Gezilerim



KÜBA GEZİSİ (10 Eylül – 19 Eylül 2016, Havana – Trinidad – Cayo Santa Maria)

Birinci Gün (İstanbul – Toronto –Havana)
Air Canada ile 11.15’de İstanbul Atatürk Havalimanından hareket ederek 10 saatten fazla bir uçuş sonrası Toronto Havalimanına indik. Toronto Havalimanında 4 saate yakın bekledik. Oradan yine Air Canada ile Toronto – Havana uçuşu yaptık. Bu uçuş da 3,5 saat kadar sürdü. Küba saatiyle 10.30’da Havana Jose Marti Havaalanına indik.

Küba’da gerek pasaport işlemleri gerekse bavulların çıkması zaman alıyor. Yaklaşık 1,5 saatte havaalanında işimiz bitti ve otobüsle Melia Havana Otele gittik. Otelde geç saat olmasına karşın turun organize ettiği bir tavuk ızgara yedik. Tavuk deyip geçmeyin, benim çocukluğumdaki tavukların lezzeti vardı. Çünkü tavuklar doğal besinlerle besleniyorlarmış.

İkinci Gün (Havana)
Otelde kahvaltı son derece iyiydi. Bizim 5 yıldızlı otellerin kahvaltılarına benzer bir açık büfe kahvaltı var. Tıpkı tavuklar gibi yumurtalar da doğal lezzete sahip. Kahvaltının ardından otobüsle şehir turuna başladık. Havana eski kenti, Malecon Bulvarı, Devrim Meydanı, Kolomb’un mezarı, Miramar ve Morro Kalesini gezdik. Buraları gezerken sürekli arabadan inerek kısa turlar yaptık ve fotoğraf çektik.

Aşağıda Devrim Meydanındaki bir binanın cephesinde Che’nin demirden yapılma resmi yer alıyor.
Resmin hemen yanındaki yazı “hasta la victoria siempre” zafere kadar daima anlamına geliyor. Aynı adı taşıyan şarkı çok ünlüdür. Costa Gavras'ın 1972 tarihli Sıkıyönetim filmindeki üniversite ayaklanmasında kullandığı hali çok etkileyicidir:

Che’nin (asıl adı Ernesto Guevara del Serna) bu resmi fotoğrafçı Korda tarafından çekilmiş ünlü resminden esinlenilerek yapılmış. Resmin aslı 20’nci yüzyılın en ünlü fotoğrafı olarak kabul ediliyor. 1968 yılının Ekim ayında Mülkiye’ye başladığımda Che, Bolivya’da öldürüleli tam 1 yıl olmuştu. Mülkiye’nin duvarları Che’nin bu ünlü fotoğrafıyla kaplıydı.

Devrim Meydanı, her 1 Mayıs’ta büyük kutlamalara ayrılıyormuş. Meydanın oldukça uzağındaki bir alandan sabah yürüyüş başlıyor ve meydanda sona eriyormuş. Ardından 1 Mayıs kutlamaları başlıyor. 1 Mayıs’ta durum nedir görmediğim için bir yorum yapmam ne kadar doğru olur bilmiyorum ama bence meydanın en önemli parçası Che’nin yukarıya aldığım dev resmi.

Aşağıda Havana’nın Morro Kalesinden genel görünümü yer alıyor.


Atatürk’ün büstünü ziyaret etmeyi ihmal etmedik doğal olarak.   
Üçüncü Gün (Havana – Trinidad – Cayo Santa Maria)
Sabah kahvaltıdan sonra otobüsle yola çıktık. İlk programa göre Trinidad’da geceleme olacaktı, sonradan otellerden şikâyetler olduğu için geceleme kısmı kaldırılmış. Trinidad küçücük sevimli bir şehir, kısa sürede tamamını gezmek mümkün. Biz de şehir gezisi yaptık. Ardından ünlü La Canchanchara Bar’a gittik ve barla aynı adı taşıyan içkiden içtik. La Canchanchara, rom, limon, bal ve su ile yapılıyor. Devrimciler bunu bir enerji içeceği olarak içiyorlarmış. Hafif ve tatlı bir kokteyl ama bana sorarsanız bir defadan fazla içmeye değmez.

Aşağıda solda La Canchanchara Bar’ın duvarındaki amblem, solda Trinidad’ın bu bardan görünümü yer alıyor.
Öğlen yemeğini Trinidad’da bir restoranda yedikten sonra şehri biraz daha dolaştık. Trinidad hoş bir şehir ama yarım günlük bir şehir turu bence yeterli. Turumuzu bitirdikten sonra Cayo Santa Maria’ya doğru yol açıktık. Yolda zaman zaman tropikal yağmur bize eşlik etti. Hotel Melia Cayo Santa Maria’ya akşam vardık. Otel blok evler şeklinde yapılanmış ve her şey dâhil konseptiyle çalışan bir oteldi. Yemek açık büfe şeklindeydi. Çeşit çok olsa da yemeklerin kalitesini beğenmedik.

Dördüncü Gün (Cayo Santa Maria)
Cayo kum yığınlarından oluşmuş küçük ada demekmiş. Santa Maria da Kristof Kolomb’un üç gemisinden birinin adı. Ada, Küba adasının kuzeyindeki irili ufaklı binlerce adadan birisi. Adaların hepsi birbirine denizden doldurma bağlantı yollarıyla veya köprülerle bağlanmış durumda.

Cayo Santa Maria beyaz kumlarıyla ve turkuaz renkli deniziyle tam anlamıyla cennetten bir köşe. Birçok yerde denize girdim bu kadar güzel ve temiz bir deniz görmedim. Bütün gün denizden çıkmadık desem yeridir. Güneş müthiş yakıyor. Buraya gidecek olanların yanlarında yüksek koruma faktörlü güneş kremi götürmesinde büyük yarar var. Aksi halde insan denizin büyüsüne dalıp istakoz gibi haşlanabilir. 

Aşağıda Cayo Santa Maria’nın plajı yer alıyor (fotoğraf bana ait değil.)
Denizin güzelliği ve temizliğinin yanı sıra kumsal da bir o kadar güzel. Bembeyaz ve incecik kumları var. Güneşin yakıcılığına karşın kumda yürürken ayaklarınız yanmıyor. Adada büyük binalar olmadığı için son derecede doğal bir görünüm egemendi. Yarın öbür gün kapitalizm buraları ele geçirirse korkarım buralar daha çok para kazanmak için bozulur.

Beşinci Gün (Cayo Santa Maria – Santa Clara – Cienfuegos – Havana)
Kahvaltıdan sonra otobüsle Santa Clara’ya doğru yola çıktık. Yol üzerinde Remedios kasabasına girip çıktık. Son derecede sevimli tarihi bir kasaba Remedios. Bütün kent ve kasaba meydanlarında Jose Marti’nin bir heykeli veya büstü bulunuyor. Küba bağımsızlık mücadelesinin önderliğini yapmış olan Jose Marti (1853 – 1895) ulusal bir kahraman.

Sonraki durağımız Santa Clara idi. Santa Clara, Küba devriminin en sert savaşlarına sahne olmuş bir şehir. Che Guevara ve onunla birlikte Bolivya’da öldürülen 37 arkadaşının anıt mezarı da bu şehirde bulunuyor. Mezar - müze yayvan bir bina ve üzerinde Che Guevara’nın elinde tüfekli ünlü heykeli yer alıyor. Çatışmalarda yaralandığı için heykeli bir kolu sargılı olarak yapılmış. 

Aşağıdaki resim Che Guevara’nın sözünü ettiğim heykeli. 
Sonra da devrimin ünlü simgelerinden zırhlı treni görmeye gittik. Che ve arkadaşlarının bu treni ele geçirmesi devrimin başarıya ulaşmasında önemli bir dönüm noktası olmuş.

Aşağıda ünlü zırhlı tren yer alıyor (fotoğraf bana ait değil. Trenin bugün sergilendiği yer asıl olayın olduğu yerden biraz ötede)
Öğle yemeğini Santa Clara’da bir restoranda yedikten sonra Cienfuegos kentine doğru yola koyulduk. Cienfuegos kenti Unesco dünya mirası listesinde yer alan bir kent. Kent merkezini, Jose Marti Parkını, Prado Promenad’ı ve Malecon Bulvarını gezdik.

Kentte serbest zamanı dolaşarak geçirdikten sonra otobüsle Havana’ya dönüşe geçtik.

Altıncı Gün (Havana – Vinales Vadisi ve Pinar del Rio)
Kahvaltıdan sonra ekstra tur olan Vinales vadisi ve Pinar del Rio gezisine katıldık. Eğer Küba’ya gidecekseniz ve bu tur ekstra ise mutlaka katılmanızı öneririm.

Vinales vadisinde Küba purolarının yapıldığı tütünler yetiştiriliyor. Burada kent merkezi ve ardından tütün çiftlikleri ziyaret ediliyor ve tütünün nasıl yetiştirildiği, toplandığı ve nasıl puro haline getirildiğini görmek mümkün oluyor.

Vinales kent merkezinde puro fabrikalarını gezerek puroların nasıl yapıldığını gördük. Bu arada puroları kadınların bacaklarında sardıkları da bir şehir efsanesinden ibaretmiş onu da söyleyeyim. Tütünler fabrikaya balyalar halinde geliyor ve kalitelerine göre ayrılıp sınıflandırılıyor.

Sonra Pinar del Rio’ya gittik. Buradan vadi manzarasını gördük. İnanılmayacak kadar güzel ve görkemli bir doğa manzarası var. 

Öğlen yemeği vadinin ortasında doğaya çok uyumlu bir restoranda yendi. Yemek sırasında adeta gök delindi ve uzun süre tropik yağmur yağdı. Ben de yağmurun fotoğrafını çektim. Fotoğraflar aşağıda.
Yemekten sonra bir içki molası vererek oranın en tutulan içkisi olan Pina Colada kokteyllerimizi içtik. Çok sevdiğim bir içki değildir ama orada gerçekten çok güzel yapıyorlar. Bir de sürpriz vardı. Barda Küba ve Türk bayrağı yan yanaydı (bayrağı önceki gelişinde tur rehberi Murat Yalçın vermiş.)

Vadide bir kayalığın tamamı boyanarak dev bir resim yapılmış. Resim Cezanne ve Gaugin resimlerinin adeta bir karması gibi. Aşağıda.
Bütün günümüzü alan bu geziden sonra Havana’ya otelimize geri döndük.

Yedinci Gün (Havana)
Sabah kahvaltıdan sonra eski Amerikan arabalarıyla şehir merkezine gittik. Bizim araba 1956 model Ford idi. Bu arabaları aslında kaporta haricinde değiştirmişler. Örneğin vites, orijinalinde direksiyonda iken bunlarda yere alınmış, motorlar dizel motorla değiştirilmiş. Arabanın gösterge panelindeki hiçbir şey çalışmıyor ama usb bellek kartıyla çalışan müzik çalar takılmış.

Otelden şehir merkezine gidiş için 15 CUC verdik. Şehir merkezinde indik ve Devrim Müzesini gezdik. Müzenin girişi 8 CUC. Müze, devrimle ilgili silahların, eşyaların, fotoğrafların sergilendiği bir müze ve Küba’da görülmesi gereken yerlerden birisi olarak nitelendirebilirim.

Aşağıda solda devrim müzesi binası, sağda onun önünde sürekli olarak yanan devrim ateşi.
Devrim müzesi çıkışında hep birlikte Ernest Hemingway’in meşhur ettiği, dünyanın en iyi 7 barından birisi olarak kabul edilen Floridita Bar’a gittik. Zar zor oturacak bir yer bulduk. Barın en ünlü içkisi olan Daiquiri’lerimizi canlı müzik eşliğinde içtik.

Bardan sonra serbest zamanımız vardı. Biz de eski kentin caddelerini ve ara sokaklarını gezdik. Son derecede renkli yerler. İnsanlar zengin değil ama hem kendileri hem de çevre temiz. Kimisi kenti eski bulsa da ben tarihi olarak niteliyorum. İkisi biraz farklıdır.

Aşağıda ara sokaklardan iki fotoğraf yer alıyor.
Yorulunca otele dönmeye karar verdik. Bu kez üstü açık bir Chevrolet’ye binerek döndük otele Bu araba gidiştekinden daha fiyakalı olduğu için 20 CUC aldı.
Sekizinci Gün (Havana)
Bana sorarsanız sekizinci gün fazlaydı. Bir kez daha Havana’ya inmeyi gözümüz kesmedi. Otelin çevresinde dolaştık sonra da otelin havuzunda zaman geçirdik.

Otelin biraz ilerisinde denize girilebiliyor. Kayalık bir yer ama denize doğru iskeleler var. Ayrıca çevrede küçük çaplı bir alış veriş merkezi var. Ama fiyatlar Avrupa’dan farklı değil.

Dokuzuncu gün (Havana – Toronto – İstanbul)
Turun en zor günü bu son gündü. Havana – Toronto uçağı 8’deydi. Havaalanında işler ağır yürüdüğü için sabah 4.30’da yola çıktık. Havana – Toronto uçuşu 3,5 saat sürdü. Toronto hava alanında 5 saat bekleme vardı. Buna karşılık hava alanında masalarda internetin ücretsiz olarak kullanılabildiği masaya sabitlenmiş ipad’ler var. Dolayısıyla zaman geçirmede sorun olmuyor.

Toronto – İstanbul uçuşu da 9,5saat sürdü. Otelden çıkıp İstanbul’da eve girdiğimizde kabaca 22 – 23 saattir yollardaydık. İşin bu tarafı çok yorucu, hele bir de benim gibi uçakta uyuyamıyorsanız işiniz zor demektir.

DEĞERLENDİRME
Genel Olarak
Küba turuna kişi başı 2.390 USD ödedik.

Küba turundan genel olarak memnun kaldık. Tur, birkaç acentenin katılımıyla (Bin Rota, Gazelle, Setur, Jolly Tur, Mika Tur vd.) düzenlenmiş bir turdu. 

Tur rehberi Murat Yalçın idi. Murat bey hem çok bilgili hem de insanlarla çok ilgiliydi. Rehberliğini çok beğendik.

Tur şirketlerine önerim bu turu ya bir gün kısaltmaları ya da daha iyisi Cayo Santa Maria’da bir gün daha kalınacak şekilde süreyi ayarlamalarıdır. Son gün Havana için fazla geliyor. Bu sadece benim görüşüm değil. Bizim tura katılanların ortak düşüncesiydi.

Genel bilgiler ve öneriler
Kanada üzerinden gidecekseniz Kanada transit geçişte bile vize istiyor ve bu vize insanı bayağı uğraştırıyor. Onun için vize için erken başvurun.

Bizim gittiğimiz mevsimde hava sıcaklığı 30 derece dolayındaydı, nem de oldukça fazlaydı. Şort ve açık renkli tişörtler ideal kıyafet. Mutlaka şapka alın. Yanınızda ince bir yağmurluk bulundurun. Çünkü yağmurun ne zaman ve ne süreyle yağacağı bilinmiyor. Ayakkabılarınız rahat olsun. Tercihan spor ayakkabı giyin. Güneş gözlüğünüzü mutlaka götürün. Yüksek koruma faktörlü güneş yağı ve sivrisinek kovucu spreylerden alın. 

Otellerde kahvaltıda her türlü tropik meyve ve bunların sıkılmış suyu (ananas, mango, papaya, star fruit, guava) bulunuyor. Guava çok yararlı bir meyve bunun suyunu mutlaka içmenizi öneririm.

Küba Devrimi ve Sonrası
Küba Devrimi; 26 Temmuz 1953’de Batista rejimine karşı Moncada Kışlası ayaklanmasıyla başlayan ve 1 Ocak 1959’da Batista’nın devrilmesi, Santa Clara ve Santiago kentlerinin de ele geçirilmesiyle sonuçlanarak Fidel Castro önderliğinde yeni bir hükümet kurulmasına kadar uzanan süreci kapsar. 5,5 yıla yakın bir dönemi kapsayan uzun bir süreçtir. Devrimden sonra Küba’da sosyalist ilkeler yaşama geçirilmiştir.

Devrimin önde gelen komutanları; Fidel Castro, Ernesto Che Guevara, Raul Castro, Frank Paist, Camilo Cienfuegos, Juan Almeida Bosque,

Küba’da önemli yatırımları bulunan ABD, Castro rejimini devirmek için birçok girişimde bulunmuş, 17 Nisan 1961'de Domuzlar Körfezi çıkarması diye anılan hareketle adayı ele geçirmeye çalışmış ama başarıya ulaşamamıştır. Küba’nın sosyalizme geçişi ve Sovyetler Birliği ile ilişkilerini artırması bu olaydan sonra hızlanmıştır. ABD, 1903 yılında 150 yıllığına Küba’nın güney ucundaki Guantanomo Körfezinde 121 kilometrekarelik bir alanı yıllık 4 bin Dolara kiralamıştır. Halen burası ABD üssüdür ve 2002 yılından itibaren askeri hapishane olarak kullanılmaktadır.  

Küba, ABD’nin uyguladığı ekonomik ambargo altındadır. İki ülke arasında yumuşayan ilişkilerle bu ambargo artık son bulma aşamasına gelmiştir. Küba ile ilgili değerlendirmeleri yaparken ülkenin yarım yüzyıldan uzun bir süredir ekonomik ambargo altında bulunduğunu dikkate almak gerekir. 

Para birimi
Küba’nın para birimi Peso (CUP). Ama bu parayı yabancılar kullanamıyor. Otelde veya başka bir yerde Euro veya Dolar bozdurduğunuzda size Konvertibl Peso (CUC) veriyorlar. 1 CUC = 1 USD veya 1 CUC = 0,90 Euro ya da 1 CUC = 2,97 TL. Çarşıda pazarda Dolar veya Euro almıyorlar. O nedenle CUC edinmeniz gerekiyor. Oteller aynı pariteyle Dolar veya Euro bozuyor. 

Küba’dan alınabilecek şeyler
(1) Alicia Plesenta kremi ve Alicia Propolis kremi (kaldığınız otelin mağazasında bulabilirsiniz. Fiyatı 7,75 CUC)
(2) Rom (Bizim duty free shoplarda da var ama orada daha ucuz. 7 yıldızlı Havana Club 18 CUC, 3 yıldızlısı kabaca 6 CUC.)
(3) Puro (İlk beş marka sıralaması şöyle: Cohiba, Partagas, Monte Cristo, Romeo Julliet, Hoyo de Monterey.) Fiyatlar puronun markasına ve boyuna göre değişiyor ama genel olarak oldukça pahalı. Cohiba’nın robusto boyunun 25 adetlik orijinali 350 USD dolayında. Bunların bir de irregular olanları var. Yani renkleri biraz daha açık olan veya pek anlaşılmayacak farklılıkları olanlarının 25 adedi 85 Euro.  
(4) Küba kahvesi (çekirdek veya çekilmiş. 1 kg lık paket 12 – 15 CUC arasında.) Tütün çiftliğinde aynı zamanda kahve de yetiştirildiği için oradan da organik olanını almak mümkün (kabaca yarım kg lık paketi 5 CUC.)
(5) Manyet (1 CUC)
(6) Tişört (10 – 15 CUC arası)
(7) Küçük kız çocuğunuz varsa ters çevrilince başka bebeğe dönüşen bezden yapılma Nina – Lola bebek (5 CUC.)

Bu tür şeylerin fiyatları her yerde aynı, değişmiyor. Karaborsa diye bir şey yok. Örneğin en çok talep yukarıda değindiğim kremlere yöneldiği halde her yerde aynı fiyata satılıyor, kimse bunları tezgâh altına çekip karaborsa yapmaya yeltenmiyor.

Küba Ekonomisi (2015 verileri, kaynak: http://tr.tradingeconomics.com/cuba/indicators)
GSYH: 80,7 milyar USD (Türkiye: 720 milyar USD)
Büyüme hızı: % 4,3 (Türkiye % 4)
Nüfus: 11,4 milyon (Türkiye: 78 milyon)
Kişi başına Gelir: 5.351 USD (Türkiye: 9.300 USD)
Kişi başına gelir SGP: 19.950 (Türkiye: 18.857 USD)
Cari denge / GSYH: % 0,1 fazla (Türkiye % 4 açık)
Bütçe açığı: % 5,7 (Türkiye % 1,5)
Kamu kesimi borç stoku / GSYH: % 17,1 (Türkiye 35)

Sosyal göstergeler (2015 verileri, kaynak: http://tr.tradingeconomics.com/cuba/indicators)
Terörizm Endeksi: 0 (Türkiye: 5,75)
Okuryazarlık oranı:  % 99,8 (Türkiye: % 95,4)

Sağlık ve eğitim tümüyle parasız olarak sağlanıyor. Ve kalitesi de çok yüksek. Kübalı doktorlar mavi akrep kanını kullanarak kanser hücrelerinin gelişimini engelleyen bir ilaç yapmışlar. Dünyanın her yanından müthiş bir ilgi var.

Günlük yaşamla ilgili gözlemler
Hava çok sıcak ve nemli olduğu için kadınlar genellikle şortla geziyorlar. Tek bir Kübalı erkeğin kadınlara laf attığına, sarkıntılık yaptığına hatta uzun uzun baktığına tanık olmadık. Kadınlar her yerde yaşamın içindeler.

Marketler temel ihtiyaç ürünlerini satıyorlar, lüks yok. Çikolatalar camekanlı dolaplarda bulunuyor. Pet şişe su 0,45 CUC. 

Küba Gezisiyle İlgili Verdiğim Notlar (5 en iyi, 1 en kötü)
Konu
Not (5 en iyi, 1 en kötü)
Jolly Tur
3
Tur Rehberi Murat Yalçın (Bin Rota)
5
Kanada Hava Yolları
4
Toronto Hava Limanı
4
Havana
4
Trinidad
3
Cayo Santa Maria
5
Santa Clara
4
Cien Fuegos
4
Eski Amerikan arabaları
4
Floridita Bar
5
Melia Havana Otel
4
Melia Cayo Santa Maria Otel
4
Devrim Müzesi
4
Vinales Vadisi ve Pinar del Rio
5
Küba Turu İçin Ortalama Not (5 üzerinden)
4,1

Son Söz
Küba'yı bir cümleyle özetle derseniz şöyle özetleyebilirim: Fakir ama mutlu. (Karşılaştırma için Amerika'yı şöyle özetleyebilirim: Zengin ama mutlu değil. Türkiye'yi şöyle özetlemek mümkün: Ne fakir ne zengin ne de mutlu.)







Porto, Lizbon Turu (17 – 21 Temmuz 2015)

Tur Programı (Notlar 5 üzerindendir)
Tur Düzenleyicisi: Kappa Tur (4)
Tur Programı: Porto 2 gün, Lizbon 2 gün: Gerçekte 1 tam gün otobüs yolculuğuyla geçiyor (4)
Turun fiyatı: Kişi başına 499 Euro: (4)
Porto ve Lizbon hakkında görüşüm:
   Porto: (5)
   Lizbon: (4)

Tur Operasyonu
Rehber Hüseyin Yılmaz: (5)
Turun Otobüsü: (3)
Kalınan Oteller:
   Beta Porto Otel (Porto): (2,5) (Otelin kendi yıldızı ****)
   Holiday inn Ekspress Otel (Lizbon): (3,5) (Otelin kendi yıldızı ***)
Ekstra Geziler ve Faaliyetler:
   Fatima, Nazare ve Obidos Turu: (4) (Porto – Lizbon yol arasında uğranan yerler olmasına karşılık fiyatın yüksek saptandığını düşünüyorum. Fiyatı mesela 50 Euro olsa 5 puan verirdim.)
Lizbon’da Fado gecesi: (4) (Fiyatı kendi başınıza gideceğiniz fado gecelerine göre yüksek olduğu için 1 puan kırdım, yoksa salon bizim tur için kapatılmıştı ve iki gitarist ve iki ayrı fado şarkıcısı vardı. Eğer fiyatı örneğin 50 – 55 Euro olsaydı 5 puan verirdim.)

Portekiz Hakkında Genel Bilgiler
Avrupa kıtasının en batı ucunda İber yarımadası üzerinde yer alan Portekiz, kuzey ve doğudan İspanya, güney ve batıdan Atlas Okyanusu ile çevrili bir coğrafyada yer alıyor. Atlas Okyanusunda bulunan Azor adaları ve Madeira takımadaları da Portekiz’e bağlı özerk yönetimlerdir.  

Beşinci yüzyılda Douro nehrinin ağzında kurulu olan Portu (bugünkü Porto) ve Cale (bugünkü Villa Nova Gaia) kentlerinden dolayı ülke Terra Portucalis adıyla anılıyordu. 1093 yılında Kastilya ve Leon Kralı VI. Alfonso, bu topraklarda Portus Cale Kontluğu’nu kurdu. Bu kontluk Portucalensis adıyla anılır oldu ve bir süre sonra bağımsız bir krallık halini aldı.

Portekiz İmparatorluğu 15 ve 16. yüzyıllarda Brezilya’dan Filipinler’e kadar yayılan dünyanın en büyük imparatorluklarından birine dönüştü. 20. yüzyıla girilirken gücünü yitiren imparatorluk geri çekile çekile Avrupa’daki topraklarına döndü.     

Portekiz, 1986 yılında Avrupa Birliğine katıldı. 1999 yılında Euro para birliğinin kuruluşunda üye olarak yer aldı ve Euro’yu resmi para birimi olarak eski para birimi Eskudo yerine kullanmaya başladı.
3 F, Portekiz’in en sevilen, en ünlü şeylerini ifade ediyor: Fado, Futbol ve Fiesta.

Portekiz Ekonomisi Hakkında Bilgiler
Önce Portekiz’in ekonomik göstergelerini bir tablo halinde son 5 yılla karşılaştırmalı olarak bir tablo halinde sunayım (Kaynak: IMF, WEO Database, April, 2015)

Gösterge
2010
2011
2012
2013
2014
GSYH Büyüme oranı (%)
1,9
-1,8
-4,0
-1,6
0,9
Cari Fiyatlarla GSYH (Milyar USD)
239
245
216
225
230
Kişi Başına Gelir (USD)
22.581
23.217
20.589
21.514
22.130
Toplam Yatırımlar / GSYH (%)
21,1
18,6
15,7
14,5
14,9
Toplam Tasarruflar / GSYH (%)
9,4
10,9
14,1
15,0
15,5
Enflasyon (%)
2,4
3,5
2,1
0,2
-0,3
İşsizlik Oranı (%)
10,8
12,7
15,5
16,2
13,9
Nüfus (Bin kişi)
10.573
10.558
10.515
10.457
10.393
Bütçe Dengesi / GSYH (%)
-11,2
-7,4
-5,6
-4,8
-4,5
Kamu Borç Stoku / GSYH (%)
96,2
111,1
125,8
129,7
130,2
Cari Denge / GSYH (%)
-10,2
-6,0
-2,1
1,4
0,6

2011’denbaşlayarak ekonomik küçülmeyle karşı karşıya kalmış olan Portekiz ekonomisi büyümeye geri dönmüş görünüyor. GSYH ve kişi başına gelir düşmüş olsa da yeniden yükselmeye başlamış. Kişi başına geliri yaklaşık 22 bin USD yani Türkiye’de kişi başına gelirin iki katından biraz yüksek. Enflasyon sıfır dolaylarında, işsizlik oranı yüzde 14’e yakın bir düzeyde bulunuyor. 2010’da hızla yükselen bütçe açığını yüzde 5’in altına çekmeyi başarmışlar. Buna karşılık kamu kesimi borç yükü yüzde 130 gibi oldukça yüksek bir düzeye tırmanmış. Portekiz 2010’da yüzde 10’a yükselen cari açığını yüzde yarıma kadar düşürmeyi başarmış bulunuyor.

Portekiz, küresel krizden en fazla etkilenen Euro Bölgesi ekonomilerinden birisi olmasına karşılık bu etkilenmeyi sokaktaki yaşamdan fark etmek pek mümkün değil. Son dönemde ekonomi oldukça toparlanmış olduğu için belki de onun etkisiyle örneğin 9 – 10 ay önce gittiğimiz Atina sokaklarındaki olumsuz etkiyi buralarda hiç görmedik diyebilirim.

İstanbul – Lizbon
Atatürk Havalimanından saat 11,45’de kalkan THY uçağıyla Lizbon’a (4,5 saatlik bir uçuştan sonra) yerel saatle 14,45’de indik. Rehberimiz Hüseyin Yılmaz bizi karşıladı. Otobüse bindik ve Porto’ya doğru yola çıktık (THY her gün Porto’ya uçmadığı için Lizbon’a indik ve Porto’ya otobüsle gittik. Önce Porto yaptık sonra tekrar Porto’dan Lizbon’a otobüsle geldik ve dönüş uçağına Lizbon’dan bindik. Bence turun en saçma yönü buydu. Oysa doğrusu İstanbul’dan Porto’ya gitmek oradan otobüsle, hatta trenle, Lizbon’a gidip Lizbon’dan İstanbul’a dönmekti. Porto’ya yakında THY her gün uçmağa başlayacakmış ve o zaman bu dediğimi yapacakmış tur şirketleri.) Turla değil de bireysel olarak gidecek olanlara İstanbul Lizbon uçuşunu yapıp Lizbon’da  1- 2 gün geçirdikten sonra Porto’ya trenle gitmelerini (adam başı 5 Euro) öneririm. Sonra Porto’dan İstanbul’a THY ile dönülebilir. Böylece Porto – Lizbon arasını 2 kez gidip gelmemiş olursunuz.

Lizbon – Porto ve Porto Şehir Turu
Lizbon – Porto arası otobüsle 3,5 saat sürdü. Porto’ya vardıktan sonra otobüsle şehir turu yaptık. Porto Katedrali, Şarap mahzenleri, Liberdade meydanı, Batalha meydanı, Ribeira bölgesi, Tore Dos Clerigos Kulesi, Santa Caterina caddesi, Don Luis I köprüsü, Boa Vista’yı bazılarında otobüsten inerek kuş bakışı gezdik.

Porto şehir turunun ardından Beta Porto Oteline geldik. Şehir merkezine yaklaşık 2 km uzaklıkta bir oteldi. 4 yıldızlı olmasına karşılık bizim ölçülerimize göre 3 yıldızlı bir oteldi. Temiz bir oteldi, kahvaltısı da Avrupa otel düzenine göre oldukça iyi düzeydeydi. Buna karşılık odaların duvarları yalıtımsız olduğundan yan odaların gürültülerini duymamak mümkün değildi. Kulak tıkaçlarım beni geceyi uykusuz geçirmekten kurtardı (ne olur ne olmaz valizinize bir kulak tıkaçı atın derim.)

Porto
Turun programında sabah otobüsle Braga turu vardı (Ücreti 45 Euro idi.) Öğleden sonra 1,5 – 2 gibi dönüleceği için Porto’yu gezmeye zaman kalmayacağı düşüncesiyle Braga turuna katılmadık. Sonradan şehri gezerken uğradığımız tren istasyonunda gördük ki Porto – Braga tren ulaşımı 5 Euro imiş. Biz yine de Porto’ya zaman kalmayacağı düşüncesiyle Braga’ya veya bazı tur katılımcılarının yaptığı gibi Guimares’e gitmeyip Porto’yu gezdik. Eğer Porto’da 1 gününüz varsa size önerim Porto’yu gezin. Çünkü Porto gerçekten çok güzel ve tarihi bir kent. Braga veya Guimares’e giderseniz Porto’ya yeterince zamanınız kalmaz. Ama eğer 2 gününüz varsa birisinde Braga ve Guimares’e gidebilirsiniz.

Porto şehir turunda gittiğimiz her yere bu kez yürüyerek ve bol zaman ayırarak gittik.

Porto Katedralini gezin.

Eğer şaraba meraklıysanız Gaia Bölgesi ve şarap mahzenlerine gidin (Duoro nehrinin bir kıyısı Ribeira bir kıyısı da şarap mahzenlerinin bulunduğu Gaia bölgesi.)





Kısa Kısa
Son derecede sevimli, küçük, gezilmesi kolay bir kent olan Porto’yu yürüyerek kolaylıkla gezebilirsiniz. Sıkıldığınız yerde tuk tuk denen Uzakdoğu icadı araçlara binebilirsiniz. Her yerde kafeler var. Kenti gezmekten yorulduğunuz yerde bir kahve molası verebilirsiniz. Kahve fiyatı 1 – 3 Euro arasında değişiyor. Portekiz biraları da çok güzel. O da bardağın boyuna göre 3 – 5 Euro arasında değişiyor. Yanında patates kızartması da alırsanız çok keyifli bir mola olur.

Portekizliler son derecede konuksever ve yardımsever insanlar. Avrupa’da her yerde rastlamayacağınız kadar ilgililer. İngilizce bilmeseler bile size yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Porto - Lizbon Yolculuğu, Fatima, Nazare, Obidos ve Lizbon Şehir Turu
Ertesi gün kahvaltıdan sonra otobüsümüze binerek Lizbon’a doğru yola çıktık. Yol üzerinde üç yere uğradık (bu uğramalar da ekstra tur ve yukarıda değindiğim gibi ek 70 Euro’ya mal oluyor. Eğer bu ekstra tura katılmayacaksanız o zaman tur otobüsüyle değil tren veya başka bir otobüsle Lizbon’a gitmeniz gerekiyor. Ama eğer böyle bir tura katılıyorsanız bu ekstra turu almanızı öneririm çünkü üç yer de görülmeye değer yerler.)

Fatima
Fatima kasabasının kutsallığı, 13 Mayıs 1917 günü üç köylü çocuğun Meryem Ana'yı gördüklerini iddia etmesiyle başlıyor. İddiaya göre Meryem Ana altı ay süre ile her ayın 13'ünde bu üç çocuğa görünmüş ve bir şeyler anlatmış. Bu söylentiler üzerine kasabaya akın eden 70 bin kişinin gözünün önünde 'güneşin dans ettiği' öne sürülüyor. Meryem Ana'nın çocuklara göründüğü öne sürülen yerde bir manastır inşa edilmiş. Papa II. Paul, olayın gerçekleşmesinin ellinci yılında Fatima'ya gitmiş ve ayini bizzat yönetmiş. Bu olay üzerine birçok şehir efsanesi türemiş gitmiş.


Bir de kasabada ayinin yapıldığı kiliseye giden uzunca mermer kalitesinde bir yol döşenmiş. İnançlı Katolikler (bazıları çevre köy ve kasabalardan ayine katılmak için kilometrelerce yürüyerek geliyor) bu yolu dizlerinin üzerinde gidince her türlü dileklerinin gerçekleşeceğine inanıyorlar. Kimisi de bu şekilde yürüyerek eski sağlığına kavuşacağını düşünüyor. İşin içine inanç girince denecek bir şey kalmıyor. İstediğin kadar modern tıp de, istediğin kadar “yahu böyle yürürsen daha da hasta olursun” de boş. Kültürü, eğitimi, görgüsü ne olursa olsun insanlar bu tür hurafelere inanmaya meraklı. Ama şunu söylemek gerek: Bu üç çocuk bu kasabaya inanılmaz bir iyilik yapmış. Bu şehir efsanesi sayesinde burası turistik bir yer olmuş ve kasabalılar turistik eşya, adak mumu vb satarak, restoran, otel işleterek iyi para kazanır hale gelmişler. 


Lizbon Belem Bölgesi Gezisi

Bu üç kasabayı gördükten sonra yeniden otobüsümüzle yola koyulduk. Lizbon’a akşamüzeri vardık. Lizbon şehir turunda Belem semtini gezdik. İyi ki de öyle yapmışız çünkü kalan bir günde bir daha oraya gidecek ne zaman ne de hal kalmıştı. Belem bölgesinde Geronimo Manastırını, Kaşifler Anıtını, Belem Kulesini gezdik.


Lizbon
Turun alternatif olarak sunduğu ekstra tur olan Sintra – Roca Burnu, Cascais ve Estoril gezisini biz almadık (Ücreti 75 Euro idi.) Bu tura gidersek Lizbon’u gezmeye zaman kalmayacağını düşündük. Ve haklı çıktık. Tura gidenler Lizbon’u tam olarak gezemediler. Biz Lizbon’un önceki gün gezdiğimiz Belem bölgesi dışındaki başlıca yerlerini gezdik.

Sabah kahvaltıdan sonra tam otelimizin önünden kalkan otobüsle kentin merkezine kadar gittik (adam başı 2,25 Euro.) İndiğimiz meydanın adı Marquis de Pombal Meydanı idi. Oradan büyük ağaçların gölgelediği geniş bir caddeden aşağıya doğru on dakikalık bir yürüyüşle Baixa semtine ve Rossio Meydanına geldik. Sözünü ettiğim geniş caddenin iki yanında en ünlü markaların mağazaları vardı. Bu yoldan yürürken aklıma Buenos Aires ve Madrid’in benzer caddeleri geldi. Bir yandan da bizdeki caddeleri düşündüm, içime fenalık gelince bizdeki durumu en azından dönene kadar düşünmemeye karar verdim. 

Figueira meydanındaki turizm bürosundan kişi başı 6,5 Euro vererek günlük bilet aldık. Bu bilet otobüs, tramvay, metro ve asansörlerde geçiyor. Mutlaka almanızı öneririm çünkü yalnızca asansörün ücreti 5 Euro.


Santa Justa Asansörüyle yukarı çıkın (Rue de Auera ile Rue de Santa Justa sokaklarının kesiştiği yerde. Lizbon’un en önemli asansörü diye kitaplarda anlata anlata bitiremedikleri Santa Justa asansörü bulunuyor. 1 saat sıcağın altında sıra bekledikten sonra binip çıktık. Çıkılan yer yine kitaplarda görülmesi gerektiği yazılı olan Bairo Alto bölgesi. Bana sorarsanız sıra yoksa binip çıkın ama sıra varsa ve sizin de tek bir gününüz varsa zamanınızı burada harcamayın. Çünkü tepedeki manzara Porto’daki Clerigos kulesi gibi değil. 



Fado performansına mutlaka gidin. Fado, denizci sevgililerini, eşlerini denize uğurlayan ve onların geri dönmemesi üzerine 19. yüzyıl Portekiz kadınlarının yaktıkları ağıtlardan türemiş bir müzik türü. Biz gece turla birlikte bir fado performansına gittik. Biri 12 telli gitar diğeri klasik gitar çalan iki müzisyenin eşliğinde iki kadın şarkıcı ara vererek 20’ye yakın fado söyledi. Yemek menüsü; kara lahanalı patates çorbası, zeytin ve ton balığı, mısır ekmeği, Bachalau (morina balığı ve beşamel sos ile yapılan bir yemek) ve meyve salatası idi. Yemeğin yanında ben kırmızı Porto şarabı içtim. Yemeğin üstüne de tatlı Porto Şarabı ve kahve vardı. Yemekler de müzik de olağanüstü güzeldi. 




Kısa Kısa
Lizbon, Porto’nun aksine büyük, biraz karışık ve gezilmesi çok daha zor bir kent. Lizbon’u yürüyerek gezmek mümkün değil. Buna karşılık eğer günlük bilet alırsanız tramvaylar son derecede kullanışlı. Ne var ki onlarda da oturarak seyahat edebilmek için ilk duraktan binmeniz gerekiyor. 

Lizbon’da da yorulduğunuz yerde bir kahve ya da bira molası vermek hem kolay hem keyifli.

Portekiz’e özgü olan mantardan yapılma cüzdan, şapka, çanta, ayakkabı, terliklere her yerde rastlıyorsunuz. Ben pek beğenmediğim için almadım. Onun yerine mantar içine yerleştirilmiş çinilerden yapılma bardak altlığı ve nihale aldık.

Portekiz, Avrupa’ya kıyasla ucuz bir ülke. Portekiz’den hediye olarak getirmek üzere Porto şarabı, vişne likörü, mantar üzerine çiniden eşyalar alınabilir.

İstanbul’a Dönüş
Dönüş uçağımız saat 11,30’daydı. O nedenle kahvaltıdan sonra otelden hava alanına hareket ettik.

Uçakta Beşiktaş’ın ikinci kez transfer ettiği Portekizli futbolcu Ricardo Quaresma vardı. Birçok kişi selfie çekti. Havaalanında da Quresma’ya esaslı bir karşılama yaptı Beşiktaşlılar.

THY Üzerine Notlar

Her geç kalkıp inişinde eleştirdiğimiz THY ile ilgili bu kez olumlu şeyler söyleyeceğim. Hem gidişte hem dönüşte yemekler ve içki servisi mükemmeldi. Çok güzel bir Fransız Merlot şarabı içtim. İniş ve kalkış zamanları da oldukça iyiydi. Eğer 5 üzerinden not vermek gerekirse THY’ye bu gezi için 4,5 veririm.




Kavala, Atina, Selanik Turu (4 Ekim - 8 Ekim 2014)

Birinci Gün: İstanbul - İpsala - Dedeağaç (Alexandrapolis) - Gümülcine (Komitini) - İskeçe (Xanti) -Kavala
Sabah saat 5'te Harbiye'de Kappatur merkezinin önünden otobüsle yola çıktık. 45 kişilik otobüsün tamamı doluydu.

Çoğu yolcu bir gün önce (arife günü) yola çıktığı için yollar ve İpsala gümrük geçişi oldukça rahattı. Türkiye ile Yunanistan arasındaki doğal ve resmi sınırı oluşturan Meriç nehri üzerindeki köprünün korkulukları yarıya kadar kırmızı beyaz renklerle yarıdan sonra mavi beyaz renklerle boyalı.

Dedeağaç (++)
Yunanistan'da. İlk durağımız Dedeağaç idi. Kısa bir turdan sonra limanda biraz dolaştık. Küçücük, sevimli bir yer ama bizim ölçülerimizle Dedeağaç'a kent demek zor, daha çok bir kasaba görünümünde. Bu tür yerler insana dolaşırken ilginç ve çekici gelir ama ben hep "insan burada sürekli yaşasa ne yapar" diye düşünürüm ve çoğu kez "herhalde iki gün sonra sıkılmaya başlardım" diye düşünürüm. Bu kez de aynı düşünceye kapılmaktan kendimi alamadım.

Gümülcine (+++)
Osmanlı'nın izlerini taşıyan bir başka kasaba - kent olan Gümülcine'de çarşıda çoğunlukla Türklerin dükkanları var. Bayram nedeniyle dükkanların çoğu kapalıydı. Çukur kahvede Türk kahvesi içtik, çok güzeldi.


İskeçe (+++)
Yine küçük ve sevimli bir kent olan İskeçe’nin oldukça renkli bir meydanı var. Türkçe anlayan ve konuşan esnaflarıyla sohbet edebiliyorsunuz. Bizi Türkçe çağıran bir esnafın lokantasında oturup döner yedik. Döneri bizim usul değil, Yunan usulü yapıyorlar (içine tatziki dedikleri bir tür cacık koyuyorlar sos olarak.) "Tarçın da koyayım mı" diye sordu dönerci, "o kadar da değil" dedim. Gülüştük.

Kavala (+++)
Kavala'ya girdiğimizde saat 16.30 olmuştu. Kent meydanında otobüsten inip kent tutumuzu yaptık. Kavala çok güzel, sakin, sessiz ve düzenli bir sahil kenti izlenimi veriyor. Tam karşısında Taşoz (Thassos) adası var. Bu adanın çok güzel olduğu bilgisini aldık ama gitme fırsatı olmadı. Kavala, İzmir’e benziyor, Varyanta benzer döne dolaşa yukarı çıkan bir yoldan kentin çıkışına Selanik tarafına doğru çıkışına gidiliyor.


Kentin en yüksek tepesinde Kavalalı Mehmet Ali Paşanın müze olan konağı var. Bu tepeden kentin ve Ege denizinin görünümünü izlemeye doyamadık. Kentin girişinde İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış büyük bir su kemeri var. Mimar Sinan'ın yaptıklarına göre daha düşük estetiğe sahip bir kemer.

Kavala'da restoranlarda çok ucuz ve kaliteli balık ve deniz ürünleri yiyebiliyorsunuz. Kişi başına 15 - 20 Euro'ya deniz manzarası eşliğinde içki dahil güzel bir akşam yemeği yemek mümkün.

Geceleme Esperia Oteldeydi. Esperia Otel 3 yıldızlı bir şehir oteli. Küçük, temiz bir otel. Sunduğu hizmet sınırlı olmakla birlikte çok merkezi bir yerde bulunuyor..

Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe'yi kafamda geçen yıl gezdiğimiz Karadağ'ın Budva ve Kotor kentleriyle kıyasladım. Budva ve Kotor bunlardan çok daha güzel ve çok daha renkli kentler. Kavala'yı da Dubrovnik'le kıyasladım. Arada Dubrovnik lehine büyük fark var.

İkinci Gün: Kavala - Selanik -  Katrina - Lamia - Atina
600 km süren yolculuk boyunca otobüsün teybinden bir yandan Yunan müzikleri dinlerken bir yandan da rehberimizin anlattığı Yunan mitolojisini dinledik. Zeus, Hera, Prometheus, Ares, Afrodit, Apollon, Paris, Truvalı Helen derken birçok mitolojik bilgiyi yol boyunca tazelemiş olduk.

Selanik - Atina otoyolu boyunca dikkatimi çeken şeylerden biri, tarlaların gerisinde yer alan çok sayıdaki güneş enerjisi paneliydi. Bir başka dikkat çeken şey otoyolların kalitesi oldu. Yunanistan'ın, AB fonlarını otoyollarının yapımında kullandığını biliyordum, gerçekten de fonlar işe yaramış.

Selanik'i geçtikten bir süre sonra Katrina kentinin girişinde mola verdik. Moladan sonra yola Olimpos sıra Dağları'nı izleyerek devam ettik. Olimpos dağları Yunan mitolojisinde Zeus'un ve diğer Tanrıların oturduğu yer.

Her iki saatte bir mola verdiğimiz için bu kez Lamia kentinde öğle yemeği molası verdik ve tekrar yola koyulduk. Yolda Thermopiles kenti yakınından geçtik. Thermopiles sıcak geçit anlamına geliyor. 300 Spartalı filminin olaylarının geçtiği yer.

Yol boyunca Ege Denizi hep görüntü olarak bize eşlik etti. Ege Denizi buralarda daha çok bir iç deniz gibi karşılıklı iki kara parçasının arasında yer alıyor.

Atina'da 4 yıldızlı Stanley Otele yerleştik. Stanley Otel, Karaiskaki Meydanında Odiseos Caddesi 1 numarada bulunuyor. Merkezi bir yer. Parlamento Binasının bulunduğu Syntagma Meydanı'na yürüyerek 15 dakika uzaklıkta. Otel 4 yıldızlı görünse de bizdeki otellerle karşılaştırınca ben 4 yıldız vermem. 3 yıldız olabilir. Buna karşılık otelin roofu olağanüstü bir manzaraya sahip. Gece olunca bir yanda Akropol ışıklandırılmış olarak tam karşınızda duruyor öte yanda ise Atina kenti kuşbakışı görünüyor. Yani eğer bu otelde kalmıyorsanız bile gece olunca roofuna çıkıp Akropol ve Atina'yı buradan izleyin. Sanırım etraftaki diğer otellerden de aynı manzarayı yakalamak mümkün.

Akşamüstü otelden çıkıp Stadiou caddesinden Syntagma Meydanı'na yürüdük. Meydanda canlı müzik vardı. İnsanlar kafelerde kahve veya içki içiyorlar, bir şeyler yiyorlardı. Yürüdüğümüz yollar boyunca kimi pazar olması nedeniyle kimi de batmış olduğu için kapalı işyerleri gördük. Sokaklardaki insanların kılık kıyafetleri, işsiz güçsüz sefil görünüşlü insanların varlığı krizin izlerini yansıtıyordu.

Atina'yı akşam görünümü olarak pis ve fakir buldum. Geçen yıl gördüğüm Belgrad bana Atina'dan çok daha zengin ve renkliymiş gibi geldi. Yunanistan, Sırbistan'dan daha zengin bir ülke olduğuna göre demek ki kriz ciddi etki yaratmış.

Üçüncü Gün: Atina (+++)
Sabahtan şehir turu yaptık. Parlamento Binasının önünde iki Efsun askerinin nöbet showu ilginçti. Aklıma Dolmabahçe'de turistlere show açısından niçin iki mehter askeri bulundurmadığımız sorusu geldi. İlk ollimpiyatların yapıldığı stadyumu, Zeus tapınağını ve bazı diğer tarihi kalıntıları gördük.


Gündüz gözüyle Atina çok daha iyi göründü. Atina beş milyon nüfuslu bir kent yani Yunanistan'ın neredeyse yarısı başkentte yaşıyor.

Akropol (Acropolis) (+++++)
Aslında Atina'ya geliş amaçlarımızın başında Akropol'e çıkmak ve orada fotoğraf çekmek geliyordu. Çocukluğumdan beri tarih dersi kitabımdan hatırladığım az şey arasında en başta Perikles'e ait olduğu sanılan bir tolgalı maske ile Akropol resmi yer alıyordu. Akropol gerçekten çok etkileyici bir anıtlar bütünü. Mutlaka görülmesi gereken bir yer.



Korint (Corinth) Kanalı (-)
Yunanistan denince aklıma gelen şeylerden birisi de kayaların delinmesiyle oluşturulmuş olan Korint Kanalıydı. Eğer turunuzda ekstra olarak yer alıyorsa gitmeyin, paranıza da zamanınıza da yazık edersiniz. Hiç bir şey yok, tam bir hayal kırıklığı. Orada zaman kaybetmek yerine Atina’yı gezin.


Ermou Caddesi (++++)
Atina'nın İstiklal Caddesi diyebileceğim sokağı. Tanınmış mağazalar yer alıyor. Oldukça kalabalık bir cadde, araç trafiğine kapalı ama bizde olduğu gibi arada araçlar da geçiyor. Bir kaç saat geçirilebilecek bir yer. Ara sokaklarda oturup kahve içip çevreyi izleyebileceğiniz kafeler var.


Pire Limanı (++++)
Akşam yemek için Pire Paşa Limanı'na gittik. Paşa limanı sıra sıra restoranların bulunduğu bir koy. Büyük çoğunluk balıkçı lokantası olmakla birlikte arada diğer yemekleri sunan lokantalar da yer alıyor. Eğer limanın arkasındaki lüks evleri bir yana bırakırsak Paşa Limanı sıra sıra balıkçı lokantalarıyla Rumeli Kavağını andırıyor. Rehberimiz bir lokantayla anlaştı, adam başına 25 €'ya çoban salata (üzerine beyaz peynir koyup adına Greek Salad diyorlar), cacık, sardalya ve kalamar tabağı, çipura ve bir kadeh Uzo (Yunan Rakısı) veya şaraptan oluşan bir menü aldık. Yemekler oldukça iyiydi. Özellikle kalamar ve çipura harikaydı.


Turda artık herkes ahbap olduğu için esprilerle, şakalarla güle konuşa otele döndük. Dönüşte yol daha kısalmış gibi geldi. Roofun manzarasını herkese anlattığım için akşam otele dönüşte herkes roofa çıkıp Akropol ve Atina manzarasına bakmaya gitti.


Dördüncü Gün
Atina - Meteaora - Selanik
Sabah kahvaltı sonrası saat 7'de otobüsle yola çıktık. 2 saatlik yolculuktan sonra yine Lamia'da kısa bir mola verdik. Yol boyunca yağmur üstümüzden hiç eksik olmadı.

Meteora (+++++)
Meteora'da, Kalambaka tepelerinde kayalar üzerine inşa edilmiş 6 manastır var. Sümela  manastırına benzer manastırlar. Kayalardan oluşan tepelerin ve o tepelerdeki manastırların görünümü tam anlamıyla büyüleyici. Waala Manastırı'nın içini gezdik. Manastırın pencerelerinden birinden iç hesaplaşma yapmak ve Tanrıyla başbaşa kalmak isteyen rahipleri bir sepetle uçuruma sarkıtıp bir süre orada bırakırlarmış. 




Biz tepelere çıkarken sis başladı. Dönüşte sis tamamen ortalığı kapladı ve göz gözü görmez oldu. Sisin etkisiyle zaten gizemli bir görünü olan tepeler iyice gizemli bir görünüme büründü.

Eğer Yunanistan'a giderseniz Meteora’ya mutlaka gidin. Bu turun bence en önemli bölümlerinden biri Meteora turuydu.

Yemek molasından sonra Selanik'e yola çıktık. Yolda Larissa kenti ve Katirini kentinden geçtik.

Selanik
Selanik'e vardığımızda saat 19'u gösteriyordu. Şehir turunu ertesi sabah yapacağımız için saat 20.30 da buluşup tavernaya gitmek üzere odalara çıktık. Grand Hotel Palace şehir merkezine 2,5 km uzakta beş yıldızlı bir otel. Benim notum ++++. Güzel bir otel, odaları büyük ve rahat, buna karşılık şehir merkezine uzak olması dezavantaj. Otelden şehir merkezine 4 €’ya taksiyle gitmenin mümkün olması bu sıkıntıyı da hafifletiyor.


Selanik'te Taverna
Tur olarak önceden kararlaştırılmış bir tavernaya gittik. Biri kadın biri erkek iki şarkıcının söylediği Yunan ve Türk şarkıları eşliğinde çoban salata, soğuk ve sıcak mezeler, 20'lik bir şişe Uzo ya da bir şişe şarap, balık, köfte ya da tavuk seçeneği sonunda da tatlı servisiyle güzel bir fiks menü sundular. Tavernada Rum müşteriler de vardı. Danslar edildi, oyunlar oynandı. En güzeli Zeybetiko dansıydı. Tavernaya kişi başı 40 € ödedik. Benim notum ++++.

Beşinci Gün
Selanik - İstanbul
Selanik'te şehir turu sırasında Yedikule'yi, Aya Dimitros Kilisesini, Galerios Zafer takını, Kazancılar Camii’ni, Hamzabey Camii'ni ve tarihi yapıları gezdik. Beyaz Kule, Büyük İskender heykeli, Aristoteles heykelinin fotoğraflarını çektik. Kordon boyunda gezdik, kahve içtik.


Atatürk Evi
Selanik'te bizim için en önemli ve özel yer kuşkusuz Atatürk Eviydi. Türk konsolosluğunun toprakları içine alınmış olan evin içinde gezerken çoğumuzun gözleri doldu. Evin içinde Atatürk'le ilgili resimler var. Ata'nın balmumu heykeli çok iyi yapılmış, çok etkileyiciydi. Evin içinde eskiden Ata'nın eşyaları da varmış, sonradan ona ait olmadığı, onun eşyalarına benzetilerek sonradan yapılmış eşyalar olduğu gerekçesiyle kaldırılmış. Bence önemli olan o havayı verebilmek, eşyaların ona ait olmaması çok da önemli değil. İnsan “keşke eşyaları da orada olsaydı” diye düşünüyor ama onun doğduğu evin havasını teneffüs etmek bile çok etkileyiciydi.




Selanik, bu turun en güzel, en seçkin bölümüydü. İzmir’e en çok benzeyen kentin Selanik olduğuna karar verdim. Selanik'e notum +++++. Bu turda gittiğin yerlerden hangisine bir daha gitmek istersin diye sorsalar tereddütsüz Selanik derdim.

Sonuç ve Özet Değerlendirme
Tur: Kappa Tur ++++
Rehber: Yılmaz Kalyoncu +++++
Turun maliyeti (iki kişi için):
Çıplak maliyet: 229 € x 2 = 458 € (+++++)
Ekstraların maliyeti:
Atina'da taverna 50 € x 2 = 100 € (biz gitmedik)
Akropol gezisi 15 € x 2 = 30 € (+++++)
Korint kanalı gezisi 20 € x 2 = 40 € (-)
Pire Limanı gezisi 20 € x 2 = 40 € (+++)
Metearo gezisi 55 € x 2 = 110 € (+++++)
Selanik'te taverna 40 € x 2 = 80 € (++++)
Ekstraların tümünü alanlar için turun (öğlen, akşam yenmekleriniz hariç) toplam maliyeti: 429 € (++++) x 2 = 858 € (kabaca 2,500 TL.)

Kendi arabanızla iki kişi giderseniz maliyet ne olur?
Toplam otel parası 240 €, toplam 70 € otoyol geçiş paraları, kabaca 300 € ekstralar (tura göre daha ucuza alınabilir, bazıları sadece benzin parasına mal olur), toplamda 300 € da benzin parası olarak ödemeniz gerekir. (Benzin hesabı 3000 km yol yaptığınız, 100 km’de 7 litre benzin/mazot yaktığınız ve 1.70 €/Litre benzin parası ödediğiniz hesabıyla yapılmıştır.) Buna göre iki kişi kendi başınıza gitseniz kabaca toplamda 910 € ödemeniz gerekir.

Arabanın aşınma payı, rehberlik hizmetleri bu hesaba alınmamıştır. Ayrıca uzun yolun arabayı kullanan için sıkıntısı da işin başka bir yönünü oluşturuyor.

Yolculuk: +++ (Otobüs yolculukları yorucu. Kavala Atina arasındaki yolculuk molalarla birlikte 10 saate yaklaşıyor. Dönüş günü Selanik şehir turu ve yoldaki molalarla birlikte otelden çıkıp otobüse binişinizde itibaren hesaplarsak otobüsle geçirdiğiniz süre 12 saati buluyor. )
Tura katılanlar: +++++ (tura katılanlar son derecede iyi, anlayışlı ve esprili insanlardı. Özellikle otobüsle yapılan ve birlikte zaman geçirilmesi gereken bu gibi turlarda bu çok önemli. Bizim şansımıza bu tur çok kaliteli bir gruptan oluşuyordu.)

Esperia Otel (Kavala) 3 yıldızlı otel, benim notum +++ (internetten baktım oda fiyatı 52 €)
Stanley Otel (Atina) 4 yıldızlı otel, benim notum +++ (internetten baktım oda fiyatı 69 €)
Grand Hotel Palace (Selanik) 5 yıldızlı otel, benim notum  ++++ (internetten baktım oda fiyatı 45 €)

Bazı fiyatlar
Şişe suyu 0,50 € (suları kaliteli)
Simit 0,50 € (bizim simide benzemiyor, hafif tatlı, ben beğendim)
Kahve için Coffee Island zinciri oldukça iyi. Kahveyi nispeten ucuz fiyata satıyor, aklınızda olsun.
Kafelerde kahve bedeli (Kahvenin cinsine ve boyuna göre Değişiyor) 1,5 - 5,00 € arası.

Alınacak şeyler arasında Kavala kurabiyesi (kutusu 5 €) ve Mastika rakısı (50 cl’lik şişesi markasına göre 7 – 8 € arasında değişiyor) sayılabilir. Kavala kurabiyesinin sadesi olduğu gibi portakallısı, narlısı, sakız ve limonlusu da var.

Turun genel değerlendirme notu: ++++
Bir daha gidilir mi? Bu tura bir kez gitmek yeterli. Buna karşılık Selanik’e tekrar gidilip daha uzun süre kalınabilir.

Benim değerlendirme notlarımın anlamları:
+++++ Çok iyi
++++ İyi
+++ Orta
++ Orta ile kötü arası
+ Kötü
-    Çok kötü




CEBELİTARIK’IN İKİ YAKASI
(İstanbul - Malaga – Granada – Cordoba – Sevilla – Tanja – Casablanca – Marakeş – Casablanca –İstanbul)

Tur fiyatı hava durumu
7 gece 8 gün süren bu tur için (ekstra turlar haricinde) adam başına 899 Euro ödedik. THY sitesinden baktım İstanbul – Malaga gidiş ve Casablanca – İstanbul dönüş biletleri toplamı aşağı yukarı tur bedeli kadar ediyor. 7 gece için otelleri de hesaba katarsak kabaca toplamda 1300 – 1500 Euro arasında bir paraya mal olacak. Bu durumda turla gitmek çok daha kârlı görünüyor. Turla gitmenin bir başka avantajı da sizi her gittiğiniz yerde gezilecek görülecek yerlerle ilgili araştırma ve planlama yapma zahmetinden kurtarması. Eğer katıldığınız turdaki katılımcılar da iyi bir grup oluşturuyorsa çok keyifli bir gezi oluyor. Bizim bu tur öyle oldu. Kısa sürede herkes birbiriyle dost oldu, espriler, şakalarla dolu çok keyifli bir hafta geçirdik.  

Bizim tur süremizde (27 Temmuz – 3 Ağustos arası) gideceğimiz kentlerde ortalama hava sıcaklığı gündüz için 33 – 36 derece arası geceleri ise 20 derecenin altında görünüyordu. Gece yattığımızda sıkıntı olmadan uyuyacağımızı düşündük. Ki bu düşünce doğru çıktı.

Tura gidiş ve iki ekonomi hakkında ön bilgi
27 Temmuz – 3 Ağustos 2014 arasını kapsayan bu yoğun tura sabahın erken saatlerinde başladık. Bayram nedeniyle tatil Cumartesiden başlamış ve büyük grup yola çıkmıştı. Dolayısıyla Pazar günü hava alanına gidişimiz çok rahat oldu. Hava alanı da boş denecek kadar rahattı. Tur rehberimizle tanıştık, güncellenmiş tur programımızı aldık ve işlemlere başladık. Güvenlik denetimlerinde olsun kontuarlarda olsun pasaport geçişlerinde olsun hiç sıkıntı olmadı. 

Hava alanında zaman öldürdükten sonra uçağa bindik ve İspanya’nın Malaga kentine doğru yola çıktık. Turumuz iki ülke ve 7 kenti kapsıyordu. O nedenle öncelikle bu iki ülkenin ekonomilerinin görünümünü sunayım.

Ekonomik Göstergeler (IMF, WEO, 2013)
İspanya
Fas
GSYH (milyar USD)
1.360
105
Nüfus (bin kişi)
46.610
32.853
Kişi Başına Gelir (USD)
29.150
3.200
İşsizlik Oranı (%)
26,4
9,2
Kamu kesimi brüt borç stoku / GSYH (%)
93,9
61,7
Cari denge / GSYH (%)
0,7
-7,4

Tablodan görüleceği gibi İspanya, Fas’tan on kat daha zengin bir ekonomiye sahip. Buna karşılık işsizlik oranı İspanya’da Fas’ın iki buçuk katından daha yüksek. Fas cari açık veriyor, İspanya’nın cari fazlası var. İspanya’da kamu kesimi Fas’ın kamu kesimine göre çok daha fazla borçlu.

İspanya’nın para birimi Euro olduğu ve hepimiz Euro ile TL ilişkisini bildiğimiz için bu alış verilerde büyük kolaylık sağılıyor. Fas’ın para birimi Dirhem ve parite 10,9 Dirhem = 1 Euro. Ama bunu 10 Dirhem = 1 Euro olarak düşünün çünkü her yerde böyle işlem görüyor. Bu düz eşitlik de hesap yapmakta kolaylık sağlıyor. Fas’ta birçok yerde Euro geçmez onun için Dirhem bozdurun diyorlar ama siz aldırmayın. Çünkü birçok yer Euro’yu kabul ediyor. Buna karşılık ufak tefek alış verişlerde kullanmak için bir miktar (mesela 50 Euro) bozdurmakta yarar var. Otellerde bu çevirme işlemini yapıyorlar. Ayrıca bir alış verişte Euro verirseniz kalanı da Dirhem olarak veriyorlar.  

Birinci Gün: Malaga – Granada
Uçağımız Malaga’ya saat 13 gibi indi ama Malaga’yı göremedik. Çünkü otobüsle Granada’ya hareket ettik. Ertesi gün öğleden sonra isteyenler için Granada’dan Malaga’ya gidiş turu (ekstra) düzenlenmişti. Kimse katılmadığı için iptal oldu. O gece ve ertesi gün Granada’da kalınacaktı. Granada’ya varış sonrası şehir turu yapıldı. Bib Lambra meydanı, Kristof Kolomb anıtı, belediye sarayı, katedral başlıca gezilen yerlerdi. Akşam isteyenler Sacromonte Çingene mahallesi ve Albayzın gezisiyle birlikte Çingenelerin show’una katıldı. Biz, geçmiş turlarda katıldığımız gece showlarını çok fazla profesyonel bulduğumuz için showa gitmedik.

Bu turun bence en önemli eksiği Malaga’da şehir turu yapılmamasıydı. Uçak Malaga’ya inmişken bir şehir turunun niçin planlanmamış olduğunu anlayamadım. Granada için süre kalmaz diye düşünülürse ertesi gün sabah Alhambra gezisi sonrası Granada şehir turu yapılabilirdi.

İkinci Gün: Alhambra Sarayı ve Garanada
İkinci günün sabah bölümü olduğu gibi Alhambra Sarayının gezilmesine ayrılmıştı. Granada kentinin tepesine kurulmuş olan Alhambra Sarayı sadece bir saray değil aynı zamanda kale. Burayı bir anlamda Tower Of London ya da Hattuşa’daki surların içi gibi düşünmek gerekir. Yani aslında o zaman bütün kent bu surların içindeymiş. Alhambra’nın anlamı kırmızı. Sarayın tuğlaları kırmızı renkli olduğu için bu adı taşıyor. Saray gerçekten de çok güzel. Saraya giriş bedeli kişi başına 15,40 Euro. Alhambra turunun fiyatı (saraya giriş, otobüsle gidiş dönüş ve rehberlik hizmeti dahil) 45 Euro idi. Bu fiyat tur bedeline dahil değil, yani bu bir ekstra tur. 

Alhambra Sarayı turu öğleye doğru bitti. Tur otobüsü, isteyenleri kent merkezine bıraktı. Biz o sıcakta orada olmak istemediğimiz için otele döndük. Akşamüstü saat 16,30 gibi taksiyle kente gittik. Taksiler son derecede düzenli ve profesyonel. Taksimetreyi açıyorlar ve olabildiğince kısa yoldan gitmek istediğiniz yere sizi götürüyorlar. Bizim kaldığımız otelden kent merkezi 7 Euro tuttu. Dönüşte de tam olarak aynı parayı verdik.

Akşamüstü uzun uzun kent merkezinde yürüdük. Granada hoş bir kent. Ana caddelerde güneşten korunmak için karşılıklı binalara arasına ışığı hafif geçiren branda benzeri örtüler çekilmiş. Böylece güneşten korunmak mümkün olabiliyor. Çok akıllıca bir buluş bence. Bunu belki İstiklal Caddesinde denemek düşünülebilir. Kenti gezdik Katedral çevresinde restoranlar ve çeşitli mağazalar var. 

Yemeğimizi Sacromonte’ye giden nehir üzerindeki yolda rastgele girdiğimiz bir açık restoranda yedik. Ben karışık salata, deniz mahsullü paella, sangria (bir çeşit şaraplı içecek) ve kahve aldım, eşim de karışık salata, Brezilya usulü tavuk şiş, sangria ve tatlı aldı. Yemekten çok memnun kaldık, fiyatı da çok iyiydi. Toplamda 26 Euro ödedik.

Üçüncü Gün: Cordoba – Sevilla – Alcazar Katedrali
Kahvaltı sonrası otobüsle Sevilla’ya hareket ettik. Yol üzerindeki ilk durağımız Cordoba idi. Cordoba olağanüstü güzel bir kent. Hatta bence bu turun en güzel parçası Cordoba idi diyebilirim. Cordoba Camii ya da İspanyollara bakarsanız Cordoba Katedrali olağanüstü bir Endülüs Emevi mirası. Caminin içi adeta sütun ormanı gibi bir görünüm sergiliyor. 


Alcazar Katedrali, Vatikan ve St Paul (Londra) kiliselerinden sonra dünyanın üçüncü büyük katedraliymiş. Beni etkilemediğini söylersem yalan söylememiş olurum.

Katedral gezisinden sonra otele gidip yerleştik. Akşam Flamenko show vardı, hem gün boyu yürümekten yorulduğumuz için hem de daha önce Barcelona’da Flamenko show izlediğimiz için biz katılmadık.

Dördüncü Gün: Tarifa - Tanca
Turun Endülüs (İspanya) bölümünün son gününde kahvaltı sonrasında otobüsle Fas’a geçeceğimiz Tarifa limanına doğru hareket ettik. Yolda Ronda kasabasına uğradık. Yol üstünde olduğu ve ekstra tur olduğu için bütün turun katılması şartı vardı. Hiçbir sorun olmadan herkes kişi başına 40 Euro ödemeli bu ek tura katıldı. Tur grubumuz bu anlamda çok uyumlu insanlardan oluşuyordu. Ronda, son derece virajlı yollardan gidilebilen bir kasaba. Uçurumlar üzerine kurulmuş. Bence bu turun en önemli yerlerinden birisi ve mutlaka görülmeli.  

Gibraltar (ya da Cebelitarık) yarımadası tam boğazda yani iki kıtanın (Avrupa ve Afrika) birleşim noktasında İspanya toprakları içinde bir ada. Ne var ki İspanyollara değil İngilizlere ait. İngiliz toprağı olduğu için Gibraltar’a girmek için İngiltere vizesi gerekiyor. Gibraltar bizim tura dahil olmadığı için sadece geçerken resmini çekmekle yetindik. Yani Cebelitarık’ın iki yakasını gezdik ama iki yakasını birleştiremedik. Olağanüstü önemli bir yerdeki bu yarımadayı İngilizler 1704 yılındaki savaşta ele geçirmiş ve bütün boğazı denetim altına almışlar. Gibraltar İngiliz donanmasının ana üslerinden birisi olarak görev yapıyor. İspanyollar bu toprakları geri alabilmek için ciddi uğraş veriyorlar. Ne var ki 1967 ve 2002’de yapılan referandumlarda ada halkı büyük çoğunlukla İngiltere’ye bağlı kalmayı tercih etmiş durumda.  

Tanca’da feribottan indik ve şehir turumuzu yaptık. İspanya ve Fas ekonomileri arasındaki fark da hemen görülür olmaya başladı.


Gecelemeyi Tanca’daki otelimizde yaptık, akşam yemeğini otelde yedik. Turun İspanya bölümünde otelde konaklama ve kahvaltı tur bedeline dahildi, Fas bölümünde ise konaklama, kahvaltı ve akşam yemekleri dahildi.

Beşinci Gün: (Rabat) Casablanca
Kahvaltı sonrasında yine otobüsle Casablanca’ya doğru hareket ettik. Yol üzerine iki ekstra tur yapıldı. İlki programda olmayan (ekstra olarak da gösterilmeyen) Assilah (Asiya okunuyor) kasabası’na gidişti. Bir Berberi kasabası olan Assilah bence turun Ronda’dan sonra en önemli duraklarından birisiydi. Tümüyle rehberimizin inisiyatifiyle gittik ve çok memnun kaldık. Buralara kadar gidenlere bu kasabayı görmeden geçmemelerini öneririm.


Altıncı gün: Casablanca – Marakeş
Kahvaltı sonrasında otobüsümüze bindik ve önce Casablanca şehir turumuzu yaptıktan sonra Marakeş’e doğru yola çıktık. Turun en uzun otobüs yolculuğu bu iki kent arasındaydı. Yaklaşık 8 saat sürüyor. Yolda devecileri görünce bir mola verdik. Aramızdan deve turu yapanlar çıktı. Ben Tayland’da fil turu yapıp da kendi boyumdan büyük hayvanlara binmeye tövbe ettiğim için hiç heveslenmedim.

Yedinci gün: Marakeş – Essaouira (Suvayr) okunuyor)
Kahvaltı sonrası herkesin katıldığı kişi başına 65 Euro bedelli ekstra Suvayr kasabası turu başladı. Yol üzerinde iki molamız vardı. İlki Keçi Ağacı molasıydı. Yol üzerindeki uyanık köylüler keçileri ağaca çıkarmışlar turistler fotoğraf çekince para alıyorlar. Ağacın ve keçilerin çok komik bir görünümü var. Adeta ağaçta keçi yetişmiş gibi görünüyor. Bunu görünce aklıma Marco Polo ve Evliya Çelebi’nin görüp yazdığı acayip şeyler geldi. Mesela Marco Polo bu ağacı görse “Fas’ta keçi ağaçları var, meyve olarak keçi veriyor” diye yazar mıydı acaba diye düşünmekten kendimi alamadım. 

Suvayr kasabası Atlas okyanusu kıyısında bir tatil kasabası. Son derecede turistik bir görünüm taşıyor. Berber halılarından masklara kadar pek çok otantik şey satılıyor. Bodrum’un belki 40 – 50 yıl önceki halini andırıyor. Olağanüstü görüntülere sahip bir kalesi var. Game of Thrones’un bazı bölümleri burada çekilmiş. 


Çok fazla rüzgâr vardı ve deniz de çok soğuktu o nedenle her türlü hazırlığımız olduğu halde Atlas Okyanusuna giremedik. Turdan girenler oldu.

Suvayr yolu 3 saat sürüyor. Dönüş akşam 20.30’u buldu ve yemeği otelde yedik.

Sekizinci gün: Marakeş – Casablanca – İstanbul
Kahvaltıdan sonra otobüsle Casablanca hava alanına ulaşmak üzere yola çıktık. Yol 3 saat sürüyor. Yolda mola verdiğimiz yerde taşlar, fosiller satılıyordu. Oradan 5 Euroya bir adet trilobit fosili satın aldım (trilobitler, 542 milyon yıl önce Cambrien çağda okyanuslarda ortaya çıkan böcekler. O kadar fazla sayıda çıkmışlar ki o döneme cambrien patlama dönemi adı veriliyor. Evrimciler bu patlamayı evrim teorisinin kanıtı olarak kullanırken yaratılışçılar da tam tersine bunun yaratılışın bir kanıtı olduğunu öne sürüyorlar. Bu kadar önemli bir tartışmanın baş aktörü olan bir trilobit fosilini almaktan kaçınamadım doğrusu.) 

Genel Değerlendirme:
Turdan genel olarak memnun kaldım. Organizasyon ve rehber olağanüstü iyiydi. Turun bence en önemli yerleri Cordoba, Ronda, Assilah ve Suvayr idi. En etkileyici yapı Cordoba Camiiydi.

Kentlerde çok sayıda kahvehane var. Erkekler sıra sıra oturmuş yola bakıyorlar. İlginç görüntülerden birisi buydu.

Turun en ciddi hayal kırıklıkları ise Casablanca ve dünyanın en büyük camisi olan ve 25 bin kişinin aynı zamanda namaz kılabildiği Hasan II Camiiydi. Caminin tuvaletleri tam anlamıyla felaketti. 25 bin kişinin namaz kılabildiği caminin tuvaletlerinde bir yanda namaz kılanları, bir yanda ellerinde ibriklerle tuvalete girenleri ve abdest alanları görünce insan bir tuhaf oluyor. Elimizi nerede yıkayabiliriz diye sorunca abdest alınan yere yakın çeşmeleri gösterdiklerinde son darbeyi de yemiş oluyorsunuz. 25 bin kişilik camiyi yapmış ama organizasyonunu yapamamış olmak bu coğrafyanın temel sorunu sanırım.  

Tuvalet meselesi zaten Fas’ta büyük sorun. Türkiye de 30 – 40 yıl önce böyleydi. Hatta o zamanlar tuvalet sorunu çözülse turist sayısında patlama olur diye konuşulurdu. Türkiye bu sorunu önemli ölçüde aştı. Fas, Türkiye’nin 30 – 40 yıl önceki hali gibi. Tuvaletlerin çoğu alaturka ve bir bölümünde su yok. Yabancı petrol şirketlerinin istasyonlarındaki tuvaletler daha iyi.

Bana sorarsanız Tajin ve Kuskus da hayal kırıklığı. Tajin, huni biçiminde çömleklerde yapılan bir çeşit türlü. Bizim türlü ondan daha iyi. Kuskus da bir çeşit bulgur pilavı ama bizim bulgur çok daha iyi. Dönüşte THY bulgur pilavlı köfte verdi ve ben bulgur pilavının kuskustan çok daha iyi olduğunu orada bir kez daha anladım.

Turun bize toplam maliyeti:
Tur bedeli: 899 Euro
Alhambra turu: 45 Euro
Alcazar Katedrali turu: 40 Euro
Ronda turu: 40 Euro
Cordoba Camii turu: 30 Euro
Suvayr turu: 65 Euro
Rabat turu: 20 Euro
Toplam maliyet: 1.139 Euro. Gece showlarına da katılınsa bu maliyet 1334 Euro’ya kadar çıkıyor. 

Alınacak şeyler:
Bu turdan alınacak şeyler magnet dışında argan yağı, fosil taşları, tahta oyma işleri ve eğer taşımaktan üşenmezseniz berber halısı. Yalnız berber halısını mutlaka yerel rehberle birlikte alın çünkü 3 bin Euro dedikleri halıyı 500 Euroya verebiliyorlar.

Son söz: 
Ben bir turun iyi olup olmadığını iki şekilde değerlendiriyorum: (1) Tur organizasyonu iyi miydi? (2) Tur iyi miydi? Bence turun organizasyonu çok iyiydi. Prontotour ve rehber Ayhan Kalyan’a tam not veriyorum. Tur iyi miydi sorusunun yanıtını vermeden önce kendime bir soru daha soruyorum: Bu tura bir daha gider misin? Eğer yanıtım olumluysa tur iyi demektir olumsuzsa iyi değil demektir. Benim bu soruya yanıtım olumsuz. Yani bu tura bir daha gitmem. Bir kez gitmek gerekli ama ikinci kez gitmem. Bir fikir vermek açısından söyleyeyim şimdi imkân olsa mesela Mısır – Nil nehri turunu bir kez daha yapmak isterim ama Cebelitarık’ın İki Yakası turunu bir daha yapmam.  



BALKAN TURU (15 Ekim 19 Ekim 2013)
Podgorica, Budva, Kotor (Karadağ), Trebinje (Bosna Hersek), Dubrovnik (Hırvatistan), Mostar, Sarajevo (Bosna Hersek), Belgrad (Sırbistan) 

BİRİNCİ BÖLÜM: GEZİ İZLENİMLERİ
Başlıktan da anlaşılacağı gibi katıldığımız Balkanlar turu 4 güne sığdırılmış 5 ülke ve 8 kenti kapsayan oldukça yoğun bir gezi turuydu. Podgorica’ya uçakla gittik ve havaalanında bizi bekleyen otobüse bindik.

KARADAĞ
Ekonominin Görünümü


2012
2013
GSYH (Milyon USD)
4.214
4.518
Nüfus (bin kişi)
622
622
Kişi Başına Gelir (USD)
6.777
7.252
Büyüme Oranı (%)
-0,5
1,5
İşsizlik Oranı (%)
23,1
25,0
Enflasyon (%)
5,1
2,8
Bütçe Açığı / GSYH (%)
2,5
0,1
Kamu Borcu / GSYH (%)
51,9
55,5
Cari Açık / GSYH (%)
17,9
16,9

Karadağ ekonomisinin en ciddi sorunu işsizliğin yüksekliği, büyümenin düşüklüğü ve buna karşılık cari açığın yüksekliğidir. Demek ki Karadağ yeterince döviz geliri elde edecek ihracat, turizm geliri gibi gelirleri üretemeyen, ithalat ağırlıklı bir ekonomiye sahip bulunuyor.

Podgorica
Karadağ’ın başkenti Podgorica’yı yalnızca geçerken gördük. Arnavutluk’la Karadağ arasındaki İşkodra gölünü tepelerden seyrettik. Podgorica bende fakir ve bakımsız bir kent izlenimi uyandırdı.  

Budva
Budva’ya yaklaşırken Sveti Stefan adası çıktı karşımıza. Müthiş bir ada. 15. yüzyılda Osmanlı akınlarına karşı durabilmek için kale kent biçiminde şinşa edilmiş yapılardan oluşuyor. Adaya ulaşım denizin doldurulmasıyla yapılmış daracakı bir bağlantıdan sağlanıyor. Sveti Stefan adası 30 yıllığına Aman grup tarafından işletilmek üzere kiralanmış.



Ada’ya gitmedik. Bence turun en önemli eksiklerinden birisi buydu. Bu çok değişik ve ilginç adaya mutlaka uğrayıp hiç değilse bir kahve ya da çay molası vermek gerekir.

Yola devam ettik ve Budva kentine geldik. 10 bin kişilik bir nüfusa sahip olan Budva Adriyatik denizi kıyısındaki en eski yerleşim yerlerinden birisi. Tipik bir ortaçağ kenti görünümü taşıyor. Taşlarla döşenmiş yollar, daracaık sokaklar, taş evler ve surlar kenti bir kale kent konumuna sokuyor. Venediklilerin elinde bulunan Budva, 1572 yılında Uluç Ali Paşa tarafından fethedilmiş, 1573 yılında yapılan bir antlaşma ile tekrar Venediklilerin yönetimine verilmiş.

Budva’da oldukça zaman geçirdik, kenti dolaştık, surlara çıktık, bir kafede oturup Türk kehvesi içtik. Yanında su ve lokumla cezvede servis edilen Türk kahvesi 1,2 Euro. Avrupa ülkelerindeki fiyatlarla kıyaslanamayacak kadar ucuz. Genellikle bu tür yerlerden hatıra olarak buzdolabı magneti alınır. Onlar da 1 – 1,5 Euro gibi ucuz sayılacak fiyatlara satılıyor.


Budva’yı gezerken mutlaka surlara çıkıp sur turu yapın. Kenti kuşbakışı gezmenin en güzel yolu surlar üzerinde tur yapmak. Surlara birkaç yerden çıkma imkanı var, aşağı yukarı bütün kenti tepeden turlamak mümkün oluyor. Budva’da sur turu ücretsiz.

Geceleme Budva’da Hotel Iberostar’daydı. Otel iyi bir otel. Çok büyük ve biraz karışık. Çok güzel bir bahçesi var. Odalar temiz. Balkanlar turunda sabah kahvaltısı ve akşam yemeği otel ücretine dahil. Yeterince yorucu bir gezi olduğu ve akşam da milli maç (Türkiye – Hollanda) olduğu için akşam yemeğini de otelde aldık. Zengin bir açık büfesi vardı. İçecekler ekstra, onun dışında ücret ödenmiyor. Yemekten sonra internet üzerinden milli maçı izledik. Sonu hüsranla bitti (Türkiye 0 – Hollanda 2.)   

Ertesi sabah otelde kahvaltı yaptık. Açık büfe kahvaltı oldukça zengin bir menüye sahipti. Ardından Kotor kentine doğru yola çıkıldı.

Kotor
Kotor kenti de Budva’ya benzeyen ama ondan daha güzel ve şirin bir kale kent. 13.500 kişilik nüfusa sahip. Osmanlılar bu kente 1538 – 1571 yılları arasında egemen olmuş ve kenti tıpkı Budva’da olduğu gibi eski egemenleri olan Venediklilere bırakmışlar. Unesco listesinde bulunan Kotor, ortaçağa ait olup da en iyi korunan kentler arasında en üst sırada yer alıyor.



Kotor’u gezerken de Budva’da olduğu gibi mutlaka surlara çıkıp sur turu yapın. Surlarda yürümek, kenti kuşbakışı görmek, kentin dokusunu, yapısını ve kuşatmalara karşı yaşadığı korkuları anlayabilmek için çok önemli. Surlara çıkıp orada tur yapmak Kotor’da, Budva’dan farklı olarak paralı (3 Euro.) 

Kotor’da çarşıda gezerken bir dükkanda bu bibloyu görünce resmini çektim. Atının üstünde Osmanlı (muhtemelen sultan) biblosu.


Kotor’u gezdikten sonra yeniden yola çıktık. Karadağ’ı terkedip Bosna Hersek’e girdik.

BOSNA HERSEK
Ekonominin Görünümü


2012
2013
GSYH (Milyon USD)
17.326
18.867
Nüfus (bin kişi)
3.884
3.878
Kişi Başına Gelir (USD)
4.461
4.867
Büyüme Oranı (%)
-0,7
0,5
İşsizlik Oranı (%)
28,0
27,0
Enflasyon (%)
2,1
1,8
Bütçe Açığı / GSYH (%)


Kamu Borcu / GSYH (%)
44,3
42,1
Cari Açık / GSYH (%)
9,7
8,7

Sayılar bize Bosna Hersek’in kişi başına yıllık ortalama gelirinin düşük olduğunu, ekonominin 2012’de küçüldüğünü ve 2013’de düşük bir büyüme yakalayacağını, işsizlik oranının çok yüksek olduğunu, enflasyon sorunu olmadığını buna karşılık cari açığın yüksek olduğunu anlatıyor. Demek ki Bosna Hersek de Karadağ gibi ürettiğinden fazlasını tüketiyor ve ithalata çok para ödüyor.  

Trebinje
Uzunca bir otobüs yolculuğu yaptık. Öğleden sonra saat 3’de Trebinje’ye vardık. Trebinje’de hiçbir şey yok. Turlar burayı bir ara durak olarak seçiyorlar. Hırvatistan, AB’ye girdikten sonra Türklere vize uygulamaya başlayınca ve vize için de 90 Euro fiyat uygulayınca tura katılanların bir bölümü bu parayı ödememek için Dubrovnik’e gitmek istemiyor. Çünkü Dubrovnik’e gidiş bu durumda turun altıda biri fiyatına geliyor. Aslında bizim satın aldığımız turda geceleme Dubrovnik diye görünüyordu ama turda Hırvatistan vizesi olmayanlar ağırlıklı olunca geceleme Trebinje’ye alınmış. Özetle biz hep birlikte Trebinje’ye gittik, vizesi olmayanlar orada kaldı biz Dubrovnik’e gidip akşam geç saatte döndük. Bu da bence turun en kötü tarafıydı. Çünkü Dubrovnik bu turun adeta incisi. Orada daha çok zaman geçirmeliydik.

HIRVATİSTAN
Ekonominin Görünümü


2012
2013
GSYH (Milyon USD)
56.475
58.601
Nüfus (bin kişi)
4.402
4.402
Kişi Başına Gelir (USD)
12.829
13.312
Büyüme Oranı (%)
-2,00
-0,6
İşsizlik Oranı (%)
16.2
16.6
Enflasyon (%)
4,7
2,3
Bütçe Açığı / GSYH (%)
1,2
1,8
Kamu Borcu / GSYH (%)
53,7
57,8
Cari Açık / GSYH (%)
0,0
0,4

Balkanlarda gezdiğimiz dört ülke arasında en zengin ekonomiye sahip ülke Hırvatistan. Kişi başına yıllık ortalama geliri Türkiye’nin de üzerinde. Buna karşılık işsizlik oranı Türkiye’nin iki katına yakın. Hırvatistan’ın enflasyon, bütçe açığı ve cari açık sorunları bulunmuyor. Kamu borç yükü bize göre yüksek ama Maastricht kriterinin (% 60) altında. Tek sorunu ekonomisi büyüyemiyor tam tersine küçülüyor.

Dubrovnik
Dubrovnik turuna katılacak olanlar (aynı tur şirketine ait iki ayrı otobüsteki toplam 35 yolcu) bir otobüsle Dubrovnik’e doğru yola çıktık. Bu turun organize edilmesi oldukça zaman kaybına neden oldu ve saat 15’de vardığımız Trebinje’den ancak saat 17’de Dubrovnik’e doğru yola çıktık. Hırvatistan sınırında yaklaşık 45 dakika beklettiler bizi. Aslında 45 dakika olması gereken yol böylece 1,5 saate çıkmış oldu. Dubrovnik’e vardığımızda saat 18,30 olmuştu.

Bugün 50 bin dolayında nüfusa sahip olan Dubrovnik’in eski adı Ragusa Cumhuriyeti. Bu küçük kent devlet 1365 yılında I. Murat tarafından Osmanlı himayesine alınmış ve bağımsızlık taşımaya devam etmiş ve Osmanlı’ya yıllık haraç ödemeye başlamış. Kentin Osmanlı’ya bağlı kalması 443 yıl devam etmiş.  


Kente gelir gelmez hemen kent turuna başladık. Adriyatik’in incisi olarak anılan Dubrovnik UNESCO’nun dünya mirası listesinde yer alıyor. Yani oralara gidip de Dubrovnik’i görmemek gerçekten büyük kayıp olur. Onun için ek vize parasını mutlaka verin ve turunuza Dubrovnik’i katın. Bu da Budva ve Kotor gibi bir ortaçağ kenti ama onlardan hem daha büyük hem de daha çok yapı barındırıyor.


Dubrovnik’te yürürken ortaçağ havasını iliklerinize kadar soluyorsunuz. Sokak aralarında, meydanlarda dolaşırken köşebaşından bir atlı şövalye çıkıverecekmiş gibi bir hava hissediyorsunuz.

Dubrovnik, geçtiğimiz kentlere göre daha pahalı. Basit bir örnek vereyim Budva ve Kotor’da 1 – 1,5 Euro olan buzdolabı magnetleri burada 4, 5 Euro’ya yükseliyor. Buna karşın yine de Avrupa kentlerine göre ucuz sayılabilecek bir yer. Akşam yemeğini grup olarak anlaştığımız güzel bir restoranda yedik. Salata, deniz mahsulleri tabağı (kalamar, mürekkep balığı, levrek balığı) ve bolca şaraptan oluşan menüye adam başı 20 Euro ödedi (böyle bir fiyatı Avrupa’da bulmak mümkün değil.)

Yemekten sonra biraz daha dolaştık ve gecelemek üzere Trebinje’ye döndük. Trebinje’de Leotar’da geceledik. Üç yıldızlı bir otel ama bana sorarsanız 2 yıldız bile vermem. Turdan bir arkadaşımızın odasında fare çıktı. Biz yemeği Dubrovnik’te yediğimiz için bilmiyoruz ama kalanların söylediği kadarıyla akşam yemeği de kötüymüş. Sabah kahvaltısı otele göre iyi, öteki yerlere göre kötüydü. Böylece Dubrovnik’te kalacağımızı umarak geldiğimiz bu turda Trebinje’deki kötü bir otelde gecelemiş olduk. Otelin tek iyi tarafı çarşafların, yastık yüzlerinin ve havluların temiz olmasıydı. Gerisini siz düşünün. Ve benden size öneri vizenizi alıp mutlaka Dubrovnik’te kalın, sakın olan Trebinje’ye gitmeyin.  

Sabah erkenden kahvaltımızı alıp yeniden yollara döküldük. Bu yolculuk aşağı yukarı 4 saat sürdü. 

BOSNA HERSEK
Mostar
Neretva nehrinin kıyısında kurulu olan Mostar kenti 105 bin kişilik nüfusa sahip. UNESCO dünya mirası listesinde yer alıyor. 1468 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlılar tarafından fethedilen Mostar kentinde Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin’in yaptığı Mostar köprüsü 1566 yılında inşa edilmiş. 1993 yılının Kasım ayı sonunda köprü Sırlar tarafından yıkılmış. Bugünkü hali aslına uygun olarak Türkiye’nin de katıldığı bir konsorsiyum tarafından yeniden yaptırılmış hali. Geleneğe göre şehrin erkekleri nişanlılarına cesaretlerini ispatlamak için düğün öncesinde köprüden suya atlarlarmış. Biz köprüden geçerken köprünün korkuluğuna çıkmış bir genç para karşılığı (40 Euro) köprüden atlayarak bu geleneği gösteriyordu. Yeterince para toplanamadığı için bu gösteriyi izleme şansı bulamadık.


Bu noktaya kadar geçtiğimiz, gördüğümüz kentlerde Osmanlı egemenliğine ya da en azından yüzyıllar süren Osmanlı’ya bağlılığa ilişkin bir iz görmek mümkün olmadı. Mostar ise Osmanlı kenti havasını hala taşıyan, insana Osmanlı duygusu yaşatan bir kent. 

Mostar’da çarşıyı gezdik, köprüden geçtik, yürüyüş yaptık. Rehberimiz Karadağ doğumlu olduğu ve buralara sıklıkla geldiği için çevreyi ve buralarda konuşulan dilleri iyi biliyor. Bizi Mostar’da ünlü bir kasaba götürdü. İsli et (kuru et ya da Boşnak eti de deniyor) aldık. İstanbul’da da bulunabiliyor ama burada çok ucuzdu (kilosu 10 Euro dolayında.) Eğer Mostar’a yolunuz düşmüşse isli et satan kasabı bulun ve bir miktar satın alın. Marketlerde de bulunabiliyor ama kasapta satılanın hem kalitesi çok daha iyi hem de fiyatı çok daha ucuz. 

Mostar’dan sonra Poçitel’e doğru yola çıktık.

Poçitel
Poçitel, Mostar’a çok yakın çok tipik bir Osmanlı – Türk köyü. İnsan Mostar’da hissettiğinden çok daha fazla vatanındaymış gibi hissediyor kendisini burada. Vatanında ama sanki 500 yıl öncesinde. Ne tuhaf her şeyiyle eski halini korumuş olan bu Osmanlı köyüne benzer bir köy Anadolu’da bir yerde yok. Yani eski bir Osmanlı köyü görebilmek için Bosna Hersek’e gitmeniz gerekiyor. Geçmişine hiçbir şekilde sahip çıkamamış bir ülkenin çocukları olarak insanın içi acıyor.


Yol üzerinde Alperenler tekkesine de uğradık. Burada dağların altından fışkıran kaynak suyunu gördük. Kaynaktan başlayan nehir müthiş bir debiyle akıyor.


Alperenler tekkesindeki kahvehanede birer Türk kahvesi içtik. Sunum yine su ve lokum eşliğindeydi. Kahve ve yanındakilerin bedeli sadece 1 Euro.

Sonrasında Sarajevo’ya doğru düştük yeniden yollara.

Sarajevo
Sarajevo’ya akşamüzeri vardık. Hemen kent turuna başladık. Camileri, tarihi yapıları, kent meydanını gezdik. Poçitel ve Mostar’da hissettiğim Osmanlı – Türk havasını burada tam olarak alamadım. Ona karşın mesela bir binada asılı olan “Bayram Şerif Mübarek Olsun” yazısı insanı havaya sokabiliyor.


Saraybosna’da Başçarşı’da yürürken eski Galatasaraylı futbolcu Tarık Hodziç’in Başçarşı’daki kebap restoranına uğradık. Turdaki Galatasaraylı dostlarımız kendisiyle fotoğraflar çektirdiler. Ben de kebapçının üzerinde yazılı Galatasaray yazısını fotoğrafladım. “Aranızda Fenerli var mı” diye sordu “Ben varım” dedim. “Her maç Fener’e bir golüm vardı” diye bağırdı. Ben de “Geri dön sana şimdi daha çok ihtiyaçları var” diye bağırdım. 



Sarajevo’da II. Dünya Savaşının ardından Yugoslavya’nın bağımsızlığını kazanması sonrasında 6 Nisan 1945’de yakılmış bir ateş var. Bunun için bir anıt yapılmış. Oradaki ateş o gün bugün sönmeden yanıyor. Ateş Boşnakların, Hırvatların ve Sırpların hep birlikte özgürlüklerini kazandığını ve kaybetmeyeceklerini ifade ediyor. Biz gittiğimizde evsiz çocuklara bedava soba hizmeti görüyordu.



Sarajevo’da Sarajevo Hotel’de geceledik. İyi bir oteldi. Tek kusuru kent merkezinin dışında olmasıydı.   

SIRBİSTAN
Ekonominin Görünümü


2012
2013
GSYH (Milyon USD)
38.539
43.677
Nüfus (bin kişi)
7.259
7.259
Kişi Başına Gelir (USD)
5.309
6.317
Büyüme Oranı (%)
-1,7
2,0
İşsizlik Oranı (%)
23,1
25,0
Enflasyon (%)
12,2
5,0
Bütçe Açığı / GSYH (%)


Kamu Borcu / GSYH (%)
61,8
66,6
Cari Açık / GSYH (%)
10,5
7,5

Sırbistan, öteki ekonomilere göre daha zengin görünüyor. Bunu yalnızca başkent Belgrad’a bakarak söylenmiyorum. Yollar çok da düzgün, kasabalar daha iyi evlere sahip görünüyor. Buna karşılık Sırbistan’da kişi başına yıllık ortalama gelir Hırvatistan’ın yarısından biraz fazla. Bu farkın döviz kurundan kaynaklandığını düşünüyorum. Cari açığının yüksekliğinin yanı sıra büyüme oranı da düşük. Önceki yılı küçülerek geçiren Sırbistan bu yıl yüzde 2 oranında büyüme bekliyor.  

Belgrad
Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği platoda kurulu olan Belgrad’ın nüfusu 1,5 milyon dolayında. Kent, 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı egemenliği altına alınmış, arada bir egemenlik el değiştirse de 1830’a kadar Osmanlı egemenliğinde kalmış, 1830’da yarı bağımsız bir statü kazanarak Osmanlı’dan kopmuş.

Önce otobüsle bir kent turu yaptık, ilginç yerlerde inerek gezdik. Aşağıdaki resimde bir ağacın gölgesi altında kalmış olan Sırp asıllı Amerikalı mucit Nicola Tesla’nın heykeli görünüyor. Tesla, elektrikle ilgili hemen hemen bütün buluşların sahibi olsa da buluşlarını Edison’a kaptırmış. Ona karşılık 700 adet buluşuna (bunlar arasında floresan lamba, neon ışığı, radar, elektron mikroskobu, mikrodalga fırını da var) patent almış bir mucit.


Belgrad’da Belgrad kalesi, Semendre kalesi, Damat Ali Paşa Türbesi, Zindan Kapı, Sokullu Mehmet Paşa çeşmesi, Kale meydanı, Taş meydan başta olmak üzere hemen hemen bütün tarihi yerleri gezdik.


Bayraklı Camiini gezerken cami vakfının yöneticilerinden birisi cami ziyaretçileri için yaptırdıkları börek ve baklavayı bize ikram etti. Eşi İzmirliymiş. Bizim için hoş bir sürpriz oldu.

Belgrad çok düzenli, tertemiz bir kent. 2011’de Avrupa voleybol kadınlar şampiyonası için gitmiş ama bu kadar gezememiştim. O zaman çektiğim Kaledeki İstanbul kapısı tabelasını da buraya koyayım.


İKİNCİ BÖLÜM: ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Türkiye Ekonomisiyle Karşılaştırmalar
Aşağıdaki tabloda bu dört ülkenin başlıca ekonomişk göstergelerini Türkiye’nin ekonomik göstergeleriyle karşıaştırıyorum.


Türkiye
Karadağ
Bosna H.
Hırvatistan
Sırbistan
GSYH (Milyon USD)
788.299
4.214
17.326
56.475
38.539
Nüfus (bin kişi)
74.885
7.259
3.884
4.402
7.259
Kişi Başı Gelir (USD)
10.527
6.777
4.461
12.829
5.309
Büyüme Oranı (%)
2,2
-0,5
-0,7
-2,00
-1,7
İşsizlik Oranı (%)
9,2
23,1
28,0
16.2
23,1
Enflasyon (%)
6,2
5,1
2,1
4,7
12,2
Bütçe Açı/GSYH (%)
1,2
2,5

1,2

Kamu Bor/GSYH (%)
36,2
51,9
44,3
53,7
61,8
Cari Açık / GSYH (%)
6,1
17,9
9,7
0,0
10,5

Tablodan görüleceği gibi Türkiye’nin ekonomik açıdan bu ülkelere açık ara üstünlüğü söz konusudur. Hırvatistan, kişi başına gelirde enflasyon oranında bizden iyi durumda görünse de işsizlik, büyüme, kamu kesişmiş borç yükü ve cari açık göstergelerinde bizden oldukça kötü durumdadır. 

Böyle bir tura katılanlara satın alma önerileri
İsli et (kuru et ya da Boşnak eti)
Tadı pastırmaya benzemekle birlikte sarımsaklı çemen söz konusu olmadığı için kokusu yok. Bunun en iyi yapıldığı yer Mostar. Eğer füme et seviyorsanız oradaki kasabı tur rehberine sorun ve bulabilirseniz mutlaka alın. Aksi takdirde daha düşük kalitelisini çok daha pahalıya Belgrad’da marketlerden ya da hava alanındaki duty free mağazalarından alırsınız.


Vranac şarabı
Vranac Balkanlar’da yetişen bir üzüm türü. Bundan yapılan şaraplar hem kaliteli hem de çok ucuz. Üzümle aynı adı taşıyan Vranac şarabını almanızı öneririm. Karadağ’da yol boyunca marketlerden çok ucuza alabilirsiniz. En küçük boyu 1,5 Euro’ya satılıyor.


Sliivovica (Erik rakısı)
Adına rakı denmekle birlikte aslında bu mürdüm eriğinden yapılan bir likör. Daha çok mide rahatsızlıklarına iyi gelen, hazmı kolaylaştıran bir içki özelliği taşıyor. Çok yenen yemeklerden sonra sabahları yorgun kalktığınızda bir yudum ilaç niyetine içmenizi öneriyorlar.






ST. PETERSBURG 23 – 26 Ekim 2012

Anlatım ve fotoğraflar: Mahfi Eğilmez

Yolculuk öncesi bilinmesi gerekenler
Rusya’nın para birimi Ruble. Ruble’nin dönüşüm pariteleri kabaca şöyle:
1 USD = 30 Ruble
1 Euro = 40 Ruble
1 TL = 16,5 Ruble

(100 USD verdiğinizde banka ya da döviz bürosu 3000 Ruble verince insan birden bizdeki altı sıfır silinmesinden önceki durumu hatırlıyor. Rusların da üç sıfır silmesi şart.)

Uçakta bir belge dağıtıyorlar. Belge iki parçalı, iki parçasını da doldurmak gerekiyor. Belgedeki sorular Rusça ve İngilizce. İlk parçayı havalimanında alıyorlar ikincisini pasaportla birlikte saklamak ve çıkış yaparken pasaportla birlikte göstermek gerekiyor.  

Rossiya Havayolları İstanbul kalkışından sonra Türkiye’den yüklenmiş Türk usulü yemek servisi yapıyor. St. Petersburg’a varışı akşam saatlerine denk geliyor ve üstüne bir de şehir turu yapılıyorsa insan acıkıyor. O saatte açık bir yer bulmak ya da ruble temin etmek pek mümkün değil. O nedenle yanınızda bisküvi türü bir şeyler bulundurmanızda yarar var.

Kentin çeşitli yerlerinde banka şubesi ya da döviz bürosu bulmak ve döviz bozdurmak mümkün. Nevski Caddesinde doları 1’e 30’a bozan da gördük 1’e 31’e bozan da. Eğer turla gitmişseniz ilk ağızda 100 dolar ya da 50 Euro bozdurmanız yeterli. Sonrasında duruma göre daha fazla bozdurabilirsiniz. Eğer turla gitmeyip kendi başınıza gitmişseniz o zaman daha çok bozdurmanız gerekir. Çünkü birkaç istisna dışında hiçbir yer Ruble dışında para kabul etmiyor. Kredi kartı genellikle bizdeki gibi hemen her yerde geçerli olmakla birlikte kartı gözünüzün önünde çekmelerine dikkat etmeleri konusunda tur rehberleri uyarıyor. Ben beş altı kez gerek mağazalarda gerek lokantalarda kullandım ve bir sorun yaşamadım ama hepsinde de kartım gözümün önünde kullanıldı. Yani alıp da içeri gitmediler.       

Yolculuğa çıkmadan önce St. Petersburg hakkında yazılmış bir kitap mutlaka okuyun. Özellikle kenti kendi başına gezecekler için bu çok önemli. Aksi takdirde bir kent gezip dönmüş olursunuz, kentin ruhunu keşfedemezsiniz.

St Petersburg hakkında ön bilgiler
St Petersburg yeni bir kent. Çar Petro tarafından 1703 yılında kurulmaya başlanmış. Çar Petro’ya Ruslar ve batılılar Büyük Petro, Türkler Deli Petro diyorlar. Bizimkilerin deli adını takmasının en olası nedeni Petro’nun reformist kişiliği ve batılılaşmaya yönelik tavırları olsa gerektir.

Kentin kuruluş adı St. Petersburg’dur. Birinci Dünya Savaşı sırasında kentin adı Petrograd olarak değiştirildi. Bolşevik devriminin öncüsü Lenin’in ölümünden kısa süre sonra (1924) kentin adı bu kez Leningrad olarak değiştirildi. Sovyet sisteminin yıkılması ve Rusya’nın ayrı bir devlet olarak ortaya çıkmasının ardından kentin adı yeniden kuruluştaki adı olan St Petersburg’a çevrildi. 

Kent’in ortasından Neva nehri geçiyor ve nehir kent Baltık Denizine (Finlandiya Körfezi) açılıyorlar. Neva nehrindeki 42 adaya yayılmış bir kent olan St Petersburg’un nüfusu 5 milyon. Rusya’nın Moskova’dan sonra ikinci büyük kenti.    

St. Petersburg pahalı bir kent. Dünyanın en pahalı kentleri sıralamasında 28’inci sırada yer alıyor. İstanbul’un bu sıralamada 70’inci sırada olduğunu dikkate alırsanız St. Petersburg’un pahalılığı konusunda karşılaştırmalı bir sonuca varabilirsiniz.

Buna karşılık metro ve otobüs gibi toplu ulaşım araçları oldukça ucuz. Metro sisteminin Moskova’dakiyle ilgisi yok. İstasyonlar eski ve hiçbir lükse sahip değil. Bazı istasyonlar da metro treninin geldiğini görmüyorsunuz. Çünkü metro istasyonunda üzerinde gidilecek hattın rengini gösteren ve son durağını adının yazılı olduğu kapılar var. O kapıların önünde kuyruğa giriliyor. Tren gelince kapılar açılıyor ve trenin içine giriyorsunuz. Kalkarken önce dış kapılar sonra da trenin kapıları kapanıyor ve yola çıkılıyor. Karmaşık gibi görünse de aslında çok kolay ve etkin bir metro ağı söz konusu. Bütün mesele gideceğiniz hattın rengini ve gideceğiniz yönün son durağının adını aklınızda tutabilmek. Her istasyonda haritalar olduğu için bu da oldukça kolay. Buna karşılık istasyonlar, yürüyen merdivenler, yürüyüş alanları çok kalabalık. Bu kadar aşırı kalabalık insanı biraz sersemletiyor doğrusu.    

Metroda nereye giderseniz gidin tek ücret uygulaması var: 27 Ruble (kabaca 1,60 TL.) Bizim kaldığımız Park İnn oteli (ki Türk turlarının çoğu bu otelde kalıyordu) Pribaltiyskaya semtindeydi. Buradan önce otobüsle (248 ve 162 numaralı ticari otobüsler geçiyor) Primorskaya semtine gidiliyor (30 Ruble = 1,8 TL) oradan metro ile (yeşil hat ya da 3 numaralı metro treni) iki durak gidilip Gostiny Dove durağında inerseniz Nevski Prospekt’in (Nevski Caddesi) tam ortasında iniyorsunuz. Dönüşte de aynı rotayı tersten izlerseniz toplam 114 Rubleye (yaklaşık 7 TL) gidiş geliş rahat bir gezi yapmış oluyorsunuz. Taksiyle hiç uğraşmamanızı öneririm, çünkü metro ve otobüs hem ucuz hem güvenli hem de oldukça sık. 

Bizim kaldığımız Park Inn oteli 4 yıldızlıydı. Ama bana sorarsanız bizdeki otel düzeni içinde bu otel en fazla 3 yıldız eder. O da 2,5’dan 3. Dış görünüşü ve lobisi oldukça iyi ama odalar sıradan. Yerlerdeki halılar temiz değil, hatta oldukça kirli. Odada havlu, el sabunu ve şampuan dışında bir şey yok. O nedenle yanınızda diş macunu, diş fırçası ve terlik götürmenizde yarar var (http://www.hotel-rn.com/hw/a140592/index.htm?lbl=ggl)

Otelimizin yanında bir süper market vardı ve doğrusu çok işimize yaradı. Suyumuzu, biramızı, hatta atıştırmalık olarak yiyebileceğimiz şeyleri oradan alabildik. Kredi kartı geçiyor ama döviz kabul etmiyorlar.  

Herkes bunu konuştuğu için Böf Stroganoff ve Borç çorbası yemeniz için üzerinizde bir baskı hissedeceksiniz muhtemelen. Kentte çok ünlü lokantalar var. Bana sorarsanız önce kaldığınız otelin lokantasını bir kolaçan edin. Genellikle otellerin lokantaları iyi şeflerle çalışır. Biz öyle yaptık ve Böf Stroganoff ve Tavuk Kievsky yemeklerini (aslında bir Rus yemeği olduğu halde ilk kez sunulduğu bir Rus lokantasında Kiev adıyla sunulduğu için Ukrayna yemeği sanılıyor) otelin lokantasında birer kadeh Chianti şarabı eşliğinde yedik ve çok memnun kaldık (Restoranın adı RBG.) Eğer o otelde kalacaksınız bir deneyin derim. Ya da başka otelde kalıyorsanız kaldığınız otelin lokantasına bir bakın. 

23.10.2012 ST Petersburg’a varış ve şehir turu
Rossiya havayollarının uçağıyla saat 13,20’de Atatürk havalimanından St. Petersburg’a doğru yola çıktık. Havayoluyla ilgili ilk izlenimim olumluydu, çünkü uçak tam saatinde kalktı. Sonradan St. Petersburg’da öğrendik ki THY ile gelen turlar normal kalkış saatinden 2 saat sonra kalkmış. Tabii THY de artık normal kalkış saati diye bir şey söz konusu değil. Yazdığı saatten itibaren iki saat içinde kalkabiliyorsa normal saat sayılıyor. Rossiya havayollarının yemekleri THY kadar iyi değil. Tercih sizin; zamanında kalkmak mı önemli uçakta iyi yemek yemek mi?

Uçak tam saatinde kalktığı gibi tam saatinde (yerel saatle 17,30’da) St Petersburg Pulkovo hava limanına indi. Havalimanı bizdeki büyük havalimanlarıyla karşılaştırılamayacak kadar basit bir havalimanı. Zaten yeni bir havalimanı inşaatı başlamış ve devam ediyor. Tahmin edeceğiniz gibi havalimanı inşaatında ortaklardan birisi bir Türk firması.

Havalimanından çıkışta yüzümüze ilk çarpan şey ayaz oldu. Dereceler sıfırı gösteriyordu. Turun tuttuğu otobüse bindik ve şehir turuna çıktık. Hava çoktan kararmıştı, o nedenle şehir turu bir çeşit gece turu oldu.     

Şehir turunda İsak Katedrali, Kazan Katedrali, Kanlı Katedral, eski Pazar, Zafer Takı, Rusya Müzesi, Yusupov Sarayı, Hermitage Müzesi, Saray meydanı, Nevski Caddesi, Puşkin anıtı, Üniversite binaları, Bakanlık binaları, Aurora Gemisi başlıca duraklarımız oldu. Hafif yağmur yağıyordu ve çok soğuktu. O nedenle durduğumuz yerlerde kısa kısa fotoğraf çekimleriyle yetindik.

Çeşitli savaşlara girmiş, eğitim gemisi olarak hizmette bulunmuş ve sonunda müze olarak kıyıya demirlemiş olan ünlü Aurora gemisinin yanında durduğumuzda arabasıyla gelen bir satıcı arabasının bagajından çıkardığı matruşkalar, kalpaklar, çeşitli hatıralık eşyayı satmaya başladı. Ve ilginç biçimde TL de kabul ettiğini söyleyerek büyük matruşkaları 15 TL’ye sattı. Biz hemen aldık bir tane. Birkaç kişi daha aldı ötekiler tereddüt edip almadı. Bir daha da hiçbir yerde o fiyata onların yarısı büyüklüğünde matruşkalar bulamadık. Bu tür gezilerde kural şudur: “Eğer fiyat da makul geliyorsa gördüğün ve beğendiğin şeyi alacaksın. Bir daha bulamayabilirsin ya da o fiyata bulamayabilirsin. Eğer daha ucuza bulursan onu da alacaksın, böylece ortalama maliyeti düşüreceksin.”

Efsanevi Aurora Kuvazörü


1917 Ekim Devrimi nedeniyle verilen nişanlarda Aurora Kruvazörünün resmi yer alıyor. Bu, Aurora’nın Rus tarihinde ne kadar önemli olduğunun kanıtı.

 24.10.2012 Çar (Puşkin) kasabası ve sarayı ve Peterhoff kasabası ve sarayı
Gezimizin ilk günü iki kasaba ve o kasabalardaki iki sarayı gezmeye ayrılmıştı. Yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuktan sonra Çar kasabasına vardık. Burası 18’nci yüzyılda Çariçe Katerina tarafından inşa ettirilmiş bir park, saray ve çeşitli binalar kompleksi. Saray binaları arasında yer alan okulda Puşkin eğitim gördüğü ve Puşkin, Ruslar açısından çok değerli bir şair, yazar olduğu için burası aynı zamanda Puşkin kasabası olarak da adlandırılıyor.  

Çar Kasabasında sarayın dış görünümü

Saray kompleksinin dış görünümü son derecede görkemli. Sarayın içi de çok görkemli. Her yer altın yaldızlarla kaplı. Aslında altın yaldızlar ve aşırı dekorasyon insanı yoruyor.

Sarayın odalarından birisi

Saraydaki odalarda koltuklar, masalar, iskemleler, son derecede bakımlı olarak sergileniyor. Yemek masaları sanki az sonra yemek servisi yapılacakmış gibi donanımlı olarak duruyor.

Sarayda Çar Büyük Petro ve Çariçe Katerinea’nın da resimleri duvarları süslüyor.

Çar Büyük Petro

 Çariçe Katerina

Çariçe Katerina bizim tarihimizde Prut Savaşı sırasında Baltacı Mehmet Paşa’ya hediyelerle birlikte kendisini de sunmasıyla anılan çariçedir.

Sarayın en önemli odalarından birisi olan Amber Odası’na yaz mevsiminde kalabalık nedeniyle girmenin çok zor olduğu ya da çok sıra beklenmesi gerektiği vurgulanıyor. Bizim gittiğimiz mevsimin yararı hiçbir yerde sıra beklememek oldu. Amber odasına girebilmenin yanı sıra burada rehberimizin açıklamalarını dinleyecek kadar zaman da bulabildik. Çok güzel eserler var. Ama ne yazık ki fotoğraf çekme izni verilmiyor. Odadaki görevliye sordum odanın kapısından içeriyi çekebileceğimi söyledi ben de öyle yaptım. Çok iyi olmasa da bir fikir veriyor sanırım.

Amber Odası

Sarayı gezmek oldukça zaman alıyor. Ayrıca açıklanması gereken birçok soru oluşuyor insanın kafasında. O nedenle buraları çok iyi bir rehberle gezmek gerekiyor.   

İkinci durağımız Peterhoff saraı ve saray kompleksiydi. Peterhoff Sarayı, II. Petro’nun İsveçlilere karşı kazandığı zaferden sonra 1714 yılında Fransa’daki Versailles Sarayı’ndan esinlenilerek yaptırılmış. Bahçesinde yaldızlı heykeller, fıskiyeler ve çeşmeler olan saray hem dış hem de iç görünümüyle son derecede görkemli bir yapı.

Peterhoff Sarayı’nın dışarıdan görünümü

Bahçenin devamı bir kanal eşliğinde Baltık Denizi’ne (Finlandiya Körfezi) açılıyor.

Peterhoff Sarayı, II. Dünya Savaşı sırasında çok büyük zarar görmüş ve sonradan baştan başa restore edilerek eski haline getirilmiş.
  
25.10.2012 Hermitage ve akşam yemeği
Hermitage Müzesi başlı başına bir olay. 1764 yılında Çariçe Büyük Katerina tarafından kışlık saray olarak inşa ettirilmiş daha sonra 1852’de müze olarak halka açılmış. Dünyanın en büyük ve en eski müzelerinden birisi olarak sayılıyor.

Hermitage’ın karşı kıyıdan gece görünümü (Fotoğrafı çekerken yağmur çiseliyordu o nedenle resimde objektife gelen yağmur damlalarının izi var.).

Biz turla açılış saati olan 10.30’da gittik Hermitage’a.

Tur burada 2,5 saat geçirdi. Türklerin en çok ilgisini çeken objeler arasında Leonardo da Vinci’nin iki eseri baş sırayı alıyordu.

Leonardo da Vinci Madonna ve Çocuk

Bunun dışında Rönesans odalarından bazıları, Rembrandt’ın resimleri ile bazı empresyonistlerin ve Picasso’nun resimleri en çok ilgi çekenler olduğu için rehber turda buralarda yoğunlaştı.

Tur grubu Peter ve Paul kalesi ziyareti için çıkarken biz onlardan ayrıldık ve kapanış saatine kadar Hermitage’da kalarak öteki odalardan ilgimiz alanında olanlara gittik. Empresyonistlerde biraz daha zaman harcadık.

Paul Cezanne Aix – en – Province Yakınında Büyük Çam Ağacı

Alt kattaki odalarda eski uygarlıkların kalıntıları var. Bunlar arasında Mısır, Asur, Sümer uygarlıklarından kalıntılar sergileniyor. British Museum kadar zengin olmasa da görülmesi gereken şeyler bulunuyor. Benim gibi eski çağların tarihine meraklı birisi için atlanmaması gereken odalardı bunlar.

Mısır tabutları

Hermitage çıkışı saray meydanı ve Nevski Caddesi’nin giriş bölümünde kısa bir tur attıktan sonra metro ve otobüs sistemini kullanarak otelimize döndük ve otelimizin lokantasında Böf Stroganof, Tavuk Kievsky ve Chianti şarabından oluşan yemeğimizi yedik. Bu yemeğe 50 Euro ödedik.  

26.10.2012 Nevski Caddesi ve dönüş
Son günümüz serbest gündü. Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptık ve bavulları otel emanetine bırakıp çıkış işlemimizi yaparak otelin minibüsüyle Kazan Katedrali’ne gittik. Kazan Katedrali gerçekten görkemli bir katedral. Biz içeri girdiğimiz saatte ayin vardı. Bir kenardan ayini izledik.

Kazan Katedrali

Nevski Caddesi yaklaşık 4,5 kilometre uzunluğunda bir cadde. Biz caddeyi boydan boya gittik ve döndük. Arada girip çıktığımız yerleri de hesaba katarsak kabaca 10 km’lik bir yürüyüş yaptık. Cadde üzerinde mağazalar, küçük kapalı çarşılar ve bir AVM var. Hoş bir cadde ama ne Oxford Street’e, ne 5th Avenue’ye ne de Beyoğlu’na benzemiyor. Onlar kadar renkli değil. Buna karşın son derecede güvenli bir gezi merkezi. Çantalara cüzdanlara dikkat edilmesi uyarısı yapılmış olmasına karşın uzun yürüyüşümüz boyunca en ufak bir olaya tanık olmadık.  

Sokaktaki insanlar, yollardaki arabalar, kılık kıyafetler bizdeki gibi. Yani zengin bir toplum görünümünden çok orta halliden iyice bir toplum görüntüsü var. Buna karşılık yollar, caddeler, kaldırımlar oldukça geniş ve rahat. Şehrin tarihi silüeti oldukça iyi korunmuş.

Caddeyi yürürken bir kahve evinde oturup kahve içtik. Dönüşte canımız ağır yemek istemediği için Burger King’de menü yedik. Whopper + Patates Kızartması + Kola menüsü 220 Ruble yani yaklaşık olarak 13,25 TL.

Nevski Caddesinin altından geçen Neva nehrinin kanallardan birinin sonunda ünlü Kanlı Katedral yer alıyor. Olağanüstü güzel bir yapıt.

 Kanlı Katedral

Akşamüstü yine metro ve otobüs sistemini kullanarak otele döndük ve tur otobüsüyle hava alanına hareket ettik.

Havaalanı yolunda kar başladı ve giderek şiddetini artırdı. Kar yağışı yaklaşık yarım saatlik bir kalkış gecikmesine yol açtı. Uçak alkolle temizlendikten sonra kalktık ve hemen hemen zamanında da İstanbul’a indik.
  
St Petersburg’a ilişkin öneriler
Önceden hava durumunu inceleyip ona göre kıyafet almak çok önemli. Bizim gittiğimiz tarihler için kaban, şapka ya da yün bere ve eldiven gerekliydi. Hatta zaman zaman ayaz oldukça üşütücü oluyor ve atkı bile aranıyor. Müzelerde ve saraylarda vestiyer usulü var. Üstünüzdekileri vestiyere bırakmanız zorunlu. Vestiyerler ücretsiz. Müze veya saray gezerken üstünüzdeki ağırlıklardan kurtulmak oldukça iyi oluyor.

St Petersburg çok güzel bir kent ama oradan bir Londra, Paris ya da Roma beklemeyin. Örneğin Nevski Caddesi çok güzel bir cadde ama bir Oxford Street, 5th Avenue, Beyoğlu değil. Hoş bir yer ama gözünüzde büyütmezseniz hayal kırıklığına uğramazsınız.

Sokaktaki insanların çok büyük bölümü İngilizce bilmiyor. O nedenle yol ya da yön sorduğunuzda işaret diliyle anlaşmaya hazır olun.

Metro ve bağlantılı otobüs sistemi çok kullanışlı ve kolay. Kendi başınıza gezerken bunları kullanabilirsiniz. Bir de otellerin bir bölümünde şehir merkezine (genellikle Nevski Cadeesine) ücretsiz shuttle bus servisleri var. Bunları kimseye söylemiyorlar, otele indiğinizde bu minibüslerin kalkış ve dönüş saatlerini gösteren kartları alın ve minibüste yer bulabilmek için kalkış saatinden on dakika önce durakta sıraya girin.

Taksi sistemi bir sisteme dayalı değil. Otellerin kapısında taksiler var ya da çağırtırsanız geliyorlar. Buna karşılık merkezi yerlerde elinizi kaldırıp (otostop yapar gibi) durduğunuzda taksi işareti taşımayan arabalar durup taksi olarak hizmet verebiliyor. Mutlaka gideceğiniz yeri haritada gösterip pazarlık yapın. St Petersburg’da benzinin litresi 2 TL’den az olduğu halde taksi ücretleri bizdeki taksi ücretlerinden daha pahalı.

Alınabilecek hediyelik eşya
Matruşka (tahtadan yapılmış iç içe giren bebekler)
Tahta bebekler, çanlar, magnetler vb
Beluga votkası ya da Kauffmann votkası (ötekiler bizde de var)
Beluga havyarı 


BEYOĞLU'NDA TURİST GİBİ DOLAŞMAK (Temmuz 2012) 

Mahfi Eğilmez
Son on yıldır her yıl bir yurtdışı tura gidiyorum. En ucuz ve yararlı tatil bu. Görmediğim yereli görmenin yanı sıra birçok yeni insanla tanışma fırsatı buluyorum. Yılın ilk aylarında eşim yaptığı araştırmaların sonucunu getiriyor bakıyoruz, inceliyoruz ve nereye gideceğimize karar verip önceden turu satın alıyoruz. Satın aldığımızda yüzde 40’ını ödeyince de tur indirimli oluyor. Bu yıl örneğin 5 Ülke 7 Şehir turuna gittik (bu turla ilgili gözlemlerimi bu yazının devamında okuyabilirsiniz.) Turu Ocak ayında satın aldığımız için 1049 Euro yerine 849 Euro ödedik. Bu fiyata bizim bu turun üçte birini yapma şansımız yoktu.

Bu sayede Avrupa’dan uzakdoğuya, Estonya’dan Hindistan’a gezmediğimiz yer sayısı bayağı azaldı. Şimdiye kadar katıldığım turların en ucuzu 7 günlük Madrid – Barcelona turuydu. 249 Euro’ya gittik. Çok da memnun kaldık. Bu paraya uçakla gidiş dönüş bile mümkün değil.

Bu tür turların hepsinde gidilen kentte otobüsle bir kent turu yapılır, tur rehberi önemli yapılar, sanat eserleri hakkında bilgiler verir, kalelerde, meydanlarda önemli yerlerde inilip fotoğraflar çekilir ve bunlar bittikten sonra otobüs kent meydanında bir yerde durur. Rehber birkaç saatlik serbest zaman bırakır, ayrılmadan önce bir buluşma yeri saptar ve herkes kendi ilgi odağına göre dağılır. Kimi market bulur, kimi alış veriş mağazalarına bakar, kimi o civardaki tarihi yerlere bir kez daha bakmaya gider, kimileri de bir yerlerde oturup ya yemek yer ya da bir şeyler içer.    

5 Ülke 7 Şehir turundan döndüğümüzün ertesi günü turla ilgili böyle bir serbest zamanı Taksim meydanında bize verselerdi ne yapardık diye düşündüm ve sonunda bunu yapmaya karar verdik. Cumartesi günü metro ile Taksime gidip Cumhuriyet Anıtı’nın altında kendimize 4 saat serbest zaman verdik.

Önce anıtı inceledik. Daha önce de defalarca incelemiştim Taksim Cumhuriyet Anıtını. Güzel bir anıttır. Tek kusuru o koca meydanda küçük kalmasıdır. Çok daha büyük olmalıydı diye düşünürüm ne zaman yolum Taksim’den geçse. Kurtuluş savaşını, Cumhuriyetin getirdiği kazanımları çok daha büyük boyutlarda resmetmeliydi.  

Anıta yakından bir kez daha baktım. Önde Mustafa Kemal Atatürk, sağında İsmet İnönü ve solunda Mareşal Fevzi Çakmak var. Türk Kurtuluş Savaşının üç kahramanı. Arkada askerler ve halktan kişiler yer alıyor. Bunların arasında ikisi dikkati çekiyor. Türk’e benzemiyorlar. Birisi Mareşal Fevzi Çakmak’ın tam arkasında öteki de İnönü’nün arkasında duran yüksek rütbeli iki asker. Çakmak’ın arkasında duran kişi Sovyet Orduları Başkomutanı Mareşal Kliment Yefremeviç Voroşilov, İnönü’nün arkasında duran kişi ise Kızılordunun kurucusu olan General Mihail Frunze.[1] Bu iki asker Türk Kurtuluş Savaşına silah ve strateji desteği veren Sovyetler Birliği’nin bu destek ve strateji uzmanlığını yürüten kişiler. Bu anıtta beni en çok şaşırtan şey budur. O nedenle bir kez daha baktım uzun uzun. Ve bize Kurtuluşu ve Cumhuriyeti verenleri ve tarihimizin en önemli savaşında bize bu kadar destek olanları düşündüm Beyoğlu’nun karmaşasına karışmadan önce.

      
Sonra karşıya geçip başladık İstiklal Caddesinde yürümeye. Bir yandan eski binalara baktık bir yandan mağazalara, restoranlara, kafelere. Beyoğlu’nun, benzeri Avrupa caddelerinden hiçbir farkı yok. İstanbulluların bir bölümü tatil için kent dışında olduğundan Cumartesi günü olmasına karşın Beyoğlu çok kalabalık değildi. Turistler çoğunluktaydı. İnsan kendisini biraz soyutlasa yabancı bir kentte dolaştığını bile düşünebilir.

Litvanya’da Kaunas’da akşamüstü gezinirken eşimin ayakkabısının altı açıldı. Bütün dükkanlar kapalı olduğu için ertesi gün Vilnius’dan bir spor ayakkabı almaya karar verdik. Vilnius’daki serbest zamanımızda aramadığımız yer kalmadı. Sonunda bir tane spor ayakkabı satan bir dükkan bulabildik ve ne varsa almak durumunda kaldık. Aynı şey burada olsa ne yapardık diye düşündük ve etrafa bakmaya başladık. Her adım başında ayakkabı satan bir mağaza var. Hemen hemen bütün markaları çeşitli fiyatlara bulmak mümkün.

Fiyatlar Avrupa ile karşılaştırılamayacak kadar ucuz. Helsinki’de Fish Market’ten kendime üzerinde Finlandiya ile ilgili desenler olan bir t-shirt aldım 10 Euro verdim. Beyoğlu’nda Terkos Pasajı’ndan üzerinde İstanbul ile ilgili desenler olan bir t-shirt aldım ve 5 TL (yaklaşık 2,25 Euro) verdim. Helsinki’de dürüm içinde döner yedim 5,5 Euro verdim. Beyoğlu’nda aynı dönere yanında ayran da dahil olmak üzere 5,5 TL (2,5 Euro) verdim. Üstelik bizdeki daha güzeldi.

Beyoğlu’nu boydan boya gidip gelince eskiye göre çok daha fazla sevdiğimi anladım. Bir kere mağazaları çok güzel. Sonra çok güzel restoranları var. Ben sırf karşılaştırma amacıyla döner dürüm yedim Beyoğlu’nda, yoksa çok güzel ve çeşitli yemekler sunan restoranlar var ve de Avrupa’ya göre ucuz. Beyoğlu müthiş bir yer. Türkiye’nin gözbebeği diye tanımlamak doğru olur sanırım. 

Beyoğlu'nu karşılaştırabileceğim yerler arasında aklıma hemen Oxford Street (Londra) geliyor. New York'ta 5th Avenue, Paris'te Champs Elysee, Tokyo'da Akhiabara var ama onlar daha farklı yerler. En yakın görünen yer Oxford Street. 

Şimdi gelelim ucuzluk meselesine. İstanbul’u Helsinki ile kıyasladım. İstanbul’daki fiyatlar Helsinki’deki fiyatların yarısı gibi. Buna karşılık kişi başına gelir bizde yıllık 10 bin dolar, Finlandiya’da 50 bin dolar. Yani adamların geliri bizim beş katımız ama bizde hayat onlardan yarı yarıya daha ucuz.

Demek ki ideal durum Finlandiyalı olup İstanbul’da yaşamak. Hem İstanbulluların 5 katı kadar gelirin var hem de Finlandiyalıların harcadığının yarısını harcayarak aynı şeyleri yapabilirsin. Üstelik havası da Helsinki ile karşılaştırılmayacak kadar güzel.

Yok eğer ben Helsinki’yi terk edemem diyen Finliler varsa onlar da paralarını yollarlar. Finlandiya’da bankaların mevduata verdiği faiz reel olarak negatif, yani bir Finlandiya vatandaşı tasarrufunu bir yıl bankaya yatırsa karşılığında parasının bankada korunmuş olmasından başka bir şey alamıyor, satınalma gücünü bile tam olarak koruyamıyor. Bizde ise bankalar 1 yıllık mevduata net yüzde 9 faiz veriyor. Yani bir Finlandiya vatandaşı için ideal olan durum parasını Türkiye’ye yollayıp bu yüksek faizden yararlanmak. Finlandiya'da yıllık enflasyon yüzde 3 olduğuna göre eğer kur değişmeden kalırsa yıllık reel getiri yüzde 5,8. Burada tek sorun üstlenilecek kur riski sorunu. Kendi ülkesinde sıfır reel faiz elde edecek olan bir kişi için yüzde 6'ya yakın reel faiz veren bir ülkede kur riski almak çok da zor değil.  

Not: Beyoğlu'nda anlatacak çok şey var. Burada sadece 4 saatlik bir serbest zaman değerlendirmesi yapmaya çalıştığım gözden kaçırılmamalı. 

[1] Farklı görüşler de var. Bazıları arka plandaki Ruslardan birisinin O dönemde Ankara Büyükelçisi olan Aralov olduğunu öne sürüyor. 



5 Ülke 7 Şehir 
Polonya (Varşova, Krakov), Litvanya (Kaunas, Vilnius), Letonya (Riga), Estonya (Talinn), Finlandiya (Helsinki) (Temmuz 2012)

Anlatım ve Fotoğraflar: Mahfi Eğilmez


THY İle İstanbul – Varşova (Polonya)
İstanbul Atatürk havalimanındaki buluşmanın ardından 12.25’de Varşova’ya kalkacak THY uçağına bindik. Uçağın yolcu alma saatini beklerken öteki THY uçaklarının tamamında rötarlar olduğunu görünce umudum kırılmıştı. Ama bizi tam saatinde uçağa aldılar. Şanslı günümüz diye düşündüm açıkçası. Ama yanılmışım. Uçağın içinde beklemeye başladık. Bir süre sonra pilot son derecede inançsız bir ses tonuyla “Varşova havalimanındaki bilgisayar arızası nedeniyle gecikiyoruz” gibi bir şeyler söyledi. Ama kendi söylediğine kendisi de inanmamış gibiydi sesi.

Saat 13.25 oldu hareket yok. Sonunda hostesler, uçak kalkmadan yemek servisine başlamak zorunda kaldılar. Saat 14.25’de yani bizi uçağın içine aldıklarından iki saat sonra alel acele kalkıyoruz dendi. Yemek servislerinin çoğu toplanamadan kalktık. Hostesler yolculara kalkış sırasında yemek servislerine ve özellikle de içeceklere sahip çıkmalarını söylediler. Ve öylece kalktık. Bunca yıldır uçakla yolculuk yaparım, geç kalkan, geç inen pek çok uçak gördüm ama yemek servislerini toplamadan kalkan uçağı da ilk kez gördüm. THY sayesinde bakalım daha neler göreceğiz. Avvrupa’nın en iyi havayolu olduğunu her alanda defalarca kanıtladığı için şükran borçluyuz.

Pilot, kalkıştan sonra “Sabrınız için sizi kutlarım, uçuş ekibimle birlikte sizi alkışlamak istiyoruz” dedi. Adamcağızın sesinde tıpkı ilk anonstaki gibi utanç dolu mahcubiyet dolu bir tonlama vardı.

İki saat uçağın içinde bekledik, ben de dahil olmak üzere, hiç kimseden tık çıkmadı. Şu küçücük macera bile Türk toplumunun giderek nasıl “vur ensesine al ekmeği elinden” konumuna geldiğini açıkça gösteriyor. İnsanlar otoriteye başkaldırmaktan korkuyor. Nasıl korkmasınlar tık diyen suçlanıyor. Giderek daha sessiz, daha içine kapanık, daha kaderci bir toplum haline geliyoruz. Bu, toplumu yönetenler için ideal bir durumu yansıtıyor olabilir ama bir toplumun geleceği açısından en büyük felaket bence.

Turumuz 40 kişiden oluşuyordu. Katılanların ağırlığı doktor ve hukukçuydu. Herkes yüksek tahsilliydi. Son derecede kaliteli bir gruptu.

Polonya 38,2 milyon nüfuslu bir ülke. Yaklaşık 513 milyar dolarlık GSYH’sı var. Yani kişi başına yıllık ortalama geliri 13500 dolar dolayında. Bizden biraz daha yüksek bir refah düzeyindeler. İşsizlik oranı yüzde 9,5, kamu borç stokunun GSYH’ya oranı yüzde 55, cari açığın GSYH’ya oranı yüzde 4,3. Polonya Euro’ya geçmemiş bir ülke.

Para birimi Zloti.
1 Zloti = 0,2891 USD
1 Zloti = 0,2353 Euro
1 Zloti = 0,5259 TL.

Başkent Varşova Vistula nehri üzerinde kurulu, 1,7 milyon nüfuslu bir kent. Biz Varşova’ya indiğimizde henüz Euro 2012 Futbol şampiyonası sonuçlanmamıştı. O gün akşam İspanya İtalya maçı vardı. Varşova da bu organizasyonun düzenleyicilerinden birisi olan Polonya’nın başkenti olduğu için flamalar hala direklerde sallanıyordu (aşağıdaki resim.)


Varşova sevimli bir kent, bizim ölçülerimize göre küçük ve sakin. Bizim alıştığımız kalabalıklar yok. Olanlar da turist grupları zaten.

Aşağıdaki heykel Varşova’daki Lazienski Park’ta bulunuyor. Kral Jan Sobieski III atının üzerinde ve atın ayakları altındaki Osmanlıyı eziyor.



Polonya ve Litvanya birleşik krallığının hükümdarı olan Jan Sobieski III’ün (1629 – 1696) en önemli başarısı kumanda ettiği Polonya, Avusturya, Almanya karma ordusuyla (81 bin kişi) Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın kumanda ettiği 130 bin kişilik Osmanlı ordusunu Viyana Savaşı’nda yenmiş olmasıdır. Biz ne kadar kızarsak kızalım Avrupalılar açısından Jan Sobieski, “Avrupa’nın Kurtarıcısı” dır. Polonya’da itibar sağlamak istenen her şeyin başına ya da sonuna Sobieski ekleniyor.

Kentteki önemli eserleri gezdikten sonra ayaküstü bir şeyler atıştırıp İspanya İtalya finalini izlemek üzere otele döndük. Varşova’da tramvay çok yaygın. Kentin her tarafına tramvaylar işliyor. Bizdeki metrobüslerin görevini görüyor.  

Bir kenti bir ya da iki günde değerlendirmek çok kolay değil kuşkusuz. Ve yanıltıcı sonuçlara götürebilir insanı ama o kadar çok yer gördüm ve gezdim ki bir tur attıktan sonra iyi kötü o kentin ruhu hakkında bilgi edinebiliyorum. Genellikle Varşova, Budapeşte ve Prag’ı birbiriyle karşılaştırmak adet olmuştur. Üçü de eski doğu bloku başkenti olduğundan, üçünde de tarihi yapılar ağırlıkta olduğundan bu karşılaştırma hep yapılır. Budapeşte ve Prag’ı daha önce görmüştüm şimdi de Varşova’yı görünce karşılaştırma yapma imkanım oldu. Bana sorarsanız sıralama şöyle: (1) Prag, (2) Budapeşte, (3) Varşova. Bu sıralamadan Varşova’yı beğenmediğim sonucu çıkmasın. Beğendim beğenmesine ama bence Prag’ın canlılığı ve Budapeşte’nin renkliliği Varşova’da yok. Prag ve Budapeşte’ye bir daha gezmeye gider misin deseler evet derim ama Varşova’ya zorunluluk olmadıkça bir daha gitmem.   

Krakov
İkinci gün otobüsle Krakov’a gittik. Otobüsle gidiş tam 4 saat sürüyor. Yani gidiş geliş 8 saatimiz yollarda geçti. Böylece Polonya taşrasını görme imkanı da bulduk. Her yer yemyeşil. Yazın 30 kışın eksi 30 derece arasında gidip gelen bir iklimi var. Yağış miktarı çok fazla. Nem oldukça yüksek. Sonuç: Her yer yemyeşil. Yol boyunca küçük kasabalardan köylerden geçtik. En fazla dikkatimi çeken şey yolların düzgünlüğü. Bizdeki gibi çift yollar yok belki ama çizgisi çizilmemiş, geçidi gösterilmemiş bir tek yol yok. Krakov’da yaklaşık 4 saat kaldık.



Krakov, Polonya’nın eski başkenti. Nüfusu 800 bin yani İstanbul’daki Ataşehir’in iki katı kadar nüfusa sahip. Bütün Avrupa kentleri gibi belediye binası ve kilisenin bulunduğu büyükçe bir meydanı var. Genellikle o alanlar fuar alanı gibi kullanılıyor. Meydanda restoranlar, bira evleri var. Herhalde ortaçağdan bu yana aynı amaçla insanlar burada toplanıyor.  

Kentin ortasından Wisla (Vistula) nehri geçiyor. Bu kentin 1906’da kurulmuş Visla Krakov diye bir futbol takımı var. Bizim takımlarla çeşitli defalar karşılaşmıştı.

Yaklaşık 4 saat Krakov’u gezip yemek yedikten ve biraz hatıra eşya aldıktan sonra 4 saatlik bir otobüs yolculuğuyla Varşova’ya geri döndük.


Kaunas (Litvanya)
Üçüncü günün sabahında kahvaltıdan sonra otobüsle Kaunas’a doğru yola çıktık. Otobüs yolculuğu 6 saat sürdü. Yol boyunca her taraf yemyeşildi. Bu gezide yeşile doyduk desem yeridir.

Litvanya’nın nüfusu 3,5 milyon, GSYH’sı 43 milyar dolar, kişi başına yıllık ortalama geliri 13 bin dolar, işsizlik oranı yüzde 15,5. Kamu borç stokunun GSYH’ya oranı yüzde 39, cari açığın GSYH’ya oranı yüzde 1,7. Litvanya 2014’de Euro’ya geçecek.

Para birimi Lita.
1 USD =  2,80 Lita
1 Euro = 3,45 Lita
1 TL = 1,54 Lita. 

Kaunas küçücük bir ortaçağ kenti. Toplam nüfusu 150 bin kişi. İstanbul’un küçük bir semti gibi. Eski şehir çok şirin. Eski evlerin altları hemen tamamen ya restoran ya kahve evi ya da birahane. Bütün kenti yürüyerek belki bir saatte dolaşmak mümkün. İnsanlar burada nasıl zaman geçirir diye düşündüm ve yanbıt bulamadım. Diyelim ki ilk gün gidip eski şehirde yemek yediniz. İkinci gün kahve içtiniz, üçüncü gün bira. Dördüncü gün sil baştan yeniden başlamak zorundasınız. İstanbul gibi kalabalık ve kaotik bir kentte yaşayanlar için burası huzur evi gibi bir yer.


Kaunas’ta Avrupa’nın birçok kentine göre daha ucuz fiyatlarla yemek yemek ya da alış veriş yapmak mümkün.

Biz Kaunas’a vardığımızda kapanmamış olsaydı Cadı Müzesi’ni gezmeye gitmeyi çok isterdim. Çünkü ortaçağa damgasını vuran cadılık ve cadı avı meselesi bugün de çeşitli ülkelerde düşüncelerin açıklanmasının yasaklanması ve cezalandırılması olarak farklı bir biçimde sürüyor. Cadılık konusunda yazdığım yazım bu blokta yer alıyor http://www.mahfiegilmez.com/2012/01/cad-av.html

Vilnius (Litvanya)
Geceyi Kaunas’ta geçirdikten sonra sabah yine otobüsle Litvanya’nın başkenti Vilnius’a doğru yola çıktık.

Vilnius 555 bin nüfuslu bir kent. Kentin adı içinden geçen Vilnia nehrinden geliyor. Vilnius o ana kadar gezdiğimiz en güzel kentti. Ne yazık ki yağmurlu ve kapalı bir günde gezdik kenti. Eski evler, Arnavut kaldırımı yollar, cumbalı pencereler. Hepsinde olduğu gibi büyük bir kent meydanı ve karşılıklı restoranlar, kafeler, birahaneler.  

Kentte dikkatimi en çok çeken şeylerden birisi aşağıda fotoğrafı görünen “ışıkları yakan adam heykeliydi.” Bana Orhan Veli’nin “Dalgacı Mahmut”unu hatırlattı. “İşim gücüm budur benim, / Gökyüzünü boyarım her sabah, / Hepiniz uykudayken. / Uyanır bakarsınız ki mavi. / Deniz yırtılır kimi zaman, / Bilmezsiniz kim diker; / Ben dikerim…”

Bu dizelere “Geceleri karanlık olur kent, / Işıklarını ben yakarım” dizesini ekletecek gibi duruyordu heykel.   



Riga (Letonya ya da Latvia)
Sabah yine otobüsle Vilnius’dan Letonya’nın başkenti Riga’ya doğru yola çıktık. Herkesin Latvia dediği bu ülkeye biz niçin Letonya deriz onu da anlamak mümkün değil. Osmanlı Polonya’ya Lehistan dermiş, sonradan Polonya denmeye başlamış. Bu Letonya işini de düzeltsek iyi olacak. Herkes Litvanya ile Letonya’yı karıştırıyor.

Bir de o kadar çok otobüsle yolculuk yaptık ki otobüs giderek üstüme zimmetleniyor gibi gelmeye başladı.

Litvanya’dan Letonya’ya geçiş sınırını fark etmedik bile. Avrupa Birliği olayı artık sınır formalitelerini tümüyle kaldırmış.

Letonya, 2,2 milyon nüfuslu küçücük bir ülke. GSYH’sı 28,3 milyar dolar, kişi başına yıllık ortalama geliri 12700 dolar. İşsizlik oranı yüzde 15,6, kamu kesimi borç stokunun GSYH’ye oranı yüzde 38, cari açığın GSYH’ya oranı yüzde 1,2.

Letonya’nın para birimi Lat (LVL.)
1 Euro = 0,7 Lat
1 USD = 0,57 Lat  
1 TL = 0,31 Lat.

Yani Lat’ın satın alma gücü bizim ilgi alanımızdaki üç para biriminden de yüksek.  

Riga bütün bu turun en güzel durağıydı. Ben bundan daha şirin bir kent görmedim. Nüfusu 657 bin. Yani Letonya’nın üçte biri Riga’da yaşıyor. Riga, Duagava nehrinin Baltık Denizine açıldığı deltada kurulu. Son derecede önemli bir liman kenti. Turist bolluğu açısından bütün geçtiğimiz kentlerden daha fazla turist vardı Riga’da.     

Riga’daki ikinci günümüzde kentin meydanındaki bütün sokakları ve binaları tek tek dolaştık. Evler, sokaklar ve insanlar olağanüstü kaliteliydi. Avrupa kentlerinin pek çoğunda olduğu gibi yayalar krallığı egemen Riga’da da. Yay geçidinde ışık filan yok, adımınızı yola attığınız anda arabalar durup geçmenizi bekliyor. İnsanlar birbirine inanılmayacak kadar saygılı.    

Aşağıdaki evlere Üç Kardeşler deniyor. Bunlardan ortadaki ev 17. Yüzyıldan solundaki ev 16. Yüzyıldan sağındaki ev de 15. Yüzyıldan kalma.


Bu üç evin önünde iki çalgıcı duruyordu. Birisi saksafon birisi de trompet tutuyordu elinden. Yerel rehbere bir şey sordular. O da cevaben Turku dedi. Bir dakika sonra adamlar istiklal marşını çalmaya başladılar. Bizim grup şaşırdı ve başladık hep bir ağızdan marşı söylemeye. Bitişinde alkışlar ve bahşişler birbirini izledi. Ardından adamlar Üsküdara Giderken ve Onuncu Yıl Marşını çalınca alkış ve bahşiş zirve yaptı. Öteki turistler bizi izlediler. Çok hoş bir sürprizdi doğrusu.

Riga’da kent meydanında alışılmış restoranlar, birahaneler ve kafeler manzarasına ek olarak şarkılar söylenen, danslar edilen açık hava restoranları ve barları da var. Turistler için adeta bir cennet Riga.


Akşam ortaçağdan kalma bir restoranda yemek yedik, şarap içtik. Tam anlamıyla bir ortaçağ hanı. Garsonlar ortaçağ kıyafeti giymişler. Canlı müzik de vardı. Canlı müzik de ortaçağ müziğiydi. Bir ara müzisyenler Kaşlar Kara Gözler Kara Mevlana’yı çalmaya başladılar. Bizim gruptan dayanamayıp piste çıkıp oynayanlar oldu.

Talinn (Estonya)
Sabah istemeye istemeye Riga’dan otobüsle Estonya’nın başkenti Talinn’e doğru yola çıktık. Talinn’e varışımız öğlen saatlerini buldu.

Estonya 1,3 milyon nüfuslu küçücük hatta minicik bir ülke. 22,2 milyar dolar GSYH’sı ve 16500 dolar kişi başına yıllık ortalama geliri var. İşsizlik oranı yüzde 12,5, kamu kesimi borçlarının GSYH’ya oranı yüzde 6. Yani Estonya’da kamu kesiminin borcu yok gibi bir şey. Estonya cari açık değil GSYH’sının yüzde 3,2’si oranında cari fazla veriyor.

Estonya Euro bölgesi üyesi ve dolayısıyla para birimi Euro.

Talinn 416 bin nüfuslu küçük bir ortaçağ kenti. Tur otobüsüyle şehir gezisi yapıp önemli yerleri gördükten sonra kent meydanında serbest zaman verildi. Burası da çok hoş bir yer. Pazarla restoranlar, kafeler ve birahaneler iç içe. İnsanlar el işi mallarını getirmiş kent meydanında satıyorlar. Bütün bu kentlerin meydanlarında hep bir ortaçağ fuarı havası var.   



Helsinki (Finlandiya)
Akşam feribotla Talinn’den Helsinki’ye geçtik. Feribot yolculuğu yaklaşık 2 saat sürüyor. Günlerdir bizi gezdiren otobüsümüzü terk edip bavullarımız elimizde feribota bindik. Böylece otobüsü zimmetimden düşürmüş oldum.

Helsinki’de bir başka otobüs aldı bizi limandan ve yaklaşık 500 metre ötedeki otelimize götürdü. Otel deniz kenarında ve kent merkezine yaklaşık 15 dakikalık yürüyüş uzaklığındaydı.

Finlandiya, 5,4 milyon nüfuslu bir ülke. Ankara’dan biraz daha kalabalık. Buna karşılık GSYH’sı nüfusuna göre çok yüksek: Yaklaşık olarak 267 milyar dolar. Kişi başına yıllık ortalama geliri de kabaca 50 bin dolar. İşsizlik oranı yüzde 7,8, kamu kesiminin borç stokunun GSYH’ya oranı yüzde 49, cari açığın GSYH’ya oranı yüzde 0,7.

Finlandiya Euro bölgesi üyesi olduğu için para birimi Euro.

Finlandiya’nın gezdiğimiz bütün öteki ülkelerden zengin olduğu belli oluyor. Helsinki’deki çarşılardaki mağazalar ve fiyatlara bakınca hem kalite hem de pahalılık zenginliği açıklıyor. Helsinki’nin nüfusu 565 bin kişi.

Kentin en önemli bölümünde iki taraflı caddelerin ortasında uzun ve çok güzel bir park var. İnsanlar orada oturuyor, yemeklerini yiyorlar, biralarını içiyorlar.


Parklardan birisi ünlü Finlandiyalı besteci Jan Sibelius'un adını taşıyor. Parkta Sibelius'un bir heykeli bulunuyor. Parkı dolaşırken Sibelius'un keman konçertosunun giriş kısmı aklıma takıldı. Müthiş güzeldir keman koçertosu. http://www.youtube.com/watch?v=3OlI0RLQJoU

Helsinki’nin bir başka özelliği de Fish Market. Orada da her türlü hediyelik eşyayı bulmak mümkün.



Gözlemler ve Öneriler:
(1)   Riga mutlaka görülmesi gereken bir kent.
(2)   Vilnius ve Talinn de görülebilir.
(3)   Helsinki pek fazla özelliği olan bir kent değil.
(4)   Prag, Budapeşte ve Varşova hep birbiriyle karşılaştırılır. Bence sıralama kesinlikle şöyle 1. Prag, 2. Budapeşte, 3. Varşova.
(5)   Bu kadar hızlı bir turla gidilecekse Varşova görülmese de olabilir. Krakov’a ise gitmeye değmez. Çünkü bu kadar sürede bu kentleri tam olarak görüp sindirmek pek mümkün olmuyor.
(6)   Finlandiya dışarıda tutulursa Türkiye kişi başına gelir olarak (10 bin dolar) Polonya, Litvanya ve Letonya ile başa baş, Estonya’ya da yakın sayılır.
(7)   Gelirdeki yakınlık kesinlikle kaliteye yansımış değil. Bu küçücük ülkelerin insan kalitesi bizimkinin kat kat üstünde. Herkes birbirine ve kurallara saygılı. O kadar yol yürüdüm birbiriyle yarışan, birbirine bağıran, birbirinin yol hakkına tecavüz eden, yayanın üzerine araba süren, sokağa tüküren, çöp atan bir tek kişi görmedim.
(8)   Kilometrelerce otobüs yolculuğu yaptık bir tek çukur, bir tek bakımsız yol görmedim. Bütün yollar çizgiliydi.
(9)   Kentler, sokaklar eski evlerle dolu olsa da pırıl pırıl.
(10) Kuzeye doğru çıkıldıkça beyaz geceler daha etkin oluyor. Riga'da akşam geç saatlere kadar hava aydınlıktı. Helsinki'de gece saat 11'de her taraf aydınlıktı. Bu da insanın uyumasını biraz zorlaştırıyor.

Avrupa sıkıntıda olabilir, krizde olabilir ama bu kalite Avrupa’yı mutlaka bu krizden çıkaracaktır.

Tur Değerlendirmesi:
Tura kişi başına 849 Euro ödedik (Tur ücretine Varşova gidiş, Helsinki dönüş THY biletleri, 4 yıldızlı otel konaklamaları ve kahvaltılar, kentler arası otobüs yolculukları, otobüsle kent turları, rehberlik hizmetleri, Talinn - Helsinki arası feribot ücreti dahildi.) Bu fiyatı Ocak ayında almıştık. Sonradan fiyat 1049 Euro'ya kadar yükseldi. Plan yapabilme imkanı olanlar bu tür gezilere ucuza gidebilmek için yılbaşından sonra girişimde bulunmalılar.  

Turu değerlendirmem gerekirse ücrete göre 5 üzerinden 4,5 verebilirim. Yarım notu kırma nedenim otobüs yolculuğunun fazla olması. Bence bu turda Krakov gereksiz. 



KAMBOÇYA, VİETNAM VE MALEZYA (Haziran 2011)

Anlatım ve fotoğraflar: Mahfi Eğilmez


26 Şubat ile 9 Mart 2011 arasında Kamboçya (Phnom Penh ve Siem Reap), Vietnam (Ho chi Minh City ya da eski adıyla Saigon ve Hanoi) ve Malezya (Kuala Lumpur) turunu yaptık. Bunlar arasında en fakiri Kamboçya. Başkent Phnom Penh fakirliğin fazlasıyla göze battığı bir kent. Hemen her yanı bizim gecekondu semtlerine benziyor. Benziyor ama aynısı değil. Onlarda televizyon filan yok. En ünlüleri Angkor Wat olan Angkor tapınak serisinin bulunduğu Siem Reap ise daha iyi görünümlü bir kent. Ölmeden önce görülmesi gereken yerler arasında sayılan Angkor Wat gerçekten önemli bir tapınak. Gittiğimizde orada bahar olduğu için tişörtler ve şortlarla gezdik.

Aşağıdaki fotoğrafı Angkor Wat tapınağının girişinde çektim


Kamboçya’nın nüfusu 14,3 milyon. GSYH’sı yaklaşık 12 milyar dolar, yani kişi başına geliri 800 dolar dolayında. Gini katsayısı 0,43 yani gelir dağılımı oldukça bozuk. İşsizlik oranı yüzde 7’ye yakın görünse de sokaktaki insan kalabalığına bakınca bu oranın gerçeği yansıtmadığını düşünmeden edemiyor insan. Kamu kesiminin borcu yüzde 15 dolayında. Buna karşılık yüzde 7’den fazla cari açık veriyor.

Bu tür Uzakdoğu turlarına katılan Türklerin en büyük korkusu yemeklerdir. Her nedense bilmeden böcek filan yemek korkusu sarmıştır çoğunun aklını. Eğer yağda kızartılmış yemeklerden, deniz ürünlerinden yana bir şikâyetiniz yoksa yemekler mükemmel denilecek kadar lezzetli. Ne var ki onları lezzetli kılan şeylerin başında çoğu acılı olan soslar geliyor. Yani midenizin de biraz sağlam olması gerekli. Bu tür yemeklerden hoşlanmayanlar her yemekte gelen pirince dört elle sarılıyorlar. Oysa pirinç bizim bildiğimiz pilav gibi değil. Yağsız olduğu için ancak soya sosuyla biraz daha yenilebilir hale geliyor.

Nehirde tekne gezintisi sırasında leğenleri kayık olarak kullanan çocuklar gelip para, çikolata, şeker istiyorlar. Aşağıdaki fotoğraf.



En iyisi Vietnam
Bu turda en etkilendiğim ülke Vietnam oldu. Vietnam, Kamboçya’ya göre daha zengin bir ülke. 88 milyon nüfusu var. GSYH’sı 102 milyar dolar. Buna göre kişi başına ortalama gelir 1,200 dolar dolayında oluyor. İki ülke arasında gözle görünen durum sanki bundan daha fazla fark olması gerekirmiş gibi duruyor. Ne var ki iki ülkede de Mc Donalds olmadığı için klasik Big Mac karşılaştırmasını yapamadım ve dolayısıyla gerçek kurun nerede olması gerektiğini ölçemedim. Vietnam’da işsizlik oranı yüzde 5 dolayında. Yüzde 8 dolayında da cari açık veriyor.

Ho Chi Minh City ya da Saigon küçük bir Paris modeli gibi. Son derecede modern ve güzel yollar, binalar var. Kentte üç milyon motosiklet varmış. Gerçekten de kaldırımlarda yürürken bir motosiklet selinin sokaklardan akıp gittiğini görüyor insan. Ve bu akıp giden sel insanın başını döndürüyor. Her yerde Fransız, İngiliz, Amerikan otelleri ve mağazaları var. Ho Chi Minh savaşın sonunu göremeden öldüğü için dirilip kalksa şaşkınlık içinde kalır ve “Bizimkiler savaşı kaybetmiş” derdi herhalde. Mülkiye öğrenciliğim geldi gözümün önüne. Amerika’yı ve Vietnam savaşını protesto eden öğrenciler toplanır “Ho Ho Ho Chi Minh, daha fazla Vietnam” diye bağırırlar, dünyanın başka yerlerinde de Vietnam benzeri direnişlerin olmasını isterlerdi. Şimdi kapitalizm yolunda hızla ilerlemekte olan Vietnamlılar ise “daha fazla Amerikan malı” der gibi duruyorlar.  

Akşam olunca kentin meydanlarında kızlar erkekler toplanıyor, motosikletlerini park ediyor ve kaldırımların üstünde taburelere oturup bir yandan bişr şeyler yiyor bir yandan bira veya başka içki içiyorlar. Kentin ana meydanları akşamları adeta bir festival yerine dönüyor. Ben hayatımda bu kadar canlı bir kent görmedim. Sanırım bunda temel neden kadınların erkeklerle yan yana her yerde birlikte olması.  

Vietnamlıların Amerikan askerlerini kelimenin tam anlamıyla darmadağın ettikleri Cu Chi tünellerini de gezdik. Vietnamlı rehberler bir insanın zar zor sığabileceği tünellerin bir ucundan girip öteki ucundan çıkıverdiler şaşkın bakışlarımız arasında. Oradaki ilkel tuzaklarla koskoca Amerikan askeri gücünü yenebilmiş olmaları gerçekten akıl alacak bir şey değil. Köşeye sıkıştırılmış kedi öyküsü geliyor insanın aklına. Başka bir açıklaması yok.  

Ben Ho Chi Minh’in doğduğu kent olan Kuzey Vietnam’daki Hanoi kentini daha çok beğendim. Orası çok daha doğulu bir kent ve insana Uzakdoğu’da olduğunu çok daha fazla hissettiriyor. Kentin içinde asfaltı olmayan çamur sokakların içinde yükselen evlerin neredeyse tamamı şato gibi evler. Hemen her biri farklı mimaride yapılmış evler gerçekten çok güzel. Her biri bir sanat eseri gibi ama çamur sokakların içinde yükseliyor. Bu çelişkili görünüm de ayrı bir gizemlilik katıyor kente.        

Hanoi’den Halong Bay’e gidiş geliş yaklaşık 8 saatimizi aldı. 2 saat de tekne turu sürdü. Böylece bir tam günümüz Halong Bay’e gidiş geliş ve orada tekne gezintisiyle geçmiş oldu. Ama değdi doğrusu. Halong Bay, Güney Çin Denizinin kıyısında çok hoş bir kasaba. Denizde bir süre gittikten sonra deve hörgücüne benzeyen adalar çıkıyor karşınıza. Bir süre sonra o adaların arasından geçerken müthiş güzel bir manzara karşılıyor sizi. Biz gittiğimizde sis vardı. Fotoğraf çekme açısından sıkıntılı olsa da sis bambaşka bir hava verdi manzaraya. Adalar çoğaldıkça kendimi gemici Sinbad’ın bilmem kaçıncı seyahatinde yer alıyormuş gibi hissetmeye başladım.

Aşağıdaki fotoğrafı Halong Bay gezisi sırasında çektim. Sürekli buna benzer volkanik tepeler arasında gidiliyor.


   
Kuala Lumpur
Turumuzun son durağı Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur idi. Kuala Lumpur en kapalısından en açığına kadar kadınların bulunduğu bir yer. Yanınızdan simsiyah çarşaflara sarınmış bir kadın gererken karşıdan mini etekli iki kız geliyor. Kuala Lumpur’un bir başka özelliği de alış veriş merkezlerinin çokluğu ve büyüklüğü. İstanbul’daki alış veriş merkezlerinin bir kaçını yan yana getirseniz ancak o büyüklüğü yakalayabilirsiniz. Bütün ünlü markalar var. Fiyatlar da ucuz değil. Hatta pahalı. Bir süpermarketten Cadbury çikolatayı aldık. Sonra hava alanındaki gümrüksüz mağazalarda aynı çikolatayı iki kat daha pahalı gördük. Oturup fiyatı aklımda kalan bazı malların gümrüksüz mağazadaki fiyatlarına baktım, çoğu malın fiyatı kentteki mağazaların fiyatlarından daha pahalı idi.

Aşağıdaki fotoğrafı ünlü Petronas Towers'ın altında çektim. 

  
Bu üç ülke arasında en zengin olanı Malezya’nın GSYH’sı 220 milyar dolar. Nüfusu 28 milyon olduğuna göre ortalama kişi başına geliri 7800 dolar dolayında. Malezya yüzde 15’e yakın cari denge fazlası veriyor. Buna karşılık gelir dağılımı en bozuk olanı da Malezya (Gini katsayısı 0,46.) Kuala Lumpur’da Mac Donald’s olduğu için gidip baktım. Big Mac 3 dolara denk geliyor. Amerika’da 3,7 dolar olduğuna göre Malezya parasını yüzde 23 dolayında değersiz tutuyor demektir. Eğer bu düzeltmeyi yaparsak kişi başına gelir Türkiye’ye eşit hale gelir ki sokaklardaki görüntü de bunu söylüyor zaten.  



HİNDİSTAN (EYLÜL 2009)
(Radikal Gazetesinde yayınlandı)

Hindistan turuna gittiğimiz 23 kişilik grup aslında üç alt gruptan oluşuyordu. Bizim grup 11 kişi idi ve 8’imiz Jaipur, Agra ve Delhi turundan sonra dönecektik. Bizim gruptaki iki kişi son gün bizden ayrılıp Udaipur ve Mumbai’ye gidip oradan dönecekti. 12 kişilik üçüncü grup ise Delhi’den Katmandu’ya oradan da Varanasi’ye gidip tekrar Delhi üzerinden Türkiye’ye gelecekti.  

                         Taj Mahal




Tek tek kentleri anlatmanın ne kadar anlamsız olduğunu Hindistan’da anladım. Onun için bütün gözlemlerimi topluca anlatacağım. Aslında belki de anlatamayacağım, çünkü yol boyunca gördüğümüz şeyleri anlatmak çok kolay değil. Yanlarında birer bidon suyla yol kenarlarına çömelmiş hacet görenler mi istersiniz, yolda ezilmiş maymunlar mı istersiniz, otobüsün her durduğu yerde başımıza üşüşen dilenciler ve küçük çocuklar mı dersiniz hepsi var. Delhi’nin belirli bölümleri dışarıda tutulursa bütün kentlerde inanılmaz derecede pis koşullar altında yemek yapıp satan satıcılar, yerlere tükürenler, sokak aralarında duvarlara işeyen koskoca adamlar, üstünüze doğru gelen yüzlerce, binlerce insan, evlerin tepelerinde dolaşan maymunlar, sokaklarda oturan inekler, hatta üstünde bir adamla cadde ortasında yürüyen filler.

                              Yılan oynatıcısı


Size Hindistan’ın durumunu daha iyi yansıtabilmek için Hindustantimes gazetesinin 23 Eylül tarihli sayısından bir saptamayı aktarmak istiyorum. Commonwealth 2010 oyunlarının yaklaşması dolayısıyla bir açıklama yapan İçişleri Bakanı Chidambaram oyunlardan önce kaldırmaya uğraştıkları en kötü on alışkanlığı şöyle sıralamış: (1) Korna çalmak (gerçekten de bütün arabalar ve tuk tuklar sürekli kornaya basıyor. Hatta bu konu o kadar yayılmış ki arabaların tamponlarında “korna çal” yazıları var), (2) Sokak ortasında işemek (o kadar yaygın ki ben bile birisinin fotoğrafını çektim), (3) kuyruklara sıra dışı kaynamak, (4) kamu taşıma araçlarında başkalarına saygı göstermemek, (5) etrafa çöp atmak (Delhi’nin bazı bölgeleri dışında kentler büyük bir çöplük gibi), (6) gürültü ve kabalık (gürültü kirliliği inanılmaz boyutta (Mayorka’dan sonra ilk kez bir yerde kulak tıkacı takmadan uyuyamadım), (7) tükürmek (herkes etrafa tükürüyor, tuk tuk denilen triportöre bindiğiniz andan itibaren şoför başlıyor sağa sola tükürmeye), (8) caddelerde karşıdan karşıya düzensiz geçmek (yayalar ışık ya da yaya geçidi beklemeksizin caddelerden geçiyorlar), (9) kural dışı bir iş yaparken yakalandığında “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diyerek kamu görevlisini tehdit etmek, (10) kadınları bakışla veya daha ileri yollarla taciz etmek (buna Hindistan’da eyeteasing deniyor. Bu iş öyle yaygın ki Hindistan’da her 51 dakikada bir kadın cinsel tacize uğruyor, her 21 dakikada bir kadın sözlü ya da fiili saldırıyla karşılaşıyor.)

                    Hava Mahal


                Bizim otobüsün yanından geçen başka bir otobüsün üstünde yolculuk yapanlar


Pazarlarda ya da diğer açık yerlerde grup olarak dolaşırken işsiz güçsüz bir sürü genç öyle durup bizim gruptaki kadınlara bakıyorlardı. Onlar bize, biz onlara şaşkın gözlerle bakıyorduk. Sokağa her çıktığımızda yanımızda birisi beliriyor ve başlıyor gideceğimiz yere kadar takip etmeye. Nereye gittiğimizi, ne aradığımızı, hangi ülkeden geldiğimizi sorguluyor. En sonunda da bahşiş istiyor doğal olarak. Bu kişi işli mi işsiz mi sayılıyor bilmiyorum.

      Alış veriş merkezi

Hijyen çok ciddi bir sorun. Tuvaletler son derecede pis ve bakımsız. Açıktan hiçbir şey yenmemesi ve su içilmemesi öneriliyor. Havanın sıcaklığı, nemin yüksekliği ve türlü çeşitli kokular rahatsız ederken bir de hijyen sorunuyla uğraşmak insanı iyice geriyor.

                Sokak berberi

                Açık hava lokantası
   

Bundan önce de birçok tura katıldım ama bu hepsinden farklı bir deneyimdi. Hindistan ne Çin’e, ne Tayland’a ne de Mısır’a benziyor. Ve burada ne anlatırsam anlatayım Hindistan’ı görmeden tahmin etmek mümkün değil. Tur arkadaşlığının ne kadar önemli olduğunu da yine bu gezide anladım. Ben hayatımda bu kadar eğlenceli bir grupla tura katılmamıştım. Bütün bir gezi esprilerle, şakalarla geçti.


MISIR (Nisan 2008)
Anlatım ve fotoğraflar: Mahfi Eğilmez

Mısır yolculuğuna hazırlık
Eğer tarihe, mimariye, güzel sanatlara ilginiz varsa dünyanın en eski uygarlıklarından birisini kurmuş ve bunu uzun süre bir imparatorluk olarak ayakta tutmayı başarmış olan Mısır bana sorarsanız görülmesi mutlaka gerekli olan ülkelerin başında geliyor.   

Mısır, inanılmaz zenginlikte bir uygarlık kalıntısı sunuyor. Ama bunların ne olduğu, ne zaman ve ne amaçla yapıldığını anlamak için önceden mutlaka bir hazırlık yapmakta yarar var. “Nasıl olsa rehber anlatacak” demek doğru değil. 1000 Euro dolayında bir maliyete çıkacak olan böyle bir tura çıkmadan önce Mısır tarihi üzerine yazılmış bir kitap alıp okumak çok önemli. Aksi takdirde bu önemli uygarlığın kalıntılarını görmüş, fotoğraflarını çekmiş ama olayı anlayamamış olabilirsiniz. Size önereceğim kitap “The AA Essential Guide Egypt.” Kitapevlerinde bulabilirsiniz. Hem kısa ve sıkıcı değil, hem de birçok yararlı bilgi sunuyor. Meraklısı için önerim ise Alberto Carlo Capiceci’nin “Art and History of Egypt” Bonechi yayıncılıktan çıkmış, oldukça ayrıntılı bir kitap.

Mısır turuna karar vermeden önce turun götüreceği yerleri iyice incelemenizi öneririm. Memfis, Kahire’nin 20 km doğusunda antik Mısır’da başkentlik etmiş bir kent. Bir başka başkent Teb ya da şimdiki adıyla Luxor. Akhetaten ya da şimdiki adıyla Tel El Amarna tek tanrılı dini ilk kabul eden kişi olan (Nefertiti’nin eşi ve Tutankhamun’un babası) Akhenaten’in kurduğu başkent. Tapınaklar genellikle bu başkentlerde yer alıyor.

Aşağıdaki haritada Nil nehri boyunca sıralanan yerler gösteriliyor. Tapınakların yerlerini bu harita yardımıyla belirleyebilirsiniz.


Karnak Tapınağı (Luxor): Mısır’da yeni krallık döneminden önce Amon rahipleri son derecede güçlüydüler. Bu tapınak bu rahiplerin Teb kentinin üç tanrısının başı olan tanrı Amon adına yaptırdığı dünyanın en büyük dinsel merkezlerinden birisini oluşturuyor. Luxor’a yaklaşık 2,5 km uzaklıkta. 4 bölümden oluşuyor: Amon Ra bölümü (Teb’de tanrılar Amon ile Ra birleştirilerek Amon Ra adı verilmiş), Mut bölümü (Amon Ra’nın eşi olan tanrıça Mut Teb kentinin üç tanrısından biri), Montu bölümü (Montu Amon Ra ile Mut’un oğullarının adı ve Teb kentinin üç tanrısından biri), ve Amenhotep IV tapınağı. (Amenhotep IV, sonradan tek tanrılı dine geçerek Amon rahiplerini kenara iten ve adını Akhenaten olarak değiştiren, başkenti Tel El Amarna’ya taşıyan Mısır firavunudur.) Onun yaptırdığı bu tapınak, ölümünden sonra tekrar eski güçlerine kavuşan Amon rahiplerince tümüyle yıktırılmış durumda. Tapınağın duvarlarında Hititlerle yapılan Kadeş Barış Antlaşması’nın Mısır versiyonu yer alıyor.



                                         (Karnak Tapınağının girişi)



            (Karnak Tapınağında II. Ramses’in heykeli. Önündeki küçük figür karısı Nefertari)



(Akhenaten’in alt kısmı ve bir kolu kırılmış heykeli. Kahire’deki Mısır Müzesi’nde sergileniyor.)

Luxor Tapınağı (Luxor): Bu tapınak da yeni krallık döneminde inşa edilmiş ve yine Teb’in üç tanrısına armağan edilmiş. Tapınağın yapımı Amenofis III zamanında başlamış, Tutmosis III tarafından genişletilmiş ve Ramses II tarafından tamamlanmış. Tapınakta II. Ramses’in oturan ve ayakta heykelleri bulunuyor. Tapınağın girişinde 25 metre yükseklikte bir granit dikilitaş yer alıyor. Bu dikilitaşın girişin öteki tarafında yer alması gereken ikizi ise bugün Paris’te Concorde meydanında bulunuyor. Dikilitaşı Fransızlara Kavalalı Mehmed Ali Paşa bir duvar saati karşılığında hediye etmiş. Giriş duvarlarında II. Ramses’in Kadeş savaşında Hititleri nasıl yendiği resimlerle ve hiyeroglif yazılarıyla anlatılıyor. Luxor tapınağı ölmeden önce görülmesi gereken elli yerden birisi olarak sayılıyor.


            (Solda Luxor Tapınağından Görünüm. Sağda Luxor Tapınağında II. Ramses’in oturan heykeli)

Abydos Tapınağı: Nil nehri üzerinde, Kahire ile Luxor arasında (Luxor’a çok daha yakın) bir tapınak kompleksi. II.Ramses’in babası Seti I tarafından tümüyle elden geçirilmiş olan yerel tanrı Khentiamentiu için yaptırılmış, sonradan tanrı Osiris’e adanmış olan bu tapınak eski Mısır firavunlarının bir bölümüne mezarlık görevi de görmüş. Bu tapınakta da II. Ramses’in damgası var. Yine duvarlara Kadeş savaşındaki galibiyetini resmettirmiş ve yazdırmış. Tapınağın duvarlarında renkleri canlı kalmış birçok yazı ve resim var.


                                            (Abydos Tapınağı duvarlarından görüntüler)

Ramesseum Tapınağı (Luxor): II. Ramses’in anısına kendisi tarafından yaptırılmış olan büyük tapınak kompleksi. Bunun duvarlarında da II. Ramses’in Kadeş savaşında Hititleri nasıl yendiğini anlatan yazılar ve resimler var. Bu tapınak kompleksi de genellikle Memnon heykellerine gidişte otobüsle geçilirken görülüyor. Oysa çok önemli ve içine girmek gerekiyor. Bana kalırsa Memnon heykellerinin yerine Ramesseum’u gezmek çok daha önemli.


     
                                            (Ramesseum Tapınak kompleksinden görüntüler)

Abu Simbel Tapınağı (Nubye): Yine II. Ramses tarafından yaptırılmış bir tapınak kompleksi. İki tapınaktan oluşuyor: İlki kendisi için ikincisi sevgili karısı Nefertari için yaptırılmış. Bana sorarsanız Mısır gezisinin en önemli ayağı burası. Gideceğiniz Mısır turunda Abu Simbel gezisinin mutlaka olmasını arayın. Abu Simbel’i gezip görmeden dönerseniz Mısır turunuz yarım kalmış demektir. Aslında oldukça zahmetli bir gezi. Aswan’dan uçak ya da otobüsle gidiliyor. Bu tur genellikle ekstra turlar arasında. Uçakla gidiş geliş yaklaşık 200 Euro, otobüsle gidiş geliş ise 75 Euroya mal oluyor. Biz otobüsle gittik. Otobüsle gidiş geliş altı saat sürüyor, iki saat de orada gezseniz toplam sekiz saatlik bir yolculuk. Oldukça yorucu ama kesinlikle değer. Her iki tapınağın da içine girilebiliyor ve renkleri hala canlı olan hiyeroglifler ve resimler görülebiliyor. Ramses ve Nefertari’nin heykellerinin çoğu sağlam durumda. Bu tapınak Nil nehrinin suları altında kalmaması için yer değişikliği yapılarak parça parça taşınıp yeniden kurulmuş. İç duvarlarında anlatılan birçok şeyin yanı sıra II. Ramses’in Kadeş savaşında Hititleri yenmesinin öyküsü de var. Abu Simbel ölmeden önce görülmesi gereken elli yerden birisi olarak belirlenmiş.       

      

          (Solda Abu Simbel’deki ikiz tapınaktan II. Ramses’e ait büyük olanının, sağda ise II. Ramses ve eşi Nefertari’ye ait küçük olanının girişi. İlkinin girişinde II. Ramses’in dört tane oturan dev heykeli bulunuyor. Soldan ikincinin baş kısmı yerde uzanıyor. Bu kopmanın nedeni M.S.27 tarihindeki büyük deprem. İkinci tapınağın kapısının iki yanındaki iki heykel ve en dıştaki iki heykel II. Ramses’e öteki iki heykel Nefertari’ye ait.)

Krallar Vadisi (Luxor): Eski firavunlar kendilerine piramit mezarlar yaptırmış. Ne var ki çok dikkat çekici olan bu mezarların hepsi soyulmuş. Bunu gören sonraki firavunlar Luxor’da krallar vadisi adı verilen yeri toplu mezarlık olarak seçmişler ve mezarlarını buraya gizlemişler. Burada açık olan birkaç mezarı gezmek mümkün. Duvarlarında son derecede canlı resimler ve hiyeroglifler yer alıyor. Kuşkusuz en popüler mezar, içindekilerin hemen hepsi Kahire’deki Mısır Müzesi’ne taşınmış olmasına karşın Tutankhamun’a ait olanı.   

    

(Solda Krallar Vadisindeki mezarların yerlerini gösteren maket, sağda Tutankhamon’un mezarını işaret eden tabela)

Hatşepsut Tapınağı (Luxor): Mısır tarihinde fazla görülmeyen kadın firavunların en ünlüsü olan Hatşepsut’un kendisi için yaptırdığı mezar anıt son derecede görkemli bir eser. O da Luxor’da krallar vadisinin hemen arka tarafında yer alıyor. Gerek anıt kabiri andıran yapı gerekse heykeller son derecede çağrıcı bir görüntü sunuyor.

         
     
(Solda Hatşepsut Tapınağı’nın genel görünümü. Üçüncü kattaki sütunların önünde sahte sakal takmış ve erkek giysileri giymiş olan kadın firavun Hatşepsut’un heykelleri yer alıyor. Sağda aynı tapınağın iç duvarında yeralan kadın Firavun Hatşepsut’un erkek giysisi içinde takma sakallı görünümü.)

Giza Piramitleri ve Sfenks: Kahire’nin Giza bölgesinde yer alan piramitler ve sfenks herkesin tarih kitaplarından bildiği bir görünümü canlı olarak karşısında bulması anlamını taşıyor. Üç piramit ve yakın çevrelerinde eş ve çocuklar için yapılmış küçük piramitler yer alıyor. Üç firavun Keops, Kefren ve Mikerinos için yapılmış piramitlerin en büyüğü Keops’a ait olanı. Bunların ön tarafında da dev bir sfenks heykeli (insan başlı aslan) yer alıyor. Bu alanda akşamları ses ve ışık gösterisi sunuluyor. Bundan 12 yıl önce gittiğimde izlemiştim. Oldukça güzel ve etkileyiciydi. Giza piramitleri (aslında yalnızca Keops piramidi) hem dünyanın yedi harikasından birisi sayılıyor hem de ölmeden önce görülmesi gereken elli yer arasında gösteriliyor.  

          

(Solda Giza piramitleri: Keops, Kefren ve Mikerinos, sağda Sfenks’in baş bölümü. Piramitlerin bu şekilde yapılmasının nedeni güneş ışıklarının yeryüzüne bu formda inmesidir. Yani piramitin tepesinden bakıldığında güneşin ışıklarının inişi biçimlenmiş oluyor. Tersi ise güneşe geri dönüşü ifade ediyor. Yani güneş tanrısı Ra’ya geri dönüş.)

Mısır Müzesi (Kahire): Bana sorarsanız dünyanın en önemli müzelerinden birisi Kahire müzesi. Ölmeden önce görülecek elli yer arasında sayılmıyor ama bence mutlaka görülmesi gerekli. Ne yazık ki içeride fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Bu müzede pek çok önemli parça var. Hakkıyla gezilmesi günlerce sürebilir. Ama bu tür gezilerde en çok birkaç saatlik zamanınız oluyor. Bundan 12 yıl önce gittiğimde zamanım daha uygun olduğu için neredeyse bir tam gün gezmiştim, bu kez en önemli bölümlerine zaman ayırdım. Tur liderleri sizi nasıl olsa gezdirecek ama bana sorarsanız gitmeden önce bu müzeyle ilgili bir kitap alın ve önemli bölümleri öğrenin. Size önerim Tutankhamun’un mezarından çıkan eşyaları ve özellikle altın maskesi (üst katta 3 numaralı oda)  ile altın tahtını (üst katta 35 numaralı galeri) görmeniz. Bir de tek tanrılı dine geçmiş ve bunun için kimilerince reformcu kimilerince sapkın firavun olarak adlandırılmış bulunan Akhenaten ve karısı Nefertiti’nin heykel ve büstlerinin sergilendiği giriş katındaki 3 numaralı odayı kaçırmamanız gerektiğini söylemek isterim. Akhenaten Mısır’ın en önemli firavunlarından birisidir. Musa’nın tek tanrılı bir din kurması konusunda Akhenaten’den etkilendiğine ilişkin kanıtlar için Sigmund Freud’un Türkçeye de çevrilen “Musa ve Tek Tanrıcılık” adlı kitabına bakılabilir.

Akhenaten’in yüzüne dikkat edin. Marfan sendromu denilen hastalıktan muzdarip olduğu için yüz kemikleri uzamış yarı Çinli bir görünüm almış olduğunu göreceksiniz. Akhenaten sapkın olarak ilan edildiği için adı bütün yazıtlardan silinmiş ve heykelleri kırılmış, tapınakları yerle bir edilmiş. Sonradan toprak altından çıkarılan heykelleri (hepsi kırık olarak bulunmuş) bu müzeye taşınmış. Yani Akhenaten’i bu müze dışında bir yerde görmek mümkün değil.


(Solda Tutankhamun’un altın maskesi. Maske som altın üzerine lapis lazuli ve türkuaz işlenerek yapılmış. Ortada Tutankhamun’un altın tahtı. Tahtın sırt dayama kısmında Tutankhamun otururken ve eşi Ankhesenamun ayakta ona hizmet ederken görülüyor. Som altın üzerine lapis lazuli ve türkuaz işlemelerle yapılmış. Sağda Akhenaten’in yalnızca üst parçası bulunmuş olan heykeli. Ellerinde imparatorluğun gücünü simgeleyen asalar tutuyor. Marfan sendromu nedeniyle uzadığı sanılan yüzüne dikkat edin.)

Bunların yanı sıra görülmesi gereken yerler arasında şunları saymak mümkün: Nil nehri üzerindeki Edfu Tapınağı şahin başlı tanrı Horus’a adanmıştır. Horus, İsis ve Osiris’in oğullarıdır. Firavunlar kendilerini tanrı Horus’un yeryüzündeki hali olarak gördükleri için onun adını bir unvan olarak kullanırlardı. Kom Ombo tapınağı yine Nil nehri üzerinde bir bölümü Horus’a (ya da bir başka adıyla Haroeris’e) bir bölümü de timsah başlı tanrı Sobek’e armağan olarak yapılmış bir tapınaktır. Her iki tapınak da öncekilere göre yeni yapılardır. Milattan sonra Ptolemeik dönemlerde yapılmışlardır. Mısır’daki anıtların ve dikilitaşların yapıldığı taşların çıkarıldığı yer olan granit ocakları ve oradaki bitmemiş dikilitaşı görmek insanı oldukça şaşırtıyor. Üzerinde çatlama olduğu için çıkarılmasından vazgeçilmiş bir dikilitaş duruyor. Onu görünce anlaşılıyor ki bu dikilitaşlar buradan kesilip, altı oyularak çıkarılıyormuş. Bundan 3000 yıl önceki alet ve teknikle bunun nasıl yapıldığı, buradan sökülüp alınan tonlarca ağırlıktaki dikilitaşın Nil’de nasıl taşındığı ve götürüldüğü yerde nasıl ayağa kaldırıldığı konusunda insanlar hala kafa yoruyor. Philae Tapınağı (Aswan) Nil Nehrinin Aswan bölümünde aynı adı taşıyan bir adacık üzerine inşa edilmiş bir tapınak. Milattan önce 380’de tanrıça Hathor için yaptırılmış. Turlar genellikle bu adaya ve tapınağa götürmeyip onun yerine gereksiz bir Aswan barajı ve Botanik Bahçesi gezisi düzenliyorlar. Eğer turdakileri ikna edebilir de bu iki gereksiz yere gitmek yerine Philae’ye gitmeyi başarırsanız doğru bir iş yapmış olursunuz.    


                                            (Kom Ombo Tapınağının gece görünümü)

Mısır’ın Turizm Tanrısı
II. Ramses, 66 yıldan fazla firavunluk yapmış Mısır’a ve inanılmaz tapınaklar, eserler bırakmış arkasında. Nereye başınızı çevirseniz II. Ramses’den kalma bir eser görüyorsunuz. O kendisini sonsuzluğa hazırlayan bir şeylerin peşindeydi kuşkusuz. Bütün heykellerindeki bakışları hep sonsuzluğa yönelik zaten. Ve sanırım aradığı sonsuzluğu da bir anlamda bulmuş görünüyor. Her gün binlerce insan heykellerini, ziyaret ediyor ve adını anıyor. Bu haliyle de Mısır’a müthiş bir turizm geliri sağlıyor. Mısır’ın çok tanrılı dini bugün geçerli olsaydı II. Ramses’in turizm tanrısı ilan edilmesi gerekirdi. 


(Solda II. Ramses’in Abu Simbel Tapınağındaki heykellerinden birisinin üst kısmı, sağda II. Ramses’in karnak Tapınağı önündeki büstü.)


II. Ramses’in Kadeş Savaşını Kaybettiğine İlişkin Bir Kanıt Daha
Mısırlılarla (II. Ramses komutasında) Hititler (II. Muvatalli komutasında) arasındaki Kadeş savaşını (M.Ö. 1274) kimin kazandığı tartışma konusudur. II. Ramses’in bütün tapınak duvarlarına kazıttırdığı resim ve hiyerogliflere bakarsanız savaşın galibi II. Ramses’tir. Buna karşılık uğrunda savaşa girdiği Asi Irmağı kenarındaki Kadeş kenti ile Amurru ülkesi (Asi Irmağı ile Akdeniz arasında kalan bugün Suriye’ye ait topraklar) savaş sonrasında Hititlerde kalmıştır. Yani II. Ramses galip geldiğini ilan ettiği savaşta, eskiden Mısır’a ait olan ve muhtemelen Akhenaten zamanında Hititlerin ele geçirdiği Kadeş ve Amurru’yu geri alamamıştır. II. Ramses’in yaptırdığı tapınakların duvarlarında Kadeş savaşıyla ilgili resimleri incelerken birden Mısırlıların savaşı kaybettiğine ilişkin bir başka kanıtın farkına vardım. Yaptırdığı bütün eserlere aynı şeyleri resmettirmiş II. Ramses. Yani bir yalanı ne kadar çok tekrarlarsan o kadar doğru sanılır tezine sığınmış. Eğer savaşı kazanmış ve ülkesine ganimetlerle dönmüş olsa bunu bir yerde anlatır geçer giderdi. Bana sorarsanız bu kadar çok tekrarlanmış olan şey galibiyetin değil mağlubiyetin kanıtıdır.

     
  

(Solda II. Ramses, Kadeş’te savaş arabasında Hititlerle savaşıyor, sağda Kadeş Savaşını anlatan hiyeroglif yazıt. Luxor tapınağı girişinin sol tarafında yer alan duvardan.)

   Hayal Kırıklıkları
        En büyük hayal kırıklığı Kahire’deki Han Halil Çarşısı. İstanbul’daki Kapalıçarşı gibi olacağını düşünerek gidecek olanları büyük bir hayal kırıklığı bekliyor. Daha çok Mahmutpaşa’nın az gelişmiş bir şekli olarak tanımlamak mümkün.
         
İkinci büyük hayal kırıklığı Aswan barajı ve o civardaki Lord Kitchener’ın botanik bahçesi. Eğer imkânınız varsa tur liderinize söyleyip bu geziyi Philae adası turuyla değiştirmeyi önerin. Aksi takdirde her yerde görülmesi mümkün şeylere neredeyse bir tam gününüzü harcamış olacaksınız.

Üçüncü büyük hayal kırıklığı Giza’daki büyük piramidin önünde firavunun cenazesini taşımak üzere yapılmış olan geminin sergilenmesi için yapılan çirkinlik abidesi müze binası.



                       (Tapınak duvarlarından birisine yapılmış olan kilitli çekmece.)


Mısır’ın Şansı, Türkiye’nin Şanssızlığı
Mısır’daki bütün tapınaklar ve heykeller binlerce yıldır sağlam ve yerli yerinde duruyor. Akhenaten gibi nefret edilen bir firavunun heykelleri parçalanmak istenmiş olmasına karşın onlar bile yarı sağlam halde günümüze kadar kalmış. Bunun birinci nedeni bu tapınak ve heykellerin büyük ölçüde granit ya da bazalt gibi taşlardan kesilerek yapılmış olması. Mısır taş ocakları açısından oldukça zengin bir ülke. Bir başka neden de Mısır’da nem olmaması. Binlerce yıllık kerpiç duvarlar bile büyük ölçüde ayakta duruyor. Oysa II. Ramses ile aynı dönemde Anadolu’da Hititlerin yaptıklarından pek azı ayakta kalabilmiş. Ayakta kalabilmiş olanlar da bir metreden yüksek olmayan taştan kesilme temel blokları. Onların üstüne yapılmış olan kerpiç duvarlardan eser yok. Nedeni Anadolu’nun kar ve yağmur biçiminde yağış alıyor olması. Doğa koşulları Hitit eserlerini yok ederken tam tersine Mısır eserlerini korumuş. O nedenle Mısır’da ayakta kalmış birçok eser görebilmenize karşılık Anadolu’da dörtte biri ayakta kalmış olan eserlere bakıp hayal kurmak zorunda kalıyorsunuz. Bu çerçevede Hattuşa’nın eski hafiri Jurgen Seeher ve ekibinin JTI şirketinin sponsorluğuyla ayağa kaldırmayı başardığı surların 65 metrelik bölümü çok büyük önem taşıyor.


         
                 (Solda Hitit kenti Alacahöyük’den kalıntılar, sağda Luxor tapınağının kalıntıları)


Alınabilecek Şeyler
Bu tür gezilerde Türkler için en büyük dertlerden birisi hediye alma sorunudur. Herkesin zevki ve tercihi farklı kuşkusuz ama bana sorarsanız yakınlarınıza küçük gümüşten ya da altından yapılma scarab (firavun böceği) Horus gözü gibi şeyler hediye getirmek en doğru seçim olarak görünüyor. Bir de hiyeroglifle isim yazılan küçük kartuşlar alınabilir. Bunların küçük boylarının gümüşten yapılmış olanlarını 5 - 10 dolar arasında, altından yapılmış olanlarını da 25 – 80 dolar aralığında almak mümkün. Bu tür alış verişleri kaldığınız otelde yapmak belki de en akıllıca iş. Hem çok daha garantili, hem de birçok satıcıyla muhatap olup yorulmamanızın en kestirme yolu. Beş yıldızlı bir otelde kalıyor olsanız da pazarlık yapmayı unutmayın.



(Alınabilecek şeyler konusunda bir fikir vermesi için bir liste. Soldan sağa: Altın üzerine lapis lazuli kaplamalı bir scarab, gümüşten yapılma bir Horus gözü, gümüş üzerine altın hiyeroglif harflerle isminizin yazılabildiği kartuş ve eski Mısır’da yarı kutsal sayılan kedi heykelciği. Bunlara ek olarak hemen her köşede bulunabilen papirüs üzerine yapılmış resimler alınabilir ya da papirüs üzerine hiyeroglifle adınızı yazdırabilirsiniz.)  

ÇİN'DE 10 GÜN
Radikal Gazetesinde yayınlandı)
10 günlük bir turla Çin’e gittik. Her meslekten kadınlı erkekli 30 kişilik grubumuzun turu Pekin, Xian, Guilin ve Şangay kentlerini kapsıyordu. Yollar boyunca espriler, klasik türk müziği şarkıları birbirini kovaladı durdu. Birisi “buranın ipek yorganı meşhurmuş” dedi, hep birlikte yorganlar aldık, onları presletip bavula sığacak hale getirene kadar akla karayı seçtik. Gören olsa yorgan ticareti yapıldığını sanacak. Bir önceki kentte 20 yuana aldığımız bir şeyin aynısını bir sonraki kentte 10 yuana görünce onu da alarak paçal maliyeti 15 yuana getirmeye çalıştık hep birlikte. Çin yemeklerinden bunaldığımız anda Çinli komilerin şaşkın bakışları arasında Çin çorbasının suyuna çantadan çıkarılan çabuk çorbayı katıverdik. Özetle çok keyifli bir tur oldu. İmkanı olan herkese öneriyorum.    

Çin’de 2 para geçerli: Biri Çin’in kendi parası Yuan, öteki ABD doları. Sokak satıcıları bile doları tanıyor ve kabul ediyor. Çin’de 1.5 lisan geçerli: Biri Çince yarımı da İngilizce. Belki okuma yazma bile bilmeyen Çinli satıcı “how much” denince fiyatı hesap makinesine yazmayı, “too expensive” denince iskonto yapmayı, almaktan vazgeçtiğinizde “okey okey, come come” deyip biraz daha indirim yapmayı biliyor. Kapitalizmin temelini oluşturan serbest ticaret, İnglizceyi uluslararası dil, doları da uluslararası para birimi haline getirmiş. 

Pekin Avrupa’daki, Şangay ise Amerika’daki büyük kentlere benziyor. Xian pek benzeri olan bir kent değil. Çünkü Çin mimarisini oldukça iyi korumuşlar ve yanına eklenen batı tipi binalara da Çin mimarisinden bir şeyler ekleyerek müthiş bir sentez yaratmışlar. Guilin daha çok sahil kentlerini andıran ve mimari özelliği olmayan, ama eşsiz doğal güzelliklere sahip bir kent. Deve hörgüçlerini andıran yüzlerce irili ufaklı tepenin ortasından akan Li nehrinde botlarla yolculuk yapmak doğrusu oldukça keyifli bir şey.

Guilin'de Li Nehri ve Volkanik tepeler


Batıdaki büyük kentlerin pek çoğunu gördüğüm için rahatlıkla iddia edebilirim ki Şangay’daki temizlik ve özen batıdaki benzerlerinde yok. Yollar tertemiz, ne bir çöp, ne bir tükürük izi var. Mazgallar kaldırımla yolun birleştiği yere gizlenmiş. Yollarda bir tek yama izi yok, ne bir çatlak ne de bir çukur görmek mümkün. Kaldırım taşlarını bizdeki gibi kente nizamiye havası verecek biçimde sarı ve beyaza boyamamışlar, ama bütün yollarına batı kentlerinde olduğu gibi sarı trafik çizgilerini çekmişler. Bu görünüm kenti olduğundan da güzel ve düzenli gösteriyor. Sangay’daki Nanjing Road ne Oxford Street’den, ne 5th Avenue’den, ne de Champs Ellysee’den geri kalır.

Çin’e giderken, 15 – 20 yıl kadar önce oraya gitmiş olan bir arkadaşım bana nehir gibi akan bisikletlilerden sakınmamı önermişti. Bir de yanıma birden fazla pantolon almamı, zira leke filan olursa orada pantolon bulamayacağımı anlatmıştı. Geçen 20 yılda bisikletli sayısı yok denecek kadar azalmış, pantolon miktarı ise sayılamayacak kadar artmış. Bir arkadaşımız 7 dolara son derecede kaliteli bir pantolon aldı. Paçası biraz uzun geldi. Bunu söyleyince satıcı kız hemen ölçüyü alıp arka tarafa geçti ve pantolonu kısalttı. Üstelik hiçbir ek ücret almadan. İşte o zaman anladım ki bizim artık ucuz tekstilde Çin’le baş etmemiz mümkün değil.      

Kentlerde trafik oldukça yoğun ama tıkanmıyor. Benzinin ucuzluğunun yarattığı trafik yoğunluğundan mıdır, yoksa bisikletten arabaya geçişin yarattığı kaostan mıdır bilmem Çinliler çok kötü araba kullanıyorlar. Hep birbirlerini sıyırarak gidiyorlar ve dolayısıyla siz de arabada yüreğiniz ağzınızda gidiyorsunuz. Buna karşın hiç kaza görmedim çevrede.  

Çinliler, bütün uzakdoğulular gibi terbiyeli ve saygılı insanlar. O kadar çarşı, pazar, müze gezdik, kavga, itiş kakış ya da sıra kapma görmedik. Pekin ve Şangay’ı gördükten sonra olimpiyatların niçin İstanbul’a verilmediğini net bir biçimde anlamak mümkün.  

Çin’in gayrısafi yurtiçi hasılası 2.2 trilyon dolar. Bu miktarla Çin, ABD (12.5 trilyon dolar), Japonya (4.6 trilyon dolar) ve Almanya’dan (2.8 trilyon dolar) sonra aşağı yukarı kendisiyle aynı tutarda GSYİH’ya sahip İngiltere’nin bir adım önünde dünyanın dördüncü büyük ekonomisi konumunda bulunuyor. Çin’de kişi başına gelir ise 1,703 dolar. Bu tutar Çin’i kişi başına gelir sıralamasında 110. sıraya düşürüyor.

Sosyalist piyasa ekonomisi uygulayan Çin’de geçmişin en önemli faaliyeti üretim ve tasarruftu. Şimdi artık tüketim bunların yerini alıyor. Çinliler artık biriktirmeyip tüketiyorlar. Mc Donalds’lar, Pizza Hut’lar, Kentucky Fried Chicken’lar tıklım tıklım Çinli dolu. Küreselleşmenin yerel renklerin kaybolmasına yol açan bu tüketim çılgınlığı bir yandan da yakın geçmişte ortaya çıkarılan Terra Cota askerlerinin birdenbire inanılmaz bir biçimde turizm merkezi haline gelmesine katkıda bulunuyor.   

Terra Cota ordusu


Çin, yıllardır sabit kur yöntemi uyguluyor. 1 Dolar = 8 Yuan. Kurun sabit olması turistler için büyük kolaylık sağlıyor. Nerede para bozdursanız aynı kurdan bozduruyorsunuz. Zaten bir çok yerde dolar da kabul ediyorlar. Bu hafta içinde Çin, Yuan’ın dolara karşı daha hızlı değerlenmesini kabul ettiğini açıkladı. Bu durumda Çin malları biraz pahalılanacak.   

Benzinin litresi 40 cent. Yani neredeyse bizdekinin beşte biri fiyatına benzin satılıyor. O nedenle yollar tıklım tıklım araba dolu. Araba stoku yeni, taksi ücretleri son derecede ucuz. 3 – 5 dolara istediğiniz yere gidebiliyorsunuz. Bunun nedeni büyük ölçüde benzinin ucuzluğu olsa gerek. Ayrıca taksiler tertemiz, şöförler beyaz eldiven giyiyor ve yolcuya ödediği para karşılığında fiş veriyor.

Şanghay’da merkezi bir yerde 2 – 3 odalı dairelerin aylık kiraları 1,000 ile 4,000 dolar arasında değişiyor. Yani merkezi yerdeki kiraların İstanbul’dan hiç bir farkı yok. Buna karşılık aynı dairelerin satış fiyatları çok daha yüksek. Shanghai Daily gazetesindeki satılık ev fiyatları 1.3 milyon dolar ile 5.5 milyon dolar arasında değişiyor. Müstakil evlerin kiraları da satış fiyatları da astronomik. 300 – 500 metrekare büyüklüğünde, 3 katlı evlerin kiraları aylık 6 – 7,000 dolara, satış fiyatları ise 11 – 13 milyon dolara çıkıyor.

The Economist dergisinin icat ettiği ünlü Big Mac İndeksini Şanghay’da uyguladım. Bu indeks dünyanın heryerinde standart olan Big Mac’in fiyatından giderek hem reel döviz kurunu hem de ülkeler arasındaki satın alma gücü farklarını ölçmeye yarıyor. Big Mac, Çin’de 10 Yuana yani 1.25 dolara satılıyor. The Economist’in sıralamasına göre dünyada satılan en ucuz Big Mac bu ülkede. Türkiye’deki satış fiyatı 5 YTL, yani 3.7 dolar. Bu fark bize Çin parası Yuanın YTL’den daha değerli olduğunu ve o nedenle de satınalma gücünün Çin’de bize göre çok yüksek olduğunu gösteriyor. Aylık geliri 500 dolar olan bir Çinli 400 adet Big Mac alabilirken aynı aylık gelire sahip bir Türk 135 adet Big Mac alabiliyor. 

Big Mac dışında sokaklarda satılan başka yiyecek alternatifleri de var! Şişte akrep veya hama böcekleri

10 günlük gezinin özeti nedir derseniz Çin’in gerçek bir mucizeyi tamamlamaya doğru hızla gidişinin gözlemlenmesi derim. Çin’in gidişi ile bizimki aynı değil. Bizim milli gelirimiz daha yüksek olabilir ama Çinlilerin yarattığı kalite bizimkinden daha yüksek görünüyor. Shanghai Daily gazetesinde okudum; Çin Bilimler Akademisi uzmanları, geçenlerde ABD’li bilim adamlarınca fosili bulunmuş olan balıktan sürüngene geçiş aşamasındaki yaratığın (tiktaalik roseae) 405 milyon yıl önce Güney Çin’de yaşamış olan örneğinin fosili üzerinde yaptıkları çalışmada, balığın sudan çıkmak için her türlü dönüşümü tamamladığını saptamışlar. Onlara sorarsanız insanın kökenine doğru önemli bir boşluk böylece dolmuş görünüyor. Bana sorarsanız asıl önemli olan Çin bilim adamlarının uğraştığı konularla batılı bilim adamlarının uğraştığı konuların aynı olması. Bu, Çin’e büyük üstünlük sağlayacak ileride. 



TAYLAND, SİNGAPUR, HONG KONG (2004)
(Radikal Gaztesinde yayınlandı)
Ruhi Sanyer iki yıldır beni uzakdoğu’ya gitmeye teşvik ediyor, her tatil dediğimde Bangkok’tan, Hong Kong’tan, Tibet’ten, Nepal’den, Vietnam’dan, Kamboçya’dan söz ediyordu. Sonunda bu kez onu dinleyip bir turla Bangkok, Hong Kong ve Singapur’a gittik. Bu üç kentten, Bangkok’u daha önce görmemiştim. En ilginci de oymuş aslında. Son derecede modern bir binanın kapısından dışarı adımınızı attıktan beş dakika sonra birden bire hem su yolu, hem çamaşır yıkama leğeni, hem banyo hem de tuvalet işlevi gören bir nehirle burun buruna geliyorsunuz. Nehrin üzerinde kurulu teneke evlerden birinin önünde kadının birisi nehrin suyunda çamaşır yıkarken hemen yanındaki evin çocukları aynı suda yüzme yarışı yapıyorlar. Bu arada bir bakıyorsunuz yolunu şaşırmış bir timsah yavrusu aynı nehirde bata çıka ilerlemeye çabalıyor. Bangkok, teknoloji olarak Hong Kong ve Singapur ile rekabet edemez. Ama ben bir kez daha gidecek olsam Bangkok’u tercih ederim. Şimdi Ruhi Sanyer’in anlattıklarını düşünüp, Vietnam’ı, Kamboçya’yı, Nepal’i daha da çok merak eder oldum.

Victoria Tepesinden Hong Kong'un görünümü



Turla gezmenin ayrı ilginçlikleri de var. İlk kez tanıştığımız insanlarla birlikte alış verişe gittik, pazar gezdik, kanal gezileri yaptık, yılan terbiyecilerini izledik, lazerle yapılan ses ve ışık gösterilerini seyrettik ve Türkiye’nin turizmdeki beceriksizliğini tartışıp hayıflandık. Bu turlarda yeni yerler görme, yeni insanlar ve kültürler tanımanın yanısıra ister istemez alış verişin de bir ağırlığı oluyor. Kültürel gezilerden kalan zamanda alış veriş merkezlerine gidiliyor ve ilk gün fiyat araştırması yapılıyor. Fiyatlar önce Amerikan dolarına sonra da Türk Lirasına çevrilerek ucuz mu pahalı mı ona bakılıyor. İlk gün genellikle, alış veriş yapılmadan geçiyor. İkinci gün gezmeden arta kalan zamanda alış veriş merkezlerine gidiliyor ve bu kez bir şeyler alınıyor. Bir şeyler almak da öyle kolay değil hani. Tam gözünüze bir şey kestiriyorsunuz, fiyatı da buraya göre oldukça ucuz, tur rehberi araya giriyor ve buraların sahte mallar cenneti olduğunu söylüyor. Haydi ondan sonra al alabilirsen. Üçüncü gün, eğer hala zaman kalmışsa, bu kez farklı dükkanlara gidilip alınan şeylerin ucuza mı pahalıya mı alındığı kontrol ediliyor. Günün sonunda ailenin bütün fertleri, karı, koca, çocuklar, birbirlerine düşüyor ve birbirlerini ya gereksiz şeyler almakla ya da bavula sığmayacak kadar fazla şey almış olmakla suçluyor. Gece küs yatılıyor. Sabah olunca yine eski tas, eski hamam, ister istemez aile bir araya geliyor. Bu kez yeni bir bavulun nereden alınacağı konuşuluyor.  

Singapur ve Hong Kong’da İngilizler ne numaraları varsa hepsini yapmışlar. Londra’da yapamadıkları gökdelenleri buralara dikerek New York kompleksini, dünyanın ilk gece safarisini yaparak Disneyland kompleksini yenmişler. Singapur’daki Sentosa adası, gerçekte olmayan, sonradan uydurulmuş son derecede basit bir kaç temayı, efsaneymiş gibi alıp ses ve ışık gösterileriyle süsleyerek bir şov haline dönüştürmüş. Sayısız turisti bu yolla çekiyor ve para kazanıyor.

Singapurun simgesi deniz aslanı

Bizim topraklarımızdan 42 tane gerçek uygarlık gelip geçmiş, bunların hiçbirisiyle ilgili böyle bir şey yapamıyoruz. Gerekçemiz de basit: Para yok. Sentosa adasındaki gösterileri düzenleyen şirketle görüşsek de mesela Efes’te, Hattuşa’da, başka yerlerde buna benzer gösterileri ilk bir kaç yılın gelirini o şirkete bırakmak suretiyle yap - işlet - devret modeliyle yaptırsak olmaz mı? 



52 yorum:

  1. Bol Fotoğraflı harika anlatımınız çok güzel. Mısıra ilk kez gidecekler için yol gösterici bir yazı olmuş.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler umarım yararlı olur.

      Sil
  2. Geçen yıl Mısır'da çıkan ayaklanmalarda bazı müzelerin talan edildiği haberlerini hatırladım. Akhenaten heykeli sadece Kahire müzesinde vardı o da ayaklanmalar sırasında alınan askeri önlemlere rağmen çalınan ve kaybolan eserler arasındaymış hala bulunamamış. Ayaklanmalarda kaybolan eserler Eski Eserler Bakanı Zahi Havass’ın açıklamasına göre ; Kral Tutankamon’un altın kaplamalı heykeli,
    Zıpkın atan Kral Tutankamon heykelinin parçaları,
    Akhenaton’un kireçtaşı heykeli,
    Kraliçe Nefertiti heykeli,
    Amarna prenseslerinden birinin kumtaşı heykeli,
    Amarna kâtibi heykelciği,
    11 Yuya Uşabti heykelciği,
    Yuya’ya ait mumyanın kalbi üzerinde duran kalp şeklinde kutsal mısır böceği. Bu kayıp eserlerden sadece 2 adet heykelcik bulanabilmiş. Ayrıca en az 70 adet tarihi eser ciddi zarar görmüş. Zarar gören mumyalardan birine ait bir fotograf linkte: http://www.habervitrini.com/galeri/talana-ugrayan-kahire-muzesinden-ilk-goruntuler-512878/5/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne yazık ki bunlar doğru. Ben tam zamanında gidip gezmişim (2008)

      Sil
  3. Hayranlıkla okudum. rehberlik yapan, mesleğinin âşığı bir arkeoloğun elinden çıkmışcasına güzel, anlaşılır akıcı ve bir o kadar da keyifli.

    YanıtlaSil
  4. HOCAM GEZERKEN ÖĞRETTİNİZ ELİNİZE VE GÖZÜNÜZE SAĞLIK

    YanıtlaSil
  5. Birlikte yaptığımız bu güzel turu çok güzel ozetlemissiniz.Başka bir turda tekrar görüşmek üzere selam ve sevgiler
    Gökhan ünal
    Not: bavullarimiz 36 saat sonra Îzmire geldi THY a teşekkürler:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. THY artık gerçekten hızla irtifa kaybetmeye başladı. Yalnızca iyi bir mutfağa sahip olmakla iyi bir havayolu şirketi olunmuyor. Yavaş yavaş bütün kazanımları geri vermeye başladı.

      Sil
  6. Hocam
    sizin gozunuzde bir de Rusyayi dinlemek isteriz
    Rusya ile Ticarette, Turizmde ,tasimacilikta ve Mutehaitlik hizmetlerinde cok ciddi isler yapiliyor,
    saniyorum Turkiyenin en buyuk is ortagi olabilecek kapasiteye sahip bir ulkedir,
    THY nin hergun sadece Moskovaya 3 seferi var buna THY nin uctugu diger rus sehirleri, Aeroflot ve charter seferlerini de ilave edersek inanilmaz bir yolcu trafigi ortaya cikiyor.
    Ancak yanlis imaj yuzunden iliskilerimizde zaman zaman soguk donemler yasandigi oluyor'

    saygilarimla

    ismail boy

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Rusya'ya bir kaç kez gittim. Moskova çok güzel bir kent. Çok da hızlı gelişti. Son on yıldır gitmedim sanırım daha da gelişmiştir. Rusya çok önemli bir ülke. Dediğiniz gibi aramız bazen iyi bazen kötü oluyor. Kurtuluş savaşında bize çok yardımları var. O yardımların anısına Taksim anıtında ön sıradaki Atatürk, İnönü ve Fevzi Çakmak'ın arkasında duran iki asker iki Rus generalidir. Birisi Kızlı Ordunun kurucusu olan Frunze öteki de Cumhuriyetin 10. yıl kutlamalarına da katılan Sovyet Orduları Başkomutanı Voroşilov'dur. Bu iki figür Sovyetlerin bize yaptığı yardımın anısına oradadır. Yani Rusya bizim için çok önemlidir ve ilişkileri iyi tutmakta her zaman yarar vardır.

      Sil
    2. Hocam
      verdiginiz bilgilere cok tesekkur ederim,
      Ne yazik ki Tarihimizi yazanlar, ders kitaplarinda Osmanli-Rus iliskilerinde biraz tarafli davranmislar, en basitinden aramizdaki savaslarin sayisi, zaferler ve yenilgiler hakkinda dahi her iki ulkede de farkli bilgiler var, oysa ki bu iki devletin arsivleri bir acisa eminim ki birbirini tamamlayacak pek cok bilgi tarihe isik tutacaktir,

      Sil
  7. Hocam, ellerinize sağlık, çok güzel yazmışsınız. Teşekkürler.

    Bir iki noktaya işaret etmeme izin verirseniz eğer:

    - Varşova'nın ve Krakov'un kıyılarında kurulu oldukları nehir aynı, batıda bilinen adıyla Vistula, Lehçe adıyla ''Wisła''.

    - Polonya'nın yolları her zaman böyle değildi, AB'ye alındıktan sonra altyapı ve kalkınma fonlarından yararlanarak bu hale geldi. Polonya, Rusya ile Batı Avrupa arasındaki en önemli karayolu bağlantısı olduğu için doğu-batı eksenindeki (yani sizin tura dahil olmayan) karayollarının durumu berbat, ağır aksak işleyen bürokrasi ve kaynak yetersizliği nedeniyle uzun yıllar Berlin-Varşova yolu yğzde 90 tek gidiş-gelişli bir yoldan sağlanıyordu. Bu durum çok yavaş düzeliyor.

    - Varşova'nın saydığınız üç Avrupa başkenti arasında en az çekici olmasının nedeni ise İkinci Dünya Savaşı sırasında yerle bir edilmiş olmasındandır. Diğer iki başkent ve Krakov, Nazi Almanyası tarafından ''Alman toprağı'' sayıldığı için tahrip edilmemiştir. Savaş sonrası harap vaziyette Sovyet ''etki alanı''nda kalan Polonya Stalin'in ve genelde SSCB'nin kendine has mimari zevkiyle yeniden inşa edilmiş, tarihi yapılar restore edilmekle birlikte şehirdeki eski orta Avrupaya özgü otantik çekicilik yerini komünist pragmatizmle yapılan binalara ve özellikle de mülkiyet sorunlarının bir müddet gözardı edilmesine bırakmıştır. Bugün dahi Varşova eski şehir merkezinde (stare miasto) komünist kurallara göre ''yeniden dağıtımı yapılan'' binalar üzerinde hala mülkiyet tespit davaları sürmektedir.

    - Polonya çok eski ve köklü bir kültüre sahip bir ülkedir. Neredeyse tüm dünyanın edebiyatına ait geniş gamda eserler Lehçeye tercüme edilip ülkenin kültür mirasına eklenmiştir. Ve, İkinci Dünya Savaşından sonra ilk restore edilerek hizmete alınan varlığın tiyatro ve bale binası olduğu söylenir.

    Saygılarımla,

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Wisla'nın yanına (Vistula) ekledim hemen.
      Varşova ve Krakov'un tarihsel durumu konusunda yaptığınız katkılar için çok teşekkür ederim. Ben de öğrenmiş oldum, blok izleyicileri de yararlanmış olacaklar. Tekrar teşekkürler.

      Sil
  8. Hocam eğer görmediyseniz bir de balkan turuna çıkmanızı tavsiye ederim. Özellikle dubrovnik kotor ve budva yeme-içme kültürü ve doğal güzellikleriyle çok renkli yerler..

    Saygılarımla..

    Rauf Efe.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sırada Küba ve sonra da Balkanlar turu var.

      Sil
  9. Hocam Ağustos ayında Helsinki-Tallin-Riga gezisi yapacağım için ilgiyle okudum sizden edindiğim izlenime göre Riga ya ağırlık vermek gerek en çok zamanı oraya ayırmalı. 2 numara Tallin ve 3 numara Helsinki. Elinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sıralama aynen dediğiniz gibi olmalı bence de. Helsinki çok gördüğümüz Avrupa kentlerinden birisi ve biraz da pahalı. Riga ve Talinn ise çok hoş yerler. Tarihini korumuş tam bir festival veya fuar kenti gibi.

      Sil
  10. Çok saygıdeğer Hocam,

    Adı geçen şehirlerden birisinde (Polonya) 1 yıl öğrenim görmüş ve diğerlerini de gezilerle ziyaret etmiş birisi olarak paylaşımınızı büyük bir zevkle okudum. Kaleminizin ve ifadelerinizin net ve düzgünlüğü, bilgilerin yalınlığı dijital ekrandan uzun bir yazıyı okuyamayan ben, birden kendimi son noktada buldum.

    Lakin hocam sanırım Varşova ve Krakow'da biraz turun azizliğine uğramışsınız çünkü mutlaka görülmesi gereken ve bu şehirler arasında en güzelidir Krakow. Yerel halkı son derece sıcak kanlı ve gerçekten yarım gün, bir gün gibi sürelerle tadı çıkarılacak bir şehir değil; Varşova da Avrupa Şampiyonasına denk geldiğiniz için biraz kozmopolit gelmiş olabilir kış ve bahar aylarında çok turistin olmadığı dönemler daha etkileyici ve orjinal. Kışın hava şartları sizi zorlayabilir fakat bir bahar dönemi tekrar bir tur düzenlemenizi ve Polonya'nın çok da bilinmeyen ama harika diğer iki kenti (Poznan ve Gdansk) görmenizi şiddetle tavsiye eder, saygılarımı sunarım Hocam.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet aslında Krakow'da sadece 4 saat kalınca çok kuşbakışı oldu. Bence böyle bir turda Varşova'dan 4 saat git 4 saat gel 4 saat de orada kal anlamı yok. Ya bir gece kalıp hakkını vermek gerekir ya da hiç gitmemek. Çünkü Krakow' gideceğiz diye Varşova'yı da tam gezemedik. Biraz daha zaman ayrılsa mutlaka güzel tarafları da keşfedilebilirdi. Buna göre öneri bölümünde biraz değişiklik yaptım.

      Sil
  11. Orkun Bozbeyli11 Eylül 2012 12:56

    Hocam müsadenizle bir önerim olacak. Her turun sonuna hangi firma ile gittiyseniz en azından web sitesi adresini verseniz.
    Reklam diyenler olacaktır ama, duyuyoruz ki bazı firmalarla çok sorunlu geziler oluyormuş. Memnuniyet paylaşmakta problem olmaz diye düşünerek istiyorum.
    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İzninizle bunları vermeyeyim. Şimdiye kadar 10'dan fazla firma ile yurtdışı gezi yaptım, hepsinden memnun kaldım. Ne var ki bazıları sonradan battı. O nedenle bu tip bir yönlendirme ve not yanlış izlenim yaratabilir.

      Sil
  12. Ustadim
    St Petersburgun sansi sadece Buyuk petro degil onun olumunden sonra idareyi ele alan carice katerinanin (bizim Baltaci ile olan dedikodularin bu Katerina ile hic ilgisi yoktur) reformist kisiliginden kaynaklaniyor,
    Carice, kizi Elizabethin mimari dehasi ile Petersburgu ihya etmis ayni zamanda onun sanata duskunlugu sayesinde ilk Konservatuar kurmus,Italyadan Opera ve Bale sanatcilari getirtilip gosteriler duzenlemistir,
    Katerina sadece sanat degil ayni zamanda Askeri konuarda da bir deha imis, onun sayesinde Rusya guney kiyilara ulasmaya ve Askeri donanamalarda modenizasyon ve pekcok yeniliklere kavusmustur.
    Ve isin en trajik yani da Katerinanin aslinda bir Cingene (kimi yerlerde fahise oldugu soylenir) iken Car Petro onu gorup asik olmasi ile saraya alinmis ve Petronun olumunden sonra da Rusya imparatorlugunun ilk kadin hukumdari olma serefini elde etmistir,

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yararlı tarihsel eklemeler için teşekkür ederim.

      Sil
  13. Polonya'ya gidecek arkadaşlara mutlaka Auswitch ve Birkenau Nazi toplama kamplarını gezmelerini tavsiye ederim. Mahfi hocamızın yaptığı gibi kısa bir süreliğine gidilecekse eger Krakow'a, tavsiyem Wisla nehri civarı değil tarihin tüm çıplaklığıyla gösterildiği, Krakow'a sadece 50 km uzaklıkta olan Oświęcim şehrindeki bu müzeler olur.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben buraları görmediğim için bir şey diyemeyeceğim ama bu yerler yakın tarih açısından çok önemli yerler. Yeterli zaman olursa görülmesi gerekli.

      Sil
  14. Sevgili Dostum Mahfi;

    Ne kadar güzel bir sayfa hazırlamışsın, hem eğlendiriyorsun hem de eğitiyorsun. Senin tahlillerin ve yorumların bizim için önemli. Gerçekleri gören ve söyliyebilin kaç kişi kaldı. Dostlukla öpüyorum.

    Mustafa Kemal Öke

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ediyorum, dostların böyle destekleri insanın gücünü artırıyor. Sağol.

      Sil
  15. Hocam,
    Krakovla ilgili bende bir şeyler eklemek istiyorum, en azından buraya gidecekler için.
    Polonya'ya gidildiğinde Krakow yakınlarındaki Tuz Madenine ve özellikle de auswitch kapına mutlaka gidilmeli.
    Özellikle auswitch kampı mutlaka görülmeli. Nazi felaketi ile ilgili o kadar kitap okudum ve belgesel seyrettim ama bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Bir giderseniz eminim çok etkisinde kalacaksınız.
    Bu arada başkentten Krakow'a o kadar yol gittikten sonra dünyaca ünlü tuz madeni ve nazi kampının programda olmaması bence gezi programı açısından büyük eksiklik.
    Saygılarımla

    YanıtlaSil
  16. Hocammm,galiba size nazar değdi,geçmişler olsun,

    YanıtlaSil
  17. hocam yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum. Acaba hangi tur şirketini tercih ediyorsunuz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Belirli bir şirket yok. Bu geziye Kappa Tur ile gitmiştik.

      Sil
  18. taksim heykeli ile ilgili olarak... http://alirizasigirci.blogspot.com/2012/10/bir-sehir-efsanesini-ykalm-taksim.html....

    YanıtlaSil
  19. http://alirizasigirci.blogspot.com/2012/10/bir-sehir-efsanesini-ykalm-taksim.html verdiğiniz bilgiler, meşhur bir şehir efsanesidir...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yolladığınız blogdaki açıklama heykeldekilerden birisinin o zamanın Sovyet Büyükelçisi Aralov olduğunu anlatıyor. Evet böyle bir iddia var.

      Sil
  20. Teşekkürler

    YanıtlaSil
  21. Hocam yazınızı okurken bile insan heyecanlanıyor gerçekten, teşekkürler bu güzel yazı için.
    Acaba ülkeye girişte Türkiye'den aldığımız rubleler problem olur mu? Bu konuda bilginiz var mı?

    YanıtlaSil
  22. Merhaba Hocam,

    Barselona-Madrid gezileri hakkına yazı yazdınız mı?

    Teşekkürler,
    Evren

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Barcelona - Madrid gezimizi yazmadım.

      Sil
  23. Hocam bu kadar ayrıntıya girmeniz çok hoşuma gitti.Özellikle hesap yaptığınız kısımlar.Bir an bu yazılar bana ait diye düşündüm.Yaza doğru bir tura katılırsam kesinlikle yazılarınızın etkisi olacaktır.
    Saygılar Hocam

    YanıtlaSil
  24. Hocam tur yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum,katıldığınız turların bir kısmına bende katıldım ama tur olarak değil kendi programımızı yaparak gittik.Endülüs bölgesine gitmişken Toledo ve Malaga görülmeden dönmek üzüntü verici.Eğer yazınızdan sonra gitseydik Cebelitarık komedisini de yaşamamış olacaktık :)) Yarımadaya doğru hareket etmiştik ki bir gümrük kapısıyla karşı karşıya kaldık ,görevli İngiliz kontrolünde olduğunu ve İngiltere vizesiyle girilebileceğini söylediğinde şaka yapıyor sanmıştık ve boynu bükük hevesimiz kursağımızda kalarak geri dönmüştük.Yeni seyahat yazılarınızı sabırla bekliyoruz

    YanıtlaSil
  25. kamal adamın adı,,, kamal,,,,kamal,,,,kamal

    YanıtlaSil
  26. hocam kaleminize,objektifinize sağlık. bütün gezilerinizi zevkle okudum. benim buralara gitme fırsatım pek yok ama sizle beraber o anları yaşamış gibi oldum. hocam keşke gittiğiniz bütün şehirleri yazsanız. hatta bunu gezi rehberi kitabı şeklinde yayınlasanız. tekrar teşekkürler hep yazın hocam.

    YanıtlaSil
  27. hocam paylasimilariniz icin tesekkurler.

    Kuba'ya 8 yil once gitmistim, cok benzer bir gezi planiyla. Farkli olarak, turistik otellerden birinde degil abd'de kaldigim sehirden tanidigim birinin tavsiyesiyle buldugum bir pansiyon'da kalmistim. sehri ve insanlari cok daha iyi tanimama sebep olmustu bu fark, zira oteller tamamen turistik ve kuba'dan biraz izole yasamaniza sebep olabiliyor.

    Izlenimim ise hemen hemen ayniydi, demek ki mutluluk parayla olmuyormus. insanlar sadece sarki soyleyerek, dansederek tum gecelerini malecon'da gecirebiliyor. en onemlisi internet'te hic zaman geciremeden. (o zaman internet asiri limitli, kontrol altinda ve asiri pahaliydi)

    dogrusu abd ile olan son yakinlasmadan sonra neler oldugunu cok merak ediyorum, tekrar gitmek istiyorum, umarim bu yakinlasma mutsuzluk getirmemistir.

    saygilar, tesekkurler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Otel ve pansiyon farkı konusundaki tespitiniz çok doğru.
      Ben neredeyse normal bir günün yarısını internette ya yazarak ya okuyarak ya da yorum yanıtlayarak geçiriyorum. Orada 10 gün hiç girmedim internete ve inanılmaz derecede rahat ettim.
      ABD ile yakınlaşma ister istemez sistemin değişmesiyle sonuçlanacak. Çünkü insanlar bilmedikleri şeyi istemiyor ama gördüğü şeyi ihtiyacı olsa da olmasa da istiyor.

      Sil
  28. Paylaşımlarınız için çok teşekkürler.

    2016 mayıs ayında arkadaşlarımızın daveti üzerine eşim ile birlikte İran'a gittik. Tahran ve İsfahan'da toplamda 7 gün geçirdik. Daha önce farklı ülkelerde bulunmuştum, ama İran çok farklı idi.

    Kısacası, Kitlesel turizmin "henüz" işgaline uğramadığı İran'ı (özellikle İsfahan'ı) gezi planlarınıza dahil etmenizi ve burada izlenimlerinizi paylaşmanızı isterim.


    Dostlukla.

    YanıtlaSil
  29. Hocam çok sade ve güzel anlatmışsınız

    YanıtlaSil
  30. HOCAM
    Çok güzel bir siteniz var. Her yönüyle büyük bir zenginlik
    sagolun var olun sayenizde dünya turu yapmış oldum. Ayrıca mukayeseli ekonomik veriler de muhteşem

    sevgi ve saygılarımla
    Ufuk Uysal

    YanıtlaSil
  31. hocam
    Çok güzel bir siteniz var. Yaptığınız seyahatleriniz ile ilgili bilgiler Muhteşem
    Ekonomik veriler büyük bir zenginlik sağ olun var olun

    Sevgi ve saygılarımla
    Ufuk Uysal

    YanıtlaSil
  32. Hocam,
    Siteniz güzel ve faydalı, emek verip bizlerle paylaştığınız için teşekkürler.
    St. Petersburg gezinizle ilgili göremediğim bir iki not eklemek isterim: Çar Köyündeki geniş bahçede, gölet kıyısında bir anıt vardır ve bu anıt Çeşme'de yakılan Türk donanmasından alınan parçalarla yapılmıştır. Yine aynı gölün karşı kıyısında küçük bir mescite benzer bir yapı vardır. Burası Türk Hamamı olarak bilinir ve içindeki süslemeler 1829 Edirne işgali sırasında Rus ordusunun ele geçirdiği kitabe ve diğer Osmanlı eserleridir.
    St. Petersburg merkezdeki Trinity Katedral önünde yer alan anıt, Plevne savaşında ele geçirilen Türk toplarından yapılmıştır.
    Syg.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...