, bu "dualliği"; bir tür "sarmal" gibi düşününüz! Yani "kişisel gelişim konsepti endüstrisi"ni eleştirmek doğrudur. Fakat bu eleştiriyi yaparken ("dualliğin" tuzağına düşerek!) "eleştiri endüstrisi"nin konformizminde bir kariyer sürdürmek hastalığına da yakalanmamak gerekir! Unutmayınız: Ne yazık ki; her kesim, sadece kendi malını satabileceği piyasanın müşterilerine göre kendine şekil veriyor! Malını, hizmetini ona göre şekillendiriyor! "Akademi" de eğer bu tuzağa düşerse; az önce bahsettiğimiz "duallik", "sarmal" devam eder, tehlikeli boyutlara varır! "Eleştiri endüstrisi"ni özendirmeye çalışır, "dualliğin" bir tarafında şöhret sahibi olmak körüklenir!

      Asıl mesele nedir?! Asıl mesele; "dualliği" ortadan kaldırmaktır! "Proletarya"yı, "prekarya"yı meydana getiren kaynağı yok etmektir: Yani "kapitalizm"i ortadan kaldırmaktır!

      Siz, sayın Eğilmez'in sayfasına ulaşarak, makaleniz üzerinde yapılan bir hatayı göstermiş ve düzeltmiş oldunuz; buraya kadar her şey meşru.

      Fakat unutmayınız:
      [Demek ki; emeğini satarak geçinenlerin şu ya da bu sınıfa ait olmaları, onların üretim sürecinde oynadıkları role değil, emeğin; “entelektüelleşmesi”, “esnekleşmesi” ve de “güvencesizleşmesi”nde imiş!] ifadesini savunanların gerekçeleri de oldukça sağlam, haklılık payları yüksek! Sizin makalenizin bütünü; bu haklılığı gösterse de, göstermese de!

      Saygılarımızla,

      Sil
  24. [4. BÖLÜM]

    “PREKARYA” KİMİN NESİ OLUR?

    “Prekarya” konusu Robert Castel’den Pierre Bourdieu’ya ya da David Harvey’e[3] kadar pek çok sosyolog ve düşünürün eserlerinde ele alınmış olmasına rağmen, gerek Sarphan Uzunoğlu, gerek Ayşe Buğra ve bir grup başka yazar Guy Standing’i iddialarını kanıtlamak için temel kaynak olarak almaktadırlar. O hâlde Standing’in “prekarya”yı nasıl tanımladığına bakmak ve tartışmayı onun tezleri üzerinden yürütmek daha sağlıklı olabilir.

    Guy Standing, “prekarya” konusunu esas olarak 2008 yılında yayınlanan “Küreselleşmeden Sonra İş (Çalışma)” ve 2011 yılında yayınlanan “Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf”[4] isimli kitaplarında ele alır.

    İkinci kitabın birinci bölümünde “iddia ediyoruz ki” diye başlar Standing:

    “Prekarya, eğer deyimin Marksist anlamda henüz kendisi için bir sınıf değilse de, oluşmakta olan bir sınıftır.” (2011; 7)

    Bu cümle okuyucuda, yazarın Marksist kavramlarla tartıştığı izlenimini bıraksa da, kitaplarının ilerleyen sayfalarında tamamen farklı bir düşünce sistemini benimsediğini göreceğiz. Bu tarz tartışma, amiyane tabirle (kaba deyimle) “sol gösterip, sağ vurma”, son yıllarda bazı akademisyen ve aydın çevrelerde pek rağbet gören bir yöntem hâline gelmekte. Fakat burada bizi öncelikle ilgilendiren, Standing’in, “prekarya”nın özgün bir sınıf olduğu iddiasıdır.

    Yazar bu iddiasını, “sınıfın üretimdeki toplumsal ilişkilere ve kişinin çalışma sürecindeki yerine dayanan, Max Weber’in katmanlaşma -- sınıf ve statü (mevki) -- biçimleri” (2011a; 8) ile temellendirmeye çalışır. Bunu kanıtlamak yani “prekarya”nın işçi sınıfından farklı bir sınıf olduğunu göstermek için şu özellikleri sıralar:

    “Geçici istihdam ‘prekarya’nın temel bir özelliğidir.”

    “Prekarya, iş güvenliğinin 7 çeşidinden YOKSUN olan insanları kapsar.

    Bunlar:

    -İş pazarı güvenliği (yeterli gelir elde etme güvencesi),

    -İş bulma güvencesi,

    -İşinde kalabilme ve yükselme güvencesi,

    -“Sağlık” & Kazalara karşı korunma güvencesi,

    -Yetkinleşme güvencesi,

    -Ücret güvencesi,

    Ve

    -Temsil edilebilme güvencesidir.”

    “Prekaryanın bir diğer özelliği ‘güvencesiz gelir’e mahkûm olmasıdır.”

    “Toplumsal destekten yoksunluk” ve “işyerine bağlı kişilikten yoksunluk” (work based identity) da “prekarya”nın özellikleridir. (2011a; 9 -12)

    Güvencesiz çalışmanın küreselleşmeyle birlikte bir çok ülkede olağanüstü bir hızla yayıldığı şüphe götürmez, fakat yeni bir sınıfın ortaya çıktığı iddiasında olan yazarın öncelikle “prekarya”nın üretim sürecinde işçi sınıfından farklı olarak hangi rolü oynadığını, hangi işlevi üstlendiğini göstermesi gerekmez miydi? Ama Guy Standing’den böyle bir irdeleme beklemek beyhude olur. Gerek kendisi, gerek onun tezlerini savunan akademisyenlerimiz; “prekarya”nın üretim sürecindeki işlevini ve bunun işçilerin aynı süreçteki işlevlerinden farklılığı ele almayı lüzümsuz görürler. Onlar için önemli olan üretim sürecinin ardındaki mekanizmalar değil; bunun yüzeydeki tezahürleridir. Nitekim Standing’in kendisi de bunu açıkca ifade eder: “Prekarya, kendisinin diğer sosyo-ekonomik gruplarla olan ilişkilerine göre veya güvencesiz çalışma ve yaşamın ne anlama geldiğine göre de tanımlanabilir. Fakat biz, görüntülere yoğunlaşalım, ki bunlar çalışma ve emeğin geleceği üzerine düşünmekte yol gösterici temellerdir.”(2009; 110)

    [Devamı 5. bölümde]

    YanıtlaSil
  25. [5. BÖLÜM]

    Oysa yazarın bu tavrı raslantısal değildir. İnsanları toplumdaki mevkilerine (statü) bakarak sınıflandırmak “Max Weber”cilerin sıklıkla kullandıkları bir yöntemdir. Nitekim, Standing aynı kitabında “giyim-kuşam”ın önemini vurgular: “İnsanlar kendilerini sınıf kavramları ile tanımlayabilirler ve diğer insanlar da onları giyinişlerine, konuşmalarına ve davranışlarına göre bu kavramlar içinde tanırlar.” (2011a; 7)

    Standing, değişik çalışmalarında, Max Weber’in statü (toplumsal mevki) ve sınıf tahlil ve kavramlarına dayandığını ifade eder. Ancak burada “Weber”ci statü ve sınıf kavramları birbirine karıştırılmakta, giyim-kuşam, davranış, güven, itikat gibi kavramalar, Weber’de söz yerindeyse “statü ölçütleri olarak kullanılan kavramlar” sınıfın tanımlanması için kullanılmaktadır. Yani Weber’in kavramları ile söylemek gerekirse: Standing’e göre; “prekarya” hem “sınıf karakteri” gösterir, hem de bir “statü” grubudur!

    Standing, “çalışma şartlarının güvencesizleştirilmesi” konusunu titizlikle incelediği “Küreselleşmeden Sonra İş (Çalışma)” adlı kitabında, diğer ülkelerin yanı sıra ABD’de 2007-2008 yıllarında “Ford” ve “General Motors” şirketlerinin kendi işçilerini önce kitlesel olarak işten attıklarını, daha sonra aynı işçileri kısa süreli anlaşmalarla ve bir çok güvenceden yoksun olarak tekrar işe aldıklarını anlatır (2009; 111-112) ve bu gelişmeyi “prekarya” olarak adlandırdığı; “yeni bir sınıfın ortaya çıkışının kanıtı” olarak ele alır.

    Bu örnekler Türkiye’de AKP iktidarında pek yaygınlaşan uygulamalara (taşeron sistemi) büyük bir benzerlik gösterir.

    DİSK’in “DİSKAR” dergisinde konuyla ilgili; sağlık hizmetlerinden, tersanelere oradan maden işletmelerine kadar pek çok örnek bulunabilir. Sanayi işçilerinin, kamu sektöründe çalışanların ya da hizmet sektörü işçilerinin güvencesiz şartlarda istihdam edilmeleri işçi sınıfının azaldığını veya ortadan kalkmakta olduğunu değil, ama gittikçe büyüyen bir kesiminin, devletin de kösteği ile, yasal düzenlemelerle son derece ağır çalışma koşullarına mahkûm edildiğinden başka birşeyi göstermez.

    Bu şekilde çalıştırma; büyüğünden küçüğüne, geniş bir şirketler paletinde ve hemen her sektörde Standing’in de ifade ettiği gibi sıkça uygulanan bir yöntemdir. Ancak işten çıkarılan ve daha kötü anlaşma şartları altında yine aynı şirket ya da taşeron şirket veya kişiler tarafından tekrar işe alınan işçi, iş yerinde çoğunlukla gene aynı işi yapmaya devam ederken kapitalist üretim sürecinin özgün karakteri ve sonuçları değişmez!

    İşçi sınıfını diğer toplumsal tabakalar ve sınıflardan ayıran temel özellikleri bir kere daha hatırlayalım:

    “İşçiler ‘üretim araçlarının mülkiyeti’ne sahip değillerdir ve bu yüzden ancak emeklerini satarak geçimlerini sağlayabilirler!”

    İşçiler “emek” güçlerini hangi anlaşma-sözleşme şartları altında olursa olsun bir kere sattıklarında artık onun sahibi “kapitalisttir”:

    “Emek gücünün kapitalist tarafından tüketilmesi biçiminde gerçekleşen ‘emek süreci’, iki belirgin özellik gösterir. İşçi; emeğinin kendisine ait olduğu kapitalistin denetimi altında çalışır. (…)

    İkincisi:

    Fabrikada meydana gelen bir ürün (mal)

    Ve/veya

    Bir danışmanlık şirketinde, bankada, sigorta acentesinde, gümrük müşavirliği ofisinde, postahanede, yazılım-geliştirme bürosunda, vb.’lerinde hazırlanan bir rapor (hizmet)

    onun doğrudan üreticisinin, yani işçinin değil; kapitalistin malıdır.” (2011; 188)

    Bu üretim sürecinin sonunda kapitalist, işçinin ürettiği “artık-değere (veya ‘artı-değere’)” el koyar!

    Sınıf farklılıklarının temelinde yukarıda özet olarak izah edilen silsile vardır. Ama ne Guy Standing’de, ne de onu kaynak gösteren yazarlarımızın metinlerinde kapitalist üretim sürecinin bu özelliklerinin tartışıldığını ya da dikkate alındığını göremeyiz.

    [Devamı 6. bölümde]

    YanıtlaSil
  26. [6. BÖLÜM]

    “Prekarya’nın Proletarya’nın yerini aldığı”nı iddia edenlerin; bu süreçte “prekarya”nın ya da “proletarya”nın nasıl farklı bir rol oynadıklarını göstermeleri gerekmez mi?

    Bir taşeron şirkette geçici sözleşme ile çalışan “preker” ile ana şirkette çalışan “işçi” arasında bu açıdan ne fark var?

    “Sermaye birikimi”nin iki cephesi vardır:

    Bir yandan gittikçe daha çok sermaye kapitalistlerin ellerinde yoğunlaşırken,

    diğer yanda işçiler artan bir hızla daha çok yoksullaşırlar!

    Kapitalizmi ayakta tutan manâsıyla; işçileri emek güçlerini kapitaliste satmaya mecbur bırakan bu süreçtir!

    “Prekarya” teorisyenlerinin yaptıkları; işçi sınıfının bu yoksullaşan, güvencesiz şartlarda çalışmaya mecbur kalan kesiminin başka, “yeni bir sınıf” olduğuna bizi inandırmaya çalışmaktır.

    Peki, prekerleşme; yani güvencesiz, “geçici süreyle çalıştırma”, yetkin işçilerin işyerlerinden atılarak yerlerine taşeron şirketler aracılığıyla acemi (söz yerindeyse; “eğitimsiz!”) işçilerin istihdam edilmesi sadece “post-fordist” dönemde görülen bir gelişme midir?

    1867 yılında “Das Kapital”in birinci cildi yayınlandığında Karl Marks şöyle yazıyordu:

    “Ayrıca, ..., kapitalist:

    Gittikce artan ölçüde;

    Hünerli işçileri daha az hünerli olanlarıyla,

    Olgun emek gücünü henüz olgunlaşmamış emek gücüyle,

    Erkek işçileri kadın işçilerle,

    Yetişkin işçileri gençlerle ya da çocuklarla değiştirerek,

    Aynı miktarda ‘sermaye’ ile ‘daha fazla emek gücü’ satın alır.

    Bundan dolayı, birikimdeki ilerlemeyle birlikte, bir yandan, daha büyük bir ‘değişir/değişken sermaye’, daha fazla sayıda işçiyi işe sokmaksızın, daha fazla emeği;

    Öte yandan, aynı büyüklükteki ‘değişir/değişken sermaye’, aynı büyüklükteki emek gücü kütlesiyle daha fazla emeği;

    Ve son olarak, daha yüksek nitelikteki emek güçlerini işten çıkarma yoluyla, daha düşük nitelikteki emek güçlerini harekete geçirir.” (2011; 614)

    [Devamı 7. bölümde]

    YanıtlaSil
  27. [7. BÖLÜM]

    “PREKARYA” TARTIŞMALARININ SİYASİ SONUÇLARI

    Şüphesiz herkes toplumu kendi düşünce yapısına ve ihtiyaçlarına göre sınıflara ayırabilir.

    Toplumun beslenme alışkanlıklarını araştırıyorsanız; et yiyenler ve et yemeyenler (ya da yiyemeyenler) diye bir sınıflama yapabilirsiniz.

    Eğitim seviyesini araştırıyorsanız; “okur-yazarlar” ve “okur-yazar olmayanlar” veya “orta öğretim mezunları” ve “üniversite mezunları” olarak bir sınıflama yapabilirsiniz.

    Ancak toplumların gelişim ve dönüşümlerini araştırıyorsanız; “toplumsal sınıf”tan ne anlaşıldığı, toplumsal sınıfların nasıl tanımlanması gerektiği başlı başına bir tartışma konusudur. Ve bu tartışma, sadece şu veya bu gruptaki insanların sayısal, sosyolojik verilerinin tespitinden çok; bu konuyu ele alanların siyasal tercihleri tarafından da belirlenir.

    Guy Standing ve savunucuları ile Marksizm arasındaki temel ayrılık da buradan başlamaktadır. Her şeyden önce Karl Marks, “toplumsal sınıf” kavramının kendisinin buluşu olmadığını, kendinden önce de “toplumsal sınıf” kavramının bir çok yazar ve düşünür tarafından ele alındığını veya savunulduğunu anlatarak, şöyle devam eder:

    “Benim yeni olarak yaptığım:

    1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu,

    2) ‘Sınıf savaşımı’nın zorunlu olarak ‘proletarya diktatörlüğü’ne vardığını,

    3) Bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve ‘sınıfsız topluma geçiş’ten başka bir şey olmadığını kanıtlamak olmuştur.” (1976; 637)

    Marksist yazında toplumsal sınıfların tahlili, Marks’ın kendisinin de ifade ettiği gibi, öncelikle insanların üretim sürecindeki rollerine, konumlarına dayanır.

    İkinci olarak, toplumsal verilerden çok siyasal tercihlerin (sınıfsız toplum) sınıf tanımını biçimlendirdiği görülür.

    Guy Standing’in çalışmalarında ise ne kapitalizmin, ne de sınıfların ortadan kaldırılmasını amaçlayan siyasal tercihler bulamayız. Standing, güvencesiz şartlarda çalışanların sorunlarının çözümünü; “kooperatiflerde” örgütlenmelerinde, “geçerli müşterekler etrafında” örgütlenmelerinde görür ve bu konuda İngiltere’de David Cameron’un başbakan seçilmesinden önce konuyla ilgili ilginç öneriler getirdiğini hatırlatmayı unutmaz. (2011a; 168-169)

    İşçi sınıfı ya da genel olarak işçiler; tarihin belli bir döneminde toplumun dönüşümünü sağlayacak “devrimci tavrı” göstermiyor, buna uygun politikalar üretmiyor olabilirler.

    “Sorun; şu veya bu ‘proleterin’ ya da tüm ‘proletaryanın’ kendisine hedef olarak önüne neyi koyduğu değildir. Sorun; kendisinin ne olduğu ve var oluşunun tarihsel olarak (onu) ne yapmaya mecbur bırakacağıdır.” (1962; 38)

    “Prekarya” teorilerinin sonuçlarından biri de işçi sınıfının kendi tarihinden kopartılmasıdır.

    Düzenli işlerde çalışanlar işlerinden çıkartılıp bir süre sonra başka ya da aynı şirketlerce güvencesiz şartlarda tekrar işe alınıyorlar. Bu defa kendilerine artık işçi olmadıkları, başka bir sınıfa mensup oldukları ve yeni örgütlenmelere ihtiyaçları olduğu; bazı aydınlarımız ve akademisyenlerimiz tarafından anlatılıyor! “Sınıf”ın kendisi için sınıf olması onun sadece güncel şartlardaki çıkarlarının ve mücadelesinin bilincinde olmasını değil fakat aynı zamanda kendi tarihinin de bilincinde olmasını gerektirir. İşte yeni sınıf kâşiflerinin en büyük marifeti bu bilincin altını oymaktır!

    [Devamı 8. bölümde]

    YanıtlaSil
  28. [8. BÖLÜM]

    Ancak Standing, sadece işçi sınıfının yanı sıra yeni bir sınıfın ortaya çıktığını iddia etmekle kalmaz; aynı zamanda “dünyanın çeşitli yerlerinde mevcudiyetlerini sürdüren eski sınıflara ek olarak gitgide artan oranda” yedi yeni sınıfın veya grubun ortaya çıktığını da söyler.

    Bunlardan en önemli üç tanesi olarak:

    -(Sürekli) işsizleri,

    -“Profesyoneller” ve “teknikerler”in oluşturduğu “proficians”ı,

    -Ve “toplumsal dayanışma duyarlılıklarını kaybetmiş” sanayi emekçilerini örnek gösterir.

    Böylece hepsi de emeklerini kapitalistlere satmaktan başka geçim olanakları olmayanlara “prekarya”yı da dahil edersek; dört farklı ve çıkarları birbiriyle çelişen sınıflara ayrılırlar. Dolayısıyla, yazara göre, bunların herbirinin farklı sosyal ve siyasal çıkarları söz konusudur. Oysa sınıf mücadelesinin en can alıcı özelliği, sınıfın kendi içindeki “siyasal birliği”dir. Ancak o zaman “kendisi için” bir sınıftan söz edebiliriz!

    Guy Standing’in, dolayısıyla onun teorik açıklamalarını savunan Sarphan Uzunoğlu ve Ayşe Buğra’nın “prekarya”nın kendine özgü, ayrı bir sınıf olduğunu savunduklarını gördük. Bu arada belirtmek gerekir ki; bu yazıda tek tek konu edilmeyen bir çok yazar, sosyolog ve akademisyen; sınıf tartışmalarını içeren yazılarında yeni keşifler yapmak tutkusuyla benzer iddiaları çeşitli yayın organlarında savundular.[5]

    Prekerleşme (güvencesizleşme) toplumun hemen bütün tabaka ve sınıflarında gözlemlenebilir. Güvencesizleşme veya güvencesizleştirme süreci bu tabaka ve sınıflarda (göçmenler, kadınlar, işçi sınıfı) çok değişik biçimlerde gerçekleşebilir. Güvencesizleştirme sadece toplumun alt tabakalarını etkileyen ya da sadece son 30 yılda ortaya çıkmış bir süreç de değildir.

    Güvencesizleştirme kapitalizmin doğasında vardır! Yirminci yüzyılın ikinci yarısında şahit olduğumuz “görece güvenlikli çalışma şartları” kapitalizm tarihinde daha çok bir istisnadan ibarettir. Bilindiği gibi Karl Marks ve Friedrich Engels, “Komünist Manifesto”yu bitirirken, “proleterleri”; “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri” olmayan insanlar olarak tanımlamışlardı. Bundan daha güvencesiz, daha “preker” bir yaşam olabilir mi?

    “İşçi sınıfı”nın giderek yok olduğunu,

    “Tüketim kültürü”ne (ilk sırada; “kredi kartı kullanımı!”) adeta morfin verir gibi alıştırılmış “orta sınıfın” gittikçe büyüdüğünü,

    İster “prekarya” olarak adlandırılsın ister başka şekilde;

    Çağdaş toplumların bünyesinde ortaya çıkan yeni sınıfların “proletarya”nın yerini aldığını iddia edenlerin anlamak istemedikleri ya da görmezden geldikleri durum:

    Kapitalizmin, işçi sınıfı olmaksızın var olamayacağı gerçeğidir!

    [Devamı 9. bölümde]

    YanıtlaSil
  29. [9. BÖLÜM - SON]

    “...işçi sınıfının, mutlak gerekliliklerin sınırları içinde kalan bireysel tüketimi; sermaye tarafından emek gücünün karşılığında elden çıkarılan geçim araçlarının yeniden sermaye tarafından sömürülebilecek emek gücüne dönüştürülebilmesi demektir. O hâlde, işçinin bireysel tüketimi, ...., sermayenin üretiminin ve yeniden üretiminin bir unsuru olarak kalır.”

    “İşçi sınıfının sürekli olarak mevcut tutulması ve yeniden üretilmesi; ‘sermayenin yeniden üretimi’ için her zaman gerekli olmuş ve her zaman gerekli olacak bir koşuldur!” (2011; 553)

    YARARLANILAN KAYNAKLAR:

    -1962, Karl Marks; Die Heilige Familie, s.38, in MEW Band 2, Dietz Verlag Berlin

    -1976, Karl Marks; “Marks’tan New York’taki J. Weydemeyer’e mektup”, Marks Engels Seçme Yapıtlar, Cilt 1, Sol Yayınları

    -2009, Work After Globalization, Guy Standing, Edward Elgar Publishing, Cheltenham

    -2011, Karl Marks; “Kapital, Cilt 1”, Almancadan çeviren Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul

    -2011a, The Precariat, New Dangerous Class, Guy Standing, Bloomsbury Publishing, London

    -2011b, Şebnem Oğuz; Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXV, Sayı: 271, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama: Proletaryadan ‘Prekarya’ya mı?”

    -2013, Sarphan Uzunoğlu; Proletarya’dan Prekarya’ya: Bilişim Toplumunda Emek Mücadelesine Yeni Özne, Nisan, https://www.academia.edu/3315730

    -2013a, Express Dergisi, Kasım-Aralık, sayı 139

    -2013b, Ayşe Buğra; “Siyasetin Geri Dönüşü” Express Dergisi, Ağutos-Eylül, sayı 137

    -2013c, Prekarya Güneşi Selamlarken, Sarphan Uzunoğlu, Bilim ve Gelecek Dergisi, sayı 114

    [1] Prekarya, prekaer (=istikrarsız, çözümsüz veya çözümü zor) kelimesiyle “proletarya” kelimesinin birleştirilmesinden üretiliyor.

    [2] http://www.emekveadalet.org/arsivler/12604

    [3] “Yarın ne olacağını bilmeden yaşayan, güvencesiz, geleceksiz çalışan ‘prekarya’; geleneksel proletaryanın yerini almıştır.” (David Harvey, Asi Şehirler, 2013, Metis Yayınları, sayfa: 34-35.)

    [4] Kitapların özgün isimleri; “Work After Globalization” (2008) ve “Precariat, New Dangerous Class” (2011) dır. Bu kitaplardan yapılan alıntıların çevirileri bana ait.

    [5] Örnek olarak şu kaynaklara bakılabilir:

    (a) http://www.meseledergisi.com/2014/01/gundem-disi-bir-tartisma-veya-yeni-sinif-kesifleri/

    (b) http://www.haberlink.com/haber.php?query=89483#.Un5GAuIeLX8

    Yukarıdaki metin “Mesele” dergisinin 91. sayısında yayınlanmıştır.

    Kaynak: http://meseledergisi.com/2014/07/prekarya-guvencesizlik-yeni-bir-sinif-mi-yaratiyor/

    * * *
    Aşağıda sayın Eğilmez’in yazdıkları ile beraber yorum pencerelerini sonuna kadar lütfen acele etmeden ve dikkatinizi vererek okuyunuz.

    Okuma esnasında karşılaşacağınız “referans bilgiler” i, bir köşeye kaydediniz ve imkânınız el verdiği müddetçe bu bilgilere ulaşmaya çalışınız.

    1. Ahbap Çavuş Kapitalizmi:
    http://www.mahfiegilmez.com/2014/05/ahbap-cavus-kapitalizmi.html

    2. Temel Yanılgılarımız:
    http://www.mahfiegilmez.com/2014/05/temel-yanlglarmz.html

    3. Girişimcilik:
    http://www.mahfiegilmez.com/2014/06/girisimcilik.html

    4. İİBF'de Bölüm Seçimi:
    http://www.mahfiegilmez.com/2014/07/iibfde-bolum-secimi.html

    5. Küresel Krizin Çözümü İçin Maliye Politikasına İhtiyaç Var:
    http://www.mahfiegilmez.com/2014/07/kuresel-krizin-cozumu-icin-maliye.html

    6. Fiyat, Faiz, Kur Derken Asıl Meseleyi Kaçırıyoruz:
    http://www.mahfiegilmez.com/2014/07/fiyat-faiz-kur-derken-asl-meseleyi.html

    7. Büyüme Düştü, Merkez Yandı:
    http://www.mahfiegilmez.com/2014/09/buyume-dustu-merkez-yand.html

    * UYARI MESAJI #1:

    “Sınıf bilinci nedir ?!”

    “Kaç Bize Gel !”

    Süre: 5 dk.

    Adres: http://vimeo.com/57447092

    “Hayatta kalma rehberi (1)”:
    http://kacbizegel.com/wp-content/uploads/Kac-bize-gel-brosur-1.pdf

    “Hayatta kalma rehberi (2)”:
    http://kacbizegel.com/wp-content/uploads/Kac-bize-gel-brosur-3.pdf

    * UYARI MESAJI #2:

    Animasyon video:

    “El Empleo

    The Employment

    Hayatta herbirimizin görevi var; peki ama bu görevler ne ?!”

    Süre: 7 dk.

    Adres: http://vimeo.com/32966847

    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
  30. Hocam konuya değindiğiniz için teşekkür ederim. Bende blogumda (birazda öfkeyle) bu sorunla ilgili bir yazı yazmıştım.
    http://asgundem.blogspot.com.tr/2013/04/ekonomi-bilimcigi.html
    Alana gönül vermiş, sizin gibi değerli akademisyen ve özel ilgili herkesi tenzih ederim.
    Ama ben ve bölüm arkadaşlarım(sizinde geçmişte ders verdiğiniz Bilgi Üni.), ekonomi bölümünde okumanın hiçbir faydasını göremedik.
    Eğer teknik yorumlarda bulunacak, grafiklerle uğraşacak, yada teknik sorunlarda kitabi bilgilerle yönlendirmede bulunulacaksa(sizler gibi), elbette bu bir uzmanlık işidir ve lazımdır.
    Ama Türkiyede finansal piyasalarda çalışmak için okunacaksa, ne mevzuat bankada 2-3ayda öğrendiklerini 4senede öğretebiliyor, nede işe alımlarda bu bölümlere değer veriliyor.
    Geçmişte sizden ders alan ve sizi severek takip eden bir öğrenciniz olarak, ülkemizdeki bu soruna değindiğiniz için tekrar teşekkür ederim.
    Saygılarımla,
    Arif Suaydın.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim.
      Ne yazık ki öğretim üyelerinin çoğu da okullara gelen öğrencilerin önceki aşamalarda ilk ve orta öğrenimde yeterli bilgiyi almadan geldiklerinden şikayetçiler. Sınıflar kalabalık, öğrencilerin çoğu derslere karşı ilgisiz. Derste birbirleriyle telefonla mesajlaşıyorlar. Bunlar öğretim üyesinin şevkini kırıyor. O da üstün körü bir şeyler anlatıp gidiyor.
      Öte yandan iyi bir üniversite eğitimi asla bankada yapılacak işi öğreten bir yer değildir ve olmamalıdır. O dediğiniz işbaşı eğitimidir, mesleki eğitimdir. Üniversitenin amacı analiz yapmayı öğretmektir. Ama bu amacını anlayacak lise mezunu o kadar az ki.
      Yani sorun tek taraflı değil. Hem öğrencinin hem de hocaların karşılıklı sıkıntı ve kusurları var. Kimsede heyecan yok.

      Sil
  31. Hocam sizin görüşünüze katılmıyorum. Serbest ekonomi arz ve talep serbestçe dolaşmaz mı. siz bir değişkeni oynarsanız diğer değişkenler değişir. öğrenci fazlalığı sorun bu değil. İş alanı sorun. Bardağın boş tarafını görüyorsunuz. Demekki iş alanı yok daha fazla iş alanı açmak için neler yapılabilir. Hükümetin ekonomi politikatı inovasyon ve girişimcilik düşüncesindeki eksiklikler. Üretimi büyütmeden insanlara istihdam sağlamadan bunlar düzelmez. İşsizlik %11 civarında 2002 %8 mış. o kadar nüfüs arttı ama biz yeterli kadar iş alanı açılmamış. KÖTÜ KÖTÜ KÖTÜ yönetiliyoruz. APPLE MİCROSOFT GOOGLE SAMSUNG vs... markalarımız ve şirketlerimiz yok. VESTELİmiz CENTER dikme peşinde. GAP ve KONYA ovası projesi tamamlanmamış. İnsanlara inek kredisi verilmiş et fiyatları %20 artmış. Büyük kuruşlar üretimden çıkmış, tekelleşmiş ve risk alınmayan kolay para kazanılan işlere yönelmişler. Demekki şeffaflık hesap verilebilir doğru politikalar uygulanmıyor. Kaç yıldır yapısal reform diyorsunuz hangisi oluyor. Sorun yapısal zihniyet değişikliğinde. Hocam değer bir akademisyensiniz Step Los mantığıyla gidemeyiz. Sabancının dediği gibi ÜRETİM ÜRETİM ÜRETİM....

    SAYGILARIMLA...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Talebin yeterli olmadığı yerde arz artmaya devam ederse üretilen değerler elde kalır ve çürür. Tüketim yoksa üretim elde kalır. Demek ki bu kadar İİBF mezununa ihtiyaç yok. Buna karşılık kalifiye işçi, kalifiye ustabaşı gibi iş alanlarında ise büyük açık var. Piyasa serbest olsa insanların beyinleri illa yüksek öğrenim göreceksin, diploma alacaksın diye yıkanmaz o zaman da insanlar talebin fazla olduğu alanlarda eğitim alırlar.
      Sabancının dediği ne yazık ki doğru değil. Doğrusu talep neredeyse arz oraya yönelmelidir.

      Sil
  32. Hocam, İİBF ile ilgili yazınız üniversite okuma ve meslek seçimi arifesinde olanlar için tam bir rehber niteliğinde.Belirli bir bölümden mezuniyet şartı taşımayan(halka açık) iş ilanlarını bir meslek olarak değil sadece iş olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Bu tür işlerde kamu sektörü dışında, çalışanlar için her zaman potansiyel işsiz kalma ve ömür boyu düşük ücretle çalışmak riski vardır. Ankara Atatürk Lisesi'nde bir müzik öğretmenimiz vardı. Eşi de bizim okulda müzik öğretmeni idi. Bize şu nasihatta bulunmuştu '' Lise eğitimi size bir meslek kazandırmaz. Onun için mutlaka üniversite devam etmek ve geçerli bir mesleğiniz olmalıdır. Üniversiteye devam edemezseniz, meslek sahibi olmak için gider herhangi bir yerde bu yaştan sonra meslek edinmek için çırak olarak çalışmak durumunda kalırsınız. Önce size buralarda getir-götür işlerini yaptırırlar siz de bunu yaş itibariyle kendinize yediremeyip ayrılmak durumunda kalırsınız'' Bu durum maalesef şimdi meslek edinemeyen üniversite mezunları için geçerli...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler.
      Aslında üniversitenin amacı meslek kazandırmak değildir. Üniversitenin amacı insanları belirli dallarda eğitmek, bilgilerini artırmaktır. Buradan bir meslek edinmek insanın kendisine kalır. Ama ne yazık ki bizde üniversiteden beklenen meslek sahibi insan yetiştirme fonksiyonu olduğu için üniversite de iter istemez meslek okulu olmaya çabalayan yer olmuştur.

      Sil
  33. Mahfi hocam bir iibfli olarak yazınızı gerçekten çok beğendim. ellerinize yüreğinize sağlık. bu sıkıntılarımızı dile getirdiğiniz için çok teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  34. hocam bu devletın mıllı gelıre oranı merkezı yonetım yerel yonetım sgk kıt ve bütçe dışı fonlarla bulunuyor degıl mı. bunun mıllı gelıre oranı kaçtır hcam. saygılar

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Devlet tanımını nasıl yaptığınıza bağlı. Eğer dar anlamda devleti yani merkezi hükümeti kastediyorsanız yerel yönetimler ve kitler hesap dışında kalır. Eğer geniş anlamda devleti kastediyorsanız bunların hepsi girer. Kamu kesiminin milli gelire oranı diye bir kavram olmaz. Kamu kesiminin harcamalar yönünden ölçülen GSYH içindeki payı diye bir kavram olabilir. Bu da yaklaşık yüzde 10 - 12 dolayındadır.

      Sil
  35. Sayın hocam elinize sağlık yine çok güzel bir konuyu bizim gibi İİBF mezunlarının sıkıntılarını anlatarak ifade etmişsiniz teşekkür ederiz. Hocam ülkemizde benim en çok dikkatimi çeken husus Fakültelerde okumanın iş bulma yeri olduğuna dair oluşan, yerleşen yanlış genel kanaattir. Halbuki Fakültede okumak sizin yukarıda ifade ettiğiniz ve bizim İİBF'de bir derste hocamızın ifade ettiği gibi bir "anahtar"dır. Bu anahtar da akademik eğitimdir. Dikkat ediyorum dışarıda karşılaştığım zaman herhangi bir fakülteden mezun olanın konuşmasına. Mesela iktisat fakültesi mezununa gerçekten o eğitimin ilim dili yerleşmiş mi. Bu sinmiş mi. Bu kelime aralarında kendini hissettiriyor. Bence -siz tabi ki daha iyi bilirsiniz- bu en önemli kısmı gibi Hocam.

    Diğer taraftan ders kitabı dışında öğrencilerin o alana dair kitapları okuduğunu pek gözlemlemiyorum. Bunun sebebi de okumanın sadece "etiket" olarak değerlendirilmesi pekçok veli ve öğrenci tarafından.

    Diğer aklıma gelen iktisat ders kitabımızdan aklımda kalan bir husus dünya 2 kutuplu iken SSCB'de hangi meslekten mezun olursa olsun kişilere muhakkak istihdam oluşturuluyormuş. Yani eczacılık fakültesinden mezun olan bir kişi komünist ekonomik sistemde kendi alanında çalışamasa da mesela Madenci oluyormuş veya bunun gibi alanının çok dışında olan meslekler.

    İİBF'ler ile alakalı sorun bahsettiğiniz gibi çok fazla mezun vermeleri, bu fakülte mezunlarının iş yelpazesinin çok geniş olması ancak diğer fakültelerden mezun olanların da bizim iş sahamıza girebilmeleri vb sorundur. Mezun olanların ne pahasına olursa olsun istihdama kazandırılabilmeleri bence çok önemli. Atıl kalan işgücü hele yükseköğrenim mezunu olunca toplumdaki sıkıntıyı daha da arttırmaları. Ben bütün meselenin yabancı dil bilmek, bazı programlara hakim olmak olduğu kanaatinde değilim. Öğrencilerin daha bilinçli meslek seçimleri yapmalarının, eğitimde yapılan aşırı değişikliklerin azaltılması, velilerin daha bilinçlendirilmeleri, devletimizin ihtiyaç duyduğu meslek ve mezunlarının sayılarını geleceğe yönelik daha iyi planlaması ve bu konuda ciddi çalışmalar hazırlaması vb hususlara dikkat edilmesi durumunda bu sorunların asgariye ineceği kanaatindeyim. Saygılarımı sunarım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında sorunun bir bölümünü çok iyi özetlemişsiniz. Yüksek öğrenimden beklenen şey hatalı verilen şey de hatalı. İşin özü burada.

      Sil
  36. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  37. Konu ile pek alakalı değil ama bu kadar enflasyon varken sizce devletten öğrenim kredisi almak mantıklı mı? sanırım alırken enflasyon zammı faizi uygulanıyor?
    şu an 300 TL veriyor 4x10 ay alsak 40 x 300 12 bin TL. enflasyon %10 dan %20 olursa sanırım +2500 TL faiz ödeyeceğiz.

    sizce uzun vadede enflasyon ne olur ?? :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Enflasyonu uzun vade için yüzde 7 - 8 olarak alırsanız doğru olur.

      Sil
  38. Hocam belki diploma kiralama sart kilinsa yine biraz iyilestirilmis olabilir mesela bka kredisi cekilebilmesi icin iibf diplomasi sart kilinsa veya isletme kurulurken veya sirket kurulurken iibf diplomasi sart kilinsa belki bolumlerimiz degerlene bilir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öyle olmaz. O dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir şey.

      Sil
  39. Yazınız önemli noktalara işaret etmiş ve sorun tanımlama ve çözüm önerme bağlamında oldukça değerli bir çerçeve sunuyor. Bu noktada hatırlatmak istediğim başka bazı uygulamalar nedeniyle bu sorunun daha da kronikleştiğini söyleyebiliriz sanırım. Burada yazı ve yorumlarda bahsedilenlere bazı açılardan benzer bir durum var. Yani başka alanlardan İİBF mezunlarının alanlarına geçiş var, ama bu liyakat yoluyla değil başka bazı tercihlerle şekilleniyor. Örneğin yatay geçiş yolu ile her yıl binlerce İlahiyat ve Din Bilgisi Öğretmenliği mezunu yerlerde sürünen puanlarla ya da puan dahi istenmeyen pozisyonlarla kamu hizmetine girip yatay geçiş yoluyla İİBF mezunlarının doldurması gereken pozisyonları dolduruyorlar. Dikkat ederseniz her yıl binlerce Dinbilgisi Öğretmeni alımı yapılır ama ihtiyaç hiç bitmez, imam-hatip ihtiyacı da aynı şekilde nedense hiç azalmaz ve o kadrolar hep açıktır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Atatürk boşuna "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" dememiş. Bilimden uzaklaşan bir toplumun sonu kötüdür.

      Sil
  40. iibf yi önemseyerek böyle bir yazı kaleme aldığınız için çok teşekkür ederim hocam zamanında türkiye 17.625 cisi olarak girdiğim taban puanı da yaklaşık 25 binlerde kapanan bölümüm'ün bu sene ki taban sıralamasını gördüğümde hayrete düştüm 70 bin civarı idi yanlış hatırlamıyorsam yani hocam yıllar geçtikçe iibf ye giren öğrenci kalitesizleşiyor ve dolayısıyla nitelikli işgücü yetişmiyor bu yüzden iibf mezunu işsiz sayısı çoğalıyor

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nüfus ve üniversite sayısı böyle artmaya devam ederse olacağı budur.

      Sil
  41. Hocam bence asıl sorun ülkedeki genç nüfus enflasyonudur. İstanbul Fizik mezunu olmama rağmen bu alanda iş bulamadığım için finans sektöründe iş bulmaya çalışıyorum. Buradada durum farklı deği..sınavlar, sınava ve kitaplara harcanan para ve hepsinden önemlisi geçip giden zaman..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her aileye en az üç çocuk kampanyasının geldiği nokta her eve e naz iki işsizdir.

      Sil
  42. çözüm çok kolay aslında!!!...
    tüm teftiş kurulları, uzmanlıklar vd. kurumlarda, vdk da olduğu gibi sayıyı 12. 000 kişiye çıkarılırsa tüm mezunlar iş bulur. bütçeye yükünü, hizmet kalitesini, kim düşünürse düşünsün....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her konuyu rezil ettik. Üniversiteyi rezil ettik, teftiş kurullarını rezil ettik, vergi denetimini rezil ettik.

      Sil
  43. Öncelikle yazınız çok iyi olmuş hocam duygularımıza tercüman oldunuz teşekkürler ben iktisat öğrencisiyim ikinci bi üniversite okumak istiyorum sizce hangi bölümü okumalıyım hangi bölümün bana faydası olur

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Geç kalmış bir yanıt kusura bakmayın. Tamamen kendi hobilerinize ve sevdiklerinize göre bir bölüm okuyun derim.

      Sil
  44. 2001 senesinde uluslararası ilişkiler bölümünden mezun olduğumda, benimle aynı bölümden yılda mezun olan kişi sayısı 2000'di. Şu an rakamın kaça çıktığını tahmin edemiyorum...

    Yüksek sayıda mezunların, özellikle yeni kurulan lise irisi anadolu üniversitelerinden mezun olan çocukların ancak o üniversitelerin bulundukları ildeki (bölgedeki) ihtiyaçları karşıladığı ölçüde istihdama katılabileceklerine inanıyorum. Yoksa gerçekten köklü üniversitelerden mezun olanlarla büyük şirketler ya da kamu kurumları için yarışma imkanları yok gibi.

    Saygılarıma Hocam.

    YanıtlaSil
  45. ah sevgili hocam bu yazıyı keşke 2001 yılında okumuş olsaydım benim açımdan her şey çok farklı olurdu :) hocam üssü mizan uygulamasının tekrar uygulanması fikrinize şiddetle katılıyorum. ben üniversite okurken kendimi sahipsiz koyun gibi hissediyordum "şu dersleri seç kolay bu dersleri seçme zor" anlayışı bana çok şey kaybettirdi. çok pişmanım okulumu iyi değerlendiremediğime hocam çook. bu arada makalelerinizden sorularla klasik sınavlarda sıklıkla karşılaşılıyor. blog takipçisi arkadaşlara duyurmak ister saygılar sunarım hocam emeklerinize sağlık bizleri aydınlatmaya devam etmeniz dileğiyle..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Geç kalmış sayılmazsınız. Sevdiğiniz konuda kendi kendinize çalışın derim.

      Sil
  46. Hocam ben de 2013 Mülkiye iktisat bölümü mezunuyum. Bu devirde Mülkiye'den mezun olmanın hiçbir avantajı kalmadı bence. Okulda ders sınavlarının büyük bölümü klasik tarzda yapılmakta. Her sınavda en az iki kocaman kağıdı tükenmez kalemle kullanarak dolduruyorduk. Yorum soruları grafik soruları çoktu. Ekonometri ve İstatistik dersleri başta olmak üzere çoğu önemli dersin kendine has dönemlik,yıllık ödevleri vardı. Bunları yapmadan sınavdan tam puan alınsa bile dersten geçilmiyordu. Bu tip ödevler özellikle de son sınıfta verilirdi. Dolayısıyla bunlarla uğraşmaktan KPSS, yabancı dil sınavı, kurum sınavı gibi sınavlara hiç çalışma imkanı bulamadık. Artık kurum sınavları bile test usulü yapılmaya başlandı. Dolayısıyla dört yıl boyunca klasik sisteme alışmışken bir keskin dönüşle test usulüne adapte olmak için uğraşıyoruz. Bu da bize bir yıl kaybettiriyor. Bir çok üniversite, sınavlarını test yapmaya başladı ve son sınıfta öğrenciler okul derslerinde zorlanmadıkları için Kpss'ye çalışma fırsatı buluyorlar. Artık bilgi her yerde. Sınav kitaplarını ezberleyen herkes memurluk sınavını kazanabiliyor. Bu nedenle bizim gibi Mülkiye mezunlarının hiç bir avantajı kalmadı. 2013'te mezun olduğum iktisat bölümünden şu anda mezun olan öğrencilerden 2 kişi kamuya girdi. 4-5 kişi de özel sektöre. Geriye kalan tüm arkadaşlar boşta.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Maalesef durum böyle. Artık okulda öğretilenden daha çoğunu kendiniz çalışmak durumundasınız.

      Sil
  47. İİBF,KPSS ye ve bankaya kısacası memurieyte girişin en kolay yolu olarak görülüyor.bunun haricinde açıköğretime girmek çok basıt ve cıkmıs sınav sorularını ezberleyerek mezun olan var.İİBF girişimci yetiştirmesi gerekiyor malesef bunuda göremiyoruz.egıtım veren hocalarında bır cogu kopyala yapıstırla kıtap yazıtor özgün bir şey de göremiyoruz.standarta bağlanmış bir fakülte.bir fakülte ekonomimize bu kadar yük getiriyor olması ve sonucunda uzun yıllarıdır bır adım atılmıyor olması cok üzücü.
    iyi çalışmalar

    YanıtlaSil
  48. Türkiye'nin katma değeri yüksek sanayi üretimine ihtiyacı var. Bunun için muhendislik bölümleri oldukça önemli. Ancak ben endüstri Mühendisliği ve işletme okuyan biri olarak işletme uzerine bir iş yapıyorum. Sanayi şirketlerinde istihdam oldukca az ve maaşlarda diğer işlerden yuksek değil. Halbuki sanayimize katkida bulunabilirdim

    YanıtlaSil
  49. Hocam yazılarınızı takip ediyorum ve keşke daha önce böyle bir şansım olsaydı.Size göre iktisatta mutlaka okunması gereken kitaplar hangileridir? teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ara ara bunları yazdım. Alaeddin Şenel'in İlkel Topluluktan Uygar Topluma adlı kitabını ve Gülten Kazgan'ın İktisadi Düşünce adlı kitabını okuyarak başlayın derim.

      Sil
  50. hocam İİBF sorunları konusunda çok doğru tespitler yapmışsınız ama çözüm önerilerinizin hepsine katılmak mümkün değil. ilk tesptiniz malesef tüm fakülte ve bölümler için geçerli. Son yıllarda üniversite ve bölüm sayılarında orantısız bir büyüme yaşadık. Bir devletin görevi tüm vatandaşlarını üniversite mezunu yapmak değil, kendi branşlarında ki bu herşey olabilir, iyi yetişmiş bireyler olmalarını sağlamak olmalıdır. Kamunun bir düzenleme yaparak belli mesleklere sadece İİBF mezunlarının girmesini sağlamasının serbest piyasa ekonomisiyle çelişeceğini düşünüyorum, bu kez daha çok İİBF açılacak daha az yetkin kişiler daha kaymak diyebileceğimiz işlerde çalışacaktır. Sınıf geçmeyi zorlaştırmak ise öğrencileri daha sınırlı sadece hocaların öğrettikleri ve kitaplarıyla sınırlı bırakacak kendilerine özgü yaratıcılıklarını ortaya çıkarmalarına engel olacaktır.
    Ülkenin herkese istihdam yaratacak kadar gelişmesi ve İİBF mezunlarınında istihdam edilecek insan yetmediği için başka alanlarda da istihdam edileceği günleri görmek dileğiyle.

    YanıtlaSil
  51. Merhaba hocam.ktü 4.sınıf işletme öğrencısıyım.mıkro finans hakkında tez alıyorum.görüşlerinizle birlikte kaynak önerebilirmisiniz.tesekkur edıyorum.

    YanıtlaSil
  52. Saygıdeğer Mahfi hocam merhaba. İktisat bölümünü bitireli iki sene oldu. Çoğu İİBF mezunu arkadaşım gibi ben de iş bulma mücadelesi içindeyim. Yaklaşık bir aydır programınızı ve İnternet sitenizi takip ediyorum. Keşke sizi ve kitaplarınızı, üniversitede iken keşfetmiş olsaydım. Muhtemelen bugünkü durumum çok daha farklı olacaktı. Ancak hayatın bir "öğrenme süreci" olduğunu düşünürsek hiç de geç kalmış sayılmam. Sizi tanımak benim için bir dönüm noktası oldu. Şöyle ki; ben iktisat bölümünü isteyerek seçtim. Ama 4 yıllık eğitimim boyunca iktisattan hiç zevk alamadım. Hep kendimi sorguladım yanlış tercih mi yaptım diye. Ama sizi tanıdıktan sonra iktisadın sıkıcı değil aksine çok zevkli bir bilim dalı olduğunu düşünmeye başladım. İç dünyamda yaşadığım mutluluğu tarif edemem. İktisadın bu kadar sade, anlaşır, zevk dolu anlatımı karşısında hayran kalmamak mümkün değil hocam. İyi ki varsınız. Okuldayken eğitimimden hiç zevk almadığım için dersleri de sırf dersi geçmek için çalışıyordum öğrenmek için değil. Bunu keşfetmek benim için çok önemli. Bir de siz "İİBF SORUNU" başlıklı yazınızda, mezun olan sayısı çok olduğu için okulu bitirenlerin işe girebilmesi için bir fark yaratması gerektiğini söylemiştiniz. O kadar haklısınız ki hocam. Ben de bir fark yaratmak için kendimi geliştirmeye karar verdim. Sıfırdan başladım, hiçbir şey bilmiyormuşçasına. İşe ilk olarak sizin Kolay Ekonomi adlı kitabınızı okuyarak başladım. Bundan sonraki adımda Ekonomi Politikası kitabınızı okumayı düşünüyorum. Hocam ben iktisat teorileri içinde boğulmak değil iktisadı hayatın içinde canlı canlı hissetmek istiyorum. İktisadı sizin sayenizde sevdim. Bu anlamda tavsiyeleriniz benim için çok kıymetli. Kendimi geliştirmem için neler önerirsiniz. Eğer buradan paylaşmanız mümkünse hangi kitapları, yayınları, yazarları okumamı tavsiye edersiniz. Saygılarımı sunarım. İyi ki varsınız.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nazik sözleriniz için çok teşekkür ederim. Bir yararım oluyorsa ne mutlu bana.
      İlk tavsiyem sıfırdan başlamayın. Kolay Ekonomiyi bir iki günde okumaya çalışın. Hemen ardından kendinize 1 hafta verip Ekonomi Politikasını okuyun. Sonra da benim Makroekonomi kitabımı okuyun. Makro biraz daha zaman alacaktır. Ama fazla zamana yaymayın. Bu üç kitabı okuduğunuz zaman ekonomi konusunda oldukça fazla bilginiz olduğunu ve en önemlisi olayları analiz etmeye başladığınızı göreceksiniz. Ondan sonra biraz daha zaman ayırıp Gülten Kazgan'ın İktisadi Düşünce adlı kitabını sindire sindire okuyun.
      Bütün mesele okuduklarınızı yaşama uygulayabilecek bir birikime erişmektir. Türk eğitim sistemi sınıf geçmeyi başarı kabul eden ezbere dayalı bir sistem olduğu için analiz yeteneği kazandırmakla hiç uğraşmaz. Siz bunu elde etmeye çalışın. İktisatın yanuında başka şeyler de okuyun. Mesela bir yandan Alaeddin Şenel'in İlkel Topluluktan Uygar Topluma kitabını okuyun. Bu kitabın yeni baskısı yok sanırım. Eski kitapçılardan bulabilirseniz mutlaka okuyun. Analiz yeteneğinizi geliştirmekte çok yararı olacak.

      Sil
  53. Hocam ben ekonometri okuyorum ceo olmak icin ekstra hangi dersleri almali ve ne yapmaliyim?

    YanıtlaSil
  54. Hocam bende bir İİBF li olarak okulu bitirdim . Kpss ye hazirlanirken ne kadar kötü eğitim aldığımizi farkettim . Ve 2 sene hukuk iktisat Maliye muhasebe den kafamı kaldirmadim. Sırf iyi bir yere gelebilmek için . Kpss den alan bazında 90 aldım lakin ne bit ilan gorebiliyoruz nede önümüzü. Peki bu sınav niye yapılır ? Biz insanların bize bakislarindan bıktık . Ilani bile olmayan sinavlara hala calisiyoruz . Ne olacak halimiz hiç bilmiyoruz. Teşekkürler yaziniz için

    YanıtlaSil
  55. Hocam merhabalar,
    Cevaplarsanız çok memnun olacağım bir sorum ve sorunum var. Ben kendi isteğimle ingilizce isletme bölümünü seçtim hazırlık ve 1'i bitirdim simdi 2. sınıfım. Ama şimdi anladım ki bu bölüm bana göre değilmiş ve zootekni diye bir bölümden haberdar oldum ki kesinlikle olmam gereken yerin orası olduğuna inanıyorum. Annem babam oku zararı mı olur dediler daha sonra zootekni de okursun dediler ama benim bu bölümü bitirmem zootekni bölümünün yanında ne gibi bir faydası olur? Ben bu bölümü bitirene kadar biraz yıpranıcam ne olur yardımcı olun. Biraz fen çalışsam kazanabileceğim ve severek okuyacağım bir bolum varken, birçok kişinin okuyup da vasıfsız eleman gibi gezdiği bir bölümdeyim tek artısı ingilizcemin gelişmesi oldu, bu arada Erasmus hakkım var bahar dönemi için

    YanıtlaSil
  56. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...