Devlet Piyasaya Müdahale Etmeli mi?

Kapitalizmin uzun süre en güçlü fikirlerinden biri oldukça basitti: bırakınız piyasa işlesin.

Klasik ve neoklasik iktisadi düşüncede, piyasanın kendi mekanizmaları içinde dengeye ulaşabileceği kabulü önemli bir yere sahipti. Arz ve talep birbirini dengeleyecek, fiyatlar kaynakların nasıl dağıtılacağını gösterecek ve bireylerin kendi çıkarlarını takip etmesi, uygun koşullarda toplumun genel refahına da katkıda bulunacaktı. Bu anlayışta devletin ekonomideki rolünün sınırlı olması gerektiği düşüncesi güçlüydü.

Ancak tarih, piyasaların her zaman kendiliğinden dengeye gelmediğini gösterdi. 1929 Büyük Buhranı, piyasanın kendi haline bırakılmasının ağır ekonomik ve toplumsal sonuçlar yaratabileceğini ortaya koydu. İşsizlik milyonlarca insanı etkilerken üretim çöktü ve ekonomik kriz kısa sürede toplumsal bir krize dönüştü.

Bu ortamda John Maynard Keynes'in düşünceleri önem kazandı. Keynes'e göre ekonomi her zaman tam istihdama ulaşamayabilirdi. Toplam talep yetersiz kaldığında ekonomi uzun süre durgunluk içinde kalabilir, işsizlik kalıcı hale gelebilirdi. Böyle dönemlerde devlet, kamu harcamalarını artırarak talebi destekleyebilir ve ekonominin yeniden harekete geçmesine yardımcı olabilirdi.

Böylece devletin ekonomiye müdahalesi yalnızca istisnai bir uygulama olmaktan çıktı; ekonomik istikrarın, istihdamın ve sosyal politikaların önemli araçlarından biri haline geldi.

Fakat devletin ekonomideki rolü büyüdükçe başka bir soru ortaya çıktı: devlet piyasaya kimin için müdahale ediyordu? Bu soru önemliydi. Çünkü devletin ekonomik gücü arttıkça, bu gücü kendi çıkarları için kullanmak isteyen şirketlerin, sektörlerin ve çıkar gruplarının etkisi de artabilirdi. Toplumun genelini korumak amacıyla kullanılan kamu gücü, zamanla belirli grupları koruyan bir mekanizmaya dönüşebilirdi.

Normal bir piyasa ekonomisinde şirketler başarılı olduklarında kâr eder, yanlış kararlar aldıklarında ise bunun maliyetine katlanırlar. Rekabetin temel mantığı da budur. Başarılı olan ödüllendirilir, başarısız olan piyasadan çekilir.

Ancak devlet belirli şirketleri sürekli kurtarıyor, zararlarını üstleniyor, rekabetten koruyor veya piyasaya girişleri zorlaştırarak mevcut şirketlerin konumunu güvence altına alıyorsa bu mekanizma bozulur: kâr özelleşirken zarar toplumsallaşır.

Böyle bir sistemde şirketler yalnızca daha iyi ürün üretmeye, daha verimli çalışmaya veya daha fazla yenilik yapmaya değil, siyasi bağlantılarını güçlendirmeye de yatırım yapmaya başlayabilir. Çünkü piyasada kazanmanın yolu yalnızca rekabet etmek değil, devletin desteğini elde etmek haline gelirse ekonomik başarı ile siyasi nüfuz arasındaki sınır giderek ortadan kalkar.

Devlet müdahalesi böylece piyasanın başarısızlıklarını düzeltmek yerine ayrıcalıklar yaratmaya başlayabilir. Ekonomik güç ile siyasi güç birbirini beslediğinde ise ahbap-çavuş kapitalizmi ortaya çıkar.

Bu nedenle asıl mesele devletin piyasaya müdahale edip etmemesi değildir. Asıl mesele, devletin nasıl, ne zaman ve kimin için müdahale ettiğidir.

Devlet gerektiğinde piyasayı düzenleyebilir, rekabeti koruyabilir, tüketicileri ve çalışanları koruyabilir, krizlerin toplumsal maliyetini azaltabilir. Ancak bunu belirli şirketlere veya çıkar gruplarına ayrıcalık sağlayarak değil, herkes için geçerli, şeffaf ve öngörülebilir kurallar üzerinden yapmalıdır.

Çünkü devletin görevi piyasadaki her başarısız şirketi kurtarmak değil, piyasanın sağlıklı işlemesini sağlayacak kurumsal çerçeveyi korumaktır.

Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor. Uzun süre gelişmekte olan ekonomilerin, kurumlarını güçlendirerek ve piyasa mekanizmalarını geliştirerek gelişmiş ekonomilere yaklaşması bekleniyordu. Ancak 21'inci yüzyılda farklı bir tablo ortaya çıkmaya başladı. Gelişmekte olan ülkelerde görülen devlet müdahaleciliği ve siyasi bağlantılara dayalı ayrıcalıklar, bazı gelişmiş ekonomilerde de farklı biçimlerde görülmeye başladı: kötünün iyiyi örnek alması beklenirken, iyi kötüyü örnek aldı.

Sorun Keynesyen müdahalenin kendisi değildi. Keynes'in ortaya koyduğu temel fikir, piyasanın her koşulda kendi başına istikrar sağlayamayacağı ve bazı dönemlerde devletin ekonomiyi desteklemesi gerektiğiydi. Asıl sorun, krizleri yönetmek için verilen bu yetkilerin zamanla belirli sektörleri, şirketleri veya çıkar gruplarını korumak için kullanılabilmesiydi.

Devlet ekonomiye müdahale ettiğinde iki farklı sonuç ortaya çıkabilir: birincisinde devlet, piyasanın işlemesini sağlayan hakem olur. Rekabeti korur, kuralları belirler, piyasa başarısızlıklarını düzeltir ve krizlerin toplumsal maliyetini azaltır. İkincisinde ise devlet, piyasanın içine doğrudan bir oyuncu olarak girer ve belirli şirketlerin veya grupların çıkarlarını korumaya başlar. Bu durumda piyasa ekonomisi görünürde varlığını sürdürse bile kaynakların dağılımını artık yalnızca fiyatlar ve rekabet belirlemez. Siyasi bağlantılar da ekonomik değerin önemli bir parçası haline gelir.

İşte ahbap-çavuş kapitalizmi tam da bu noktada ortaya çıkar. Dolayısıyla kapitalizmin asıl sorunu devletin varlığı değil, devlet gücünün sınırları ve kullanım biçimidir. Piyasanın başarısızlıklarını düzeltmek için kullanılan devlet gücü ekonomiyi istikrara kavuşturabilir. Fakat aynı güç, belirli gruplara ayrıcalık dağıtmak için kullanıldığında piyasanın kendisini bozar.

Sonuçta mesele devlet mi, piyasa mı sorusuna indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. Sağlıklı bir ekonomik düzen için piyasanın dinamizmine de devletin düzenleyici gücüne de ihtiyaç vardır. Ancak devlet piyasayı kurtaran bir hakem olmaktan çıkıp belirli oyuncuları koruyan bir aktöre dönüştüğünde, kapitalizmin rekabetçi yapısı aşınmaya başlar. Ve o noktada sorun artık devletin piyasaya müdahale etmesi değil, piyasanın devlet tarafından kimin için yeniden yazıldığı meselesine dönüşür.

Yorumlar

  1. Mahfi bana bir ülkeyi andırdı ama hangi ülke olduğunu sormayın :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu durum sadece bir veya birkaç ülke için değil emin olun pek çok ülke için geçerli.

      Sil
    2. Bana direkt TÜSİAD'ı hatırlattı. Zenginlikte açık ara öndeler!

      Sil
    3. Bu yazınız ile,spk nın en son çıkardığı fon rehberindeki düzenlemelerin,bir ilgisi kurulabilir mi ???

      Sil
    4. Kurulamaz. SPK'nin yaptığı düzenleme yapılması gereken ama çok geç kalmış bir düzenlemedir. Bu bir müdahale değil oyunun kurallarının herkese aynı olması gerektiğinin kabulü ve onaylanmasıdır.

      Sil
    5. Ben pek memnun değilim hocam. Ne güzel halk olarak biz de zenginleşiyorduk...

      Sil
    6. Peki sayın hocam bundan sonra fon piyasasında oyunun kuralları artık her oyuncu için,aynı oldu diyebiliyormuyuz bu düzenlemerle??Mesela PYŞ lere sermaye yükseltme zorunluluğu getirildi,Serbest fonların hareket alanı kısıtlandı.Bu gibi düzenlemeler kuralları herkes için eşit kılmıyor.

      Sil
    7. Francesco Schettino30 Ağustos 2026 21:45

      Bence müdahale etmemeli. Önce faizleri negatife düşürmeli, sonra da piyasayı kendi haline bırakmalı.

      Sil
    8. Devletin piyasaya müdahalesi, fiyatları doğrudan belirlemek yerine firmaların fahiş kâr marjlarını etkin biçimde denetlemeye ve rekabeti güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Bunun için piyasaya giriş ve çıkışlar kolaylaştırılmalı; yeni firmaların önündeki bürokratik ve hukuki engeller kaldırılmalıdır. Böylece rekabet artacak, tekelleşme ve aşırı fiyatlama eğilimleri sınırlanacak, tüketici daha uygun fiyat ve daha kaliteli ürün seçeneklerine ulaşacaktır.

      Sil
  2. İstanbul Hukuk Fakültesi’nde değerli hocamız rahmetli profesör Erdoğan Teziç, “Demokrasi, herkes için eşit uygulanan adil yasalar düzenidir” derdi. Ne zaman ki yasalar, güçlünün silahı, güçsüzün cezası haline geliyor, orada umut da yeşermiyor. “Bırakınız yapsınlar, bırakanız geçsinler” de… Nereye kadar?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teziç hoca ideal demokrasiyi tanımlamış. Yakın zamana kadar batının gelişmiş ülkelerinde demokrasi öyle uygulanırdı. artık onlarda da ahbap çavuş demokrasisi geçerli. Bizdeki kadar değilse bile.

      Sil
    2. Mahfi bey,neyleyim bütün iktisadi bilimleri ki,demokrasinin temel kavrami hukuk ve adalet olmazsa hepsi yazili kitaplarda kalır.Demokrasi de öyle degil mi,demokrasi diye yazilir ve okunulur.

      Sil
    3. İktisat (economics) eski adı siyasal iktisat (political economy) idi. İktisat, içinde bulunduğu siyasal sistemin ideolojisine göre biçimlenen bir bilim dalıdır.

      Sil
    4. Bilim demiyelim de yorumlama diyelim. Fiziğe ve matematiğe bilim dedikten sonra iktisat ve türevlerine sosyal "bilim" demek fiziğe haksızlık oluyor. Fizikte sonuçlar 2 yılda bir değişmiyor, insana bağlı değil o kadar, tamamen matematik ve evrene içkin.

      Sil
    5. Bizim ne dediğimiz önemli değil, dünya iktisadı bilim olarak kabul ediyor. Öte yandan özellikle astrofizikte son yıllarda yaşanan değişimler o kadar hızlı ki değişim konusunda iktisadı geride bıraktı. Uzay fiziğiyle ilgilenirseniz bu değişimleri görebilirsiniz. Bilim zaten böyle bir şeydir: Daha doğrusunu bulana kadar eldekini en iyi sonuç olarak kabul ederiz. Daha doğru bir açıklama ve kanıt gelince eski görüşün yerini o alır. Bilimsel sonuç "daha iyisi gelene kadar en iyisi bu" diye kabul edilir. Bilimin inançtan farkı da budur.

      Sil
    6. Astrofizikdeki yeni bulgular da yine evrene içkin nedenlerle keşfediliyor. İnsan faktörü yok, ayrıca yanlışlanabilirliği iktisattan çok daha yüksek. İktisatın bilim kısmı da matematikten geliyor. Astrofizik hem astronomi hem de fizikden geliyor. ve bilimde bir keşif vardır, doğa vardır ve onu keşfedersin. İktisatta iktisatçıların çoğusu zaten aynı şeyleri söylüyor, söyleyenler de yine insanı temel alıyor. Başlarda iktisatta bir bilim idi, kapitalizm diye bir fikir çıktı, komunizm diye bir fikir çıktı. Daha makro şeylere odaklıydı, şu an ya geçmiş ya da çoğu zaman tutmayan gelecek tahminleri. Teknoloji tahmin edilebilir olsa iktisatın ayakları daha sağlam yere basardı ama diyelim yapay zeka tamamen şirketlerin elinde toplandı, öngöremezsin yada tamamen halka dağıldı yine öngöremezsin. Bilimi güçlü yapan da budur, öngörebilmesi. En zayıf doğa bilimi olan biyolojinin alt dallarından evrimsel biyoloji bile Tiktaalik'in fosillerinin olacağı yeri, ne zaman olmuş olabileceğini, hangi koşullardan geçtiğini kısmen öngörebildi. İktisatta ben henüz böyle bir şey göremedim. İnsanların psikolojisine çok bağlı bir dal. Ayrıca iktisatçıların doğruluğunu da teyit etmek zor, geçmişe bakınca kolay ama gelecekte şöyle şöyle olur dediğinde hayır olamaz diyip kanıt sunamıyorsun. Trump'tan önceki iktisatçılara sorsak şu anki ekonomik hamleleri öngöremezlerdi. Şu an Trump'ın durumunu biliyorlar, hâlâ net bir şekilde küresel ekonomik düzen şöyle olacak diye bir cevap yok. Olasılıkçılığa karşı değilim de kuantum fiziğinde bile Feynman diyagramları ile birkaç formülle aşağı yukarı neyin nasıl olduğunu anlıyorsun. İktisatta şu şöyle olursa şunun olma olasılığı şudur diye bir şey yok.

      Sil
    7. İktisat bilimi kapitalizmle birlikte bir bilim olarak doğdu. Öncesinde sadece fikirler vardı. Teoriler yoktu. İktisadı bilim düzeyine taşıyan Adam Smith'dir. Ondan önceki merkantilistler ve fizyokratlar işin politikasıyla ilgiliydiler.
      İktisat, bir sosyal bilim yani insana ve topluma göre şekil alır. Zaman değişir, insan değişir, toplum değişir sosyal bilimler ve iktisat da değişir. Sermaye hareketleri serbest kalmadan, yani para dünyada dilediği gibi hareket etmeden önceki koşullar farklıydı ve iktisat ona göre şekillenmişti. O dönemde para basarsanız enflasyon olurdu. Oysa şimdi rezerv para (dolar, euro vb) basarsanız para en yüksek faizi veren yere gittiği için içeride enflasyon yaratmıyor. Ya da çok sınırlı etkisi oluyor. Bu tıpkı yerçekiminin kalkması gibi bir etki yarattı.
      Sosyal bilimler insana bağlıdır. O nedenle fizik bilimlerden ayrılır.
      Öte yandan iktisatta koşullar sürekli değişir. O nedenle koşullar değişmediği sürece (ceteris paribus) diye bir genelleme yapılarak yola çıkılır. Yani fizikte yer çekimi kalkmıyor ama iktisatta benzer şeyler tamamen değişebiliyor.

      Sil
  3. Hocam şu anki kapitalizmi eski kapitalistler bile savunur muydu ki? Eskiler bu şirketler birbiriyle rekabet etsin, birbirini dengelesin diyordu şu an büyük şirketlerin yanına yaklaşılmıyor bile. Twitter'ı Musk aldı çıkmak istediler, iki platform vardı orada da çok insan yoktu. Bu tabii daha basit bir örnek ama artık rekabet kapitalizmde çok küçük şirketler için geçerli. Meta sözleşme çıkarttı, bir iki gün yok başka platforma geçelim sonra yine imzalamak zorunda kaldılar. Şirketler lobiyle diğer şirketlerin kendilerine rakip gelmesini bile engelleyebiliyor. Çok net bir şey var, dünyaya artık savaş lazım. Objektif olarak dünyada kötü giden şeyleri savaş bir nebze çözüyor. Zaten eninde sonunda savaş çıkacak, çıkmayacak diyen yoktur herhalde. Bari olsun bitsin de işimize devam edelim, sürekli baskı yaşamaktan iyidir.

    YanıtlaSil
  4. Hocam teşekkür ederek bir karamsarlık daha bildirmek isterim müsadenizle..!
    Dünyanın gelişmiş veya baskın ülkeleri yeni icat olan silahı (YZ) nasıl kullanarak egemen ülke olarak pozisyonumu korurum veya öne geçerim telaşı içinde bilinen ve uygulanması gereken tüm doğruları görmezden geliyorlar. Bu devletleri yöneten çıkar guruplarının aslında birazda hayatta kalma iç güdüsü gibi görebiliriz. Korkunç bir yer kapma ve hayatta kalma savaşı içinde artık demokrasi, insan hakları, doğa vb.
    geçmiş değerler bu savaşta tek değer olan hayatta kalma güdüsüne terk edilmiş vaziyette. İnsanlığın bilim ve teknolojide ileriye gidişi hızlanmışken, duygu ve düşüncelerinde geriye giderek daha vahşi hale gelmeye başladığını görüyoruz, duyuyoruz, yaşıyoruz. Ve bu azalan kaynaklara rağmen daha da fazla kazanma hırsı ile daha da vahşileşmeye maalesef ki gebedir.
    Ve bu gebeliğin çokta uzak olmayan zamanda felaket doğurması kaçınılmazdır.
    Saygı ve sevgilerimle.
    Cem

    YanıtlaSil
  5. Tüm ülkeler için geçerli olan devletin mekanik olarak piyasada sektörel düzenleme, denetleme, kural belirleme ve destekleme görevleri çok önemli çünkü o zaman dişlinin çarkları sorunsuz döner. Ama "hükümetler!" oy getirecek sektör ve şirketlerle yol yürümeyi ön plana katarsa dengesiz bir büyümeye ulaşır. Büyüme rakamları iyi görünür ama yapısal sorunlar büyüdükçe büyür.

    YanıtlaSil
  6. Bitcoin'in kuruluş mentalisi yazılmış

    YanıtlaSil
  7. Hocam fikir sahibi olmanın eğer eyleme geçilmeyecekse tam olarak ne anlamı var? Benim fikrim de zikrim de yok; demokrasi iyidir veya kötüdür demem, hukuk olmalıdır veya olmamalıdır demem. Etki gücüm zaten yok, 1 oy ve sosyoekonomik durum da DD. Hadi sizin fikirleriniz belki etkiliyordur ama etkisi olmayan birinin fikri olması gerçekten deliliğe götürüyor. Fikri benimsemekle düşünmek de ayrı şeyler, benimsemek 2 dakika da düşünmek haftalar bile alabiliyor. O haftanın sonunda eğer sıradan benim gibi insansan ele geçen sıfır oluyor. Zaten etkim olsa bile istediğim şeyin gelmesi için bir kriz lazım oluyor, o da etki dışında. Bu halk ne yapsın Mahfi hocam?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Biraz düşünsün, takım tutar gibi davranmaktan vazgeçip biraz düşünsün.

      Sil
    2. Düşünmeye zaman mı kalıyor Mahfi Hocam!

      Sil
    3. Haklısınız geçim düşünmekten başka şey düşünmeye zaman kalmıyor.

      Sil
  8. Hindistan yeni Çin olur mu?

    YanıtlaSil
  9. Hindistan 2025'de 7.6 büyümüş.

    YanıtlaSil
  10. Murat DAĞLIOĞLU29 Ağustos 2026 16:58

    Yazınız için teşekkür ederim. Ellerinize sağlık!

    YanıtlaSil
  11. Etmesin hocam, demokrasiye aykırı bu. Nerede sınırı çekeceğiz hocam, bence olmamalı yani.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O zaman da emek, sermaye karşısında iyice eziliyor.

      Sil
  12. Mahfi Hoca;
    Keynes’ın Teorisini sade bir dille anlatan Türkçe bir kaynak önerir misiniz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Türkçe'de böyle bir kitap yok sanırım. Keynes'in kendi kitabı var ama o da oldukça teknik bir kitap.
      IMF'nin ingilizce olarak böyle bir özeti var:
      https://www.imf.org/external/pubs/ft/fandd/2014/09/basics.htm

      Sil
  13. Bu yazıyı yazmanızın temel sebebi:

    Geçen hafta içinde "The Economist" dergisi ile "Daron Acemoğlu" arasında yaşanan tartışmaya, kendi bakış açınızla bakmanız mı?

    Böyle mi anlamalıyız?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hayır.
      Bu yazıyı yazmamın nedeni 21'inci yüzyılda bütün dünyada devlet yönetiminde derin bir yozlaşmanın ortaya çıkmış olması. Tarafsızlığını kaybetmiş devlet yöneticilerini doğru yola döndürecek nitelikte bürokratların giderek yok olması. Vu durumun normal bir durum gibi kabul görmeye başlamış olması.

      Sil
    2. Hadi hocam siyasetçileri anlarım da bürokrakratlar niye bozuldu? Siz delikanlı gibi istifa edebilirken dünyada niye yenileri istifa edemiyor? Eskiden daha mı güvenceliydi hayat

      Sil
    3. O medeni zannedilen ülkelerdeki düzen tamamen maddi güçle ilgili. Maneviyatı dejenere olmuş ülkeler eninde sonunda huzursuzluk yaşarlar ve yaşatırlar.

      Sil
    4. Çünkü bizim zamanımızda o görevlere liyakatle gelinirdi. Liyakat sahibi insan istifa edebilir. Ötekiler edemez.

      Sil
    5. Ne varsa eskideydi yani hocam

      Sil
  14. Ege Cansen'i pek okuyan yok galiba. Asaf Hoca X'te hep onun yazılarını paylaşıyor destek için olsa gerek.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Okuyanı çok var. Bildiğim kadarıyla Asaf Hoca iyi arkadaşı olduğu ve yazılarını beğendiği için paylaşıyor, destek için değil.

      Sil
    2. Dani Rodrik'i de kimse paylaşmıyor

      Sil
  15. Sayın Mahfi Hocam yazınız için teşekkürler. Çin de hukukun üstünlüğünde iyi değil ama, bizden kötü oldukları bir konu da yok gibi . Son on yıl Çin -Türkiye karşılaştırmasını sizin değerlendirmenizle merak etmiyor değilim.
    Saygılarımla,
    Ö. Aydoğan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çin, hukukun üstünlüğünde bizden iyi. Ayrıca kurumlara karışmıyorlar. Yani siyaset teknik konularda ayrıntılara karışmıyor. Mesela Merkez Bankasına enflasyonu indirmesi için yetki veriyor gerisine karışmıyorlar. O nedenle de yabancı sermaye bizden ürküyor, Çin'den ürkmüyor.

      Sil
    2. Benim buradan anladığım hukuka gerek yok. Sermayenin güvenliği korunsun yeter, hukuku da halkın cebine 50 lira sıkıştırmış olmak için tabana vermişler. Çin borsası AB borsasından daha iyi gidiyor. Sadece o konuda da değil, AB ironik şekilde hiç dinamik değil. Alamanya'daki şirketler 20 senedir aynı, rezillik resmen. Türkiye borsasında bile arada. bir güzel şirket çıkıyor AB'de sürekli aynı Bayer, SP. Avrupa boomer takılıyor.

      Sil
    3. Hocam bence ondan değil. Çin'in 1 milyarlık kendi pazarına erişimi var, ürün çeşitliliği yüksek, karlı sektörler yoğunlukta, ucuz maliyetli hikayesi var, üniversiteleri güçlü, şirketleri kar ediyor. Onların borsasında robotik şirketi halka arz oldu, hatta buna özel China Robotics ETF'leri çıktı. Bizde bu ay içerisinde çekirdekçi halka arz oldu, banyocu halka arz oldu, GYO halka arz oldu. Konum açısından da Türkiye Ortadoğu, Çin Asyada. Çin ithal girdiye o kadar bağımlı değil, Türkiye bağlı. Çin'in komşuları gelişiyor; Kore atılım yapıyor, Endonezya atılım yapıyor, Vietnam atılım yapıyor, Hindistan atılım yapıyor. Türkiye'nin altında savaş var, üstünde savaş var, sağında savaş var, ayrıca Türkiye'ye konum olarak yakın olup son 5 yılda atılım yapan bir tek Polonya var. Savaşları yok sayalım ve diyelim Türkiye hukuk konusunda dünyada parmakla gösterilen ülke oldu, yine de ne pörtföy yatırımı ne yabancı yatırım gelir. Üretimi geçtim, diyelim ürettik bunu kime satacağız? ABD'ye satamayız networklerde yokuz, diyelim olduk niye bizden alsınlar. Avrupa diyelim, orası da büyümüyor küçülüyor ve AB'nin başkanı Türkiye, Rusya, Çin'e olan bağlılığı azaltmalyız dedi. Hadi bunu da es geçelim Hindistan AB anlaşması oldu, bu durumda türkiye'nin payı da azalıyor. Daha teknolojik üretim için Türkiye'deki sermayenin isteksizliğinden, know-how eksikliğinden, rekabet ettiği şirketlerin avantajlarından, hammade bağımlılığından, enerji bağımlılığından bahsetmedik bile. Türkiye için hiçbir şey umutlu görünmüyor, sayın hocam.

      Sil
    4. Japonya kadar ithal girdiye bağımlı bir ülke yok. Ama onlar çalışkanlıklarıyla değer yaratmayı başardılar. Tabii IQ farkları da var. O da ancak doğru eğitimle kapanabilir.

      Sil
    5. Çalışkanlık da etkilidir de ABD destek yapmasaydı, Japonya şu an Japonya olamazdı. ABD Japonya'ya hem know-how'u verdi, hem Japon mallarını kendi piyasaya açtı, Japonya'yı savunacağını ABD taahhüt erti, Japon anayasasını bile ABD yazdı. Sadece savunmaya para harcamamasının Japon ekonomisine %30 artısı var, diğer maddeleri saymıyoruz bile. Eğitim konusunda da çeşitli yönler var, Japonya'da üniversitede profesöre zor soru soruyorsun. O yüzden kendin çözmeye çalışıyorsun, bu da ateşi yeniden keşfetmek gibi olduğu için verimlilik düşüyor. Eğer ahlak eğitimden bahsedeceksek o da bence artık kültür olduğu için öyle, eğitimin çok az etkisi var, Türkiye'ye aynı eğitimi getirelim aileden dolayı pek etkisi olmaz. Eğer teknolojik eğitimden bahsedeceksek onun etkisine tamamen skeptik bakıyorum. Eskiden Sony marka telefonlar vardı, teknolojik ürün deyince akla Japonya geliyordu şu an ne o ürünler kaldı, ne de o ürünlerin bir özel yanı kaldı. Bunun da çalışması vardı, Japonya'da supermarket yok, bakkal var. Eğer ülkenin genel teknolojisinden bahsediyorsak da Japonya'da hâlâ fax kullanılıyor. Çalışkanlık konusu da eğer saate bakarsak anlamlı, bunun da çalışması var, çalışma süreleri artsa da verim düşüyor diye. O yüzden zaten insanlar çalışma süreleri 12 saatse tamamını çalışmıyorlar, bazen bilgisayarda farklı şeyler yapıyorlar ya da iş denemeyecek kadar küçük şeyler yapıyorlar. Eğer bu açıdan bakıcaksak Türkiye'de de kayıt dışı 12 saat çalışma süreleri başladı, hatta Türkler Avrupalılardan bile saat olarak fazla çalışıyorlar. Türkiye'de dinamizm de fazla. Kısaca yine bence Türkiye'nin bu atılımı yapması hem geçmişte hem de gelecekte imkansıza yakın duruyor. Teknolojik üretim yapamayacak olmamızın nedeni de Türkiye'deki sermayederların böyle bir talebi olmaması, Rahmi Koç bile gelen iki otomotiv marka teklifini istemiyor. Daha küçük sermayedarlar yardım edebilir, orada da tekrar kime ne satacağız sorusu geliyor. Japonya'nın modernleşmesinin geçmişte daha temelli olması, daha eski olması, derebeyliklerden toparlanmasının artılarını da saymadık, Türkiye'deki akdeniz kültürünü, etkin siyasetin sürekli sıkıntı yaratmasını da saymadık. Türkiye ithal girdi problemini çözse bile gidebileceği yer bellidir.

      Sil
  16. Sayın hocam Endonezya hakkında ne düşünüyorsunuz, G7'ye girebilir mi? Saygılar

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İyi gidiyor ama daha kırk fırın ekmek yemeleri lazım.

      Sil
    2. Bizim kaç fırın ekmek yememiz lazım hocam?

      Sil
    3. Aşağı yukarı aynı sayıda.

      Sil
  17. Hocam Ekim ayında borsada yükseliş olur mu?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Borsa konusunda ben yorum yapmam çünkü borsa uzmanı değilim.

      Sil
    2. Hocam öyle demeyin, kendine borsa uzmanı diyip de borsa uzmanı olan kimse görmedim.

      Sil
  18. hocam enflasyonun düşmesi için gemini diyor ki 2023'te yeni mehmet şimşek ve yeni mb başkanı geldiğinde faizi 3 aylık periyotla 65-70 seviyesine getirip enfasyonu yok etmelilerdi ama faizi yavş yavaş 50'ye çıkararak yanlış karar verdiler diyorlar sizce doğru mu?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Değil. Yapısal reformları yapıp da geleceğe olumlu bakış yaratmadan faizle durum kalıcı olarak düzeltilemez.

      Sil
  19. Şair daha ne desin ? Şizoid laboratuar üretimi farelere taze süt takviyesi, zekayı açmaz ama kalsiyum zehirlenmesi yapar.
    Sonuç; Eklem rahatsızlığı çeken fareler kıpırdayamadan obez olur ve mukadderat hasıl olur.
    Kader işte.

    YanıtlaSil
  20. Devletin görevi her başarısız şirketi kurtarmak veya taraf olmak değil; rekabeti, tüketiciyi ve çalışanı koruyan, herkese eşit uygulanan şeffaf ve öngörülebilir kurallarla piyasada adil bir "hakem" olmaktır.

    YanıtlaSil
  21. Umarım kâlp sağlığınıza dikkat ediyorsunuzdur; Cem Yılmaz'dan sonra bir de sizin durumunuzla hoplamayalım!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben hocamın sağlıklı beslenip spor yaptığına eminim farkındalığı bu kadar yüksek biri mutlaka kendine iyi bakıyordur.

      Sil
  22. Devlet düzenleyici gücünü nasıl bir yapı içinde kullanmalı, ticaret bakanlığı ile mi yoksa yeni bir kurumsal yapı mı gerekli? Ne gibi özelliklere sahip olmalı, yol haritası ne olmalı?

    YanıtlaSil
  23. Bizimkisi ahbap-çavuş olmaktan çıkıp, 5 ahbap-çavuş olmuş artık. :-) Yazınız için teşekkürler

    YanıtlaSil
  24. Sevgili Üstat,

    Yazınızı okurken aklıma bir futbol maçı geldi ve bu benzetmenin, yazınızda ortaya koyduğunuz devlet–piyasa ilişkisini farklı bir açıdan düşünmeme yardımcı olabileceğini düşündüm.

    Bir futbol maçını düşündüğümüzde sahada iki takım ve bu oyunun kurallarının uygulanmasını sağlayan hakemler vardır. Seyirciler ise oyunun dışında olmakla birlikte, tezahüratları ve alkışlarıyla oyunun dinamizmine katkıda bulunurlar.

    Sizin yazınızda devletin gerektiğinde piyasaya müdahale etmesi, düzenlemesi ve rekabetin adil bir biçimde oluşmasını sağlaması gerektiğinden söz ediyorsunuz. Ben burada özellikle orta hakemi düşündüm.

    Hakemin temel görevi aslında maça müdahale etmek değil, maçın futbolun belirlenmiş kuralları çerçevesinde oynanmasını sağlamaktır. Hakemin vereceği kararlar, oyuncuların birbirlerine ve oyunun kurallarına yönelik davranışlarının doğru veya yanlışlığına göre şekillenir.

    Hatta hakemin en önemli görevlerinden birinin, mümkün olduğunca oyunun doğal akışını ve dinamizmini korumak olduğunu düşünüyorum. Örneğin bir futbolcu rakibine faul yaptığında, faul yapılan takım hâlâ bir avantaj elde edebilecek durumdaysa hakem oyunu hemen durdurmaz; avantaj kuralını uygulayarak oyunun devam etmesine izin verir ve gerekli cezayı daha sonra uygular. Burada hakem, oyunun akışını kesmek yerine onun devamlılığına katkı sağlamaktadır.

    Bu açıdan baktığımda hakemin oyunun kendisini “düzenlemeye” kalkması bana biraz farklı bir anlam ifade ediyor. Çünkü hakem, maçı düzenlemeye başladığı ölçüde oyunun doğal akışına müdahale etme ve dolayısıyla oyunun kendisini bozma riski de taşıyor.

    Dahası, hakem maçı düzenlemeye ve oyunun sonucunu etkileyecek biçimde müdahalelerde bulunmaya başladığında, iki takımdan birine karşı diğerinden daha fazla yakınlaşması ve objektifliğini kaybetmesi ihtimali ortaya çıkabilir.

    Oysa hakemin görevi, hangi takımın kazanması gerektiğine karar vermek değil; hangi takımın kazanacağının, futbolun kuralları içerisinde ve adil bir rekabet sonucunda belirlenmesini sağlamaktır.

    Bu nedenle sizin yazınızda kullandığınız “düzenleme” kavramını düşünürken, bunun devlet açısından da çok hassas bir sınırı olduğunu düşündüm. Devletin görevi belki de piyasanın kendisini düzenlemekten çok, piyasanın hangi kurallar içerisinde oynanacağını belirlemek ve bu kuralların herkes için eşit biçimde uygulanmasını sağlamak olmalıdır.

    Oyunun dinamizmini ise futbolcular ve seyirciler yaratır. Futbolcular mücadele eder, yeteneklerini ortaya koyar; seyirciler de alkışları, tezahüratları ve takımlarına verdikleri destekle bu dinamizme katkıda bulunurlar. Her iki takımın taraftarları da kendi takımlarını destekler. Ancak hakemin görevi bunlardan birinin tarafına geçmek değil, her iki takımın da aynı kurallar içerisinde mücadele edebilmesini sağlamaktır.

    Dolayısıyla benim zihnimde oluşan benzetmede piyasa futbol sahası, şirketler futbolcular, tüketiciler ve diğer ekonomik aktörler seyirciler, devlet ise hakem konumuna geliyor.

    Hakem oyunun içine ne kadar fazla girerse, oyunun kendi dinamiklerinin ortaya çıkma ihtimali o ölçüde azalabilir. Hakemin başarısı da belki tam burada ortaya çıkar: Maçı kendisinin yönetiyor olduğunun mümkün olduğunca az hissedilmesini sağlayarak, oyunun kendi kuralları içerisinde akmasına izin vermek.

    Elbette hakem gerektiğinde oyuna müdahale eder; faulü görür, kartını gösterir, gerektiğinde oyunu durdurur ve kuralların ihlal edilmesine izin vermez. Ancak bunu oyunun sonucunu belirlemek için değil, oyunun kurallara uygun biçimde devam edebilmesini sağlamak için yapar.

    Yazınızı okurken bunları düşündüm ve sizinle paylaşmak istedim.

    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Harika bir örnek Cafer Bey. Bizde hakemler aynen bu yazıdaki gibi taraf tutarak oyuna müdahale ediyorlar. O nedenle bizdeki maçları tarafların oyunu kadar hakemin kararları belirliyor.

      Sil
  25. Eğer 86 yaşına gelirseniz; yine "30 Ağustos"u kutlayacak mısınız?

    Mesela:

    İngiltere'de, Fransa'da, ABD'de böyle kutlamalar her sene, her sene, her sene yapılıyor mu?

    Emin misiniz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İngiltere işgal edilmediği ya da bağımsızlşık savaşı vermediği için böyle bir günleri yoktur. Fransızlar 1789 devrimini her yıl 14 Temmuz gününde Bastille Günü adı altında bayram olarak kutlarlar. ABD her yıl İngiltere'den bağımsızlığını aldığı günü 4 Temmuz'da Bağımsızlık günü diye kutlar. ABD'de görev yaptığımı dönemde bu kutlamalarda ben de bulunmuştum. Havai fişeklerle, geçit törenleriyle ve büyük bir coşkuyla kutlanır.
      Ve en önemlisi hiçbir Fransız ya da Amerikalı "biz bu günü niçin kutluyoruz, başka milletler de böyle her yıl kutlama yapıyor mu" diye sormaz.

      Sil
    2. O parayı kutlamaya ayırmak yerine gelişmeye harcasalar keşke. 1 dolar bile olsa en azından somut faydası var. tarihten rastgele günleri seçip kutlamanın anlamı yok.

      Sil
    3. Tarihten rastgele gün seçmek öyle mi? Ülkenin işgalden kurtuluşu rastgele gün öyle mi?
      Yazıklar olsun.

      Sil
    4. Siz; biliminsanının daima "objektif, nötr, bağımsız" olması gerektiğini söylüyorsunuz.

      Ama "Kemalist ideoloji"yi savunduğunuzda; bilimsel objektifliğiniz, bilimsel nötrlüğünüz, bilimsel bağımsızlığınız yok oluyor mu? / olmuyor mu?

      "Kemalist ideoloji"yi savunarak; bizzat kendi söyleminizle çelişmiyor musunuz Mahfi bey?

      Sil
    5. Bizim tarihimizin en büyük zaferini kutlamayı Kemalist ideoloji olarak nitelemek kimse kusura bakmasın ama zırvalamaktır. İyi niyet kavramından hareketle bu ülkenin düşmanlarının yapacağı bir iştir demiyorum.
      Bilimle uğraşmak istiyorsanız tarih okuyun. Ama tarihi bütün dünyanın kabul ettiği kaynaklardan okuyun.

      Sil
    6. Mahfi bey, dikkatinizi çekerim; bunları size sataşmak için yazmıyorum.

      "Kemalizm"in ideoloji olduğu "Wikipedia"da yazıyor. Yani; "Wikipedia"yı ben kontrol etmiyorum, oradaki tanımların ne olduğuna ben karar vermiyorum.

      Siz "tarihi bütün dünyanın kabul ettiği kaynaklardan okuyun" diye tavsiye veriyorsunuz ya; kendi söyleminizi yine size hatırlatmak için "Wikipedia" örneğini not olarak aktardım.

      "Kemalizm"in ideoloji olduğunu siz şahsi hayatınızda inkâr ettiğinizde; ideoloji olmaktan çıkmıyor ki.

      Lütfen izah eder misiniz:

      Kendi söylemlerinizle çelişiyor musunuz? / çelişmiyor musunuz?

      (Not: Eğer üslubum size sert geliyorsa, özür dilerim.)

      Sil
    7. Şimdi bambaşka bir yere geldiniz. Kemalizm elbette bir ideolojidir. Burada tartışmayı başlattığınız konu ise Zafer Bayramıdır. Zafer Bayramını kutlamanın herhangi bir ideolojiyle ilişkisi yoktur. Konuyu başka yönlere çekmeyin.
      Üslubunuzun sertliği ya da yumuşaklığı önemli değil. Önemli olan kurduğunuz ilişkinin yani mantığınızın yanlışlığı.

      Sil
    8. Adsız30 Ağustos 2026 13:45 Aslında yazmadan 3-5 konuyu atlamak istedim ama yok bırakmıyorlar. 15 Temmuz Zatı Şahanelerini koruma ve yaşatma bayramı için harcanan para, 30 Ağustosun en az 15 katıdır. 30 Ağustos eğrisiyle doğrusuyla bir ülkeyi hemde işgal altındaki bir ülkeyi sıfırdan kurmuş bir insanın ilan Ettiği ZAFER bayramıdır. Bu ülkenin bir nevi kuruluş bayramıdır ve tabii ki kutlanacaktır. Dilinizin iyi eğilip bükülmesi de bu gerçeği değiştirmiyor. Kemalizm ideolojisinin (savunmuyorum çünkü ben şahsen hiç bir ideolojiye inanmam) , ülkeyi 50 yıllık borca saplamış, Erdoğanizm idelojisinden bin kat daha iyidir. Amacım sataşmak değil desenizde, resmen sataşmışsınız ve cevabınızı almışsınız..Bence önce en az bir dil öğrenin (İngilizce yi saymıyorum bu arada) sonra gidip 3-5 ülkede yaşayın, onların hassasiyetleri nelerdir bir bakın. Ondan sonra bu tip yorumlar yapın.. Yumuşak bir dille de olsa, cehaletinizi insanların sinirleriyle oynayarak sergilemeyin..

      Sil
  26. Merhaba hocam, kapitalist sistem ile devlet birbiri içine girdik ki kapitalist sistem devletin ekonomik sistemin bozdu ve kapitalist sistem daha güçlendi sizce bu düzen de sosyalizm daha iyi olmaz mı ve ekonominin işlemesi için ila kapitalist sistem olmalı mı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zaten iç içeydi ama en azından devlet daha bir tarafsız duruyor, emeği de sermayeye karşı koruyordu. Şimdi o anlayış yok. Şimdi sermayeyi kollarken kendisine de çıkar sağlayanlar var çoğu ülkede.

      Sil
  27. Mahfi Hocam, yazınızda devlet müdahalesinin meşruiyetini, piyasa başarısızlıklarını düzeltmek ile belirli çıkar gruplarına rant aktarmak arasındaki ayrım üzerinden ele alıyorsunuz. Buradan hareketle aklıma şu soru geliyor:

    Bir devlet müdahalesinin sonuçları ortaya çıkmadan önce, onun kamusal refahı artırmaya yönelik bir “piyasa düzeltmesi” mi, yoksa kaynakların belirli gruplara aktarılmasına yol açan bir “rant üretim mekanizması” mı olduğunu ölçülebilir biçimde tespit etmek mümkün müdür?

    Örneğin kurumsal kalite, rekabet düzeyi, kaynak tahsisindeki etkinlik, rant kollama ve siyasal bağlantılar gibi değişkenleri birlikte kullanarak, devletin “hakem” olmaktan çıkıp “oyuncu” hâline geldiği bir eşik veya erken uyarı göstergesi geliştirilebilir mi?

    Eğer böyle bir gösterge/model oluşturulabilirse, devlet müdahalesinin başarısını yalnızca büyüme, enflasyon veya istihdam gibi sonuç değişkenleriyle değil, müdahalenin kaynak tahsisini nasıl değiştirdiği ve bu değişimin nedensel olarak kimlere fayda sağladığı üzerinden değerlendirmek daha doğru olmaz mı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet öyle yapılırsa daha doğru olur. Böyle bir çalışma var mı bilmiyorum. Ama bazen uygulamalar ve alınan kararlar bir çalışmaya gerek olmayacak kadar açık seçik kimin nasıl ve ne kadar desteklendiğini ortaya koyar. Sadece geriye dediğiniz karşılaştırmaları yapmak kalır.

      Sil
  28. Hocam yeni bir yazı bugün içinde veya yarın yazar mısınız? Saygılar

    YanıtlaSil
  29. Hocam, ben de sizden özendim. Epeydir kendime yazıyorum.

    TC vatandaşı, ekonomi yönetiminin her türlü zaafiyetini, diğer ülkelerin vatandaşlarından daha derinlemesine yaşayarak öğrenmiştir. Eminim önümüzdeki 10 yılda, milli gelirin, teknoloji birikimi, piyasa kontrol mekanizmaları en gelişmiş ekonomiler de yaşayanlar ın büyük çoğunluğu bizi yakalayacaklar. Dolayısıyla, ben geçmişi anlayıp çözüm düşünmekten vaz geçtim. Şimdi, yakın geleceği, yani 2030 dan sonraki 5 yılda küresel yz ekonomisinde ayakta kalmak için hem bireysel hem de ülke girişimlerinin kiminle nasıl rekabet edip pozisyon alması gerektiğini anlamaya çalışıyorum. Açıkçası, Kendime Yazılarım da, ailemin, çalışanlarım, ülkemin insanlarının, demokrasi, insan hakları, insanlık idealinin ayakta kalması için hiç bir yol planı üretememiş durumdayım. Tahminim odur ki, Hazerun' büyük çoğunluğu da değişimden en çok etkilenecek profösyonel ler arasında Ekonomideki Dönüşümü nasıl yönetilmesi gerektiğini bilen Akıl Adam lar vardır.

    YanıtlaSil
  30. Mahfi Hocam, acaba her önemli devlet müdahalesi için toplumsal faydayı ölçen bir “etki göstergesi” oluşturulabilir mi? Müdahalenin istihdam, fiyatlar, rekabet, gelir dağılımı ve kaynak tahsisi gibi alanlarda + ve – etkileri birlikte gösterilse, vatandaş da devlet müdahalesinin toplumsal faydasını veya maliyetini daha somut görebilse. Böyle bir ölçme aracının iktisaden oluşturulması mümkün müdür?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mümkündür. Bunun için bir model kurmak gerekir bir de tarafsız bir kurumca açıklanmış veri seti. Belirli bir zaman sonunda yapılan müdahalenin sektöre ve topluma ne yarar sağladığı ölçülebilir. Tabii burada yararın da objektif olarak tanımlanması gerekir.

      Sil
  31. Müthiş tespitler.sayın hocam ben birde şöyle düşünürüm biyerde belkide bu kazan kaxan ilişkisine döndü bunu bir ögretim üyesi prof da sordum o katılmadı bana.
    Yani diyelim devlet genişlemeye gitti bu ucuz para kokusu önce banka ikdidara yakın şirketler sermaye grupları vs .ilk ve en cok faydalananlar onlar oldukları için cok fazla hormonlanmış bir şekilde büyüdüler ..öyleki bu kanallar daralınca iktidarları tehdit eder duruma geldiler bence abd başta.
    Gerek ellerindeki medya gücüyle gerek lobiyle hemen faiz üzerinden devletlere saldırı başlatabiliyorlar.
    Burda bence serbest piyasa ekonomisi denen şey hormonlanmış şirketler ekonomisine döndü.veya zobi veya verimsiz sadece çıkar amaçlı.
    Yani keynes belki parayı direk tüketicinin cebine koyarak harcamayı teşvikle durgunluktan cıkma konusunda haklı olabilir ama para yanlış adrese gidince parayı basma iradesine sahip devletler iradeyi bolca cömert davrandıkları odaklara kaptırdı sanki?yanlışmı düşünüyorum sizce?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Son cümlelere kadar doğru ama devlet bir şey kaptırmış değil karşılıklı çıkarlar çalışıyor.

      Sil
  32. tabii ki gerektiğinde müdahale edecek. ama kaş yapayım derken göz çıkarmayacak. 2021 deki gibi 2 puan faiz artırdı diye merkez başkanı da görevden alınmaz. sonra 32 puan artışa sesinizi dahi çıkaramazsınız. kur korumalı mevduat bunun en güzel örneği: denize düşüp yılana sarılmak.

    YanıtlaSil
  33. Eskiden ülkeyi devletler yönetiyordu ama artık çok uluslu şirketler yönetiyor. Elon muskın manipülasyonları buna sadece bir örnek

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ABD - İran Savaşının Türkiye Ekonomisine Etkileri

Yatırım Araçlarının Son 10 Yıldaki Getirileri Üzerine Bir Karşılaştırma

Dolar Kuru Gerçeği Ne Kadar Yansıtıyor?