13 Temmuz 2018 Cuma

Dört Ekonomi Dört Öykü

Bir ekonomide GSYH harcamalar yönünden yani bir yıl içinde yapılmış bütün harcamaların toplamı açısından yazıldığında şöyle bir denklem çıkar karşımıza: Y = C + I + G + (X – M)

Bu denklemdeki harfler şu anlama gelir: Y: GSYH, C: Tüketim harcamaları, G: Kamu harcamaları, (X – M): İhracat – İthalat. Kolaylık olsun diye (X – M)’i NX (net ihracat) olarak göstereceğiz.

Bazı ekonomilerde tüketim harcamalarının payı çok yüksek, bazı ekonomilerde tasarruf eğilimi çok yüksektir. Tasarruf eğilimi yüksek olan ekonomilerde yatırım harcamaları da yüksektir.

Aşağıdaki tablo ABD, Türkiye, Çin ve Kore ekonomilerinin 2016 verilerine göre GSYH içinde çeşitli harcama gruplarının ve iç tasarrufların paylarını ortaya koyuyor.

ABD
Türkiye
Çin
Güney Kore
GSYH (Y)
100
100
100
100
Tüketim (C) / GSYH (%)
68
59
39
49
Yatırımlar (I) / GSYH (%)
20
28
43
29
Kamu Harcamaları (G) / GSYH (%)
14
16
15
15
Dış Denge (NX) / GSYH (%)
-2
-3
3
7
İç Tasarruflar / GSYH (%)
18
25
46
36

10 Temmuz 2018 Salı

Para Arzı Nedir ve Nasıl Ölçülür?

Para Arzı
Para arzı, bir ekonomide bir dönemde piyasada bulunan para stokuna verilen addır. M harfiyle gösterilir. Bu kavram emisyon hacminden büyüktür, içinde emisyon yani dolaşımdaki banknotlar ve madeni paralara ek olarak başka satınalma araçları da vardır.

Para arzının çeşitli şekillerde ölçülmesi mümkündür. Bu ölçümler genellikle iki grupta toplanır; dar para arzı ve geniş para arzı.

Dar Para Arzı
Dar para arzı iki şekilde ölçülür: M0 ve M1.

M0, en dar anlamdaki para arzıdır. TCMB tarafından dolaşıma çıkarılmış banknotlarla (emisyon hacmi), Darphane tarafından dolaşıma çıkarılmış madeni paranın toplamından bankaların kasalarında bulunan nakit paranın düşülmesiyle bulunan toplamı gösterir. M0 = (Dolaşımdaki Banknotlar + Madeni Paralar) – Banka kasalarındaki nakit 

M1, M0’a bankalarda bulunan vadesiz mevduatın da eklenmesiyle ortaya çıkar. M1 = M0 + Vadesiz Mevduat

8 Temmuz 2018 Pazar

Merkez Bankası Para mı Basıyor?

Meselenin ortaya konuluşu ve tanımlar
Seçimlerden bir süre önce fısıltı gazetesinde bir dedikodu yayılmaya başladı. Buna göre Merkez Bankası karşılıksız para basıyordu. ‘Karşılıksız’ ifadesine takılmadan konuyu araştırdım, emisyon verilerine ve ondan da önemlisi mevsim etkilerine baktım. Bizde genellikle ramazanda ve bayramlarda nakit para talebi arttığı için o dönemlerde Merkez Bankası da para basmayı artırır. Benim gördüğüm artış bu nedenlerle ortaya çıkmış göründüğü için bir yazı yazmadım. Ama bu konuda bana yönelen soruların ardı arkası kesilmedi. Konu “babam emekli maaşını almaya bankaya gitti, eve geldiğinde elinde tamamı yeni basılmış gıcır gıcır 100 ve 200 liralık banknotlar vardı. Demek ki Merkez Bankası karşılıksız para basıyor. İşte enflasyon da ondan oluyor” noktasına kadar gelince artık dayanamadım ve bir şeyler yazmaya karar verdim.

Önce bir düzeltme ile başlayayım. “Karşılıksız para basma” ifadesi tümüyle yanlıştır. Çünkü bütün paralar karşılıksızdır. Bu konuyu merak edenler Kağıt Paranın Karşılığı Var mı? başlıklı yazımı okuyabilirler: http://www.mahfiegilmez.com/2012/02/kagt-parann-karslg-var-m.html. 

3 Temmuz 2018 Salı

Kur - Enflasyon Kısır Döngüsü

Ekonomi açısından kısır döngü; fiyatların ve ücretlerin birbirlerini etkileyerek sürekli yükseldikleri piyasa durumunu ifade etmek için kullanılıyor. Kanımca bu tanım doğru ama yeterli değil. Daha genel bir tanım olarak; birbirini olumsuz şekilde etkileyerek sürekli daha kötüye giden iki veya daha fazla değişkenin durumu biçiminde bir tanım kısır döngüyü ifade etmekte daha doğru bir yaklaşım olur. Çünkü ekonomide birbirini olumsuz etkileyen şeyler sadece fiyatlar ve ücretler değil. Mesela kurlar ve enflasyon ya da riskler ve kurlar da aynı kısır döngüyü yaratabiliyor.  

Enflasyon tüketim ve yatırım harcamalarının yükselmesinden yani talep artışından kaynaklanıyorsa buna talep enflasyonu deniyor. Enflasyonun kökeninde üretim maliyetlerinin yani üretimde kullanılan üretim faktörleri ve girdilerin fiyatlarında artış varsa buna da maliyet (arz) enflasyonu deniyor. Eğer bir ekonomide üretimde kullanılan girdilerin önemli bir bölümü ithal ediliyorsa o zaman kur artışı da maliyet enflasyonunun en önemli nedenlerinden birisi konumuna yükseliyor.  

Türkiye’de sanayi üretiminde ithal girdilerin payının yüzde 60 dolayında olduğunu tahmin ediyorum.[i] Bunun anlamı Türkiye’de üretilen 100 Dolar değerindeki bir malın ortalama olarak 60 Dolarlık bölümünün ithal girdilerden oluştuğudur. Buna göre USD/TL kurunda ortaya çıkan her 1 TL’lik artış Türkiye’deki üretimin imal giderlerini 0,60 TL artıracak demektir. Bu artışın fiyatlara yansımaması ve dolayısıyla enflasyonu artırmaması düşünülemez. Fiyatlarda oluşan artış enflasyonda yükselmeye yol açtığında bu kez risklerin arttığını düşünen kişi ve kurumlar Dolar taleplerini artırmaya yönelince kur yeniden yükselmeye başlıyor. Kur yükselince yeniden maliyet ve fiyat artışları gündeme geliyor ve süreç en baştan tekrar işlemeye başlıyor.

Bu anlattıklarımı şöyle bir şemada özetleyebilirim:  


Buna göre kur atışıyla başlayan ilk hareketten sonra bu şemadaki gibi işleyen bir kısır döngü içine giriliyor.

Bu kısır döngüden çıkmak için Merkez Bankası, kurdaki artışı (enflasyonda artışa neden olduğu gerekçesiyle) durdurmak amacıyla Türkiye’ye giren döviz miktarını artırmayı ve içeriden dövize yönelik talebi kırmayı hedefleyerek faiz artırımına gidiyor. Buradan umulan yarar döviz talebinin kırılması ve dolayısıyla kurların önce stabilize olması sonra da gerilmesi ve dolayısıyla enflasyon yaratıcı baskıların kaldırılması. Faiz artırılınca ilk ağızda kurlar gerilemeye başlıyor ama bu gerileme devam etmiyor, bir süre sonra yeniden artışa dönüyor.



Üretici, kur artışının getirdiği maliyet artışını her zaman burada olduğu gibi tamamen tüketiciye yansıtamayabilir (satış fiyatlarına koyamayabilir.) Eğer iç talep yeterince yüksek değilse bu artışların bir bölümü üretici üzerinde kalabilir. O zaman da üretici fiyat artışlarıyla (Yİ - ÜFE endeksi artışı) tüketici fiyat artışları (TÜFE endeksi artışı) arasında farklar oluşmaya başlar. Mesela Haziran ayı verilerine göre Türkiye'de Yİ-ÜFE'deki 12 aylık artış yüzde 23,71 iken TÜFE'deki artış yüzde 15,39'dur. 

Bu aşamada sorulması gereken soru şu: Faiz artırımı normal koşullarda kurlarda stabilizasyon ve dolayısıyla maliyet kökenli enflasyonda fren etkisi yaratması gerektiği halde niçin yaratamıyor? 

Bu sorunun yanıtı da ülkenin risk derecesini gösteren CDS primlerindeki[ii] harekette saklı. Yılbaşında 155 olan CDS primi bugün 300 düzeyinde ise riskleri artıran bir takım yanlışlar yapılıyor demektir. Bu durumda o riskleri düşürecek adımları atmadan sürekli olarak faizleri artırmaya yönelmek bir süre sonra maliyet enflasyonuna faizleri de eklemek anlamına geliyor.





[i] Bu tahminin dayanaklarından birisi için şu çalışmaya bakılabilir: Türkiye İmalat Sanayiin İthalat Yapısı, TCMB Çalışma Tebliğleri,  Mart 2010 Şeref SAYGILI, Cengiz CİHAN, Cihan YALÇIN, Türknur HAMSİCİ, s.62
[ii] CDS, Credit Default Swap deyiminin kısaltmasıdır. CDS, bir kişi ya da kuruluşun, kredi sahibinin karşılaşabileceği alacağın ödenmemesi riskini belirli bir bedel karşılığında üstlenmeyi kabul etmesinin bedelidir. Bu çerçevede bir anlamda kredi sigortası gibi çalışır. Yunanistan devletinin borçlanma tahvilini alan bir kurum düşünelim. Bu kurum bu tahvil karşılığında Yunan devletine belirli bir faiz karşılığında belirli bir süre için kredi vermiş olur. Vade sonunda tahvili verecek ve anaparasını, birikmiş faiziyle birlikte geri alacaktır. Diyelim ki bu kurum Yunanistan’ın bu tahvilin bedelini geri ödeyeceğinden endişe duyuyor olsun. Bu durumda bu kurum bu tahvili CDS işlemi yapan kuruluşa götürecek ve ona belirli bir bedel ödemek suretiyle Yunan devletinin vade sonunda ödememesine karşılık CDS şirketinin ödemesi garantisini satın alacaktır. İşte bu kurumun CDS şirketine ödediği prime CDS primi (risk primi) deniyor. Bir ülkenin ya da şirketin CDS primi ne kadar yüksekse borçlanma maliyeti de o kadar yüksek demektir. Çünkü bu prim ister istemez faize yansımaktadır.  


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...