Sermaye - Emek Kavgasında Son Durum
Bugün birçok insanın aklında aynı soru var: Daha çok çalışmamıza rağmen refahımız niçin aynı hızda artmıyor? Ücretler artıyor gibi görünse de hayat pahalılığı daha hızlı yükseliyor. Bu yalnızca bir ekonomik kriz meselesi mi, yoksa daha derin bir yapısal sorun mu var?
Bu sorunun yanıtı üretim ve
üretimin nasıl paylaşıldığı meselesinde yatıyor.
Ekonomide üretim; üretim faktörleri
olarak adlandırılan sermaye, emek, doğal kaynaklar ve girişimciliğin bir araya
gelmesiyle gerçekleşir. Bu süreçte bir üretim değeri ortaya çıkar ve bu değer
farklı kesimler arasında paylaşılır. Emek ücret alır, doğal kaynaklar rant
getirir, girişimci kâr elde eder. Sermaye ise bu sürecin sonunda faiz ya da
benzeri getirilerle kazanç sağlar. Ancak kamuoyunda tartışma çoğu zaman yanlış
bir yere odaklanır: “Şirketler mi kazanıyor, çalışanlar mı?” sorusu sıkça
sorulur. Oysa asıl kritik gerilim, emeğin kazancı ile sermayenin kazancı
arasındadır.
Çünkü sermaye, doğası gereği
büyüme eğilimindedir. Para, doğru koşullarda kendi kendini artırabilir. Emek
ise zamanla sınırlıdır. Bir insan günde ancak belli saat çalışabilir. Bu basit
fark, uzun vadede neden sermayenin emeği sürekli geride bıraktığını açıklamaya
yeter. Sanayi Devrimi bu dengenin kırıldığı en önemli dönüm noktası oldu.
Üretim makinelerle hızlandı, ancak bu hızın bedelini büyük ölçüde emek ödedi.
Uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve sağlıksız koşullar dönemin özelliği
haline geldi. Çocuk işçiler fabrikalarda çalıştırıldı, işçilerin dinlenme hakkı
neredeyse yok sayıldı. Emeğin ne kadar kazanacağı, nasıl yaşayacağı büyük
ölçüde sermaye sahiplerinin kararına bağlıydı.
Bu tablo kalıcı olmadı. Zamanla işçiler
örgütlenmeye başladı. Emek, kendi gücünün farkına vardı: Sendikalar kuruldu,
grevler yapıldı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyalizm tehdidinden
korkan batı dünyasında sosyal devlet anlayışı öne çıktı. Devletler, emeği
koruyan yasalar çıkardı. Çalışma saatleri sınırlandı, asgari ücret uygulamaları
başladı, sosyal güvenlik sistemleri kuruldu. 20’nci yüzyılın ikinci yarısı,
emek ile sermaye arasında görece daha dengeli bir dönemi temsil etti.
Ne var ki bu denge de uzun
sürmedi. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte dünya yeni bir ekonomik yönelim
benimsedi. Sermayenin önündeki engeller kaldırıldı, küreselleşme hızlandı ve
esneklik adı altında işgücü piyasaları yeniden biçimlendirildi. İşe alım ve
işten çıkarma süreçleri kolaylaştırıldı, güvenceli çalışma biçimleri yerini
daha belirsiz modellere bıraktı. Bu süreçte sermaye hareket alanını
genişletirken, emek giderek daha kırılgan bir konuma sürüklendi.
Bugün geldiğimiz noktada, bu
dönüşümün sonuçlarını açıkça görüyoruz. Sendikaların etkisi birçok ülkede
azalmış bulunuyor. Güvencesiz çalışma, kısa süreli sözleşmeler ve düşük
ücretler daha yaygın hale geliyor. Üstelik bu tabloyu daha da derinleştiren
yeni bir faktör var: Teknoloji. Yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme, birçok
işi insanlardan daha hızlı ve daha ucuz şekilde yapabilir hale geliyor. Bu
durum, emeğe olan talebi azaltma potansiyeli taşıyor. Mesele artık yalnızca ücretlerin
düşüklüğü olmaktan çıkarak emeğe ihtiyacın azalıp azalmadığı noktasına doğru
ilerliyor.
Böyle bir dünyada yeni çözümler
tartışılıyor. Bunlardan biri de evrensel temel gelir. Bu düşünce, insanların
çalışsa da çalışmasa da belirli bir gelir elde etmesini öngörüyor. Amaç, hem
toplumsal istikrarı korumak hem de tüketimin devamını sağlamak. Çünkü insanlar
gelir elde edemezse, sadece bireysel refah değil, ekonomik sistemin kendisi de
sürdürülemez hale gelecek.
Önümüzdeki yıllarda kritik soru
şu olacak: Eğer üretimde emeğin rolü azalırsa, ortaya çıkan değerin paylaşımı
nasıl yapılacak? Sermaye daha da güçlenirken, emek tamamen sistemin dışında mı
kalacak, yoksa yeni bir denge mi kurulacak?
Bu sorunun şimdilik kesin bir yanıtı
yok. Ancak görünen şu ki, mesele artık yalnızca ekonomi değil. Bu soru aynı
zamanda siyasetin, teknolojinin ve toplumsal tercihlerin ortak sınav sorusu
olacak.
Yapay zeka emeğin yerini aldığında, ülkeler artık her bir yurttaşına vatandaşlık geliri vermek durumunda kalacak ki ülkedeki nüfus devamlılığı sağlansın ve ülke yok olmasın.
YanıtlaSilDoğru çünkü yapay zeka tüketimin yerini alamaz.
SilSermaye, ürettiği ürünün alıcısının, başka bir firmanın emekçisi olduğunu anladığı gün sorun çözülür.
YanıtlaSilÜretim artarsa işçilerin geliri de artacaktır. Bugün dünyada 1600 dolar asgari ücret veren de var. 100 dolar veren de var. 1600 dolar asgari ücret verenler çok iyi insan
YanıtlaSiloldukları için değil o ülkedeki üretim gücünden dolayı veriyor.
Haklısınız ama üretimin artması da tüketimin artmasına bağlı ki o da çevreyi harap ediyor.
Sil1. endüstri devriminin emek sömürüsü üzerinden konuşmak kolaya kaçmaktır. Soylular ve yönetim kademeleri insanın yaşam refahının artmasının üretime olan etkisini anca 19yy. 2. yarısı fark etmiştir. O sebeple bu endüstri devriminin emek sömürüsü edebiyatını bırakalım. zaten bu devrim bizim topraklarımıza da gelmedi.
YanıtlaSil2. Ben insanlık tarihimizin en refah seviyesi yüksek döneminde, en insana değer verilen, en emek karşılığı verilen döneminde yaşadığımızı düşünüyorum. Aksini düşünüyorsanız konuşabiliriz fakat ben bugün kosta rika’da mahalle diskosunda kokteyl içen arkadaşımla sabah opetten kahve alırken konuşabildim. Daha 50 yıl önce 2 saatimi, 100 yıl önce yarım günümü alacak bir mesafeyi 30 dk içinde tamamladım, eve geldim dolabımda aldığım yemeğim vardı, ocağımda gaz. Bunlar 100 yıl önceki şartlarla karşılaştırılamaz ayrıcalıklar. Gelen inovasyon ve dönüşüm de sermaye ile mümkün oldu.
3. İşiniz yapay zeka ile yapılabiliyorsa, bunu EMEK kendi düşünmeli. Ben ne yaparsam yaptığım işte öne çıkarım, ne yapılmazsa geride kalırım emeğin düşüncesi olmalı. Üretim’de yapay zeka ile iş güvenliği alanında bir çok gelişme oluyor. Bu gelişimi dönüşümü yapanlar da EMEK'in ta kendisi. Yazıda tek taraflı bakılmış gibi hissettim. İnsanlar işsiz kalacak diye teknolojik değişimin önüne geçemeyiz. Kumaş basım makinasını yasaklayan Kraliçe Viktoria olamayız.