27 Ocak 2012 Cuma

Yumuşak İniş ya da Sert İniş


Son olarak IMF revize edilmiş büyüme tahminini açıklayınca ortalık karıştı. IMF’nin revize tahminine göre Türkiye 2012’de yüzde 0,4 büyüyecekmiş.

IMF’nin geçtiğimiz Eylül ayında 2012 yılı için yaptığı tahmin 2,2 idi. Bu tahminini Aralık ayında revize ederek yüzde 2’ye indirmişti. Şimdi Ocak ayında bir kez daha revize ederek yüzde 0,4’e düşürmüş bulunuyor. IMF’nin bu revizyondaki temel varsayımları şunlar: (1) Petrol fiyatı yüzde 30 oranında artacak ve bu artış Türkiye’nin cari açığının düşmesini engelleyecek. (2) Türkiye’nin ihracatının yarısının yöneldiği Avrupa’nın ithalatında hızlı bir gerileme olacak, bu da Türkiye’nin ihracat gelirlerini düşürerek cari açığının gerilemesine engel oluşturacak. (3) Avrupa’daki sıkıntıların büyümesi sonucu Türkiye, büyük cari açığını finanse etmekte başvurabileceği kaynaklara ulaşmakta ciddi sıkıntılarla karşılaşacak.

2012 yılında Türkiye'nin büyüme oranı konusunda IMF dışındaki diğer tahminleri de sıralayalım. Hükümetin tahmini (Orta Vadeli Programda) yüzde 4, OECD’nin tahmini yüzde 3, Dünya Bankası tahmini yüzde 2,9. Buna göre Türkiye için 2012 yılındaki büyüme tahminleri yüzde 0,4 ile yüzde 4 arasında değişiyor. En düşük tahmin ile en yüksek tahmin arasında 10 kat fark var.

Bir ekonominin kaynaklarını ideal düzeyde kullandığı bir dengede gerçekleştirdiği büyüme oranına o ekonominin potansiyel büyüme oranı adı verilir. Genellikle bir ülke potansiyel büyüme oranı dolayında bir büyüme sürekliliği yakalarsa sağlıklı bir ekonomik denge içinde büyüyebileceği kabul edilir. Bu tanımdan giderek bir hesaplama yapmak çok kolay olmadığı için uzun yılların büyüme ortalaması bir çeşit potansiyel büyüme oranı olarak kabul edilir. Bu oran Türkiye için yaklaşık olarak yüzde 5 dolayında bir orandır. Türkiye bu oran dolayında bir büyüme serisi yakaladığında ekonomik dengesini bozmadan büyümeyi sürdürebilir.

Türkiye 2010 yılında yüzde 9 oranında büyümüştür. 2011 yılındaki büyüme oranının da yüzde 8 dolayında olması beklenmektedir (ilk 9 aylık büyüme yüzde 9,6 dır.) Demek ki Türkiye son iki yılda potansiyel büyüme oranının çok üstünde bir oranda büyümüştür. Nedir bunun sakıncası? Bu zorlanmış büyüme Türkiye’nin cari açığının yüzde 10’lara gelip dayanmasına yol açmıştır. Bunu sürdürebilmek imkân dışıdır. Çünkü bu kadar büyük bir cari açığın finansmanı, hele böyle bir kriz ortamında giderek imkânsız hale gelmektedir.

Bir ekonominin potansiyel büyüme hızının üzerindeki bir büyüme hızından tekrar potansiyel büyüme hızı dolayına dönüşüne yumuşak iniş deniyor. Eğer büyüme hızının düşüşü potansiyel büyüme hızının çok altında bir düzeye giderse buna da sert iniş adı veriliyor.

Türkiye eğer önceki iki yılda yaşanmış olan yüzde 8 – 9 düzeyindeki yüksek büyüme hızından yüzde 5’lik potansiyel büyüme hızı düzeylerine iniş yaparsa yumuşak inişi gerçekleştirmiş olacaktır. Eğer düşüş yüzde 2’nin altında bir düzeye doğru giderse o zaman sert iniş geçerli olacak demektir. Yumuşak inişi uçağın normal inişine, sert inişi ise tekerleklerinin açılmaması nedeniyle gövdesi üzerine inişine benzetebiliriz. Yani sert iniş ekonomide büyük hasarlara yol açabilir.

IMF’nin yüzde 0,4’lük büyüme tahmini oldukça sert bir inişi tanımlamaktadır. 

26 Ocak 2012 Perşembe

Ekonomik Büyüme Ne Demektir?


Bir ülkede 2010 yılı içinde yalnızca 1000 adet ekmek, 25 kg beyaz peynir ve 500 şişe su üretildiğini varsayarsak üretim şöyle bir görünüm sergiler:

Üretim = 1000 ekmek + 25 kg beyaz peynir + 500 şişe su

Ekmeğin adedinin 1 TL, beyaz peynirin kilosunun 10 TL, suyun da şişesinin 0,50 TL’den satıldığını varsayarsak örneğin bu ülkede 2010 yılının GSYH’sını şöyle hesaplayabiliriz:

GSYH = (1000 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.500 TL

Diyelim ki 2011 yılı başında yeni bir fırın devreye girmiş ve ekmek üretimi 1100 adede yükselmiş ve fiyatlar değişmeden kalmış olsun. Bu durumda 2011 yılının GSYH’sı şöyle hesaplanır:

GSYH = (1100 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.600 TL

Bu ekonomi 2011 yılında bir önceki yıla göre ((1600 – 1500)/ 1500) 0,067 yani yüzde 6,7 oranında büyümüştür. Fiyatlar artmadığı için bu büyüme hem nominal hem de reel büyümeyi göstermektedir. 

Şimdi varsayalım ki ekmek üretimiyle birlikte ekmeğin fiyatı da artmış ve tanesi 1,25 TL’ye çıkmış olsun. Bu durumda 2011 yılı GSYH’sı şöyle görünecektir:

GSYH = (1100 x 1,25) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.875 TL

Bu ekonomi 2011 yılında bir önceki yıla göre ((1875 – 1500)/ 1500) 0,25 yani yüzde 25 oranında büyümüştür. Bu büyümenin içinde fiyat artışları da yer aldığı için buna nominal büyüme deniyor. Nominal büyüme bize ekonominin gerçekte ne kadar büyüdüğünü göstermez. Bunu bulabilmek için 2011 yılı GSYH’sını fiyat artışlarından gidermemiz gerekir. Bunun için de bir önceki yılın yani 2010 yılının fiyatlarını hesaplamaya esas almamız gerekir. Bu durumda 2011 yılının GSYH denklemi şöyle olur.

GSYH = (1100 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.600 TL

Bu ekonomi 2011 yılında bir önceki yıla göre ((1600 – 1500)/ 1500) 0,067 yani yüzde 6,7 oranında büyümüştür.

Bu durumda şunu söyleyebiliriz: Bu hayali ekonomi 2011 yılında nominal olarak yüzde 25 büyümüş ama reel büyümesi yüzde 6,7 oranında gerçekleşmiştir.

Ekonomik büyüme denildiğinde kastedilen fiyat artışlarından arındırılmış büyüme, yani reel büyümedir. Bu ekonomide ekmek üretimi 100 adet artmıştır, gerçek büyüme budur. Çünkü bu büyüme refah artışı getirmiştir. Oysa fiyat artışının yarattığı nominal büyüme yalnızca görüntüyü değiştirmiş, refah artışına katkı yapmamıştır.

Türkiye, 2009 yılında yüzde 4,7 oranında reel küçülme yaşamış, 2010 yılında ise yüzde 9 oranında reel büyüme gerçekleştirmiştir. 2011 yılının ilk 9 ayında yüzde 9,6 büyümüş olan Türkiye ekonomisinin yıl bazında yüzde 8 dolayında büyümüş olduğu tahmin edilmektedir.  

24 Ocak 2012 Salı

Bir Sayfada GSYH Dersi

Bir ülkede belirli bir dönem içinde (3 ay, 1 yıl) üretilen bütün nihai malların piyasa fiyatları üzerinden toplanmasıyla oluşan toplam değere gayrısafi yurtiçi hasıla (ya da kısaca GSYH) diyoruz. Bir ülkede bir yıl içinde yalnızca 1000 adet ekmek, 25 kg beyaz peynir ve 500 şişe su üretildiğini ve ekmeğin adedinin 1 TL, beyaz peynirin kilosunun 10 TL, suyun da şişesinin 0,50 TL’den satıldığını varsayarsak GSYH’yı şöyle hesaplayabiliriz:

GSYH = (1000 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.500 TL

Buna göre bu ülkede o yıl için piyasa fiyatları cinsinden hesaplanan GSYH 1.500 TL’dir.

Bu basitleştirilmiş hesaplamada dikkat edilmesi gereken şey sadece nihai malların piyasa satış fiyatlarının dikkate alındığıdır. Yani ekmekteki buğdayın, un haline getirilirken eklenen işçilik değerinin veya suyun şişesinin, kapağının ya da beyaz peynirin ambalajının ayrı ayrı hesaba katılması söz konusu olmuyor. Üretilen malı tüketiciye nihai satışfiyatları toplanıyor. Aksi takdirde çift sayım yapmış oluruz ve GSYH olduğundan büyük çıkar.

GSYH bu şekilde hesaplanan üretim yöntemi yanında harcamalar ve ülkede elde edilen gelirler üzerinden giderek de hesaplanır. Çünkü bir ülkedeki toplam üretim değeri, toplam harcamalar ve toplam gelirler bir eşkenar üçgenin üç kenarı gibi birbirine eşittir.

GSYH, bir ülkenin bir çeyrek yıl veya bir tam yıl içinde ne kadar üretim yaptığını bize fiyatlar cinsinden gösterir. Farklı malları toplayabilmek için ortak bir ölçüye ihtiyacımız vardır: O da fiyattır. Aksi takdirde denklemimiz şöyle olur:

GSYH = 1000 ekmek + 25 kg beyaz peynir + 500 şişe su

Bu denklem bize o ekonomide hangi malın ne kadar üretildiğini anlatır ama GSYH’nın ne kadar olduğunu buradan bulamayız. Aynı malları piyasa fiyatları cinsinden toplarsak GSYH’yı bulabiliriz.

Türkiye’de GSYH üçer aylık dönemler itibariyle açıklanır ve sonunda yıllık GSYH ortaya çıkar.

2010 yılında Türkiye’nin yıllık GSYH’sı 1.105 (1 trilyon 105 milyar) TL olarak hesaplanmıştır. Bunu nüfusa böldüğümüzde kişi başına düşen yıllık geliri hesaplayabiliriz. 2010 yılında Türkiye’nin yıl ortası nüfusu 73 milyon olarak tahmin edilmektedir. Buna göre kişi başına gelir 15.137 TLolarak ortaya çıkmaktadır.

Uluslararası karşılaştırmalarda kullanılabilmesi için bu sayılar yıllık ortalama kura bölünerek dolar cinsinden gösterilmektedir. 2010 yılında yıllık ortalama dolar kuru 1,50 olduğuna göre GSYH 736 milyar dolar ve kişi başına gelir de 10.080 dolar olarak bulunmaktadır.

(Not: Burada sunduğum hesaplar konuyu en basit haliyle anlatmayıamaçlamaktadır. Ülkelerin üretimleri, dış ilişkileri ve dolayısıyla GSYH hesapları burada sunulduğundan çok daha karmaşıktır. Burada konu yalnızca hatırlatma amaçlı ele alınmaktadır.)

19 Ocak 2012 Perşembe

Dünya Bankası Gözlüğüyle Türkiye 2012


Son olarak Dünya Bankası da 2012 tahminlerini açıkladı (Global Economic Prospects raporu.) Dünya Bankası, küresel sistemin yalnızca makro düzeyde değil mikro düzeyde de nabzını en iyi tutan kuruluşlardan birisi. O nedenle tahminleri önem taşıyor.

Dünya Bankası’na göre 2012’de küresel ticaretin hacmi 2011 yılına göre yüzde 4,7 oranında artış gösterecek. İlk bakışta ticaret hacminde iyi sayılabilecek bir artış olacakmış izlenimini verse de aslında bu oran ticaret hacminin zayıf bir görünüm içinde olacağını söylüyor. 2009’da yüzde 10,6 gerilemiş olan ticaret hacmi, 2010’da yüzde 12,4, 2011’de ise yüzde 6,6 artmıştı.

Küresel büyümenin yüzde 2,5, gelişmiş ülkeler büyümesinin yüzde 1,4 oranında kalacağının tahmin edildiği bir yıl için yüzde 4,7’lik ticaret hacmi artışı tutarlı bir tahmin olarak karşımıza çıkıyor.

Raporda Türkiye ile ilgili değerlendirmeler de var. Türkiye için büyüme oranı 2011 için yüzde 8,2, 2012 için yüzde 2,9 olarak tahmin ediliyor. Tahmin gerçekleşirse ciddi bir düşüş söz konusu olacak. Buna karşılık cari açık yüzde 7,5 olarak tahmin edilmiş. Yani büyümede hızlı bir düşüş beklenirken cari açıkta o kadar da hızlı bir düşüş beklenmiyor. Eğer bu tahmin gerçekleşirse Türkiye için can sıkıcı bir gelişme oluşacak demektir. Çünkü cari açığın, büyüme gibi, hızlı düşmeyip hala yüksek düzeyde seyretmesi finansman zorluğunu artıracak bir gelişme olarak değerlendirilir.

Türkiye’nin 2012 yılında ihtiyaç duyacağı dış kaynak toplamı olarak GSYH’nın yüzde 19’u oranında tahmin ediliyor. Bunun aşağı yukarı yarısının cari açık yarısı da dış borç geri ödemeleri nedeniyle ortaya çıkması bekleniyor. Bu da kabaca 110 – 120 milyar dolar arasında bir finansman ihtiyacı demek. Dünya Bankası, bu miktara ve dış borçların bileşiminde kısa vadeli borçların ağırlıklı olmasına bakarak Türkiye’nin 2012 yılında dış finansman ihtiyacını karşılamakta zorlanacak ülkeler arasında olacağı vurgusunu yapıyor.

Finansman sorunuyla ilgi bir başka konu da Türkiye’nin dış borçlarının önemli bir bölümünün Avrupa bankalarına ait olması olarak gösteriliyor. GSYH’nın yüzde 20’si dolayında bir borç tutarı Avrupa bankalarına ait bulunuyor. Buradaki temel sorun bunların vadeleri geldiğinde yenilenmeme sorunudur. İyi durumda olmayan Avrupa bankaları bu kredileri zamanı geldiğinde başka ihtiyaçları için tahsis edebilir ve yenilemeye gönüllü olmayabilir.           

Raporda dikkat çeken bir başka nokta borç sorunlarının giderek arttığı, büyümenin düştüğü Euro bölgesi ülkelerinde ithalatın da paralel bir düşüş yaşayacağı öngörüsü. Euro bölgesine en çok ihracat yapan ülkeler bu düşüşten en fazla etkilenecek ülkeler arasında gösteriliyor. İhracatının yüzde 70’ini Euro bölgesi ülkelerine yapan Romanya, Litvanya, Letonya ve Makedonya bu daralmadan en fazla etkilenecek ülkeler arasında yer alıyor. İhracatının yüzde 47’sini Euro bölgesine yapan Türkiye’nin de bu ticaret düşüşünden önemli oranda etkilenmesi bekleniyor.    

Özetle Dünya Bankası 2012 için iyimser bir tablo çizmiyor.

17 Ocak 2012 Salı

İşsizlik nasıl hesaplanıyor?


Toplumda en çok merak edilen ekonomik konulardan birisi enflasyon oranının nasıl hesaplandığı, ötekisi de işsizlik oranının nasıl hesaplandığı meselesidir. Ne zaman enflasyon düştü ya da işsizlik düştü deseniz itiraz edenler çıkar. Bu iki oran aynı zamanda en az inandırıcı bulunan oranların da başında gelir. 

Türkiye İstatistik Enstitüsü (TÜİK), işsizlik oranını hesaplarken Uluslararası Emek Örgütünün (ILO) standart hesaplama yöntemlerini kullanıyor. Buna göre 15 yaşından büyük olan ve tam gün esasına göre bir işte çalışmıyor olanlar gruplara ayrılıyor. TÜİK’in kullandığı uluslararası standarda göre istihdam edilmeyen, son üç ayda iş aramış olan ve 15 gün içinde bir işte istihdam edilebilecek durumda olan kişiler işsiz olarak sınıflandırılıyor ve oran bu sayıya göre hesaplanıyor. Bu hesaplamaya iş bulma ümidi olmadığı için son üç ayda iş aramayı bırakmış olup da iş bulsa çalışacak olanlar, mevsimlik işlerde çalıştığı için iş aramayan ama sürekli iş bulsa çalışmaya hazır olanlar, ev kadını, emekli, irad sahibi, öğrenci ya da özürlü, yaşlı ve hasta olduğu için iş aramayan ama bulsa çalışmaya hazır olanlar, diğer nedenlerle iş aramayan ama iş olsa işbaşı yapmaya hazır olanlar dahil edilmiyor.

Özetle 15 yaşından büyük olup da son üç ay içinde iş arayan ve 15 gün içinde işbaşı yapmaya hazır olduğunu bildirenlerin toplam işgücüne bölünmesiyle işsizlik oranı hesaplanıyor.

Bir hesaplama örneği vermek için Türkiye’nin Ekim 2011’deki istihdam durumunu sayılarla ele alalım. Ekim 2011’de Türkiye’nin nüfusu 72,7 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. Bu nüfusun 53,9 milyonu 15 yaş ve daha yukarı yaş grubudur. Bir işte çalışanlar yani istihdam edilenler (24,5 milyon) ve son üç ayda iş aramış ve 15 gün içinde işe başlayabilecek konumda olan işsizlerin (2,5 milyon) toplanmasıyla bulunan toplam işgücü 27 milyon kişidir.

İşsizlik oranını hesaplamak için şöyle bir denklem yazabiliriz: 

İşsizlik Oranı = Son 3 ayda iş arayan ve 15 gün içinde işe başlayabilecek durumda olanlar / Toplam işgücü

Yukarıdaki sayıları bu denklemde yerlerine koyalım (yuvarlamalar nedeniyle küçük farklar olabilir):

İşsizlik Oranı = (2,5 / 27) x 100 = 9,1
Yani Ekim 2011’de Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 9,1’dir.

Bu sistemin en önemli eksikliği bir kişinin işsiz sayılabilmesi için son üç ay içinde başvurmuş olması gereğidir. Gelişmiş ülkelerde insanlar başvurularını sürekli yenilese de gelişme yolundaki ülkelerde bu yenileme bu sıklıkla yapılmıyor. O nedenle işsiz sayısı da olduğundan az görünebiliyor.

Ölçüm doğru olsa da yöntem tam anlamıyla sağlıklı sonuç vermiyor olabilir. İnsanların işsizlik oranlarına itiraz etmelerinin nedeni buradan kaynaklanıyor.   


16 Ocak 2012 Pazartesi

Bütçe dersi


Bütçe belirli bir dönem için elde edilecek gelirlerle yapılması planlanan giderleri gösteren bir tahmin cetvelidir. Kamu bütçesinin ötekilerden farkı vergidir. Karşılıksız bir gelir olan vergiyi yalnızca kamu kesimi tahsil edebilir. Kamu kesimi bütçesinin özel bütçelerden bir başka farkı yasa olmasıdır. Bütçe yasası bir yıllık, yetki veren bir yasadır.

Kamu kesimi söz konusu olduğunda şöyle bir bütçe denklemi yazabiliriz:

Bütçe Dengesi = Bütçe Gelirleri (vergi gelirleri + diğer gelirler) – Bütçe giderleri (faiz dışı giderler + faiz giderleri) Faiz dışı giderler de personel giderleri, yatırım giderleri, diğer cari giderler olarak sıralanabilir.

Bütçe dengesi denilince üç durumdan birisi karşımıza çıkar:

Eğer bütçe gelirleri = bütçe giderleri ise bütçe denktir.
Eğer bütçe gelirleri > bütçe giderleri ise bütçe fazlası vardır.
Eğer bütçe gelirleri < bütçe giderleri ise bütçe açığı söz konusudur.

Borçlanmalar bütçeye gelir veya gider yazılmaz, ayrı bir borç hesabında izlenir. Buna karşılık borçlar için ödenen faiz giderleri, bütçenin gelirlerinden ödendiği için bütçeye gider yazılır.

Faizler hariç tutularak bakılan dengeye de faiz dışı bütçe dengesi deniyor. Bunu da şöyle formüle edebiliriz: Faiz dışı denge = Bütçe gelirleri – faiz dışı giderler 

Faiz dışı dengede üç durumdan birisi karşımıza çıkar:

Eğer bütçe gelirleri = faiz dışı giderler ise faiz dışı denklik söz konusudur.
Eğer bütçe gelirleri > faiz dışı giderler ise faiz dışı fazla vardır.
Eğer bütçe gelirleri < faiz dışı giderler ise faiz dışı denge açık veriyor demektir.

2011 yılının bütçe sonuçları şöyle özetlenebilir:

Bütçe gelirleri = 295,9 (vergi gelirleri: 253,8; diğer gelirler 42,1)
Bütçe giderleri= 313,3 (faiz dışı giderler: 271,1; faiz giderleri: 42,2)

Şimdi bu büyüklükleri yukarıdaki formüllerde yerlerine koyalım.

Bütçe dengesi = (295,9 – 313,3) = - 17,4 milyar TL
Faiz dışı denge = (295,8 – 271,1) =  24,7 milyar TL

Buna göre 2011 yılında bütçe 17,4 milyar TL açık vermiş buna karşılık faiz dışı denge 24,7 milyar TL fazla vermiştir. Bir başka ifadeyle bütçe gelirleri faiz dışı giderleri karşıladıktan sonra toplam 42,2 milyar TL’lik faiz giderlerinin 24,7 milyar TL’lik kısmını da karşılamıştır.

2011 yılı için tahmin edilen GSSYH’nın tahmin edildiği gibi gerçekleştiğini (1.215 milyar TL) varsayarsak bütçe açığının GSYH’ya oranı % 1,5 ve faiz dışı fazlanın GSYH’ya oranı yüzde 2 olarak hesaplanabilir.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Lefter


Benim Fenerbahçeli olmamın nedeni babamdır. Babamın Fenerbahçeli olmasının nedeni ise Dedemin onu Taksim stadındaki İngiliz karması ile Fenerbahçe arasında oynanan Harrington Kupası maçına götürmüş olmasıdır. Bir yandan İngiliz işgali İstanbul’da sürerken bir yandan da Lozan barış antlaşması yürütülüyormuş. Ve bu maç adeta kurtuluş savaşının mühürü yerine geçmiş. Fenerbahçe maçı 2-1 kazanınca Taksim stadını dolduran halk sokaklara dökülmüş ve Beyoğlu’nda gösteriler yapmışlar. General Harrington kupası maçı yalnızca bir maç olmaktan çok öte bir olaya dönüşmüş ve İstanbulluların işgale gerçek başkaldırısı o zaman ortaya çıkmış. Ve babam böylece Fenerbahçeli olmuş.

Babam için en büyük futbolcu Fenerbahçe’nin o zamanki kaptanı Zeki Rıza Sporel’di. Sonra da Lefter.

Zeki Rıza Sporel, 1921’de Avrupa turnesine çıkan Galatasaray’ın başarılı olması için Galatasaray takımına ödünç verilmiş ve Werder Bremen ve Köln gibi Alman takımlarına Galatasaray formasıyla goller atmış. Böyle bir şeyi bugün yapmak mümkün olabilir mi?   

Zeki Rıza Sporel öldüğünde babam ağlamıştı. “Bir devir kapandı, o yalnızca bir futbolcu değil aynı zamanda Türkiye’nin kurtuluş tarihinin sembollerinden biriydi” demişti.

Dedem takım tutmaz, futbolla ilgilenmezdi. Yalnızca Fenerbahçe’nin yabancı takımlarla yaptığı maçların sonucunu sorardı bize.  

Babam, kardeşimle beni Fenerbahçe maçlarına götürürdü. Küçücük bir çocukken Lefter’i, Can’ı, Şeref’i, Basri’yi, Naci’yi, Ergun’u izleme şansını yakaladım. Rakip takımlara bırakın küfür edilmesini onları yuhlamak bile ayıp sayılırdı. Birisi böyle bir şey yapsa hemen onu sustururlardı. En ağır söz "Hakem gözüne gözlük" diye bağırmaktı. Herkes sadece kendi takımını alkışlar ve desteklerdi. O dönemin Fenerbahçe sloganı basit bir cümleden ibaretti "Ver Leftere Yaz Deftere."   

Lefter, bütün bu futbolcular arasında benim en çok ilgimi çeken oyuncuydu. Ben onun 30’lu yaşlardaki haline yetiştim. Ama o yaşında bile delikanlı gibi oynardı. Bir maçta kendi kalesinden aldığı topu çalımlarla rakip kaleye kadar getirip gol yaptığını görmüştüm. Beni babam Fenerbahçeli yaptı ama Fenerbahçe’yi sevmemde en büyük rol Lefter’e aittir.  

Lefter’in ölümü iyi bir futbolcunun ölümü değildir yalnızca. Bir devir kapandı onunla. Tıpkı babamın Zeki Rıza Sporel için dediği gibi. Efendilik devri kapandı. Topu taca attığında gider, alır, gelir, rakip oyuncunun elini sıkar ve ona verirdi.

Ölmeden üç gün önce Aziz Yıldırım’a yazdığı mektubu okurken içim burkuldu, yüreğim daraldı. 86 yaşında bir adamın yazdığı veda mektubuydu o. Okur okumaz anladım. Hissetmişti öleceğini. Ve her an öleceğini bekleyerek tedirgin dolaştım durdum etrafta. Sonunda beklenen oldu ve bir devir kapandı.  

Lefter’le birlikte pek çok şey öldü.