Marksizm Neden Hala Güncel?

Yanıtlamamız gereken ilk soru şu: Kapitalizm neden hâlâ ayakta? Üstelik bunca krize, eşitsizliğe ve tartışmaya karşın neden çökmüyor? Bu sorunun peşine düşen herkesin yolu er ya da geç Karl Marx’a çıkıyor.

19’uncu yüzyılda yaşayan Marx, ortaya koyduğu analizlerle sadece kendi dönemini değil, bugünü anlamak için de hâlâ güçlü bir çerçeve sunuyor. Marksizm, özellikle Sanayi Devrimi’yle birlikte ortaya çıkan büyük dönüşümleri açıklamak için geliştirildi. Bu yaklaşımın merkezinde basit ama sarsıcı bir görüş var: Tarihi asıl biçimlendiren şey insanların düşünceleri değil, içinde yaşadıkları maddi koşullardır.

Bu bakış açısına göre insanlık tarihi, temelde sınıflar arasındaki mücadelelerin tarihidir. Kapitalist sistemde bu mücadele, üretim araçlarını elinde tutanlarla emeğini satarak yaşamını sürdürenler arasında yaşanıyor. Yani bir yanda az sayıda sermaye sahibi, diğer yanda geçinmek için çalışmak zorunda olan milyonlar.

Marx’a göre sorun burada başlıyor. Çünkü kapitalizm doğası gereği eşitsizlik üretir. İşçiler, ortaya koydukları değerin tamamını alamaz; bir kısmı sistematik olarak sermayeye aktarılır. Marx bunu artı değer kavramıyla açıklar. Bugün etrafımıza baktığımızda bu fikri anlamak zor değil: Uzun saatler çalışmasına rağmen geçinemeyen insanlar ve servetini sürekli büyüten küçük bir azınlık.

Marksizmin belki de en güçlü yanı burada ortaya çıkıyor: Suçu bireylerde değil, sistemde aramak. Yani mesele kötü insanlar değil, işleyişin kendisidir. Bu yüzden gelir eşitsizliği, güvencesiz çalışma ya da ekonomik krizler tartışılırken Marx’ın adı hâlâ masaya gelir.

İşin bir de diğer tarafı var. 20’nci yüzyılda Marksizm adına kurulan bazı rejimlerin otoriter ve baskıcı yapılara dönüşmesi, bu teori açısından en ciddi tartışma alanlarından birini oluşturdu: Teoride güçlü olan bir düşünce, neden uygulamada aynı başarıyı gösteremedi? Bunun yanıtı biraz da bu sistemin uygulandığı ülkelerin yapısında saklı. Marx devrimlerin en gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşmesini bekliyordu. Ama tarih farklı ilerledi: Büyük devrimler, Rusya ve Çin gibi bambaşka koşullara sahip toplumlarda ortaya çıktı.

Bazı düşünürlere göre Marksizm, toplumu fazlasıyla ekonomik bir çerçeveye indirgiyor. Kültürün, siyasetin ve bireysel tercihlerin rolünü yeterince ele almıyor. Her şeyi ekonomi üzerinden okumak, gerçeğin bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına gelebilir.

Asıl soru şudur: Marx’ın kapitalizmin çökeceği öngörüsü neden gerçekleşmedi?

Bunun en önemli nedenlerinden biri, kapitalizmin sanıldığından çok daha esnek bir sistem olması. Zaman içinde kendini dönüştürmeyi başardı. Ağır çalışma koşulları kısmen iyileşti, sendikalar ortaya çıktı, sosyal güvenlik sistemleri kuruldu. Asgari ücret, işçi hakları gibi uygulamalar sistemi tamamen değiştirmese de daha katlanılabilir hale getirdi. Öte yandan kapitalizm yalnızca üretimle değil, tüketimle de güçlendi. İnsanlar artık sadece kazandıklarıyla yaşamıyor: Kredi kartları ve borçlanma, sistemi daha da derinleştiriyor.

Zaman içinde kapitalizm, ilk ortaya çıktığı döneme göre emeğe karşı yaklaşımında yumuşamış olsa da son elli yılda özellikle neoliberal politikalarla birlikte bütün dünyada eskiye dönüş eğilimine girdi: Sendikalar güçsüzleştirildi, işçi hakları daraltıldı.

Kapitalizmin son yıllarda yeniden sertleşmeye başlamış olması Marksizmin niçin hâlâ tartışmanın merkezinde olduğunu açıklıyor

Yorumlar

  1. Bence kapitalizm çökeli epey oldu. Toplumlar bunun farkında olmadığı için çökmediği sanılıyor. Mevcut eğitim sistemi bunu anlamasına izin vermiyor. Sadece eğitim sistemi de değil, aynı zamanda bunu fark ettirecek tüm bilgiler ortada yok. Normal olan bu zannediyor.

    YanıtlaSil
  2. Aslında şu anki Çin sistemi tam bir komünizm değil, "Çin'e özgü sosyalizm" dedikleri bir modeldir. 1978'den sonra "fakir kalarak komünizme varılamayacağını" savunarak kapılarını kapitalist yöntemlere (özel sektör, yabancı yatırım, borsa) açtılar. Amaçları, kapitalist yöntemlerle zenginleşip güçlenmek, ancak ipleri hep devletin (partinin) elinde tutmaktır.

    Öte yandan Rusya örneğinde ise durum daha farklı bir uçta; Marksist mirasın küllerinden doğan, devletle iç içe geçmiş devasa bir sermayeye sahip ''Oligark'' sınıfı oluştu. Her iki model de bize şunu gösteriyor: Kapitalizm kendisini nasıl borçla makyajlıyorsa, Marx'ın işaret ettiği o ''merkezi güç ve sermaye birikimi'' ilişkisi de sadece kabuk değiştirerek varlığını sürdürüyor.

    Sizce Çin'in bu hibrit modeli, Marx'ın öngördüğü nihai sona bir hazırlık mı yoksa tamamen yeni bir kapitalizm türü mü?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çin meselesi oldukça karışık. İki türlü de yorumlanabilir: (1) Komünizm aşamasına geçiş sürecinde kapitalizmle sosyalizmin bir karması olarak da yorumlanabilir, (2) Merkezi planlamanın yanına piyasa sistemini de koyan hibrit bir sistem olarak da yorumlanabilir. Bir süre sonra tam olarak hangisine benzediği daha net ortaya çıkacaktır.

      Sil
  3. Tüketim kültürü kendiliğinden mi oluştu, yoksa kasten mi inşa edildi? En zengin on kişinin servetinin, dört milyar insanın toplam varlığından daha fazla olduğu bir sistem nasıl oluyor da hâlâ ayakta kalabiliyor? Şundan emin olun: Asgari ücretle geçinmenin 'katlanılabilir' olduğunu iddia eden biri, ömründe bir kez bile asgari ücretle yaşamamıştır. Vesselam.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok doğru, o nedenle asgari ücretin yüksek olduğunu öne sürebiliyorlar. Bu açıkçası bana çok şaşırtıcı gelmiyor, asıl şaşırtıcı olan asgari ücret alıp bunun yeterli olduğunu, gayet de iyi geçindiklerini öne süren fanatik taraftarlar.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Varlık Vergisi Faciasına Doğru

ABD - İran Savaşının Türkiye Ekonomisine Etkileri

II. Abdülhamid ve Osmanlı Maliyesinin İflası