Zor Oyunu Bozar

Ekonomi yönetimi bazen fırtınada güneşli günlerin haritasına bakmak ister. Oysa rüzgâr yön değiştirdiğinde, eski hesaplar artık işe yaramaz. Petrol fiyatları tavan yaparken, faizler ve risk primleri yükseliyor, bütçe dengesi ve dış denge kırılganlaşıyor. Başlangıçta öngörülen program, gerçeklerin ağırlığı karşısında artık geçerliliğini yitirdi. Zaman, eski planları savunma zamanı değil, yeniden gerçekçi hesaplar yapma zamanıdır.

Bunun en çarpıcı örneği petrol fiyatlarında görülüyor. Orta Vadeli Program’da (OVP) 2026 yılı için Brent petrolün ortalama 65 dolar olacağı varsayılmıştı. Oysa bugün fiyatlar 110 doların üzerine çıkmış durumda. Bu, devasa bir sapmayı gösteriyor. Petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artışın, dolaylı etkilerle birlikte cari açığı 3,5–4 milyar dolar artırdığı ve enflasyonu 1–1,5 puan yukarı ittiği biliniyor. Bu tablo, başlangıç varsayımlarının fiilen geçersiz hale geldiğini gösteriyor.

Risk primi cephesinde de benzer bir tablo var. Türkiye’nin CDS primi mart ayı başında 200 baz puan seviyesine kadar gerilemişti. Bugün ise 275 baz puan dolayında ve yukarı yönlü bir eğilim gösteriyor. Buna ABD 10 yıllık tahvil faizindeki artışı da eklediğimizde, Türkiye’nin dış borçlanma maliyetinin yüzde 6,1 düzeyinden yüzde 7’nin üzerine çıktığını görüyoruz. Bu artış, yalnızca kamu kesimi için değil, özel kesim için de finansman maliyetlerinin belirgin biçimde arttığı anlamına geliyor.

Enflasyon oranı tahmininin yılsonu için artık yüzde 16 ya da 15 – 21 aralığı gibi bir yerde tutulması bu koşullar altında gerçekçi değil. İçinde bulunduğumuz koşullar Merkez Bankası'nın beklenti yönetimi yaparak revizyonlarda tutucu davranabileceği koşullar değil. Beklentiler artık bu tür çıpalarla yönetilebilir olmaktan çıktı. O nedenle zaman geçirmeden oranı yüzde 25 düzeyi olarak yeniden tanımlamak gerekir. Para politikasını da yeniden bu tahmine göre ayarlamak gerekecek. Merkez Bankası, savaşla birlikte politika faizi olan yüzde 37 ile haftalık repo fonlamasını askıya alarak, yüzde 40 faizli gecelik borç verme kanalına yöneldi. Bu değişiklik, bileşik faiz hesabıyla borçlanma maliyetinin yaklaşık 4 - 5 puan artması anlamına geliyor. Yani maliyetler sadece kâğıt üzerinde değil, fiilen de artmış durumda. Şimdilik bu faiz enflasyonun yüzde 25 olarak tanımlanması halinde bile yeterli yükseklikte görünüyor. Enflasyon tahmini daha yukarı çekilirse o zaman faiz artırımı da gündeme gelebilir.

Bütçede ilk bakışta bir iyileşme görülse de bunun kalıcı olmadığı açık. Yılın ilk iki ayında bütçe açığı geçen yıla kıyasla daha düşük gerçekleşti. Ancak bu durum büyük ölçüde kurumlar vergisinde yeniden uygulamaya konulan peşin tahsilattan kaynaklanıyor. Geçici nitelikteki bu gelir etkisi ortadan kalktığında, bütçe dengesindeki bozulmanın görünür hale gelmesi beklenmeli. Üstelik artan petrol fiyatları, yükselen faizler ve ekonomik aktivitedeki  yavaşlama bütçe üzerinde ek baskı yaratacaktır. Bu nedenle OVP’de yüzde 3,5 olarak öngörülen bütçe açığının GSYH’ye oranının yüzde 5’in üzerine çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.

Dış denge de oldukça riskli bir durum sergiliyor. Daha yılın başında, yani küresel gerilimler tırmanmadan önce, cari açıkta belirgin bir artış eğilimi vardı. İhracat zayıflarken ithalat artıyordu. Üstelik doğrudan yabancı sermaye girişlerinde de ciddi bir düşüş gözleniyor. Bunun yerini daha kısa vadeli ve oynak sermaye hareketleri alıyor. Küresel gelişmelerle birlikte ihracat pazarlarında daralma olasılığı güçlenirken, enerji ithalatı maliyetinin artması cari açığı daha da büyütecektir. Bu çerçevede OVP’de yılsonu için öngörülen 22 milyar dolarlık cari açığın iki katına yaklaşması sürpriz sayılmamalıdır.

Merkez Bankası rezervlerinde aşağı yönlü bir hareket dikkat çekiyor. Özellikle döviz rezervlerindeki gerileme, hem dış finansman koşullarının zorlaşması hem de yurtiçi yerleşiklerin yeniden dövize yönelmesiyle açıklanabilir.

Büyüme açısından birçok olumsuz etki bir arada ortaya çıkıyor. Sanayi üretiminde ve kapasite kullanım oranında görülen düşüşlerin, tarım ve hayvancılıktaki ivme kayıplarının, artan faizlerin tüketime ve yatırımlara olumsuz etkilerinin büyümeyi düşürmesi kaçınılmaz görünüyor. Dış talepteki zayıflama ve ihracat pazarlarındaki daralma da eklendiğinde, büyümenin belirgin şekilde ivme kaybetmesi beklenmelidir. Bu çerçevede OVP’de öngörülen yüzde 3,8’lik büyüme hedefinin aşağı yönlü revize edilmesi zorunlu görünüyor.

Ortaya çıkan tablo nettir: Ekonomi programının dayandığı temel varsayımlar anlamını yitirmiş, petrol fiyatından risk primine, faizlerden sermaye akımlarına kadar birçok alanda başlangıçta kabul edilen dengeler değişmiştir.

Gerçek değişmişken programın değişmemesi, artık bir tercih değil, bir hatadır.

Yorumlar

  1. Sayın mahfi hocam, ramazan bayramınızı en içten dileklerimle kutluyorum.iyiki varsınız.

    YanıtlaSil
  2. Ödemeler dengesi krizi yaşanabilir deniyor.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Varlık Vergisi Faciasına Doğru

Altın ve Gümüş Fiyatları

Altın ve Gümüşün Yükselişi ve Düşüşü