Yaşam Kendi Seçimlerimizle Biçimlenir
Varoluşçuluk, insanın dünyadaki
yerini ve yaşamın anlamını sorgulayan en çarpıcı felsefe akımlarından biridir.
Bu düşünceye göre insan, önceden belirlenmiş bir özle dünyaya gelmez; önce var
olur, sonra kim olacağını kendi seçimleriyle belirler. Varoluşçuluk bu yönüyle
kaderci anlayışlardan ayrılır, ancak insanın sorumluluğunu da çok daha ağır bir
noktaya taşır.
Varoluşçular, Tanrı’nın varlığı
konusundaki yaklaşımlarına göre iki ana gruba ayrılır. Teist varoluşçular
arasında yer alan Søren Kierkegaard, insanın kaygı ve umutsuzlukla başa
çıkabilmesi için bir inanç sıçrayışı yapması gerektiğini savunur. Karl Jaspers
ise ölüm, acı ve suç gibi uç durumlar aracılığıyla insanın hem kendisiyle hem
de Tanrı’yla yüzleştiğini belirtir.
Ateist varoluşçular ise evrende
önceden verilmiş bir anlam olmadığını savunur. Jean-Paul Sartre, insanın
özgürlüğe mahkûm olduğunu söyler. Buna göre insan seçim yapmaktan kaçamaz ve bu
durum onu yaptığı seçimler dolayısıyla sorumlu kılar. Albert Camus, insanın
anlam arayışı ile evrenin anlamsızlığı arasındaki çatışmayı saçma kavramıyla
açıklar. Friedrich Nietzsche, geleneksel değerlerin çöktüğünü savunarak insanın
kendi değerlerini yaratması gerektiğini vurgular. Martin Heidegger, varlığın
anlamı üzerine yaptığı analizlerle bu varoluşçu düşünceye katkıda bulunmuştur.
Varoluşçuluk bireyi merkeze alır
ve özgürlüğü temel bir gerçeklik olarak kabul eder. Ancak bu özgürlük
beraberinde büyük bir sorumluluk getirir. İnsan yaptığı her seçimle yalnızca
kendisini değil, insan olmanın ne anlama geldiğini de yeniden tanımlar.
Bu düşünce çoğu zaman huzursuz
edicidir. Çünkü varoluşçuluğa göre evrende hazır bir anlam yoktur ve insan bu
boşlukla yüzleşmek zorundadır. Bu yüzleşme ilk ağızda bir kriz gibi görünse de
insanın karşısına bir fırsat da çıkarır. İnsan, anlamın yokluğunu fark ettiği
anda onu yaratma gücünü de eline alır.
Varoluşçuluk yalnızca felsefede
değil, edebiyatta da güçlü bir biçimde kendini gösterir. Fyodor Dostoyevsky’nin
Suç ve Ceza'sı ön-varoluşçu bir eser olarak kabul edilir. Jean-Paul
Sartre’ın Bulantı’sı, Albert Camus’nün Yabancı’sı ve Dino Buzzati’nin Tatar
Çölü bu düşüncenin edebiyattaki güçlü yansımalarıdır.
Bunlara ek olarak Franz Kafka’nın
Dava’sı ve Dönüşüm’ü, bireyin anlamsız ve anlaşılmaz bir dünyada sıkışmışlığını
çarpıcı biçimde ortaya koyar. Hermann Hesse’nin Bozkır Kurdu, bireyin içsel
bölünmüşlüğünü ve kimlik arayışını işler. Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken’i,
bekleyişin kendisini anlamsızlık ve varoluşsal boşluk üzerinden sahneye taşır.
Simone de Beauvoir’ın Konuk Kız’ı ve Mandarinler’i, özgürlük ve sorumluluk
temasını toplumsal ilişkiler içinde ele alır.
Bu eserler okuyucuyu belirsizlikle
baş başa bırakır. Bu da varoluşçuluğun hem en güçlü hem de en zorlayıcı
yönlerinden biridir.
Günümüzde modern yaşamın
belirsizlikleri, yalnızlık ve kimlik arayışı, varoluşçuluğu yeniden güncel
kılmıştır. İnsanlar farkında olmasalar bile, yaptıkları seçimlerle kendi
hayatlarının anlamını inşa eder.
Varoluşçuluk kesin yanıtlar sunmaz;
aksine sorular sorar. Belki de bu yüzden hem zorlayıcı hem de
özgürleştiricidir. İnsana, hayatın anlamını dışarıda aramak yerine onu kendi
seçimleriyle yaratabileceğini hatırlatır.
Kaleminize sağlık.
YanıtlaSilTeşekkür ederim.
Sil"Varoluşçuluk kesin yanıtlar sunmaz; " o zaman neden varoluşçuluk akımı var? Kesin yanıt sunmayan bir akım kişiyi nereye götürür? Sürekli bilinmeze yolculuk turizm anlamında keyifli olabilir. Ama hayatın anlamı konusunda sürekli bilinmeze yolculuk huzursuzluğa yolculuğu peşinen kabul etmektir.
SilEvet hocam, allaha inansaydım, allah size uzun ve sağlıklı bir ömür versin derdim, inanmadığım için, bu kadar üretken bir insan dilerim çok çook uzun yaşar diyorum :-) Uzun zamandır sitenizi takip ediyorum, her 2-3 günde bir bazen her gün; bu tip makaleler yazmak gerçekten çok zordur.
SilKaleminize sağlık. Saygı ve Sevgilerimle..
17:22: Siz felsefeyle değil inançlarla ilgilenin. Çünkü kesin yanıtlar sadece inançlarda vardır.
SilBen inançlarla değil, saf mantık saf metamatik saf bilimle ilgilenirim hocam, ama cevabınızda galiba araya kaynamışım :-) Kesin yanıtlar sadece inançlarda vardır cümlenizi de, ters mizah olarak algıladım ama bilmem doğru mu anlamışım. Benim hiç bir inancım yok, ben sadece mantıksal ve matematiksel olarak, üstünde yıllarca çalışarak doğrulanmış, saf ve ham veriye inanırım sadece, ne sizin nede hiç kimsenin inancı beni ilgilendirmiyor, hatta umurumda bile değil. Ben bir insanın bu dünyaya ve diğer insanlara ne kattığına bakarım sadece. Bu kadar makale üretkenliktir, bu kadar makaleyi ısrarla sabırla ve severek takip etmekte, biraz düşündüm hangi kelime daha doğru olur diye, en sonunda şuna karar verdim, benim için (ZEVKTİR, KEYİFTİR, YAŞAMAKTIR) Sevgi ve Saygılarımı sunuyorum..
SilDoğru anlamışsınız.
SilSüper ifade etmişsiniz.
YanıtlaSilTeşekkürler.
SilEmeğinize sağlık hocam ara sıra böyle yazılarda iyi gidiyor
YanıtlaSilEvet, farklı bakışlar getiriyor.
SilHocam hazır felsefeye özgür iradeye inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum hocam, yok bence.
YanıtlaSilTam olarak neyi kastettiğinizi anlayamadım. Hazır felsefe ne bilmiyorum. Özgür irade ile neyi kastediyorsunuz? Onu da anlayamadım. Kusur bende olabilir.
SilBahsettiğiniz yazar ve eserler nedeniyle yakın bir zaman da sizden yeni bir kitap okur muyuz? Müfettiş Murat ile Rüya hala unutulmazlarım arasında! Sevgilerimle...
YanıtlaSil🙏
SilEvrenin önceden belirlenmiş bir anlamı veya amacı yoktur düşüncesi bence akla uygun değil. Çünkü doğadaki herşey hassas bir denge üzerine inşa edilmiş. Dolayısıyla buna gücü yetebilen bir varlığın devreye girmesi gerekiyor. Mesela gökten demir yağdı ve Eyfel Kulesi de tesadüfen oluştu desem, akıl buna itiraz eder. Mühendislik harikası bu yapının bir mühendisi olması gerekir der. Çünkü eğer bir yapı varsa bir plan vardır ve plan varsa anlam da vardır. Kaldı ki Eyfel Kulesi kainatın yanında nokta kadar bile değildir.
YanıtlaSilAkıl aslında insanı yaratıcının varlığına götürür. Asıl güç olan ise yaratıcının insana net bir mesaj verip vermediğine inanıp inanmamaktır. Tüm kutsal kitaplarda yaratıcı, evrenin yaratıcısının kendisi olduğunu, hayatı boş yere yaratmadığını, başkasına değil sadece kendisine kul olunması gerektiğini, bu dünyanın bir imtihan yeri olduğunu, herşeye gücünün yettiğini, insanı ilk defa yarattıktan sonra onu tekrar yaratmaya gücü olduğunu, ve ahiret hayatının da gerçek olduğunu söylemekte, hayatın anlamını ve amacını açıklamaktadır.
Lakin din tahrif edildiğinde ve anlatılan öğretiler hurafelerle dolu olduğunda, insan zihni bir ikileme düşer: Ya karmaşadan kaçıp anlamsızlığa sığınacak ya da tüm gürültünün içinde o ''saf mesajı'' bulmak için çaba sarf edecektir. Eyfel Kulesi'nin bir mühendisi olduğunu anlayan akıl, din adına anlatılan tutarsızlıkları da fark edecek kapasitededir. Önemli olan, yaratıcının mesajını insanların yarattığı gölgelerden sıyırıp, o ilk ve berrak haliyle bulabilme cesaretini göstermektir. Çünkü hurafelere inanmak ne kadar akıl dışıysa, anlamsızlığa sığınıp hayatı bir tesadüfler silsilesi olarak görmek, Eyfel Kulesi'nin önünde durup onun bir planı olmadığını iddia etmek kadar akıl dışıdır. Bu yüzden temeline anlamsızlığı alan bir varoluşçu felsefenin, kainatın bu devasa mühendisliği karşısında hiçbir mantıksal tutarlılığının olmadığı görüşündeyim.
Bilim, durumu en doğru açıklayan birikimdir.
Sil18:55 Allah'ı Eyfel kulesini yapan mühendisle bir tutup günaha girdin. Tövbe de. Allah'ın canı sıkılınca insanı yaratmış, sakın benden başkasına kulluk etmeyin, dünya imtihan yeri demiş. (Gözlemlenebilen evrenin yaklaşık çapı 90 milyar ışık yılı. Aklın yetiyorsa bunu tasavvur etmeye çalış. Bu büyüklükte evren yaratan birisi insanı da yaratacak, sonra elçi gönderecek, bana inanın yoksa yakarım cehennemde diyecek v.s, insanları korkutma amaçlı bir sürü tehdit savuracak. Mübarek sanki insan gibi. Eyfel konusunda haklı bile olsan böyle bir Tanrı tasavvurunu benim aklım kabul etmez. Senin dediğin akıl insanı her yere götürebilir sadece yaratıcının varlığına değil. Ama özgür akıl.)
SilMahfi Bey neden yorumumu yayınlamadınız? Bana bir cevap verildi ve benim de bu cevaba yanıt vermeye hakkım yok mu? Siz bir yazı yazıyorsunuz ve belli ki varoluşçu felsefeyi önemsiyorsunuz. Fakat bence karşıt görüşlere yeteri kadar demokrat değilsiniz.
SilBu felsefenin doğruluğunu sorgulamak suç mu? Evrenin muhteşem mühendisliğine bakıp varoluş amacını boşlukta bırakmanın mantığa aykırı olduğunu dile getirmek suç mu? Sizi eleştirmek suç mu? Bilim evrenin nasıl yaratıldığını açıklar fakat neden yaratıldığını açıklayamaz demek suç mu? Bu ''neden'' boşluğunu yaratılmışların (felsefecilerin) değil de yaratıcının kendisinin doldurması gerekir demek suç mu? Çünkü koskoca evrende ''neden'' diye sorgulayabilen bir varlık yaratmış ve o varlığa da mesaj vermesi mantıksal bir ihtiyaçtır demek suç mu?
Aslında yayınladığımı sanıyorum ama sanırım bir aksilik olmuş. Buyurun şimdi yayınladım.
SilBu dediklerinizin hiçbiri suç değil elbette, sonuçta burası bir tartışma ortamı.
Bir tek şey söyleyeceğim: Evrenin muhteşem bir mühendisliği yok. Tam tersine tam anlamıyla kaotik bir yapısı var. Yörüngeler farklılaşıyor, yıldızlar yutuluyor, güneşler sönüyor, dünyanın eğimi bile ağır ağır da olsa sapıyor.
Öte yandan ortada kimsenin doldurmaya çalıştığı bir boşluk da yok. Sadece anlamaya çalışanlar var. Meraklı insanlar. Çünkü bilim merakla başlar.
Belirttiğiniz kaotik yapı (yıldızların yutulması, yörüngelerin değişimi vb.) aslında modern fiziğin Entropi ve Kaos Teorisi ile açıkladığı bir durumdur. Ancak bilim bize şunu da söyler: Bu kaosun tam kalbinde, galaksilerin spiral kollarından atom altı parçacıklara kadar sarsılmaz matematiksel yasalar işler. (Termodinamik, Kütleçekimi vb.) Yani ''kaos'' dediğimiz şey, aslında daha geniş ve dinamik bir düzenin parçasıdır. Bir mühendislik harikasını sadece durağanlığıyla değil, bu kadar devasa bir değişkenliği (kaosu) bile belli yasalar çerçevesinde dengeleyebilmesiyle tanımlamak gerekir.
SilAyrıca trilyonlarca galaksi arasında insanın fiziksel olarak ''küçük'' olması, onu anlamsız kılmaz. Bilimin merakla başladığını söylediniz; peki bu devasa evrende bu merakı duyabilen, o yıldızları anlamaya çalışan ve ''ben neden buradayım?'' diye sorabilen tek varlık insansa, bu durum insanın niteliksel olarak evrenin merkezinde olduğunu göstermez mi? Trilyonlarca galaksinin varlığı, insanın anlamsızlığını değil; bu kadar muazzam bir sahne kurulduysa, bu sahneyi izleyip anlamlandıracak bir seyircinin (insanın) varlığının ne kadar kritik olduğunu düşündürür. Anlamsızlığı peşinen kabul etmek ise, aklın en temel dürtüsü olan anlam arayışını yarıda kesmek olacaktır. Bence asıl anlamlı olan; bu sınırlı ömürde sadece yaşamı tüketmek değil, bu muazzam mühendisliğin ardındaki niyetin peşine düşmek olmalıdır. Zira evren gerçekten anlamsız bir kaos olsaydı, içinden o anlamı keşfetmeye çalışan ''insan'' gibi anlamlı bir bilincin çıkması evrenin en büyük tutarsızlığı olurdu. Anlamsız bir sistemin, anlam arayan bir varlığı, (insanı) doğurabilmesi bence çok büyük bir çelişkidir.
Trilyonlarca yıldızın ve gezegenin bulunduğu ucunu bucağını bilmediğimiz bir evrende insanın yalnızca bu dünyada var olduğunu düşünmek ve hele de onun bu evrenin merkezinde olduğunu sanmak insanın kibrinden kaynaklanır.
SilMahfi Bey yazdığım yorum sanırım yine teknik bir arızaya takılmış. Sadece şu kadarını söyleyeyim; bu bir kibir değil, aksine insanın evrendeki yerini kavrayabilen bir farkındalıktır. İnsanın fiziksel küçüklüğünü kabul etmek alçakgönüllülükse, bu devasa sistemi anlamlandırabilen yegane gücü, yani ''bilinci'' tesadüf diyerek basitleştirmek de bir o kadar büyük bir ''indirgemecilik'' olur. Bence asıl tutarsızlık, bu muazzam senaryoda anlamı kavrayabilecek yegane güç olan bilinci figüran yerine koymaktır. İyi günler.
SilEkonomi ,……aslında bizim ortak varoluş mücadelemizin bir organizesi değil mi hocam. Rakamlarla entegre olmuş bir sosyal bilim. İnsan psikolojisi ve davranışlarından bağımsız olarak düşünülmesi zor. Böyle yazılarınızın da vizyonumuza artı bir değer kattığı inancındayım. Teşekkürler
YanıtlaSilÇok doğru, teşekkürler.
Silİstenç denen bir şey var ve eğer sadece ona özgür irade veya iradenin özgür olduğu tek an dersek vardır. Ancak bir şeyi isteme eyleminiz bile 300-400 ms önce beyninizdeki sinyaller tarafından gerçekleşiyor. Evren, varlığımız ve yokluğumuz hep kaotik iken verdiğimiz kararları neden verdiğimiz de sadece bize bağlı değildir. Bu durumda yaşamın kendi seçimlerimizle biçimleneceği doğru değildir. Yaşam tamamen tesadüfi bir şekilde biçimlenir. Her şeyi doğru yapın veya yaptığınızı sanın. Yine de olacak olan olur. Sayısı ve oranı belli değil her şeyin her şeye etkisi var. Siz verdiğiniz kararı %100 özgürce verebilseydiniz yine de olacaklara etkiniz devede kulak bile olamazdı.
YanıtlaSilİnsanın özgür iradesi yoksa herşey atomların etkileşimi ile oluyorsa katiller de suçu atomlara atardı.
SilDevede kulak olmadığını söylediğim kısım için insanlar işledikleri suçlardan sorumludur.
SilBurada varoluşçuluk ve gerçekleştirilen seçimleri hem insanların kendi çapında hem de insanlardan meydana gelen topluluklar bazında olanlar şeklinde iki açıdan ele almak gerekiyor bence. Bu iki açıdan yapılmış olan seçimler de birbiri ile bağlantılı ve insanların ileride gerçekleştirecekleri karar alma süreçlerine de etki ediyor. Aslında burada yazınızdan yola çıkarak birey varoluşçuluğu ve toplum varoluşçuluğu ekseninde birey-toplum ilişkisine de değinmeye çalışıyorum.
YanıtlaSilHocam bu her şeyin en özüne değinen güzel yazınız için çok teşekkürler. Bireyin özgürlüğü tartışılabilir ancak günümüzde kurumların özgürlüğü (daha doğrusu bağımsızlığı) ne yazık ki tartışmaya kapalı bir mahkumiyet içindedir.
YanıtlaSilToplumda 'özgürlük' denildiğinde genellikle 'her istediğini yapabilme' durumu algılanıyor. Oysa kurumsal anlamda özgürlük, aslında bilimsel veriye ve rasyonaliteye sıkı sıkıya 'bağlı olma' halidir. Örneğin FED'in siyasi baskılardan sıyrılarak, bir makine gibi faiz kararlarını doğrudan enflasyon verisine bağlayabilmesi gerçek bir özgürlük göstergesidir.
Yazınızda belirttiğiniz gibi, varoluşsal boşluk bir şekilde doldurulmak zorundadır. Tarafsız kalmak ya da görmezden gelmek de bir seçimdir ve bu seçimlerin bedeli ödenmeden kalmıyor. Hesap soracak ve denge kuracak kurumlar kontrol altına alındığında da toplum olarak bu bedeli çok ağır ödüyoruz.
Bugün dünyada bizden çok daha kötü ekonomilere sahip ülkeler olmasına veya kendi tarihimizde çok daha ağır krizler atlatmış olmamıza rağmen, mutluluk endekslerinde bu kadar alt sıralarda olmamız bir gerçek. Bu tablo sanki sadece cüzdanımızdaki değil; ruhumuzdaki bir çöküşün, toplum olarak o 'varoluşsal boşlukla' acı bir şekilde yüzleştiğimizin resmi gibi.
Hocam, yıllardır dile getirdiğiniz yapısal reformların aslında sadece hukuki ve ekonomik değil, tam da bu bahsettiğiniz felsefi derinlikte 'varoluşsal' bir sorumluluk alma eylemi olduğunu söyleyebilir miyiz?
Güzel benzetme olmuş. Teşekkürler.
SilBu kullanıcının yorumu da ayrıca önemli bence. Bireyin özgürlüğünden yola çıkarak kurumların özgürlüğüne doğru giden bir çerçeve çiziyor.
SilMüthiş farklı bir yazı olmuş.
YanıtlaSilBende her ne kadar seçim şansımız olmayan şeyler olsada cografya aile vs.kendi tercihlerimiz le bize çizilen sınırlar içerisinde cevrede hür irademizin bize verdği rahatlık ve özgüvenle varaoluş iddamızı sürdürürken yılların acımasızca getirdgi ihtiyarlıkta aslında ne kadarda gayesizce gayeler aradgımızı bu kadarına gerek varmıydı dedgimizi düşünüyorum.cok zamandır saygılar.
Çok teşekkür ederim. Sevgiler.
Silİnsanlar farkında olmasalar bile, yaptıkları seçimlerle kendi hayatlarının , " koskoca ülkenin " anlamını inşa eder. Hocam sizin cümlenize 2 kelime ilave ettim .
YanıtlaSilÇok doğru bir ilave. Emeğinize sağlık.
Sil'' Yaşam Kendi Seçimlerimizle Biçimlenir '' mükemmel bir cümle. Kendi irademizle verdiğimiz kararlardır, yaşam. Bilim gerçekleşen olayların '' nasıl '' meydana geldiğini ispat eder, oysaki asıl önemli olan soru bu olayların '' niçin '' meydana geldiğini bulmak olmalı. Bence...
YanıtlaSilAslında bilim nasılı da niçini de açıklar ama bunlar o ana kadarki bilgi birikimimizle açıklanabilir ve daha iyi ve doğru açıklamalarla yanlışlanabilir. Bilim kesinlikle değişmez sonuçlar önermez. Güzelliği ve gerçekliği de oradadır zaten.
SilTeşekkür ederiz Mahfi bey...
YanıtlaSil🙏
SilDeterminist bir evren anlayışında, yani her şeyin değişmez fizik, kimya, matematik kanunlarına bağlı olarak oluştuğu, aynı nedenlerin hep aynı sonucu doğurduğu bir evrende, özgür iradeden söz edilebilir mi?
YanıtlaSilDeğişmez bir evren anlayışı terk edileli sanırım yüz yıla yakın bir zaman geçti. Evren her an değişiyor. Galaksiler, yıldızlar hızla birbirinden uzaklaşıyor. Döngüler değişiyor, yörüngeler sapmalar gösteriyor, yıldızlar yok oluyor, yenileri doğuyor.
Silher yazınızdan ve alta yapılan yorumlardan buyuk keyif alıyorum.Ara sıra zıt duşunceler nezaket sınırları içinde çarpışıyor , kendimizden farklı düşünenlerin farkına varıyoruz. Blogunuz bu şekliyle sıcak bir ortam oluşturuyor. Teşekkürler. Kısaca " quelques grammes de finesses dans un monde de brutes" diyerek google translate e iş vereyim. :))
YanıtlaSilSağ olun, bu bloğu oluştururken temel amacım buydu.
SilSon kabadayı çakıcı kitabını tavsiye ederim ... Bizler kafka'nın , nietzsche , nin gözü ile anlatılırken bir de kendi aynamızla kendimize bakmanın gerekliliğini bu kitapta bulabilirsiniz
YanıtlaSilMerhaba, kendi bakış açımdan varoluşçu felsefe ile ilgili şu eleştiriyi dile getirebilirim; hiçbir şeyin hazır / kendinden / bizatihi bir anlamı olmadığı iddiası, aslında her şeyin anlamsız olduğu, bir diğer deyişle "anlam" diye bir şeyin olmadığı noktasına kadar götürülürse kendi içinde çelişen paradoksal bir duruma düşülmüş olunur. Dikkat edilirse bir şeye anlamsız demekle veya anlamın göreceli olabileceğini savunmakla anlamın kendisinin varlığına /imkanına karşı çıkmak çok farklı şeylerdir. Bir şeye veya şeylere anlamsız diyen kişi kendince anlamı varsayan bir referans çerçevesine dayanmaktadır. Yani bu kişi anlamın varlığını veya imkanını kabul eder ama bazı şeyleri bu çerçevede anlamsız bulur. Anlamın tümüyle göreceli olduğunu ileri süren kişi de en azından bireysel anlamın olabileceğini kabul eder (ki bence bu da sorunlu bir bakış açısıdır). Varoluşçuların bir kısmı ise hazır / bizatihi / özsel anlam olabileceğini yadsımakla kalmamış düşüncesini her şeyin anlamsız /saçma olduğu noktasına taşımışlar. Buna rağmen bir yandan da insanın kendi anlamını kendisinin geliştirebileceğini iddia etmişler. Bana göre bu bir çelişkidir. Varlık ve evrende anlam yoksa, her şey anlamsız ise varlığın bir parçası olan insan da anlamı var edemez. Bu durumda, bu tarzda bir varoluşçu felsefeyi kabul edecek kişi için tutarlı olan anlamın varlığını ve imkanını her türlü reddetmektir. Bir kere her şeyin anlamsız olduğunu kabul ettikten sonra ise yaşamanın / var olmanın da hiçbir anlamı kalmaz. Herhalde bu nedenle birçok varoluşçu düşünür insanın neden intihar etmek yerine yaşaması gerektiğini izah etmek zorunda hissetmişler. Bu noktada şunu sormak istiyorum; hayatımızı kuşatan şu üç büyük soruya cevap bulmadan hayatın geri kalanına tatminkar bir anlam yükleyebilir miyiz; ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum…
YanıtlaSilTrilyonlarca galaksinin olduğu, sürekli genişleyen bir evrende kendimizi bu kadar önemseyip de anlamlar yüklemektense yaşamın anlamsız olduğunu kabul etmek çok daha mantıklı görünüyor. O nedenle eldeki bu sınırlı yaşam süresini en iyi biçimde kullanmak belki de anlamlı olan tek şey.
SilTrilyonlarca galaksinin olduğu sürekli genişleyen bu evren dün bir nokta kadardı. Yarın genişlemesi durup çöküş başladığında yine o noktaya evrilecek. Büyük-küçük, uzak-yakın, az-çok; tün bunlar göreceli vasıflar. Önem nicelden çok nitelikte değil midir? Yaşamın kendisini anlamsız ve saçma olarak kabul edersek geriye anlamlı hiçbir şey kalmaz. Yaşama dair her şeye saçma damgası vurmuş oluruz. O zaman yaşamanın ve herhangi bir eylemde bulunmanın ne anlamı kalır? Hepimiz hayata dair anlamlı ve önemli şeylerin olduğunu vicdanen hissederiz. Bize yaşama sevinci ve isteği veren de budur zaten. Yaşam anlamlıdır. Sevgi ve saygıyla…
SilHocam nasıl özgürleşeceyiz?
YanıtlaSilHerkesin kendine özgü çözümler üretmesi lazım. o nedenle benim önerim sizin işinize yaramayabilir.
Sil"Çınar özkan" adlı yazarımızın son kabadayı çakıcı adlı kitabı diye belirtmekte fayda var
YanıtlaSilSevgili üstat günaydın,
YanıtlaSilFizik biliminde çift yarık deneyi olarak adlandırılan Fizik bilim insanı Richard Feynman tarafından Kuantum Mekaniğinin kalbi olarak değerlendirilen ünlü deneyde;
Işık (veya elektronlar) iki dar yarıktan geçirildiğinde, ekranda parçacık gibi iki iz yerine girişim deseni oluşur. Bu, onların dalga gibi davrandığını gösterir.
Ancak deneyi tekrar edip yarıklardan hangisinden geçtiğini ölçmeye kalktığınızda da, bu desen kaybolur ve parçacık gibi davranırlar.
Doğadaki temel varlıklar aynı anda hem dalga hem parçacık özellikleri gösterebilir ve ölçüm, sonucu doğrudan etkiler.
Bir diğer ifade ile ölçülmeye karşı tepkilerini var oluş şekillerini değiştirerek verirler.
Bu olayın yorumlanması konusunda farklı yaklaşımlar var:
Kopenhag yorumu ; Ölçüm, durumu belirler.
Çoklu dünyalar yorumu ; Tüm olasılıklar gerçekleşir, biz birini gözlemleriz.
Hala tam anlamıyla bilinmiyor.
Çok selam ve sevgiler.
Teşekkürler, sevgiler.
SilMutluluk tembellik olabilir
YanıtlaSilHocam, yazınız için teşekkür ederim. Çok yaşayın; biz de yazılarınızı okumaya devam edelim. Yorumlar da oldukça güzel, verimli bir tartışma ortamı oluşmuş.
YanıtlaSilSağ olun.
SilFelseyi hayatımızdan çıkarmamamız gereğini bir kez daha vurguladınız. Sağolun. Engin birikiminizle hep aydınlatıyorsunuz bizleri . Varolun.
YanıtlaSilTeşekkür ederim.
YanıtlaSilSen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler. Dante, (İlahî Komedya)
YanıtlaSilGüzel yazınız için teşekkürler. Aslında başlığınızın tam karşılığı Arthur Shophenhauer in ''İstem ve tasarım olarak dünya' eseridir. Yorumlarda, felsefenin nasıl oldu sorusuna cevap aradığı, nedeni açıklamadığı vb işaret edilmiş, oysa Aristodan beri, yeter sebep ilkesi ile nedensellik araştırılagelmiştir. Neden, amaç ve anlamdan daha somut ve bilimseldir. Yine başka bir yazınıza, dini bir motifle ve mealen ''biz neden dünyaya geldik'' şeklinde yorum yazan birine 'bir nedeni yok'' şeklinde dikkat çekici ve haklı bir yanıt verdiğinizi hatırlıyorum. İnsan çağlar boyu, bilmediği anlamadığı şeylerin korkusu ile hakikat diye pek çok hurafeye sarılmışlar. Dünyaya bütün varlıklar gibi tesadüfen geldik, acıdan kaçınmak, yaşamaktan haz almak istiyoruz, hayatımızı korumak, mümkünse kendimize, ailemize, ülkemize, insanlığa faydalı olmak amacıyla yaşıyoruz. İnsan sadece seçimlerinin eseri değildir. Çünkü etrafımızdaki hayat kimseye seçme şansı bırakmıyor. Tercihlerimiz, maruz kaldıklarımızın %1 i bile değil. Bu konuda Jack London un ''İnsan Nedir' isimli muhteşem bir kitabını tavsiye ederim. Ahlaklı, şerefli, haysiyetli, iyi bir insan olarak, varlığa zarar vermeden, bize emanet edilenleri koruyup geliştrerek, hayat yolunu tamamlamak ve yaradana ruhumuzu teslim edelim istiyoruz. Kavlimiz bu, nasip nedir bilinmez.
YanıtlaSil