17 Haziran 2019 Pazartesi

Bütçe, Piyasanın Görünümünü Yansıtıyor

Kamu bütçesi bize iki konuda bilgi verir: (1) Kamu kesiminin finansmanının nasıl olduğunu, açık verip vermediğini ve faizler üzerinde etki yaratıp yaratmayacağını gösterir. (2) Piyasanın yani özel kesimin satış yapıp yapamadığını, ithalatın gidişini gösterir.

Kamu Kesimi Açısından Durum
Bütçe açığı yılın ilk 5 ayında 66,5 milyar TL olurken faiz dışı denge de (bütçe gelirleri – faiz dışı bütçe giderleri) 20,1 milyar TL açık verdi. Böylece her yıl fazla vererek borçlanmanın bir bölümünü kapatmaya yarayan faiz dışı dengenin bu yıl açık vererek borçlanmayı artırıcı etki yarattığına tanık olmaya başlıyoruz.

Gidişin bu yönde olduğunu zaten iki hafta önce açıklanan Hazine Nakit Dengesinden görmüştük.
Hazine ve Maliye Bakanlığınca yayınlanan Ocak – Mayıs Genel Bütçe dengesini gösteren tabloya bir göz atalım:


Bu tablonun ortaya koyduğu sorunları sıralayalım: (1) 2019 yılının ilk 5 ayında bütçe giderleri 2018 yılının aynı dönemine göre yüzde 28,4 oranında artmış. Bu artış söz konusu dönemdeki ortalama 12 aylık enflasyonun (yüzde 19,5) yaklaşık 9 puan üzerinde bir artışa işaret ediyor. (2) Faiz giderlerindeki yüzde 47,6 artış kamu kesimi borçlanma maliyetinde yaşanmaya başlanan yükselişin boyutlarını gösteriyor. (3) Bütçe gelirleri giderlerin tersine enflasyonun altında bir artış sergileyerek sadece yüzde 15 artmış. (4) Asıl büyük sorun bütçenin temel finansman kalemi olan vergi gelirlerinde ortaya çıkıyor. Vergi gelirleri, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4,3 artmış. Ki bu ilk 5 ayın ortalama enflasyonu olan yüzde 19,5 oranındaki enflasyonun neredeyse beşte biri oranında bir artış demek. (5) 2018 yılının ilk 5 ayında bütçe açığı yıllık açık beklentisinin yüzde 28,2’si oranında iken 2019 yılının ilk 5 ayında bu oran yüzde 82,5 olmuş. Yani yıllık bütçe açığı tahmininin yüzde 82,5’i yılın ilk 5 ayında gerçekleşmiş.

Bu görünüm, 2019 yılı bütçesinin tahmin edilenden fazla açık vereceğini, dolayısıyla kamu borçlanmasının ister istemez artacağını, açıktaki artışın enflasyon üzerinde olumsuz etki yaratacağını ve bunların sonucunda kamu kesiminin borç verilebilir fonlar piyasasında yaratacağı ek talebin faizler üzerinde artırıcı etki oluşturacağını ortaya koyuyor. Bu durumda eldeki tek çıpa olan bütçe çıpası da elden çıkmış görünüyor.

Özel Kesim ve Piyasa Açısından Durum
Kamu bütçesinin özel kesim ve piyasa açısından nasıl bir gösterge olduğunu ortaya koymak için Hazine ve Maliye Bakanlığınca yayınlanan Ocak – Mayıs Genel Bütçe Gelirlerindeki gelişmeyi gösteren tabloya bakalım:


Bütçe Gelir tablosu bize özel kesimin, hane halklarının ve özetle piyasanın durumu hakkında çok önemli bilgiler veriyor. (1) Dahilde alınan Katma Değer Vergisi (KDV) ilk 5 ayda geçen yılın ilk 5 ayına göre yüzde 20,5 azalmış. Enflasyonun ortalama yüzde 19,59 olduğu ilk 5 ayda KDV tahsilatındaki bu düşüş bize piyasada satışların tepe taklak olduğunu gösteriyor. Çünkü dahilde alınan KDV satış üzerinden alınan bir vergi. (2) Benzer bir durum Özel Tüketim Vergisinde de (ÖTV) söz konusu. ÖTV tahsilatı da geçen yıla göre yüzde 6,8 azalmış. Satışların nasıl düştüğünü gösteren çok önemli bir gösterge. (3) İthalde alınan KDV ise yüzde 10,7 artmış. İthalat düşse de karşılığı olan TL, kur nedeniyle arttığı için tahsilat (enflasyonun yarısı düzeyinde de olsa) artmış.

Bu görünüm piyasanın sıkıntı içinde olduğunu, sanayi üretimindeki, perakende satışlardaki düşüşü ve beklenti anketlerindeki olumsuzluğu doğruluyor.

Sonuç
Alınan bütün önlemlere karşın ekonomide yeterli canlanma oluşmuyor. Çünkü sorun yalnızca ekonomik değil. Riskleri yükselten ve piyasada sıkıntı yaratan birçok mesele var.   

15 Haziran 2019 Cumartesi

Moody’s’in Not Düşürme Kararı ve Olası Etkileri

Genel Açıklama
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu Ba3’den B1’e indirdiğini ve görünümün de negatif olduğunu, yani not indiriminin devam etmesi olasılığının bulunduğunu açıkladı.

Bu yeni notun ne anlama geldiğini gösterebilmek için önce kredi derecelerini gösteren tabloya bir bakalım:

13 Haziran 2019 Perşembe

Önce Doğru Teşhis

Doğru Teşhis
Çok çalışıp, çok konferans verip, çok uçak seyahati yapınca ve bağışıklık sistemini güçlendirici önlemler almayı da ihmal edince öksürükle başlayıp ateşe dönüşen şikayetle doktora başvurdum. Doktor, önce akciğer tomografisi ve kan tahlili istedi. Tomografide sağ akciğerde ciddi enfeksiyon olduğu tespit edildi. Kan tahlili sonuçları da bunu doğruladı. Kandaki iltihap oranı yüzde 25’e yükselmişti (normali 0 – 0,5 arası.) Bunun üzerine doktor üç şeyden kuşkulandı (ön teşhis): Zatürre, verem ve enfeksiyonun altında tümör. Tümör kötü huylu ise kanser olabilirdi.

Doktorum, zaman kaybetmemek için bir yandan zatürre tedavisine başladı. Altı saatte bir serum içinde antibiyotik aldım. Ayrıca günde bir tane de ağız yoluyla antibiyotik verdi. Bu arada akciğere bronkoskopi yoluyla üç kez su verip geri çekerek tüplere koydu ve tahlile yolladı. Önce verem savaş dispanserinden haber geldi: Verem yokmuş. Sonra da patoloji sonucu geldi: Kanser belirtisi de yokmuş. Bu durumda ön teşhisteki alternatiflerden ikisi elenmiş geriye zatürre kalmış oldu.

Özetle aynen Sherlock Holmes’in dediği çıktı: “Diğer olasılıkları elediğinizde elde kalan olasılık gerçeğin ta kendisidir.”

Doğru Tedavi
Kesin teşhis zatürre olarak belirlenince 15 günlük yoğun antibiyotik kürünün ardından bu kez ilaçlı tomografi çekildi ve kan tahlili yapıldı. Tomografi sonuçları enfeksiyonun azalmaya başladığını, kan tahlili sonuçları da kandaki iltihap oranının yüzde 25’den yüzde 4’e düştüğünü gösteriyordu. Bu veriler, teşhisin doğruluğunu kanıtlarken tedavinin de doğru yapıldığını ortaya koyuyordu.   

Hastaneden taburcu oldum ama iki hafta daha yakındaki hastaneye günde 4 kez giderek serumla karışık antibiyotik almaya devam ettim. Geçen gün tekrar doktora kontrole gittim. Enfeksiyonlu alan artık iyice küçülmüş, kandaki iltihap oranı normal düzeye (yüzde 0,32) inmişti. Doktorum ağız yoluyla 10 gün daha antibiyotiğe devam etmemi öngördü. Yaz aylarında dinlenme, bağışıklık sistemini destekleyici yiyeceklerle takviye yapmamı tavsiye etti. 

Özetle söylemem gerekirse hastalığın teşhisi, birçok analiz ve veri değerlendirmesi sonucunda doğru konmuş, tedavi programı bu teşhise göre oluşturulmuş ve tamamen doğru sonuç vermişti. Demek ki doğru tedavi için önce doğru teşhis koymak ve eldeki verileri inceleyip ona göre doğru tedavi uygulamak gerekiyor.

Buradaki kritik nokta; teşhis koyarken ve tedavi uygularken ön yargılardan uzak durmak. Bunu sağlamanın yolu verileri objektif ve ayrıntılı olarak incelemekten geçiyor. Önemli bir konu da hastanın doktoruna güvenip tedavi programına titizlikle uyması.

Sherlock Holmes’in dediği gibi: “Veri, veri, veri. Kil olmadan tuğla yapamam.”

Türkiye Ekonomisine Doğru Teşhis
Ekonomi, birçok bilimden (tıp, fizik, matematik) örnekler kullanır, kavramlar alır. Tıp bunlardan en çok başvurulanlarından birisidir. Mesela teşhis koymak tıpta hastalıklar için kullanılır, ekonomide de ekonomik sorunların saptanması için kullanılır. Ekonomide de mesele yukarıda benim başımdan geçen olaydaki durumla aynıdır. Ekonomik sıkıntının, krizin nereden kaynaklandığının teşhisinin doğru konması ve buna uygun tedavi programının uygulanması gerekir.

Türkiye ekonomisinin bugünkü sorunu aslında çeşitli önyargılar nedeniyle hastalığa doğru teşhis konulamamasında yatıyor. Açıklanan bütün ekonomik paketler doğru teşhis konulamadığı için sıkıntıyı gidermekten uzak kalıyor.  

Türkiye ekonomisinin temel sorunu ekonomi dışı görünen bir sorun: Yargının bağımsız olmaması ve hukukun üstünlüğünün yitirilmiş olması. Yargının bağımsız olmaması, her şeyi bozuyor. Mesela kamu kesiminin ve dolayısıyla kamu harcamalarının denetlenmemesine yol açıyor. Bu durum kamu kesiminde gereksiz ve yüksek harcamaların en üst düzeyde olmasına ve inanılması zor bir savurganlığa neden oluyor. Vatandaşa tasarruf öneren kadrolar kendileri en üst düzey harcamalara devam etmekten vaz geçmiyor. Girişilen gerekli gereksiz pahalı projeler de denetlenemiyor ve bunlar kamu kesimine ciddi yükler oluşturuyor, enflasyon üzerinde de baskı yaratıyor. Bu çerçeve yabancı yatırımcıların buradan uzak durmasına yol açıyor.

Türkiye Ekonomisinin Tedavisi Nasıl Olmalı?
Türkiye ekonomisi yüksek ateş (enflasyon), kilo kayıpları (ekonomik küçülme) ve yeterince beslenememe (işsizlik) dertlerinden muzdarip. Üstelik hastanın morali de (beklentiler) çok bozuk. Doğru teşhis bu. Bunların çözümüne nasıl başlanacak? Yani tedavi nasıl olacak? İlk sırada hastanın moralinin düzeltilmesi geliyor. Mesela hukukun üstünlüğüne, yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrımına, yargının bağımsızlığına ve parlamentonun eski durumuna kavuşturulmasına geçilse hastanın morali düzelecek.

Kendisini bırakmış, mücadele gücünü yitirmiş bir hastayı tedavi etmek çok zor. Tedavide ilk adım bu. Sonra artık doğru ekonomik tedaviler gerekiyor. Mesela kamu yatırımlarının tamamını istikrar sağlanana kadar ertelemek. Kamu bankalarını kredi vermeye, faize ve dövize müdahaleye zorlamak yerine kendilerini toparlamalarına izin vermek. Kamu harcamalarını, özellikle de bütün lüks harcamaları, ciddi biçimde kısmak. Bunlar gibi adımlar bir yandan hastanın moralini düzeltirken bir yandan yabancı yatırımcılar için çekici bir ortam yaratabilir.

Ne yazık ki bugüne kadar hastaya teşhis koyanlar hastanın aslında iyi olduğunu, enflasyonun, küçülmenin ve işsizliğin geçici olgular olduğunu öne sürerek yanlış tedavi uyguladılar. Bu, tıpkı zatürre olan hastaya grip teşhisi koyup parasetamolle tedavi etmeye çalışmak gibi bir şey. Hasta, teşhis koyanların teşhisine inanmadığı için tedavi olarak önüne konulan programa da uymuyor.

Ne diyor Sherlock Holmes: “Elde yeterince veri olmadan teori geliştirmek en büyük hatadır. Bu durumda teorinizi gerçeklere uydurmak yerine gerçekleri eğip bükerek teorinize uydurmaya çalışırsınız.”

Teşekkür Notu: Hastalığımın teşhisi ve tedavisini sağlayan sevgili doktorum göğüs hastalıkları uzmanı Doç. Dr. Adil Can Güngen’e, hastalığımın aşamalarını inceleyerek görüşlerini paylaşan başta Prof. Dr. Turgut İpek, Uzman Dr. Yıldıray Tutpınar ve kulak burun boğaz uzmanı Doç. Dr. Zeliha Kapusuz Gencer olmak üzere İstinye Üniversitesi Liv Hospital Esenyurt’un değerli doktorlarına, emeği geçen sağlık personeline ve antibiyotik tedavim sırasında işlerini titizlikle yapan Sarıyer Hamidiye Etfal Hastanesinin acil servis doktor ve hemşirelerine teşekkürü bir borç bilirim.

9 Haziran 2019 Pazar

Kitap Değerlendirmeleri

İKİ ROMAN VE BİR BİYOGRAFİ

Stefan Zweig, Olağanüstü Bir Gece (Çeviri: Enver Günsel), Tutku Yayınevi, 2016.
Stefan Zweig’i gençliğimde okumamıştım. Sonradan keşfedip okudum. Bundan yaklaşık 10 yıl kadar önce ilk okuduğum kitabı Satranç’tı. Sonra Amerigo’yı okudum ve hemen ardından da Dünün Dünyası’nı. Her okuduğum kitabından etkilendim. Olağanüstü bir yazarla karşı karşıya olduğumu anladım. Ve gençken nasıl olmuş da atlamışım diye hayıflandım. Son günlerde arayı kapatmak için iki kitabını birden okudum. İlki: Olağanüstü Bir Gece.

Stefan Zweig’in neredeyse bütün eserleri birer psikolojik analiz dersi gibi. Kahramanlarını alır, onların psikolojisini yansıtır ve attıkları adımları o çerçevede ortaya koyar. Bu romanında da paraya ihtiyacı olmayan ve yaşamı boyunca ahlâk, dürüstlük gibi ilkelerden sapmamış bir burjuvanın bir anda nasıl baştan çıkarak bambaşka bir yola girdiğini, bu değişimden duyduğu rahatsızlığı ve mutluluğu bir arada ele alıyor. Vicdanı karşı çıksa da içinden bir ses onu bu yolda devam etmeye teşvik ediyor. Roman bu iç hesaplaşmaları bir dantel gibi işliyor.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...